derinsular.com
Derin Sular: Top Secret
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

May 10, 2008

MSP-IST Seyir Defteri (Nisan-Mayıs 2008)

There and back again - in four installments:


Etap 1: MSP-AMS

Sabaha kadar süren yolculukta hiç uyumayıp üç tane film izledim. İlk izlediğim film, bir John Grisham romanından uyarlanan The Pelican Brief oldu. ABD Yüksek Mahkemesi'nde görev yapan iki hakimin öldürülmesinin ardındaki esrarı araştıran bir gazeteci ile hukuk öğrencisinin Corporate America'ya karşı verdikleri mücadeleyi konu alan film çok da fena sayılmazdı, ancak benzeri konular artık sıklıkla işlenmiş olduğundan bu türe ilgili olanların (şayet zamanında izlememişlerse) bugün itibariyle filmi çok da orijinal bulacaklarını zannetmiyorum.

İkinci olarak başrolünü Will Smith oynadığı I Am Legend'ı izledim. Kansere deva olması düşüncesiyle üretilen ancak daha sonra mutasyon geçiren bir virüsün dünyadaki insan nüfusunun yüzde 90'ını öldürdüğü ve yüzde 9'unu canavarlaştığı filmde, sağlığını muhafaza eden belki de tek kişi olan Will Smith'in önce kendisini, sonra da dünyayı kurtarabilme çabası anlatılıyordu.

İzlediğim üçüncü ve son film olan ve gerçek bir hikayeye dayandığı söylenen The Great Debaters ise, 1930'lu yılların Texas'ındaki bir siyah fakültenin öğrencilerinin diğer üniversitelerdeki gruplarla katıldıkları münazara yarışmalarında elde ettikleri başarıları ve nihayetinde Harvard'daki ekibi yenmelerini anlatıyordu. Filmin dönemin ırkçı zihniyetini yansıtması itibariyle de önemli olduğunu söyleyebilirim.


Etap 2: AMS-IST

Amsterdam Schiphol havaalanında aktarma için bir saat kadar bekledim. Uçağımın kalkacağı kapının bekleme salonunda ağlayan/zırlayan çocuklara ve bağıra bağıra cep telefonuyla konuşan insanlara şahit olunca memleketime yaklaştığım düşüncesiyle mutlu oldum. (Sahi, Batılıların da çocukları var. Onlar da (elbette) çocuklarıyla seyahat ediyorlar. Peki neden bu tür yolculuklarda sadece Türklerin, Meksikalıların, Afrikalıların ya da Orta Doğuluların çocukları salya sümük ağlıyor ve zırlıyorlar? Ya da neden hep üçüncü dünya annelerinin ağlayan çocuklarını döverek terbiye etmeye çalıştıklarına şahit oluyoruz? Bu konuda yapılmış bir araştırma var mı?)

Günümüz yolcu uçaklarının Amsterdam'dan İstanbul'a varmaları üç saatten biraz fazla sürüyor. Uykusuz geçen bir gecenin ardından ben bu süreyi uyuyarak değerlendirmeyi düşünüyordum. Zaten bu tür kısa mesafeli uçuşlarda kullanılan uçakların cattle class koltuklarının önünde ekran da bulunmuyor. Ancak bulunsaydı da herhalde bu sefer için pek bir şey fark etmeyecekti, zira kırk saatlik bir yolculuk da olsa insanın birlikte seyahat etmesi durumunda canının bir an bile sıkılamayacağı iki kişinin arasına düştüm. Şöyle ki, sol yanıma Paris'te yaşayan tiyatrocu bir İngiliz, sağ yanıma ise bir yıldır İsveç'te yaşamakta olan ve Anzak günü nedeniyle Çanakkale'yi ziyarete gelen bir Avustralyalı denk gelmişti. Her ikisi de inanılmaz derecede zeki ve hoşsohbet olan bu iki kız sayesinde üç saatin nasıl geçtiğini bile anlamadım. Yol boyunca lafın lafı açmasıyla son derece akıcı, neşeli ve ilginç diyaloglar yaşadık. Hatta sonlara doğru ön sıradaki bir Amerikalı da bize katıldı. Ancak söze katıldığında daha önce konuştuğumuz konulara da sürekli referans verebiliyor olması nedeniyle, uçaktaki yakın koltuklarda bulunan herkesin konuşma ve gülüşmelerimize epey bir zamandır şahit olduğu sonucuna varmamız zor olmadı. Ama herhalde en güzeli, etraftaki herkesin yüzünün gülüyor olmasıydı. (Bizde bir grup içinde kimi insanlar kendi aralarında güldüklerinde, diğerleri maalesef mutluluğu paylaşmayı değil, onlara tenkit eden bakışlar atmayı tercih eder.)

LucyDonna


Etap 3: IST-AMS

Havaalanındaki Gloria Jean's Coffee şubesinde gerçekleşen geleneksel örgütsel toplantımızın sona ermesinden bir süre sonra check-in işlemi için KLM kontuarına gittim. ABD'ye uçuşlar 11 Eylül'den beri bir parça problemli olduğundan işlemler normaldekine göre birkaç dakika daha uzun sürdü. Sonrasında pasaport kontrolünden geçerken polis memuru pasaportumda çıkış pulu bulunmadığını, havaalanı içerisindeki ilgili masadan 15 liraya pul satın almam gerektiğini söyledi. Yurtdışında çalışma/oturma izni olanların bu ücretten muaf olduklarını söylediğimde de, "Doğru, ama gelmeden önce bulunduğunuz ülkedeki bir konsolosluğa giderek pasaportunuza bir damga bastırmanız gerekiyordu" gibi bir şey söyledi. Çaresiz gittim ödedim. Yanımda Türk Lirası olmadığı için de 14 dolara patladı. Beddua etmekten hoşlanan bir insan olmadığım için, "Zehir zıkkım olsun" demiyorum. Ama uçak bileti alan herkes, kimi zaman neredeyse biletin ücreti kadar bir de havaalanı vergisi ödüyor. Yani bizim yurtdışına çıkıyor olmamızın devlete ek bir maliyeti yok. O zaman böylesine keyfi bir vergi hangi gerekçeyle alınıyor? Yani hangi hizmet karşılığında böyle bir vergi tahsil ediliyor? Türkiye Cumhuriyeti bir hapishane midir ki, insanlar da sanki kurtulmak için para veriyormuşçasına böyle anlamsız bir vergiye bağlansın?

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra bir şeyler yeme düşüncesiyle restoranların bulunduğu kısma gittim. Ancak bir gözleme menüsünün 20, normal boy bir Burger King menüsünün 18 liradan satıldığını görünce vazgeçtim ve bir saat sonra uçakta karnımı doyurabileceğim düşüncesiyle bir şey almadım. Avrupa'daki havaalanlarının dünyanın diğer yerlerine oranla çok daha pahalı olduğu doğru. Ancak bu durum, Yeşilköy'de çok daha aşırı bir uca taşınıyor. ABD'deki havaalanlarının ise son derece hesaplı olduğunu söyleyebilirim. Yani havaalanı kazığı yemek gibi bir durum çoğu zaman söz konusu değil. Dışarıdaki fiyat neyse, havaalanındaki de aynı.

Son bir saati uçağın kalkacağı kapının bekleme salonunda geçirdim. Bu esnada beni epey şaşırtan (ama aslında belki de şaşırtmaması gereken) bir olaya şahit oldum. Hemen yakınımda, iki küçük çocuk ile birbirlerinin kopyası gibi duran bir anne ve anneanne oturuyordu. Çocuklardan en fazla 4-5 yaşlarında olabilecek olanı, huysuzca davranışlar sergiliyor, arada mızmızlanıyordu. Bir ara anneannesi bu küçük çocuğa koluna takması için üzerinde ayyıldız bulunan kırmızı bir bileklik verdi. Çocuk da huysuzca bir tavırla bilekliği alıp yere attı. Bunu gören anneanne epey sinirlendi ve çocuğa bayrağın yere atılamayacağını, bunun saygısızlık olduğunu, derhal onu yerden almasını söyledi. Çocuk umursamaz bir tavırla omuz silkince de daha çok kızarak ısrar etti. Hiçbir şekilde dediğini yaptıramayınca da, öfkeyle yerinden kalkıp ayyıldızlı bilekliği yerden kendisi aldı, sonra da eliyle çocuğun kulağını tuttuğu gibi bükerek canını epey yaktı. Çocuk da o acıyla ciyaklaya ciyaklaya ağlamaya başladı. O yaştaki bir çocuktan bile böylesine bir bağlılık ve itaat beklentisi içinde olan bir zihniyet, benim gözümde, ulus-devlet düşüncesinin onu simgeleyen semboller ve bu semboller etrafında şekillenen ritülleriyle birlikte bin dinden farksız olduğu anlamına gelir. Türkiye'de kimi şeylerin hepten abartılmış olması da, olsa olsa kötünün kötüsü olabilir.

Bir süre sonra kapı açıldığında, anneanne, hala ağlamakta olan torununu pataklaya pataklaya körüğe doğru götürdü. Anne ise, olup bitenlere kayıtsız gibiydi. Zaten şaşılacak bir şekilde, iki ayrı bedende yaşayan tek bir varlık gibiydiler. Körükte ve koridorda sıra beklemeyi sevmediğim için sonlara doğru ben de kapıya yöneldim. Uçak kalkmadan uyudum. Uyandığımda Amsterdam'a inmek üzereydik.


Etap 4: AMS-MSP

Amsterdam'dan Minneapolis'e gidecek olan uçağa binen her yolcu, Northwest Havayolları çalışanlarınca tek tek sorgulandı. Aşağı yukarı 5 ila 10 dakika arasında süren sorgulama, uçuştan bir saat kadar önce başladı. Açıkçası, yolculara bunca zaman ne sorduklarını merak etmedim değil. Ama rahat rahat oturmaktansa 30 metrelik kuyrukta beklemek pek bana göre bir şey olmadığı için merakımı gidermem mümkün olmadı. Sonlara doğru kapıya yöneldiğimde beni sorgulayacak olan şahıs Türk çıktı. Bagajım olup olmadığını, bagajımdaki eşyaların tamamının bana ait olup olmadığını, biletimi bir acenta vasıtasıyla alıp almadığımı sorduktan sonra beni hemen bıraktı. Ya beni düzgün bir adama benzetti ya da memleketlisini korudu diye düşündüm.

Yolculuk esnasında iki film izledim. İlki, Michelle Pfeiffer'ın rol aldığı I Could Never Be Your Woman adlı iğrenç bir chick flick idi. Bu filmi 'Bağımsız Filmler' başlığı altında listeleyen Northwest Havayolları için herhalde ne dense az olur.

İzlediğim ikinci film ise, Phone Booth adlı 81 dakikalık müthiş bir yapımdı. Az daha zorlansa, Saw ayarında, ciddi bir felsefeye sahip olan bir film ortaya çıkabilirdi. Böyle bir şeyin yapılması durumunda da, 2003 yılında çekilen Phone Booth'un bugün itibariyle üçüncü filmi piyasada olur ve insanlar internetten dördüncü film hakkında spekülasyonlar okuyor olurlardı.

Dokuz buçuk saatlik bir yolculuğun ardından uçak Minneapolis Havaalanı'na indiğinde koridorlardan hızlıca ilerleyerek giriş kuyruğuna girdim. 10-15 dakika sonra sıranın bana geleceğini düşünürken, sarı saçlı bir kadın polis yanıma gelip pasaportumu istedi ve bana ABD'ye geliş nedenim ile ilgili birkaç soru sordu. Ardından da kendisiyle gelmemi istedi. Giriş işlemini yapan polislerden biri boşalınca, pasaportumu ona verdi. O sırada oraya gelen bir başka polis, "Serdar bu mu?" diye sorunca, ben gelmeden önce ismimi ve resmimi bildiklerini anladım. Giriş işlemini yapan polis, rutin parmak izi kontrolü ve fotoğraf çekimi işleminden sonra beni diğer polise teslim etti. Diğer polis de, önce bavullarımı almam gerektiğini söyledi. Sonrasında beni içeride bir odaya götürerek çeşitli sorular sormaya başladı. Bir yandan da, uçakta yanımda bulunan çantayı aramaktaydı. Çantadan Mehmet Ali Kılıçbay'ın 'Bu Dünyayı Yaşamak' adlı kitabını gördüğünde biraz inceledi, sonra da bana kitabın ne hakkında olduğunu sordu. Çantadan bilgisayarımı ve harici hafızayı çıkardığında da, 10-15 dakika kadar dosyalarımı kontrol etti. Ancak yüzü bana dönük olduğu için ekranı göremiyordum. Son olarak, bavullarımı bıraktığım yandaki odaya geçti. Her iki bavul da neredeyse sadece kitapla doluydu. Sanırım bu nedenle işi kısa sürdü. Sonra da teşekkür edip, pasaportumu verdi ve ABD'ye girebileceğimi söyledi.

Toplamda bir saate yakın süren bu işlemlerin ardından doğal olarak, 'neden beni seçtiklerini' sorduğumda, tıpkı ilk baştaki kadın polis gibi, "Size ekstra birkaç soru sormak istedik" dedi. Önümüzdeki günlerde tekrar ABD'ye girip çıkmayı düşündüğümü, yine benzeri bir işleme tabi tutulup tutulmayacağımı sorduğumda, orada bulunan bir başka polis, "Bilemeyiz" dedi. Cevaben, "Bugüne kadar yanlış bir şey yapmadım, o nedenle merak ediyorum" dediğimde ise, bu tür diyaloglarda bir klasik durumunda olan "[Yanlış bir şey yapmadıysanız] O zaman endişelenmenize gerek yok" yanıtını aldım.

Sonra havaalanından çıktım. Metroya bindim. Metrodan indim. Otobüse bindim. Otobüsten indim. Köşe başından eve doğru yürüdüm. Arada sırada sorguluyorlar ama yine de fena yer sayılmaz buralar.

| Yorumlar (0)

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca