derinsular.com
Derin Sular
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

July 24, 2008

Sivil İtaatsizlik ve Başörtüsü

Seviyesizleşmeye başlayan yazılar, gereksiz kaba ifadeler ve kendinden menkul bir üstünlük tavrı nedeniyle özellikle son birkaç aydır hakkındaki fikrimin olumludan olumsuza dönmeye başladığı EkonomiTürk'te bugün Barış rumuzlu kullanıcı tarafından yazılmış bir yazıyı okuyunca ilk başta yazarın ciddi olup olmadığından emin olamadım. Mesela yazıda şöyle bir paragraf var:

Açıkça ortaya koymakta fayda var. Türkiye’de başörtüsü sorunu ya da mağduriyeti söz konusu değil.

Ortada bir mağduriyet sorununun olması için tamamen gönüllü olarak üniversiteye girmek için başvuran kişinin, başvuru sırasında belirtilmemiş bir şart nedeni ile üniversiteye alınmıyor olması gerekir. Kimse kimseyi zorla üniversite kapısına göndermiyor. Üniversiteye başı örtülü olarak giremiyeceğini [sic] bile bile hala üniversiteye girmek için çabalayan kızın, sigara içilmesi yasak olan bir lokantaya girip sigara içmek isteyen kişiden farkı yoktur. Bu şartları önceden bildiğin halde hala zorluyorsan, problem mağduriyet problemi değildir. İçeride sigara içmenin yasak olduğunu bile bile sigara içmekte ısrar ediyor bundan dolayı cezalandırıyorsa [sic], bu kişi mağdur değil salaktır. Türbanla (ya da baş örtüsü ile) kampüse giremeyeceğini bile bile üniversiteye başvuru formunu dolduran kız da aynı durumdadır.

Böyle bir argümanı öne sürebilmiş olan biriyle tartışmaya girmek istemediğim için ben de yazıya yarı-müstehzi, kısa bir yorum bıraktım. Sonradan kimi okuyucuların siteye yazıyı "dolu dolu" ve "adam akıllı" buldukları yönünde yorumlar bırakmış oldukları da düşünülürse, iyi de yapmışım. Oturup da böyle bir zihniyete Thoreau'dan, Gandhi'den, Martin Luther King'den söz etmek hiç içimden gelmedi açıkçası. Böyle bir şey nasıl yazılabilir hala da anlayabilmiş değilim. Bu mantığa göre, karşı taraf da tutsun başörtüSÜZ olarak üniversiteye girmeyi yasaklasın, ondan sonra da buna karşı çıkan kızlara, "Hem başı açık girilemeyeceğini biliyorsunuz, hem de bile bile yine de üniversiteye başvuruyorsunuz. Sizinki mağduriyet değil, salaklık!" desinler. Nihayetinde de bunun adı siyaset falan olsun.

| Yorumlar (25)

Okuyucu Yorumları (25)

Serdar Bey,

Siz tartismaya girmek istemiyorsunuz, mustehzi de olabilirsiniz. Kendi tercihiniz.

Yorumunuza cevabimi buradan da iletmek istiyorum.

"Serdar ve Suat beyler,

Burada sistemin çarpıklığına dair bir tespitte bulunuyorum. Katılırsınız, katılmazsınız ayrı konu. Ancak Türkiye'de var olan bu çarpık sistemi ne ben kurdum ne de savunuyorum. Sistem "by default" içinde faşizan ögeler barındırıyor. Bunu dile getirmek ayrı şey, savunmak ayrı şey. Sorunun salt başörtüsü mağduriyeti değil toptan faşizan bir sistemin insanların tercihlerine çöreklendiğine, dolayısıyla da toptan bir özgürlük sorunu olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Her iki taraf da durumu başörtüsü üzerinden tanımladığı anda işin içinden çıkılmaz hale geliyor. Bir taraf başörtüsü sorununu tek özgürlük sorunu imiş gibi kullanarak diğer taraf da üniversitede başörtüsünü kırmızı çizgi haline getirerek. Beyazadamın ırkçılığının gerisinde siyah adamın ten rengini istese de değiştiremeyeceği bilinci mündemiçtir. Ama laik adamın gözünde başörtüsü çıkarılabilir bir şeydir. (Çıkarması gerekir demiyorum, yine yanlış anlaşılmasın.) Bu açıdan Amerika'daki ırkçılığın Türkiye'deki laikofaşistlikle bire bir eşleştirilemeyeceğini düşünüyorum.

Eğer ortada gerçekten bir mağduriyet söz konusu ise bu yüksek öğretimde değil ortaöğretimdedir. Çünkü sistem sekiz yıllık eğitimi zorunlu kılıyor. Ama başörtüsü ile gelmek isteyene de zorla bunu çıkarttırıyor. Yüksek öğretim zorunlu değil. Oysa orta öğretimde seçme hakkın yok.

Adam başörtülü gelirsen almayacağım diye bangır bangır bağırıyor. Buna karşılık "başörtülü geldim almıyorsun" şeklinde itiraz ediyorsun. Bu çarpıklığa dikkat çekmek bu sistemi savunmak değildir.

Devletin insanlara nerede ne yapacağına ilişkin sınırlar koyduğu bir sistemi değil, insanların devletin nerede ne yapabileceğine ilişkin sınırlar koyduğu bir sistemi savunuyorum. Dileyen başörtülülerin girmesinin yasak olduğu üniversiteler, kampüsler kurabilir, buna bir itirazım yok. Ama dileyenin de başörtüsünün de serbest olduğu, (hatta sadece başörtülülere mahsus da olabilir) okullar kurabildiği istediği türde eğitim verebildiği kampüs açabilmelidir. Ama sistemi sadece başörtülüler girebiliyorsa herşey OK diye tanımladığınız anda kısır döngüye geri dönüyorsunuz, daha geniş olan özgürlükler penceresinden bakma imkanı kalmıyor.

Tekrar söyliyeyim, bugün başörtülülere yüksek eğitim hakkı verilmiyor diyemezsiniz, çünkü isteyen istediği yerde bu eğitimi alıyor. Ama maksat meseleye çözüm bulmak değil bunun üzerinden menfaat sağlamaksa bazılarının bazılarından daha eşit olduğu bu sistemde miyoplar kördövüşüne devam edersiniz. Neden acaba hep dine daha yakın iktidarlar başörtülü öğrencilerin hayatını zorlaştırdı diye sordunuz mu hiç?

Yanlış anlaşılma varsa umarım düzeltmişimdir. Yanlış anlaşılma yoksa, katılmak zorunda değilsiniz, bunlar benim görüşüm."

Kalin saglicakla,

Baris

Aslında Türkiye'de hiçbir özgürlük sorunu yok.

Mesela salak YouTube Atatürk'e hakaret etmenin yasak olduğunu bilmiyor mu, neden inatla Atatürk'e hakaret videolarını kaldırmıyor, tabii ki kapatılacak.

Mesela salak Kürtler Kürtçe konuşmanın yasak olduğunu bilmiyorlar mı, tabii ki zorla Türkçe konuşturulacak, gerekirse köyleri yerle bir edilecek.

Düşünce yasağı diye bir şey olduğunu bile bile yazıp çizen salak tayfaya ne diyeceksin? Ya işkenceye maruz kalacağını bile bile ideolojisini savunan adama ne diyeceksin?

Ye, iç, eğlen, daya sırtını devlet ideolojisine milleti salak yapıp eğlen, öyle değil mi? Devletin kuralları var. Mesela İran'da olsaydık tabii ki başı açık okumak isteyenler salak olacaklardı. Arabistan'da olsaydık taşlanarak öldürülen zani salakları konuşacaktık mesela.

Başörtülü kız da yurt dışında okusun değil mi zeki abicim? Çünkü kendi yurdunda, anasının, babasının yanında okumak hakkı yoktur onun. Kolay bir şeydir çünkü yurt dışında okumak.

Ben, bu arkadaşın nasıl en ufak bir merhamet, empati, saygı hissine bile sahip olmadığını anlayamıyorum. EkonomiTürk'te böyle niteliksiz bir yazıyı ise hiç anlamıyorum. Arkadaş içkiliyken mi yazdı, şaka mı yaptı, ne salak iştir bilmiyorum.

"Sistem "by default" içinde faşizan ögeler barındırıyor. Bunu dile getirmek ayrı şey, savunmak ayrı şey."

Siz bunu sadece dile getirmiyor, aynı zamanda sistemin hışmına uğrayan insanların haklarını aramalarına "salaklık" diyorsunuz.


"Amerika'daki ırkçılığın Türkiye'deki laikofaşistlikle bire bir eşleştirilemeyeceğini düşünüyorum."

Rosa Parks örneğini vermiş olmam, Amerikan ırkçılığını Türkiye'deki laikofaşistlikle eşleştirdiğim anlamına gelmez. Rosa Parks örneği, ırkçılıktan ziyade, sivil itaatsizliğe işaret eder. Bu da, yazınızdan ve yorumuzdan anlaşıldığı kadarıyla, pek aşina olmadığınız bir kavram.


"Eğer ortada gerçekten bir mağduriyet söz konusu ise bu yüksek öğretimde değil ortaöğretimdedir. Çünkü sistem sekiz yıllık eğitimi zorunlu kılıyor. Ama başörtüsü ile gelmek isteyene de zorla bunu çıkarttırıyor."

Doğru. Dahası, böyle bir zorunluluk, başörtülü olma ve olmama durumuna çocukların nazarlarına devlet eliyle norm yüklüyor. Çünkü başörtülü bir insanın ilkokul öğretmeni olabilmesi de yasaktır. Başörtüsünü sadece hademelerde gören bir çocuğun da (aldığı ayrımcı eğitimin de etkisiyle) bu konuda belli önkabuller edinmesi kaçınılmazdır.


"Dileyen başörtülülerin girmesinin yasak olduğu üniversiteler, kampüsler kurabilir, buna bir itirazım yok."

Eğer söz konusu olan üniversiteler devlet üniversiteleri ise bu duruma bir itirazınız olmalı. Hele hele ülkedeki üniversitelerin çok büyük bir çoğunluğu devlete aitse, bu da size bir şeyler düşündürmeli. Aksi takdirde insanların vergileriyle kurulmuş olan kurumların halkın sadece bir kesimine ait olduğu, bu kesime ait olmayanların dışlandığı ve alternatifsizlikten ötürü söz konusu iki kesim arasında ileriye dönük bir eğitim uçurumu doğacağı gibi konuları göz ardı etmiş olursunuz.


"Ama sistemi sadece başörtülüler girebiliyorsa herşey OK diye tanımladığınız anda kısır döngüye geri dönüyorsunuz, daha geniş olan özgürlükler penceresinden bakma imkanı kalmıyor."

Bu yorumu bana ve Suat Bey'e hitaben yazmışsınız. İkimizin yorumlarında da böyle bir seçici tanıma rastlamadım. Kendi adıma da, bugüne kadar hiç böyle bir tanımlama yapmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bu tamamen kendinizden menkul, geçersiz bir iddia. Öyle tanımlamalar yapanlar da vardır mutlaka, ama bunu mümkünse bize değil, onlara söyleyin. Burada size yöneltilen eleştiri bundan çok farklı.


"Tekrar söyliyeyim, bugün başörtülülere yüksek eğitim hakkı verilmiyor diyemezsiniz, çünkü isteyen istediği yerde bu eğitimi alıyor."

İnsaf.

"Bir taraf başörtüsü sorununu tek özgürlük sorunu imiş gibi"

Gibisi, amasi, mamasi yok; turban bir ozgurluk sorunudur. Evrensel de baksan, Turkiye ozelinde Turkiye'deki kanunlara da baksan ayni kapiya cikarsin. "Fasizan duzen" bir ozgurluge izin vermiyorsa (ki aslinda kanunlar ve yonetmeliklere gore turban yasagi yok, durum tamamen keyfi), demokratik sistem bu gereksiz kanunun degistirilmesine izin verir. Bizde ne oldu? Anayasa Mahkemesi hukuku cigneyerek hukukun islemesine izin vermedi. Kural diyecekseniz, bu kuraldan bahsedeceksiniz. Degistirilemeyen kurallari goreceksiniz. Keyfilik kol geziyor. Buna itiraz etmek ne zaman salaklik oluyor?


"Adam başörtülü gelirsen almayacağım diye bangır bangır bağırıyor. Buna karşılık "başörtülü geldim almıyorsun" şeklinde itiraz ediyorsun. Bu çarpıklığa dikkat çekmek bu sistemi savunmak değildir."

Yuksek ogrenim seviyesine gelmis insanlar koyun degildir. Bu seviyede kisilerin bir onuru, yasam tercihi vardir. Bu onur, tercihler olmadan ayakta duramazsin. Turbanli alakasiz baska bir konuda, diger bir kirmizi cizgi "sakal" konusunda, bir Emre Kongar universitenin sakalini kesip gelmesini soylediginde itiraz ederek istifayi basmisti ve universiteyi birakmisti (simdi turbana karsi, bu da baska bir salak). Insanlarin bu onuru, tercih istekleri vardir. Ama herkes Kongar ornegindeki gibi cikip gitme luksune sahip degildir. "Yerlestirme Sinavi" yerlestirmistir, oraya yerlesirsin. Ama bu onurunu, sahsiyetini, haysiyetini universite kapisinda birakacaksin anlamina gelmez.


"Tekrar söyliyeyim, bugün başörtülülere yüksek eğitim hakkı verilmiyor diyemezsiniz, çünkü isteyen istediği yerde bu eğitimi alıyor"

Neresiymis bu "istedigi yer"? Amerika mi? Oyleyse dogru hakikaten, basortululerin ulke disina cikip yabanci okula gitmesine izin veriliyor. Bu bir nimet mi yani? Yoksa blue'nun dedigi gibi dalga mi geciyorsunuz.

Argumaniniz bu ise, isiniz bitmis demektir.

EkonomiTurk okuma listemden cikarilmistir.

"Derin Düşüncede tanık oldum tartışmaya, buraya da post etmekte yarar var"

Ben Türkiye’deki esas sorunu, “devletçi kafa”larda ya da “herşeyi devletten bekleyen” zihniyetlerde görmekteyim.

Biz devlete karşı bağımlılığımızı (dependability) arttırdıkça, devlete karşı eğilip bükülmemiz, Barış Bey’in gösterdiği ilkesiz duruş gibi (ne yapalım sistem böyle) çok rahat içselleştirilebiliyor türk toplumu tarafından.

Devlete bağımlılıktan kastım nedir? Efendim, biz millet olarak devlete vergi vermeyi çok severiz.. Vergi bizim ülkemizde kutsaldır.. Vergi vermeyen namussuzdur, vergi vermek namus borcudur.. Hırsız olan, elimize cebini zorla sokan devlet değil, hakkı ile kazandığı parasını vermek istemeyen vatandaştır..

Amma velakin verdiğimiz verginin karşılığını da her platformda isteriz.. Sadece iyi bir sağlık ve eğitim sistemi ile bitmez isteklerimiz; tütün üretiriz mesela, devlet alsın fazla tütünü deriz.(Hatta alsın, bir de üstüne yaksın ki, piyasa fiyatı düşmesin) Tütün, fındık, şeker pancarı; bunları keşke hep devlet alsa da, biz de rahatımıza baksak derdindeyizdir. Ne de olsa devlet para babasıdır; parası bitse bile darphaneden basar gene alır ürünümüzü, :D

Devlet bize iş bulsun, lütfen elektriğe zam yapmasın, mümkünse estetik ameliyat masraflarımızı bile devlet karşılasın..

Konuyu şuraya bağlayacağım; biz devlete kul köle olmayı o kadar içselleştirmişiz ki; devlete o kadar çok görev vermişiz ki; kavga da zaten devlet iktidarı kavgası..

Kemalist statukoda, modernleşen muhafazakar kesimde bu büyük iktidarın peşinde.. Halbuki, güç yozlaştırır; 80 yıldır yozlaşan bir kemalizm var, 22 Temmuzdan sonra da yozlaşmanın ilk tadlarını bize yaşatan ama daha yoz kemalizmin gazabına ugrayarak frene basmak zorunda kalan muhafazakarlık ise öbür elde..

Halbuki, madem ki, beceremiyoruz bu kadar büyük bir gücü yönetmeyi, ki 200 yuzyıldır Avrupa'da monarşiler bu yüzden yıkılmıştır / ya da sembolik hale gelmiştir, neden bu gücü dağıtmayı denemiyoruz? diye sormuyoruz kendimize..

Mesela, devlet üniversiteleri neden (özeller de var güya ama bence çok önemsiz bir paya sahip bütüne bakıldığında) devletin? Neden devlet bu üniversitelere sahip diye hiç kendimize soruyor muyuz? Ucuz oldugu için mi; ucuz olduğunu söyleyen kim. Devlet bütçesinin %11′i (en çok pay ayrılan bakanlık) eğitime gidiyor. Ee devleti finanse eden kim; vergi ödeyen halk, yani biz, yani para bizim cebimizden çıkıyor. İkincisi; bir araştırma gösteriyor ki, devlet üniversitelerini okuyan kişilerin %80′inin geliri yoksulluk sınırının üstündeki orta sınıfa ait. Üçüncü veri, üniversiteye gidenlerin %90′ı dersaneye gitmiş ve her yıl bu dersanelere ve özel derse akıtılan kişi başı para 4000 dolar civarında..

Birileri eğitim beleş mi dedi? Kesinlikle değil..

Peki devlet üniversitelerinin bir an özel olduğunu düşünelim.. Bir kere, rekabeti baltalayan devlet üniversiteleri ortadan kalkacağı için ücretler aşağı inecek bu bir. Dersanelere gerek kalmayacak zira özel üniversiteler, Avrupa'daki gibi genelde lise diplomasına göre veya özel bir kurumun uyguladığı (toefl) gibi sınavlarla kayıt alacak, bu para üniversitelere akacak bu iki. Üç, sıcak baktığım bir öneri değil ama; devlet eğitime harcadığı bütçeyi, öğrencilere özel üniversiteye gitmeleri için kredi veya bursa harcayacak..

Şimdi, özel üniversiteler olursa, YÖK'e gerek kalmaz bu 4. YÖK kanunu olmazsa, türban düzenlemesi, doğal olarak mülkiyet kendilerinde olduğu için, her üniversitenin şahsına münhasır olur bu 5. Yani, türbanlıları ilke gereği üniversitelerine almayan üniversiteler de olacaktır ama daha büyük bir çoğunluğu, türbanlı öğrencileri de üniversiteye alacaktır, buna da devlet karışamayacaktır; zira dediğim gibi üniversite benim üniversitem, kim karışabilir..

Şimdi bu kadar analizden sonra, fakirler nasıl okuyacak diye bana gelmeyin; yukarıda da yazdım, şu anki sistemde zaten fakirler değil orta sınıflar okuyor ve cebimizden de bayağı para cıkıyor.. Zaten, elbette hak eden fakirlere burs veren üniversiteler olacaktır zira cogu üniversitenin burslu kontejanı da var..

Devlet iktidarını halka (ya da piyasaya) dağıttığımızda, birçok klişe, sembolik sorunun kalkacağı kanısındayım. Bize yönetemeyeceğimiz ve uğruna daima kavga edip 5 darbe, onlarca kontrgerilla üreteceğimiz büyük devlet değil, aksine kavga etmeye gerek bile görmeyeceğimiz, makam arabasına binmekten imtina edeceğimiz küçük ama etkin bir devlet lazım.

Barış Bey'in EkonomiTurk'teki yazısı çok tedavüldeki bir tabir kullanırsak "ezber bozuyor". Kendisi omurgalı bir liberaldir - ya da özgürlükçü mü desem. Sigara yasağında bile "ama", "mama" demeden özgürlüğü savunmuştur. Bir liberali savunabileceğimi 1 yıl önce düşünsem gülerdim. Keynes'in tabiriyle "Am I a liberal" durumu var. Tamamen katıldığım tespitler:

1. Ergenekon bir masaldır, kandırmacadır. (İmanımızı tazeleyelim: Tabii ki Ergenekon türü örgütlenmeler var ancak bize yansıtılan şu Ergenekon efsanedir). Basın daha kim suçlu, kim suçsuz kesinleşmeden efsaneyi yaratmıştır.

2. Geçmişte Susurluk karşısında doğru tavır alanlar, bugün Ergenekon karşısında susmuşlar hatta Ergenekon'un savunuculuğunu yapmaktadırlar. Burada bir omurgasızlık, felsefesizlik sözkonusudur.

3. Hz. Muhammed'e inananlarla, Kemal Paşa hazretlerine inananlar arasında hiçbir fark yoktur. Hurafelere ve komplo teorilerine inanmak konusunda aralarında fark yoktur. Domuzlar daha eşittir sözü geçmişken Zaman , Cumhuriyet Squealer'lardır. Ülkemizde en yaygın karakter de bu squealer'lardır. Akı kara diye, karayı ak diye yuttururlar.

4. "Sarışın esmer çekik gözlü Kızılderili zencisi" insanlar çok sağlam bir tespittir.
Aslında katıldığım başka noktalar da var.

Mağduriyet konusu ise Barış Bey'in kendi tanım kümesinde doğrudur. Yanlış anlaşılmamak için şehadeti tazeleyeyim: Üniversitelerde başörtüsü yasağı yanlıştır, üniversitenin felsefesine aykırıdır. Başörtüsü yasak olduğu için kazandığı bölüme gitmeyen çok az bayan öğrenci vardır. Bu öğrenci büyük ihtimalle dersanelere bir sürü para vermiş, ÖSS'de yeterli bir puan almıştır. Bu aşamaları geçtikten sonra başörtüsü yasak diye üniversiteyi bırakamaz. Ayrıca M.F. Gülen gibi sözü dinlenen insanlar, "Başını örtmeyen kadın dinden çıkmaz" diyerek, başörtüsü yasağına rağmen müslüman kadınların üniversiteye girmesini teşvik etmiştir. Önceki Diyanet İşleri Başkanı da "Vebali size ait değildir" diyerek zorunlu durumlarda başörtüsü takmamayı tavsiye etmiştir.

6 yıldır üniversite ortamı içindeyim, başörtüsü yasağına başkaldıran kimseye rastlamadım. Yani zaten bu türden "salak" insan pek yok. Bu ülkede çok az insan sivil itaatsizlik vb gibi düşüncelerle kendi istikbalini tehlikeye atar. Sivil itaatsizlik yaparsanız, akşam tv haberlerine provokatör olarak çıkarsınız. Bu arada sivil itaatsizlik saygıdeğer bir risktir. Ben AKP'nin yönettiği bir devlete vergi ödemem desem kaç kişi sivil itaatsizlik adına beni takdir eder ya da işyerine kot pantolonla gitmeye çalışsam?Kampüste bira içmek, sınıfta sigara içmek? Bunları yapanlara salak demeyecekler el kaldırsın?

Statükoya karşı özgürlük mücadelenizde başarılar! Özgürlüğün öncüsü Napoleon'a dikkat edin! Velev ki Jones gitsin.

Umarım birisi çıkıp türbanlılara domuz dedi diye yanlış anlayıp Barış Bey'in başını belaya sokmaz.

1. Ergenekon'un masal olmadığına inanmak için insanın elinde ille de bir mahkeme kararı olması şart değildir. Hatta Türkiye gibi yargıdan her türlü kararın çıkabildiği bir ülkede hiç şart değildir. Dahası, bir bütünün yapısı hakkında fikir sahibi olmak için bütünün tamamıma dair bilgi sahibi olmak her zaman şart olmayabilir.

2. Hz. Muhammed'e inananlar ve Kemal Paşa'ya inananlar şeklinde iki genelleme kümesi oluşturmak anlamsızdır, ölçüsüzdür (measure), her iki grup için de haksızcadır ve dolayısıyla yanlıştır.

3. Kimi öğrencilerin başlarını açarak üniversiteye gidiyor olmaları ya da başörtüsü yasağından etkilenenlerin sayıca az olmaları, yapılan işin "mağdur etme" olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Hele hele bu az sayıda olduğu söylenen kişilerin "salak" oldukları anlamına hiç gelmez.

4. Türkiye'de sivil itaatsizlikte bulunan insanların sayıca az olması başkadır, sivil itaatsizlikte bulunan az sayıdaki kişilere "salak" demek başkadır.

5. İşyerine kot pantolonla gitmek ya da sınıfta sigara içmek sivil itaatsizlik başlığı altına girmez.

(İhtimal, bugünün üzerinden bir sene daha geçtikten sonra bugün yazdıklarınıza da katılmayabilirsiniz. Ve yine muhtemeldir ki, Türkiye'de üniversite ortamında bir 6 sene daha da geçirseniz, bu süreç bazı şeyleri daha iyi anlayabilmenize yardımcı olamayabilir.)

Arkadaşın liberalliği sigara içme yasağına karşı çıkmasındaymış. Memleket ne liberaller doğuruyor, vay anasını!

Fethullah Hoca da fetva vermiş, Diyanet İşleri de vebali kaldırmış noktasında koptum. Sigara liberalliği böyle bir şey olsa gerek. Bana niye başkasının fetvasını dayatıyorsun kardeşim, benim kendi seçimimin bir önemi yok mu? Bana ne Fethullah Hoca'dan, Diyanet İşleri Başkanı'ndan...

Bırak da bunu fetvanın muhatabı insan karar versin. Bunu söylemek bile ayıp. İnsanlar, fetvalarla yatıp kalkan robotlar mı? Kendi iradeleri, fikirleri, tercihleri yok mu?

Alper Bey,

Söyledikleriniz devletçiliğe getirilen eleştiriler olarak ele alındığında makul olabilir, ancak politik ve daha da önemlisi zihniyet eksenli sorunlara ekonomik çözüm önerileri getirmenin anlamlı olduğunu zannetmiyorum.

Türkiye'deki pek çok liberal ne yazık ki bu durumu göz ardı etme eğiliminde. Bu tür ayrımcı sorunların tamamen ortadan kaldırılması (ya da huzurlu bir toplumun inşası) için çıkış noktasının, herkesin kendi kampına ait üniversiteye gidebilmesinde (ya da bunun türevindeki diğer özgürlükleri kullanabilmesinde) olduğu söylenebilir mi? Söz konusu ayrımcılığa neden olan zihniyet yapısı bundan çok daha önemli değil mi?

Bu noktada, eşit vatandaşlık statüsünü ve farklılıkları olağanlaştırmış bir zihniyetin özümsenmesinin ekonomik özgürlüklerden daha belirleyici bir çözüm aracı olduğunu düşünüyorum.

Özellikle Türkiye'deki liberallerin Etyen Mahçupyan'ın getirdiği eleştirileri anlamaya gayret etmeye çok ihtiyaçları var.

Blue:

Deniz Bey fetva konusunu "din adamlarından izin çıktı" şeklinde değil, "bu tür yorumlar sonucunda daha fazla kız öğrenci başını açtı, mağdur sayısı azaldı" anlamında kullanmış gibi duruyor. Yani vebalin kalkmasından ziyade mağdur sayısının azalması yönünde bir yaklaşım söz konusu.

Tabii bu da epey sorunlu bir yaklaşım. Hatta sadece insanları rakama indirgediği ve az sayıda olanların haklarının ihlalini daha az önemli gördüğü için değil, başını açarak okula girmek zorunda kalan öğrencilerin yaşadığı psikolojik sarsıntıyı ve hatta içerideki kimi öğretim görevlilerinin (normal şartlar altında başörtülü olduklarını bildiklerinden ötürü) kendilerine yönelik sözlü tacizlerini ve bu tür şeylerin yaşanan problemi başörtüsü ile okula girememekten de ileri bir noktaya götürmekte olduğunu göz ardı ettiği için de problemli.

Yani başını açıp içeri girmekle problem çözülmüş olmuyor. Hatta yarın bu yasakçı uygulama tamamen ortadan kaldırılsa da problem çözülmeyecek. Çünkü sorun zihniyet sorunu. Mesela, yasak kaldırılsa bile başörtülü öğrencilere hak ettikleri notu vermeyeceklerini söyleyen öğretim görevlisini unuttunuz mu?

Bütün bunları, Deniz Bey'in yorumunu asıl çıkış noktasından eleştirelim ve kendisine haksızlık etmeyelim diye belirtiyorum.

Serdar Bey,

Birilerini bir başkalarını öldürmekle suçlarken sağlam bilgiye ihtiyacımız vardır. Bir bütünü bir kenara bırakırsak Ergenekon gibi bir vakada bir parça hakkında bile doğru bilgi mümkün değil. Aslında ben bu Ergenekon kapsamında gözaltına alınan adamlara karşı antipatim, hatta düşmanlığım var. Birilerine karşı düşmanlık beslemek onlara karşı adaletsiz olmayı gerektirmez. Ben isterim ki içeri alınsınlar bir daha bırakılmasınlar, ancak hakediyorlarsa.

İki gruba ayırmak yeterli değil, daha fazla inanç grubu var. Bu kümeler ayrık kümeler değil, kesişme kümeleri de var. En öne çıkan ve en güçlü grup bu ikisidir. Kendi okudukları gazetelere ve izledikleri kanallara inanırlar.

Mağdur olma ya da mağdur edilme sayıyla ilgili değildir, ancak mağdur sayısı çoğaldıkça o konuyla ilgili talep güçlenir. Bir kısım özgürlükçüler başörtülü sayısı çoktur, çözüm önceliği onlardadır diyerek yola çıktılar.

Sivil itaatsizlik yapmaya çalışanlar salaksa, başörtülüler salak değil o zaman. Çoğu böyle bir tutum almıyor. Barış Bey'in kastettiği salaklık kümesi 3-5 elemandan ibaret. Benim bildiğim bu tarz itaatsizler Merve Kavakçı, Nuray Bezirgan, Hatice Babacan ve Hayrünnisa Gül sayılabilir. Bence salak değildirler. Barış Bey'in çıkış noktasına göre mağduriyet sözkonusu değildir. Başörtülü kız öğrenci derslik kapısına kadar gelir ve orada örtüyü çıkarır.( Bu kötü bir durumdur.) Zenciyken beyaz olur yani. (Bunun yarattığı psikolojik rahatsızlık ortada, fakat 430 vekilin çözemediği konusunda bir birey olarak bir şey yapamam,bu da üzücü.) Parası olanlar ise Avusturya, Bosna, ABD gibi ülkelerde öğrenim görüyor.

Sivil itaatsizliğin bazı unsurları var, haksızlık yaratan spesifik bir kurala karşı barışçı bir şekilde karşı durmak olarak hatırlıyorum. Bu akşam bu konuda biraz ders çalışayım. Benim ve milletimizin yabancı olduğu bir konu. Sigara Barış Bey'in yazısından çıkan bir örnekti. Bu arada yasak olan alanlarda sigara içen salaklardan aynı türden bir alınganlık gelmedi.

1 yıl sonra ya da daha yaşlanınca demokrasi, özgürlük gibi söylemlere inandığım için kendime güleceğimi düşünüyorum. Umarım yanılırım.

Blue Bey,

"Bunu söylemek bile ayıp. İnsanlar, fetvalarla yatıp kalkan robotlar mı? Kendi iradeleri, fikirleri, tercihleri yok mu?"

Güzel soru. Bu soru üzerinde biraz düşünebilir misiniz lütfen? Düşünce yerine refleks gösteriyorsunuz gibi geldi bana. Düşünme beyinden, refleks omurilik soğanından idare edilir.

Serdar Bey;

Ben sorunu temel bir yanlış üzerinden tartıştığımızı anlatmak için işin iktisadi (aslında bana gore ahlaki) boyutunu inceledim..

Mesela; bizler devlet üniversitelerinde okuyamayan türbanlı vatandaşların yurtdışında eğitim görmek zorunda kaldığını, Amerika, Kanada, İngiltere'de bu yasaklar yokken, Türkiye'de bu yasağın olmasının bir insanlık ayıbı olduğundan dem vururuz.

Türbanlıları üniversiteye almamak insanlık ayıbıdır ama bunun için yaptığımız karşılaştırma hatalı. Sizin de bildiğiniz gibi, bahsettiğim Batılı ülkelerde üniversitelerin çoğu özeldir ve kimse özel üniversitelerin iç işlerine, yönetmeliklerine karışamaz. Bu yüzdendir ki, üniversitelerde dileyen dilediğini giyer. Yani, burada türban yasaklarından muzdarip olmamız; sorunun devletçi kafada, yurtdışında özel üniversitelerde eğitim görme alternatifi seçen türbanlı vatandaşların varlığı da; çözümün özel üniversite sisteminde olduğunu apaçık gösteriyor.

Benim işaret etmek istediğim nokta buydu.

Saygılar.

Alper Akalın

"Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, İlerleme ve canlığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz."

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bu sözünü iyi analiz etmenizi öneririm Serdar Bey.

Bir üniversiteye nasıl sadece boxerla giremiyorsak türbanla da giremememiz son derece doğal karşılanmalıdır...

Örneğin ben camiye neden mayoyla giremiyorum?Saçmaladığımı sanmayın girememem son derece normal.Anlatmak istediğim üniversiteyi de camiden pek fakrlı görmeyin.

Siz daha iyi bilirsiniz; camilerin asıl amacı insanlara eğitim vermektir, tıpkı üniversitelerde olduğu gibi.

Deniz Bey,

"Birilerini bir başkalarını öldürmekle suçlarken sağlam bilgiye ihtiyacımız vardır. Bir bütünü bir kenara bırakırsak Ergenekon gibi bir vakada bir parça hakkında bile doğru bilgi mümkün değil."

Böyle bir kanıya varmak zorunlu değil. Bir insanı başka birisini öldürmekten yargılayıp suçlu bulmak için söylediğiniz doğru olabilir. Ama yıllardır Türkiye'de terör eylemlerine girişen, istediği gündemi ve iktidarı değiştirebilme adına gerektiğinde her kesimden insan öldürmekten çekinmeyen bir oluşumun varlığı, herkes bundan haberdar olmasa da, uzun süredir bir sır değil. Tabii amaç şu ya da bu kişileri söz konusu oluşum ile rastgele ilişkilendirmek ise, o noktada haklısınız, dikkatli davranılması lazım. Ama söz konusu oluşumun yapısından bahsediyorsak, ortada özgürlük düşmanı, militarist ve terörist bir örgütün olduğunu düşünebilmemiz için herhangi bir mahkeme kararına ihtiyaç yok. Hatta bu konuda verilmiş ya da verilecek olan mahkeme kararları dahi bugünden sonra bazı gerçekleri değiştiremez. Ergenekon bu yazıdaki asıl çıkış noktası ve eleştiri konusu olmadığı için, son olarak bu çerçevedeki düşüncelerimin Ali Bayramoğlu'nun yaklaşımlarıyla büyük ölçüde örtüştüğünü söyleyebilirim. (Bu konuda pek bir şey yazmadığım için bir fikir vermesi amacıyla belirtiyorum.)


"Kendi okudukları gazetelere ve izledikleri kanallara inanırlar."

İnsanın inanmak istediklerine inanması için ille de bir cemaate, cemiyete ya da ideolojiye mensup olması gerekmez. 'Sokaktaki adam' diye referans verilen sıradan insanların da aynı doğrultuda hareket ettiklerine, özgür olan ve olmayan her ülkede sıklıkla rastlanabilir. Türkiye özelinde ben mesela Posta gazetesini çok beğendiğini söyleyen insanlar da gördüm.


"Barış Bey'in kastettiği salaklık kümesi 3-5 elemandan ibaret."

Barış Bey'in yaklaşımının eleştiriliyor olması, "kaç kişinin mağdur olmayıp salak olduğu" yönünde bir değerlendirme yapmış olmasından kaynaklanmıyor. Buradaki sorun, kendimi tekrar etmiş oluyorum ama, rakama indirgenmemeli. Tek bir kişi dahi sırf bu tür kaygılardan ötürü ortadaki ahmakça uygulamaya karşı hakkını arıyorsa, ona salak denemez. Bunun rakamla bir ilgisi yok. 1989 yılında Tiananmen Meydanı'nda tankın önünde tek başına duran genci hatırlayın. O da salaktı diyebilir misiniz: http://en.wikipedia.org/wiki/Tiananmen_Square_protests_of_1989

Tabii, pragmatist bir kültürde yetişmiş bir insan, kendisini bu denli büyük bir tehlike altına attığı için o kişiyi bir salak olarak görebilir. Ama şu da doğrudur ki, bu tür pragmatist hayvanlardan ibaret olan bir toplumdan Gandhi'ler çıkmayacak, o toplumda sadece gücü olanın borusu ötecek ve özgürlük hiçbir zaman gelmeyecektir. Yani ille de postal öpmeye gerek yok. Gerektiğinde doğru olanı yapmayarak olan bitene kayıtsız kalmak da kötülük ile eşdeğer olabilir.

Katolik inancında bu son söylediğime "Sins of Omission" denir: http://en.wikipedia.org/wiki/Omission

Bu türden konseptler İslam dininde de mevcuttur.


"1 yıl sonra ya da daha yaşlanınca demokrasi, özgürlük gibi söylemlere inandığım için kendime güleceğimi düşünüyorum. Umarım yanılırım."

Demokrasi ya da özgürlük bir inanç değil, bir talep, bir ideal olarak anlaşılmalı değil mi?

Alper Bey,

Bu yaklaşımınız öncekine göre daha ölçülü ve makul gibi. Ancak yine de aynı fikirde değilim.

Yine sizin yorumunuzdan basit bir örnek vererek ifade etmeye çalışayım:

Örnek verdiğiniz ülkelerden Kanada, yarı-devletçi, sosyal demokrat bir ülkedir. Ülkedeki bütün büyük üniversiteler devlete aittir. Ama orada başörtüsü sorunu yok. Hatta Kanada'nın çokkültürlülüğü benimseme adına (erime potası -melting pot- yaklaşımının güçlü olduğu) ABD'den çok daha ileride olduğu dahi söylenebilir.

Etik bir yaklaşımla da olsa, zihniyet eksenli sorunlara iktisadi çözümler üretmek pek anlamlı değil.

Emirhan Bey,

Haklısınız, devletin başına birer memur atadığı camilerin asıl amacı insanlara eğitim vermektir - tıpkı devletin (üniversiteleri demeyelim de) ilkokulları gibi. Ancak özgür (ve de laik) bir toplumda böyle bir uygulamanın meşruiyeti tartışılır. Zira özgür bir ülkede, isteyen istediği inanca dair ibadethanesini açabilir - ki bu, semavi bir dine mensup olmayanlara ait, seküler bir ibadethane de olabilir. Şayet söz konusu inancın gerekleri arasında çıplak ibadet de varsa, söz konusu mekanı yönetenlerin bu konuda ne gibi düzenlemelere gidecekleri de, devlet de dahil olmak üzere başkalarını değil, o cemaatin mensuplarını ilgilendirir.

Böyle bir toplumda, müslümanların ibadette bulunduğu bir mabede, başkalarının, onların inançlarına aykırı şekilde girerek onları rahatsız etmeye hakkı olmadığı gibi, bir başkasının da yukarıda anlattığım farazi inancın sahiplerini rahatsız etmeye hakkı yoktur. Bunları söyledikten sonra, camiye neden mayoyla girmemenizin daha saygılı bir tavır olacağını herhalde daha da iyi bir şekilde anlamış, saygınızı pekiştirmişsinizdir.

Üniversitelere gelince...

Üniversiteler, ve özellikle de devlet üniversiteleri, kapalı kurumlar değildir. Herkesin vergisiyle (ya da ödediği ücretle) ayakta duran üniversiteler, öznel bir gerçekliği hayata dökmekten ziyade, objektif gerçekliği (gerek doğal gerekse sosyal alanda) açıklayabilme amacını güderler.

Tabii burada özgür ülkelerdeki üniversitelerden söz ediyorum. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti'nde üniversitelerin ne amaçla kurulduğu anayasada yazılıdır. 42. Madde şöyle der: "Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır." 2547 sayılı YÖK Kanunu'nun 4 ve 5. maddelerinde de, Yükseköğrenimin amacının, öğrencileri "Atatürk İlkeleri ve İnkilapları doğrultusunda, Atatürk milliyetçiliğine bağlı ... vatandaşlar olarak yetiştirmek" olduğu, üniversitelerde "öğrencilere Atatürk İnkilapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı hizmet bilincinin kazandırılması"nın amaçlandığı yazar.

Yani Türkiye'de üniversitelerin bilimsel araştırma merkezleri değil, Kemalizmin ibadethaneleri olması hedeflenmiş, bu kurumlar baştan o şekilde açılmışlardır. Bu nedenle de, oralara Kemalist dine aykırı kıyafetlerle girmenin yasaklanmış olmasını, sizin de söylediğiniz gibi, doğal karşılamak gerekir.

Bu arada bana Gazi Hazretleri'nin bir sözünü aktardığınız ve bu sözü iyi analiz etmemi tavsiye ettiğini için de size çok teşekkür ederim. Ben de size kendisinin laiklik ve din eksenli başka sözlerinden de haberdar olmaya çalışmanızı tavsiye ederim. Bu konuda çok uzağa gitmeden, kendisinin söylev ve demeçlerine ve de en yakınlarındakilerin anı kitaplarına bakabilirsiniz.

Gazi Hazretleri'nin, içinde bulunduğu duruma ve karşısındaki muhatabın kimliğine göre, pragmatist tavırlarla ifade ettiği farklı ve çelişkili düşünceleri ve gerçekleştirdiği acımasızca uygulamaları onaylamak her ne kadar zor olsa da, kendisi gerçekten de incelenmeye değer, ilginç bir karakterdir.

Komik bir yazıymış fakat ben türban konusuna ulaşamadım zira benim için yazı "Biraz “harbi” olalım mı?" cümlesiyle son buldu.

Ne diyeyim, farklı bir tad.

"Sivil İtaatsizlik: "Şu veya bu ölçüde adil" ilişkilerin hüküm sürdüğü bir demokratik sistemde ortaya çıkan ciddi haksızlıklara karşı, yasal imkanların tükendiği noktada son bir çare olarak başvurulan, kendisine anayasayı ya da toplumsal sözleşmede ifadesini bulan ortak adalet anlayışını temel alan, şiddeti reddeden, yasadışı politik bir eylemdir."1

...

"Sivil İtaatsizliğin Temel Unsurları

1. Yapılan eylemin yasadışılığı,

2. Aleni ve hesaplanabilir bir eylem olması, hesaplanabilirlik: Oturma eylemi yapılacaksa sadece onun yapılması gibi,

3.Yapanın siyasi ve hukuku sorumluluğu üstlenmesi,

4.Şiddetin reddedilmesi,

5.Ortak adalet anlayışına,kamu vicdanına yönelik bir çağrı olması,

6. Ciddi haksızlıklara karşı yapılır,

7. Haksızlıklarla ilgili çifte standart kullanılmaz. (Örneğin işkenceye karşı çıkılıyorsa, kime yapıldığına, kimin yaptığına bakmaksızın karşı çıkılır)"2

1 ve 2: Kamu Vicdanına Çağrı Sivil İtaatsizlik, Ayrıntı Yayınları, 2. baskı. 2001, Çeviren: Yakup Coşar.

Bu bilgilere dayanarak başörtüsü ile üniversiteye girmeye çalışmanın sivil itaatsizlik olduğunu söyleyebiliriz. İyi kötü demokratik bir ülkedeyiz. Bu konuda yasal imkanlar tükenmiş görünüyor.

Sivil itaatsizlik özellikle hiçbir zaman iktidar olamayacak azınlıklar için kullanılabilir bir yöntem.

Aynı kitapta Türkiyedeki sivil itaatsizlik eylemleri olarak 1969'da TÖS'ün Öğretmen boykotu, Cumartesi Anneleri ve Düşünceye Özgürlük kitabından bahsediliyor.

'Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye' adlı kitabın toplatılması ve yayıncısı Erdal Öz ile yazar Yaşar Kemal hakkında dava açılmasına tepki olarak bin seksen aydın 'Düşünceye Özgürlük' adlı bir kitap yayınlamışlardır. Bu aydınlar aynı suça imzalarıyla ortak olarak, yasadışı bir sivil itaatsizlik eylemine girişmişlerdir.

EkonomiTurk'teki yazarlar zaman zaman farklı kesimlere salak, gerizekalı vb. şeyler demişlerdir. Devletçi kafaya, bazı köşe yazarlarına ve bazı kesimlere karşı böyle bir uslup sözkonusudur. Ama daha önce böyle tepkiler görmediler.

Barış Bey'e yönelen tepkilerin, Serdar Bey'in gösterdiği tepki dışında, kaynağı "Vay sen başörtülülere nasıl salak dersin" şeklinde bir savunma refleksi. Sözün gelişi, Cumhuriyet mitinglerine katılan salak kadınlar gibi bir ifade kullanılsaydı aynı özgürlükçü tayfanın kılının kıpırdamayacağını söylemek zor değil. Burada başörtüsünün kutsallığına yönelik bir koruma sözkonusu.

Aslında salaktır dediğim bir kişi oldu: İsrailde bir dozerin altında kalarak can veren Rachel Corrie. Bir zamanlar bu eylemin salaklık olduğunu düşünmüştüm, şimdi öyle düşünmüyorum.

Deniz Bey,

Başörtüsünün kutsallığına yönelik bir koruma söz konusu değil. İnanılan, Tanrı'nın emrinin kutsallığı/saygınlığı. Sapla samanı birbirine karıştırmamak lazım. İnanmasa zaten saygı duymaz ve kutsallık atfetmez.

Kutsal olan başörtüsü değildir. Yoksa Pierre Cardin'i de kutsamamız gerekirdi. Saint Pierre Cardin nasıl? Yoksa veli mi deseydim?

Bu arada Rachel Corrie olayında yargınızı değiştiren sebep nedir?

Görünen katil Zapp da (Ergenekon), asıl katil ne veya kim?

Suzannur Hanım,

Karıştırmıyorum. Bayrak da öyle, A ya da B fabrikasında dikilmiş olabilir, ama yere atarsanız gazaba uğrarsınız. Pierre Cardin vs. değil, o örtünün temsil semboldur önemli olan.

Rachel Corrie yaptığın eylemin hiç bir somut sonucu yoktur.Öldüğü ile kalmıştır.

Sonradan o eylemi insanlığın vicdanı adına yaptığını düşündüm.Yine de yaptığı salaklık olmasa da, akıl işi de değildir.

Suzannur Hanım,

Asıl demek istediğim şey başörtülelerin diğerleri gibi kolayca eleştirilemediğidir. İçinde bulunduğunuz mahalleye göre değişir olsa da, blogistan civarlarında böyledir. Aynı sitede başka kesimlere de salak denildi, bu kadar tepki toplamadı.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca