March 19, 2008
Kemal Atatürk'ün Çanakkale'ye Bakışı
Aradan bir asra yakın bir zaman geçmiş olmasına karşın hala her yıl 18 Mart'ta Türkiye'nin farklı bölgelerinden pek çok insan Çanakkale şehitliğini ziyarete gidiyor. Bu ilgi her ne kadar ilginç ve hayret uyandırıcı olsa da, kimi insanların her yıl aynı yere Avustralya'dan kalkıp geliyor olmaları, bu durumu daha da ileri bir boyuta taşıyor. Zira milliyetçi hislerin her daim canlı olduğu bir ülkede Çanakkale'ye olan ilginin azalmamasını açıklamak çok zor olmasa da, aynı nedenselliği Avustralyalılar için kurabilmek mümkün değil. Bu durum da, bundan bir asır kadar önce, yaşadıkları yere çok uzak bir cephede savaşmış ve dahası yenilgiye uğramış olan Avustralyalılar için Çanakkale'yi cazip kılan şeyin ne olduğu sorusunu akla getiriyor.
Zamanında canla başla savaşmış iki tarafın bugün aynı topraklarda tekrar biraraya geliyor ve (daha da önemlisi) bunu arkadaşça bir ortamda gerçekleştirebiliyor olmalarını neyin mümkün kıldığı konusunda pek çok tez ileri sürülebilecek olsa da, Kemal Atatürk'ün Çanakkale'de savaştığı 'düşmanlarına' yönelik meşhur sözlerinin bu konuda birincil seviyede tesire sahip olduğu muhakkak:
"Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar... Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını savaşa gönderen analar... Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."
Atatürk'ün bu alışılmadık türden beyanını, o günlerde kendi çevresinde bulunanlar da şaşkınlıkla karşılamışlardı. Yakın çevresindekilerin anı kitaplarına bakıldığında hem bu şaşkınlığı, hem de kendisini 'Emin misiniz?' gibisinden tavırlarla böyle bir beyanatta bulunmaktan vazgeçirmeye çalışanları net bir şekilde görmek mümkün. Zira o günlerde onbinlerce ailenin, acısını halen yaşamakta olduğu bir savaşla ilgili olarak karşı tarafa övgüde bulunmak pek alışıldık türden bir asker tavrı değil. Ancak bugün görüyoruz ki, Atatürk'ün çevresindekilere rağmen sarf ettiği bu sözler, düşmanlıkları dostluklara çevirme adına önemli bir işlev görebiliyor. Bu durum ise, akla yeni sorular getiriyor:
- O günlerde Kemal Atatürk'ten önce bir başkası bunu söylemiş olsa, Atatürk'ün tavrını bile tereddütle karşılayan insanlar bu kişiye karşı nasıl tepki gösterirlerdi?
- Kemal Atatürk bu sözü hiç söylememiş olsa, bugün böyle bir söz sarf eden kişi, milliyetçi/ulusalcı camiadan nasıl bir tepki görürdü?
- Bir önderin ya da bir devletin, vatandaşlarını başka ülkelerde yaşayan insanlara dost ya da düşman kılabilmesi gerçekten bu kadar kolay mı? İnsanlar nasıl oluyor da, sırf kendilerine öyle dikte edildi diye hiç görmedikleri, tanımadıkları başka insanlara dostluk ya da düşmanlık besleyebilme adına bu kadar net bir kollektif tavır içerisine girebiliyorlar?
- Ancak bir başkasının yol göstermesiyle yeşerebilen bir sevgi, bir insana, bir ideale ya da herhangi bir başka şeye karşı, başkalarına 'rağmen' duyulan bir sevgi kadar değerli midir?
- Eğer bir liderin sergilediği cesur bir tavır bu denli etkili olabiliyor ve olumlu sonuçlar doğurabiliyorsa, bu durum, karizmatik liderlerin etkisine kolayca girebilen yığınların onların hatalarından da kolayca etkilenebilecekleri ve bu etki altında geliştirdikleri hatalı düşünce ve davranışlarını da sorgulamayacakları anlamına gelmiyor mu?
- Kemal Atatürk, Tek Adam konumuna yükselmeden önce bu sözü bu denli rahatça söyleyebilir miydi? Eğer Tek Adam olmak herkesin söyleyemeyeceği sözleri söyleyebilme lüksünü de beraberinde getiriyorsa, bu durum, olaylara farklı şekillerde de bakabilen bir toplumun ortaya çıkabilmesinin, ifade hürriyetinin herkes için geçerli olduğu ölçüde mümkün olabileceği anlamına gelmez mi?
- Bir zamanlar düşmanları olan insanlara bugün dostça yaklaşanlar, nasıl oluyor da aynı yeri aynı duygularla ziyaret eden kendi vatandaşlarına kimi farklılıklarından ötürü (1,2) düşmanca yaklaşabiliyorlar? Bu durum sevgi gibi nefretin de 'yönlendirilmiş' olabileceği anlamına gelir mi?
Okuyucu Yorumları (3)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Benim Avustralya'da bir kuzenim var. Annesi teyzemdir, babasi, yani enistem de bir Avustralya'li. Cocuk orada dogup buyudu ve bir kelime bile Turkce bilmez. Turkiye'ye ilk ziyaretini yaptiginda 10 yasindaydi ve cok heyecanliydi. Ogretmeni odev vermisti Anzak cikartmasinin yapildigi yeri ogrenmesini. Babasi da bir o kadar heyecanliydi.
Tarih dedigimizde nedense aklimiza tarihin yuz karasi savaslar gelir. Insanligin tukendigi nokta kimileri icin ibretliktir, kimileri icin de kahramanlik. Kotunun iyiyle, haklinin haksizla savasidir. Hayatini neredeyse hic yasayamamis insanlarin, kendilerine vaadedilen gazilik ve sehitlik mertebesinin verdigi ilk gazla, cogunlukla mecburiyetten girdigi bir olum tuzagidir. Nereye baksaniz olumdur savas. Insan yakarak dunyayi aydinlatma aldatmacasinin uygulama yeridir.
Kuzenime ve babasina sordugumda bu savasin neden bu kadar onemsendigini, bana verdikleri cevap: "Tarihimizdeki tek savas" olduguydu. Serdar Bey'in aktardigi Ataturk sozlerini onlara hatirlattim, hic duymamislardi, ilgilenmediler bile. Onlar icin tek onemli sey, atalarinin nasil olup da bu anlamsiz savasa suruklendigi de degildi. Onlar buraya gelip savasmislardi sadece.
Bundan 8 yil once Kanada'da Newfoundland eyaletinin kucuk bir kasabasina yolum dusmustu. (Grand Falls-Windsor). Sehir merkezinde tarihi bir binayi restore edip icini askeri anilarla suslemisler. Birseyler atistirip bira icilebilen bir yer. Duvarlarinda havaciliga ait bir iki resim ve Canakkale'ye gonderdikleri, cogu geri donememis askerlerinin resimleri. Duvarda da Ingilizce bir yazi: Bildiniz, Ataturk'un soyledigi sozler yine. Suleyman Demirel'in cumhurbaskanligi sirasinda gonderilmis. Duvarda oylece duruyor. Orada resimlere tatli tatli bakan ihtiyarlara sordum, hic de umurlarinda gorunmedi Ataturk'un onlari evlatlik almasi. Yokolmus hayatlar disinda onemli gorunen birsey yoktu pek.
Bu yazdiklarim Serdar Bey'e karsi tez olusturmak icin degil. Yazdigi maddelere ben de katiliyorum. Bu konu acilinca ben de gozlemlerimi yazmak istedim.
Ne dersiniz, bize cok muhim, cok empatik gelen sozler dunyanin en kucuk kemanindan cikan notalar gibi havaya dagilip gitmiyor mu?
"Avustralyalılar için Çanakkale'yi cazip kılan şeyin ne olduğu sorusunu akla getiriyor"
Ne kadar genellenebilir farklı bir konu ama Çanakkale'de dört yıl okudum ve bu süre içinde Gelibolu'ya gelen anzak torunlarının çoğunluğunun olaya "turistik" yaklaştığını görmüştüm. Tanışıp konuştuklarımdan, oraya gelmeleri için resmi kampanyalardan/yardımlardan/indirimlerden yararlananlar azımsanamazdı...
Devlet, "tarih"leriyle bağ kurmaları ve bir geleceği devam ettirmeleri için geziye sponsorluk yapıyordu ve gelenler de belki de başka bir ülkeye gezi yapma imkanını ikinci kez elde etmesi zor insanlardı... Olayın bir de böyle bir boyutu var yani... Tıpkı bizde AKP'li Milli Eğitim'in son yıllarda Çanakkale gezileri düzenlemesi gibi... (Bu bağlamda Abide vs. Anıtkabir konusu da ayrı bir mevzu tabi...)
Nefretin de tanımını yapmak gerek diye düşünüyorum. Savaşın en sıcak anlarında bile Çanakkale cephesinde nefret çok alt düzeydeydi. Bunu her iki tarafın anılarında da görebilirsiniz. Sonsuz bir öldürme arzusu Çanakkaleyi esir alma oranın en düşük olduğu cephe haline getirdi, ama nefret garip bir şekilde bu kan gölü içinde gelişmedi.
Siperler arası sigara atıldı gibi klişelerden bahsetmek istemiyorum, ki bir çoğu abartılıdır, ama insan psikolojisi bu cephede beklenen azgınlığını gerçekten göstermedi.