derinsular.com
Derin Sular
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
memorandum
medya defteri
alt beyin
deep waters

February 3, 2008

Lost

Dün akşam Lost'ın yeni başlayan 4. sezonunun ilk bölümünü izledim. Lost, insanın yapısını, farklı insan karakterilerini ve bu karakterlerin kendi öncelikleri ve menfaatleri doğrultusunda takındıkları tavırların (ve gerek kişisel gerekse kollektif bazda karar alma mekanizmalarını çalıştırma şekillerinin) toplumsal işleyişe yansımalarını inceleyebilme adına önemli konu başlıkları sunuyor. Olayların, karakterlerin bir uçak kazası sonucunda düştükleri bir adada cereyan ediyor olması ise, insanların devlet de dahil olmak üzere bütün sosyal organizasyonlardan önce var olduğu ve bu organizasyonların insanların varlık algıları çerçevesinde tesis edildiklerini ortaya koyması adına br fikir edinmeyi kolaylaştırıyor. Lost, dikkatle izlendiğinde, her insana dünya algısından sosyal felsefesine dek yelpazenin neresinde yer aldığı konusunda epey net sayılabilecek bir fikir verebilir. Ben adada olsaydım, Desmond, John Locke ve Sayid ile aynı grupta yer alır, Hurley ve Jin başta olmak üzere diğerlerini bu grubun periferisinde tutmaya çalışır, Sawyer ve Jack'i ikna etmeye (ve olmadı etkisiz kılmaya) gayret ederek Benjamin ile anlaşma yolları arardım. (B planlarının ise yapıları gereği gizli kalmaları gerektiği için buraya yazmıyorum!)

| Yorumlar (15)

Okuyucu Yorumları (15)

Lost'un sadece ilk bölümünü izledim, ve şeytana uymayayım deyip orada bıraktım. Devamını getirseydim 3 sezon biterdi hemen, ama iş güç kalırdı. Bir gün hepsini izlemek isterim.

Mister No, you don't know what you're missing.

Mister No,

doğru yoldasınız, bence 6 sezon bitene kadar izlemeyin. Sonra bizim gibi meraktan kıvranmak yerine dvd'sini alır rahat rahat izlersiniz.

Serdar Bey,

"Jack'i etkisiz kılmak" derken neyi kastediyorsunuz, adada zaten yeterince kan dökülmedi mi? Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde oldu mu şimdi?

Volkan Bey,

Kastım Jack'i öldürmek değildi. Türlü tehlikelerle dolu bir adadaki tek cerrahı herhalde aklı başında hiç kimse öldürmeyi düşünmez. Etkisiz kılmaktan kasıt, 'etkinliğini azaltmak'tı.

Serdar Bey,

Size Benjamin ile işbirlikçiliğini hiç yakıştıramadım. Ayrıca Jack liderlik özellikleri güçlü bir karakter, Locke'a göre de ayakları çok daha yere basıyor. Locke şimdiye kadar ölmediyse senaristin merhametindendir. İnsanın başına ne gelirse meraktan...

Ben adada olsaydım arkadaşlarım kesinlikle işkenceci Sayid ve Leyla Locke olmazdı. Hurley, Charlie ve Kate'le takılır, Jin'le balık tutardım. Düşmüşsün güzelim adanın ortasına, hayatını yaşa be kardeşim, kasma o kadar othersla filan, ilişme kimseye barış içinde yaşa di mi ya ! Nedir bu tüm etrafın düşmanlarla çevrili paronayası, komplo teorileri filan... Hetch'i buldular iyi mi oldu, bir de memuriyetleri oldu, zırt pırt düğmeye basıyorlar. Allah'tan patlattı da senarist bizleri daral gelmekten kurtardı.

Blue:

İşte ben de bundan söz ediyorum. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi Lost içerisinde de, insanların dünyayı algılayış şekilleri, tercihlerinde belirleyici oluyor. Mesela kimi insanlar John Locke'ı 'daha' makul bulurken, kimileri Jack'te karar kılıyor.

Dünyayı algılayış şekli, doğal olarak hayatı manalandırma ve yaşamaya da doğrudan etki ediyor. Kafasında sorular olan, bu soruların cevaplarını arayan insanlar, bulundukları ortamdaki pek çok gerçekliğin arkasındaki anlamları araştırma ihtiyacı hissedip bu uğurda hayatlarını tehlikeye atma pahasına bu soruların peşinden koşarken, kimi diğerleri böyle şeylerle ilgilenmeyip sahilde bir şişe viski eşliğinde kitap okumayı tercih ediyorlar. (Bkz.: Sawyer). Onlara bu hayatlarını terk ettirebilecek tek şey de, rahatlarını bozabilecek bir düşmanın varlığı oluyor.

Ne kadar ciddisiniz bilmiyorum ama sizin sunduğunuz alternatif (her cümlesiyle) Epikürcü hedonist bir zihniyete karşılık geliyor.

(Bu arada ben Benjamin ile işbirliği değil, anlaşma yapmaktan söz etmiştim. Çünkü farklı grupları görmezden gelmeyi ya da düşmanlığı sürdürmeyi değil, anlaşma ve birarada yaşayabilme yolları aramayı doğru buluyorum. Aslında bunun tuhaf karşılanarak 'işbirlikçilik' olarak etiketlenmesinin de gerçek dünyada bir karşılığı var.)

Serdar bey,

Tahlilde insan karakteri dışında ahval-i ruhiyenin de etkisi olur sanıyorum. Sözgelimi yoğun bir rapor döneminden çıkan bezmiş bir okurunuzun epikürcülüğe özlemini doğal karşılamalısınız. Aynı şekilde 20 yıldır başörtüsü tartışmaları, vatan bölünüyor hezeyanları, Amerika'nın yok etme planları tartışmaları içinde boğulmuş bir Türk evladının de Sawyer'ın kaygısızlığına öykünmesini hor görmeyin.

Bence dizide şu veya bu karakteri makul bulmaktan öte her karakterde kendinden bir şey bulmak daha mümkün. Çünkü tüm duygular uç seviyede işlenmiş ve hepsinin de makul bir yanı var. Örneğin dizide beni en çok etkileyen Locke'un kadere tam teslimiyeti... Buna karşın Jack'in kadere asla boyun eğmemesi ve sonuna kadar zorlaması da, tam ters bir özelliği sergilemekle beraber yine oldukça etkileyici. Locke gibi Hurley de kaderci, ama onunkisi herşeyin kendi uğursuzluğu etrafında planlandığını düşündüğü negatif bir kadercilik. İçimizdeki arabesk yönü ortaya çıkartıyor.

Aynı şekilde hangimiz Sayid'in Ben'e işkence yapmasını izlerken sonuna kadar gitmesini dilemedik; Ben'in pragmatizmi çok mu kötüydü? Siz o adada boynunuzdaki habis ur'u aldırmak için aynı şeyi yapmaz mıydınız? Charlie'nin nefsiyle mücadelesi izleyene Charlie'nin zayıf karakterini mi hissettirdi, yoksa kendi içinde de bu müptelalıktan bir şeyler buldurdu mu?

Bir de diziye bu perspektiften bakmak lazım.

Belki de bu kaygısızlığa neden olan da zaten sözünü ettiğiniz ahval-i ruhiyedir. Diğer yandan, böylesi bir kaygısızlık baştan orada olup da, ahval-i ruhiyeye tesir etmiş de olabilir. Tavuk mu, yumurta mı sorusunu bu nedenle ayrıca ele almak lazım.

Ama eğer dizi çerçevesinde konuşacaksak, sözü yine her insanın kendine özgü bir dünyası olduğu noktasına getirmek gerekli. Siz (sözgelimi) Hurley'nin yerinde olsaydınız başınıza gelenleri tesadüfle mi açıklardınız?

Her tavuğun içinde bir yumurta vardır desek daha doğru olur. :)

Hurley kısmı için senarist fazla abartmış... Diziye eğlence katmak için tabi ama o kadar tesadüf olmaz tabi. Ben olsam ne yapardım bilmiyorum.

Lost senaristlerinin 'eğlendirme' kaygısıyla hareket ettilerini sanmıyorum.

Esasında hepimiz her sabah kalkıp işe gidiyor, akşam olunca evimize dönüyor televizyon denilen aptallaştırma makinasına bakıyor, sonra uyuyor, sabah tekrar iş. Ha, bunlar orada 108 saniyede oluyorsa bu 108 saniye bizim hayatımızda 24 saatte bir oluyor. Sabah 9'da işimize başlamak zorundayız, işte bu 24 saatlik zaman dilimi sürekli yinelenmekte.

Adada ise benim en ilgincime giden anlardan birisi, Sawyer'in Ayn Rand'ın eseri olan hayatın kaynağını sahilde okumasaydı.Hemen gözüme çarptı o kare. Issız bir ada için iyi bir yazar.

Ayrıca bütün bu hayat çırpınmaları içerisinde bir bakıyorsunuz bir uçak kazası ile ortalama hayatınızdan uzaklaşıyorsunuz. Sizin için çok uzak olan bu hayat tarzı kimileriniz için mucizeler oluyor ve bunu istiyor. (Bkz: Locke, Jin)

Mucize mi istiyoruz bizler de ne?

Serdar Bey, yorumlar guzel olmus ama acikcasi entelektuel cikarim yapmak icin biraz zorlamissiniz gibi geldi. Ben diziye biraz baktim, mistik seyler falan vardi sanki. Ya da ben cok yuzeysel baktim; hakikaten oyle gondermeler, cagrisimlar girla gidiyor. Yine de tekrar ediyorum bakin; puro bazen sadece purodur.

"Serdar Bey, yorumlar guzel olmus ama acikcasi entelektuel cikarim yapmak icin biraz zorlamissiniz gibi geldi."

Herhalde "Lost, dikkatle izlendiğinde, her insana dünya algısından sosyal felsefesine dek yelpazenin neresinde yer aldığı konusunda epey net sayılabilecek bir fikir verebilir" dediğim için böyle söylediniz. Ama o noktada herhangi bir zorlama söz konusu değil. Her türlü 'ada' formatlı eserde bu durumun izlerini görebilirsiniz. Yani bu, dizinin mistisizmi ile ilgil bir yorum da değil. Muhtemelen 'Lord of the Flies' (Sineklerin Tanrısı) bu çerçevedeki en klasik eserdir.

Lord of the Flies tamam, Robenson tamam, Bir Ada Hikayesi tamam... Hepsinde yaratilan mekanlarin nitelikleri, neyi anlatmaya calistiklari cok net, tartismaya bile gerek yok.

Bir kere ilgi cekici kilmayi basarabilmek kaydiyla edebiyat acisindan bir evren kurgulama derdine dusen bir yazar sinirlarini en bastan cizdigi kucuk bir adada cok kuvvetli isler yapabiliyor yazin anlaminda. devletlerin olusumunu takibedebiliyor, toplumsal sozlesmeler imzalayabiliyor, cumhuriyetler bile kurmaya kalkisabiliyor. Zaten bu evren kurgusunun amaclarindan biri galiba dogal hal- sivil hal donusumune iliskin tezleri sunmak. (Amerika`nin kesfedildigi(!) zamanlarda felsefecilerin oralara iliskin kitaplar yazmasi da biraz buna benziyor galiba. Insanin dogal halinin, devletsiz halinin erdemlerini arastirmak...)

Lost`a donersek, bence orada bircok olay sadece meragi yuksek tutmak icin mistiklestiriliyor. Neresinden neyin cikacagini bilemedigin bir adada "acaip seyler" oluyor. Neyse, zaten cok iyi bir izleyicisi de degilim dizinin, tum sezonlarin bitmesini bekliyorum koleksiyonu izlemek icin.

Ada formatli edebiyat/sinema eserlerinin geneli icin soylediklerinize tamamen katiliyor, bu dizi icin ise tamamini izledigimde dediginiz gozle de bakacagima soz veriyorum. Belki de siz haklisinizdir. Olmaniz da sart degil gerci, degisik bir yorumun yapilmis olmasi bile zenginlik olarak olumlu aslinda, illa dogru yorum olacak diye bir sart da yok. :)

Yazıda sosyal felsefeden bahsediliyor, siz Robinson Crusoe'yu örnek veriyorsunuz.

Diğer yorumlarınız ise mistisizm ile ilgili - ki bu da sözü edilen konuyu ıskalıyor.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca