May 6, 2008
"Sokaktaki Adam Aslında Pek De İç Açıcı Biri Değil" [Serdar Kaya]
[Galatasaray Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olan Tolga Çevikel'in doktora tezi için gerekli saha araştırması çerçevesinde 6 Mayıs 2008 tarihinde Serdar Kaya ile yaptığı röportaj.]
Tolga Çevikel: Derin Sular'ı yazmaya 2005'in başında başladınız değil mi? Ama Deep Waters'daki bazı yazılarınız 2003'e uzanıyor?
Serdar Kaya: Önceden İngilizce bir sitem vardı benim. Orada bir iki ayda bir daha çok ekonomi ağırlıklı konularda yazılar yazıyordum. Oradaki yazılarımı daha sonra Derin Sular'ın altındaki Deep Waters bölümüne taşıdım. Ama blog formatında yazmaya başlamam, 2005 yılının Şubat ayında oldu. Kişisel sitemin alan adının altındaki bir adreste Derin Sular'ı yazmaya başladım. Daha sonra özel bir alan adı alarak içeriği oraya aktardım ve halen orada devam ediyorum.
Yazmaya başlamadan önce blogları takip ediyor muydunuz?
Hayır. Dediğim gibi, önce bir ekonomi sitesi yapmak istedim ben. Ancak ilgi alanım önce ekonomiden politik ekonomiye, daha sonra da oradan siyasal bilimlere doğru kaydıkça, yazı konularım da değişmeye başladı. Blog zaten kişiselleştirilebilmeye fazlasıyla müsait bir şey. Şöyle ki, bir insanın düşünce dünyası ile ilgi alanları bire bir ilişkili. İlgi alanım değiştikçe, daha az ekonomi ve daha fazla siyaset yazmaya başladım diyebilirim.
Derin Sular'da 5 ayrı blog var gibi. Bu, başından beri böyle miydi?
Aslında Son Dakika Gelişmeleri'ni ve yarı gizli bölümü de sayarsanız sitede 7 ayrı blog var. Bunlar teknik anlamda birbirinden ayrı, ama aynı zamanda içerikleri itibariyle birbirleriyle ara ilişkilere sahip olan bir bütün durumundalar. Başlangıçta hepsi birlikteydi ama. Ayrışma zamanla oldu. Örneğin medyada çıkan bazı yazılara şerh düşmek ya da dikkat çekmek üzere yapılan girdiler belli bir yeküne tekabül etmeye başlayınca, bunun için ayrı bir bölüm oluşturdum. 'Medya Defteri' böyle doğdu. 'Ansiklopedi' başlıklı bir bölüm açmak ise, siteye belli bir düşünsel taban oluşturma ihtiyacından ileri geldi. Şöyle ki, herhangi bir konuda bir şey söylediğiniz zaman, insanlar "Bu da nereden çıktı?" diyebiliyorlar bazen. Bu durumda her seferinde belli bir arka plan sunma işine girişmek yerine Türkiye'de bireysel haklar adına genel bir çerçeve çizmek ve gerek temel kavramsallaşmalar gerekse yakın tarih adına küçük de olsa bir referans kaynağı ortaya koymak daha makul hale geliyor. Zira bu bir kez yapılınca, Kürt sorunu hakkında maalesef hiçbir bilgisi (ve dolayısıyla aslında fikri) olmadan konuşan insanlar, "Bunlar da nereden çıktı?" demeden yazı içinde verilen linkleri takip ederek Ağrı ve Dersim İsyanları'nda ya da Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde neler olup bittiği konusunda daha geniş bilgilere ulaşabiliyorlar. Bir de tabii, yazıları dikkatle okuyan ve linkleri de takip edenler, hem daha fazla şey öğreniyorlar, hem de açıkçası beni daha az rahatsız ediyorlar.
Referans, Turkish Daily News gibi gazetelerde de yazıyorsunuz bazen, değil mi?
Evet, ama düzenli yazar değilim oralarda. Konuk yazar kabul eden gazeteler bunlar. Benim bugüne kadar gönderdiğim yazıların kimilerini yayınladılar, o kadar. Yani organik bir ilişkim yok bu gazetelerle.
Peki ileride bir gazetede yazmayı düşünür müsünüz?
Her gün yazmak isteyeceğimi zannetmiyorum, ama haftada bir yazmak isteyebilirim. Birinci iş olarak köşe yazarlığı, pek bana göre değil. Memorandum'da yazdığım yazıların büyük bir kısmı köşe yazısı formatına uyar. Ansiklopedi'deki yazılar da Ayşe Hür'ün Taraf gazetesinde yaptığı gibi araştırma/inceleme yazısı formatında tam sayfa olarak yayınlanabilir. Ama bu benim pek yapmak istediğim bir şey değil, buna düzenli olarak vakit ayırmak istemem. Yani birisi çıkıp da, "Haftada bir yazar mısın?" dese, hoşuma gider, ama haftada iki denirse, "Bir olsa olmaz mı?" derim. Ben öncelikle akademisyen olmaya çalışıyorum çünkü. Bir de, basında yazmak, getirisi ve götürüsü açısından bakarsak, çok da avantajlı bir şey değil aslında. Çünkü Türkiye'de günlük bir gazetede yazdığınızda, hem seviyeyi bir parça düşürmek, hem de normal şartlarda pek muhatap olmayacağınız türde insanlarla muhatap olmak durumunda kalırsınız. Yazı yazdığınız konular hakkında tek bir kitap bile okumamış insanlar hem sizinle hem de sizin hakkınızda akıllarına estiği gibi konuşmaya kalkabilirler.
Bu anlamda bloglarda görece daha dar ve kaliteli bir okur kitlesine mi hitap ediyorsunuz?
Aslında dar olmaması lâzım. Çünkü Türkiye'de çok az blog var. Birincil konu olarak resmi ideolojiye odaklanan ise sadece Derin Sular var. Esas olarak resmi ideolojiyi ve bu ideolojinin şekillendirdiği eğitim sistemini konu alması anlamında söylüyorum bunu. Çerçeveyi biraz genişlettiğimizde de sayı dördü beşi çok geçmez. Yani Türkiye'de en çok konuşulan konular resmi ideoloji, Kemalizm, Kürt sorunu, eğitim sisteminin yapısı ya da düşünce ve ifade özgürlüğü gibi konular iken, yakın tarih hemen her konuda her zaman karşımıza çıkarken bu tür projelerin aslında çok daha geniş ilgi görmesi gerekir.
Peki durum neden böyle sizce?
Blog Kazanı sitesine verdiğim bir röportaj var, sorunuzun bir kısmını oraya havale etmiş olayım. Ek olarak, ben zannediyorum ki, Türkiye'deki hakim zihniyetin şekillendirdiği eğitim sistemi, merak eden değil, sorgulamadan kabul eden, boyun eğen insanlar üretiyor; daha az merak eden ve daha çok korkan insanlar. Merak etmezseniz, soru sormazsınız, sorgulamazsınız ve mevcut doğruları veri kabul etmeye başlarsınız. Bu işin bir yönü. Diğer yönü; eğer korkuyorsanız, aklınıza bir şeyler olsa da, başınız belaya girmesin diye bunları ifade etmek istemezsiniz. Böyle bir insan tipi, "Acaba benim bildiklerim ne derece doğru?" gibi sorular çerçevesinde çok az muhasebe yapar. Mevcudu sorgulamaya karşı da epey isteksizdir.
Politik bloglara baktığımızda, kendini liberal/demokrat olarak tanımlayan, resmi ideolojiye mesafeli/muhalif olan blogların ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Bu neden olabilir sizce?
Popüler manada, bugün statükonun yanında yer almayan herkese liberal deniliyor. Ben, birçok örtüşen tarafım olmasına rağmen kendime liberal demekten çekinirim; ama bu belirttiğim popüler tanıma girerim herhalde. Tabii söz konusu blogların yanı sıra, sol liberal ve Marksist diyebileceğimiz bloglar da var. Az sayıda da olsa, elimizde olan blogların neredeyse hepsi, bugün hâkim olan, yani resmi anlamda hâkim olan ideolojinin yanında yer almayan bloglar. Bu neden böyle diye soruyorsunuz. Statükonun yanında yer alan insanlara baktığımızda, bu kişilerin belirli ezberlerle hareket eden insanlar olduğunu görüyoruz. Yani ortada bir ideoloji (Kemalizm) de yok aslında; o ideolojinin okullarda aktarıldığı şekliyle devşirilmiş insanlar var. Kendisini Kemalist olarak tanımlayan insanların çoğunun altı ilkeyi bile sayamayacağını, saysa da bu altı ilkenin ifade ettiği anlamları ya da ilkelerin ara ilişkilerini bilemeyeceğini söyleyebilirim. Ortada insanların düşünce dünyalarında yeterince özümsenmiş bir ideoloji yok. Daha çok bu ideolojinin kimi öğeleri var. Yani insanların giyimlerinde, tüketimlerinde ya da beslenmelerinde görebileceğimiz bir alışkanlıklar bütünü bu. Bunun karşısında kimler var? Bu alışkanlıkların ve ezberlerin aslında çok da önemli olmadıklarını düşünen, hatta bunların terk edilmesinin daha iyi olacağına inanan insanlar var. Sağ ya da sol düşüncede olabilir bu insanlar. Böyle olunca da, liberal olsun, solcu olsun, söyleyecek bir şeyi olan insanlar yazmaya başlıyorlar. Mantıklı ya da mantıksız söyleyebilecek bir şeyi olan insanlar kendilerini ifade etmek istiyorlar. Liberal veya Marksist olsunlar, ortak noktaları, hakim ezberlerin dışında olmak ve farklı bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetmek.
Hedef kitleniz kim, nasıl bir profile seslenmek istiyorsunuz? Özellikle İngilizce yazdığınız Deep Waters'da?
Aslında bunu hiç düşünmedim. Çünkü hangi profilden ya da ne kadar insanın ilgi duyacağı konusunda herhangi bir kaygı hissederek yazmıyorum hiçbir şeyi. Sadece içimdekileri yansıtıyorum. Ama ille de bir şey söylemem gerekirse, bu konulara ilgi duyan herkesin siteyi ilginç bulabileceğini söyleyebilirim. Zaten sadece siyaset bilimine ilgi duyanlar değil; mühendisinden tarihçisine, akademisyeninden ev hanımına pek çok insan okuyor siteyi. Hayatın içinden çeşitli yerlerden gelen insanlar diyebilirim. Bu meslekleri de zaten rastgele değil, kimi site müdavimlerini düşünerek söyledim.
Deep Waters konusunda da, bir ara "Acaba sadece İngilizce mi yazsam?" diye düşünmüş olduğumu söyleyebilirim. Çünkü 'Memorandum' tarzı yazıp, seviyesiz eleştiri, yorum ve hakaretlere maruz kalmaktansa seviyeyi biraz yükseltmek istiyordum. Ancak bu, çok da mantıklı gelmedi daha sonra. Çünkü Türkiye'de köşe yazısı okuyabilecek seviyede İngilizce bilen insan sayısı epey az. Şimdi zaman zaman İngilizce yazıyorum. Mesela bazen İngilizce bir makalenin hazırlığını yaparken, aldığım notları derleyip Deep Waters'da yayınladığım oluyor. Yoksa pazarlamacı bir yaklaşımla, sitenin şu bölümü şu insanlara hitap etsin gibi bir düşüncem olmadı hiç. Ya da şöyle bir şey yazayım da, şu kadar insanın ilgisini çeksin gibi. Memorandum da bu anlama geliyor zaten; benim kendi zihnimde aldığım notlar, geriye bakınca göreceğim ve konu başlıklarına göre hızlı bir şekilde derleyebileceğim notlar. Sitenin geneli de zaten bu anlamda bir memorandum.
İstatistiklerinizi düzenli takip ediyor musunuz? Ortalama kaç kişi okuyor yazdıklarınızı?
Önceleri daha hevesliydim, her gün bakardım. Ama istatistikler yatay seyretmeye başladığından bu yana haftada bir bile bakmıyorum diyebilirim. Sitenin günlük ortalama 700-800 tekil ziyaretçisi, binin üzerinde de sayfa gösterimi var.
Okuyucularınızla ilişkileriniz hangi yollarla kuruluyor daha çok?
Geçenlerde bir söyleşi yaptık. Bu noktada, önceki sorunuza cevaben; katılımcıların daha çok belli konulara meraklı olan ve bu konularda daha fazla şeyler öğrenmek ve düşünce alışverişinde bulunmak isteyen kişiler olduklarını söyletebilirim. Onun dışında, Türkiye içinde veya dışında çeşitli yerlere gittiğimde, nerede kimin olduğunu az çok bildiğim için, ikili görüşmelerim de olabiliyor.
Blogunuz vesilesiyle mi tanıştınız bu insanlarla?
Evet.
Facebook'ta da bir grubunuz var?
90 küsur üyenin olduğu bir grup bu. Mesela gündemde ilgi çekici bir konu olduğunda, şayet o konuda sitede yorum bırakılabilecek bir yazı yayınlanmamışsa herhangi bir grup üyesi grubun forumunda bir başlık açarak fikirlerini paylaşmak isteyebiliyor. Ben de dahil olmak üzere diğer üyeler de orada konu hakkındaki düşüncelerini ifade edebiliyorlar. Yarı kapalı bir grup bu, yani üye olmayanlar tartışmaları okuyamıyorlar.
Herhangi bir medya kuruluşu ya da gazeteci, blogunuzla ilgili olarak sizden bahsetti ya da sizinle temasa geçti mi şu ana kadar hiç?
Az sayıda da olsa oldu. Mesela Taraf gazetesi geçenlerde arka sayfasında siteyi tanıtmış, benim iki hafta kadar sonra haberim oldu. Onun dışında, birkaç köşe yazarının isim vererek ya da vermeyerek benim herhangi bir konuda kendilerine yönelik itirazımdan söz ettiği ya da sitedeki bir yazıdan alıntı yaptıği da oldu.
Çok geniş bir konu tabii ama Türkiye medyasının en önemli sorunları hangileri sizce?
Aklıma hemen şu geliyor: Hürriyet gazetesi ve Ertuğrul Özkök zihniyeti. Türkiye'de gazeteciliği ve düşünceyi öldüren bir yayın ve o yayından uzun bir süredir sorumlu olan bir yayın yönetmeni.
Biraz açar mısınız?
Mesela Yeni Şafak'ta yazarken Ahmet Kekeç'in Ertuğrul Özkök'e hitaben söylediği bir şey vardı. Özkök, muhafazakar basını biat kültürüyle, kendilerini ise eleştiri kültürüyle yetişmiş insanlar olarak nitelendirmişti. Kekeç de karşılık olarak, “Benim gazetemde sağcısı da, solcusu da, liberali de, başörtülüsü de, başörtüsüzü de çalışıyor. Senin gazetende böyle bir çeşitlilik var mı? Bir tane bile başörtülü insan çalıştırıyor musunuz?” mealinde bir karşılık vermişti. Bence bu, önemli bir nokta. Sadece Hürriyet'te değil, neredeyse tüm Doğan grubunda bile bir tane olsun başörtülü çalışan görmedim ben. Hürriyet yazarlarına baktığımızda, ikiyi üçü geçmeyecek insanı bir kenara bırakırsanız, ortaya belli bir düşünceyi ortaya koyan bir koro çıkıyor. Tufan Türençlerden, Özdemir İncelerden, Bekir Coşkunlardan, Oktay Ekşilerden ibaret bir koro bu. Zaten isimlerini de bu yüzden özellikle çoğul kullanıyorum. Bence gazetecilik bu olmamalı. İnsan, tabii ki "Ben şu düşüncenin savunulduğu bir gazete ya da dergi istiyorum" diyebilir, bu tamam. Ama Hürriyet'te sadece bir koro görmüyoruz; bu insanların statükodan yana olduklarını, kendilerinden farklı olan insanları bastırmaya yönelik yayınlar yaptıklarını, kendileri gibi olmayanları etiketlediklerini ve bu baskıyı meşrulaştırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Düşünceyi, çeşitliliği, farklı doğruların da bulunabileceği gerçeğini ortadan kaldırmaya yönelik bir yayın çizgisi var orada.
Blogların bu bahsettiğiniz tekseslileşme, koro meselesinde bir açılım sağlayabileceğini düşünüyor musunuz?
Daha farklı bir soruya yanıt verirmiş gibi söyleyeyim. Bana bazen diyorlar ki, "Benim yorumumu yayınlamadınız, benim sesimi kestiniz, oysa özgürlükten bahsediyorsunuz, kendi içinizde çelişkilisiniz." Hayır. Özgürlükten anlaşılması gereken bu değil. Mesela biri çıkıp da, "Siz şöyle birisiniz, bu yazıyı şu sebeple yazdınız." ya da "Size bu yazıları kimlerin yazdırdığını biz çok iyi biliyoruz" gibi sözler sarf ederse ya da bir konuda yanlış bilgiler vermeye kalkarsa, bu türden iftiraları yayınlamak zorunda hissetmiyorum kendimi. Ben sadece kendimce bir şeyler söylüyorum kendi sitemde, dikkat ederseniz hiç kimse bana orada bir kürsü vermiş değil. Herkesin kolaylıkla kendisi için de edinebileceği türden bir ortam bu. Yani bir başkası da, lafın gelişi, hemen benim sitemin yanı başında başka bir blog açıp kendi düşüncesini söyleyebilir. Kendi sesini duyurabilmesi için bana ihtiyacı olmaz yani. Çünkü tek kanallı TRT dönemi gibi değil bu mekanizma. Yani tek bir kanal var, siz de orada sesinizi duyuramıyorsunuz gibi bir durum yok ortada. Kendi adınıza blogunuzu açar, istediğinizi söylersiniz. Bloglarda, farklı düşüncelerin duyurulabilmesi "bu anlamda" mümkün.
YouTube da bu türden bir ortam olarak kullanılabilir. Eğer bir insan düşüncelerini konuşarak daha iyi ifade edebildiğii düşünüyorsa, 200 dolara video kaydı yapabilen bir dijital fotoğraf makinesi alır, geçer karşısına konuşur, sonra da YouTube'da yayınlar. Aslında belki de gerçekten birileri makul olan ya da olmayan şekillerde bir şeyler ifade ediyorlar ki, Türkiye'de Youtube'un kapanması bu denli sıklıkla gündeme gelebiliyor. Wordpress de kapanmıştı aynı şekilde. İleride tekil olarak belli blogların da kapatıldığına şahit olabiliriz. Demek ki dijital ortam gerçekten de bir ses duyurabilme özelliğine sahip ki, bu türden sansürcü uygulamalara gidiliyor.
Profesyonel gazeteci olsanız, sizinkine benzer blogları takip eder miydiniz?
Muhabirsem, etmezdim herhalde. Ama köşe yazarı isem ve benim alanımda dişe dokunur analizler yapan blog yazarları varsa, tabii ki ederdim. Örneğin, Deniz Gökçe'nin EkonomiTürk blogunu düzenli olarak takip ettiğini, orada yapılan kimi analizleri yazılarına konu ettiğini biliyoruz. Gerçekten oralardan beslenebiliyorsam, oralarda geçirdiğim vaktin boşa gitmediğini düşünüyorsam, ben de yaparım, neden yapmayayım?
Milliyet gazetesinin de bir blog sayfası var, Hürriyet'in de Yazar Kafe'si. Takip ediyor musunuz bunları?
Hiç girip bakmadım şu ana kadar. Blog yazarları içerisinde tanıdığım hiç kimse de takip etmiyor diyebilirim. Blog çevresinden epey bir insan tanıyorum, dar bir çevredir çünkü, yüz yüze olmasa da, gıyaben mutlaka birbirimizi tanırız. Oralardan bahseden, oradaki yazılara referans veren hiç kimse duymadım şu ana kadar.
Bir gazete okuyucularına neden blog yazdırır sizce?
Medya için, insanlarla iç içe olmak, yapılan işin kaçınılmaz bir sonucu. Okuyucularıyla arasındaki bağı güçlendirmek isteyen bir medya kuruluşunun böyle uygulamalara gitmesi doğal. Bence yorumlara neden izin veriyorlarsa, bloglara da o nedenle izin veriyorlardır herhalde. Haberlerine yorum yapabildiğiniz bir gazete, bir okur olarak o gazeteyi daha fazla bağlılık hissedeceğiniz bir alan haline getirebilir. Böyle bir bağlılık oluşursa, o siteye daha sık girersiniz. Gerçi Hürriyet'in karşıt fikirleri yayınlamama konusunda kötü bir şöhreti var, ama genel konuşuyorum ben şu anda.
Blogları tırnak içinde sıradan insanların yazması, uzmanlık karşıtı bir kültürü besliyor olabilir mi sizce?
Sıradan insanların yazması değil, sıradan insanların "da" yazması diye düşünmek gerekiyor. Gerçekten de herkese açık bir ortam internet, bir konunun uzmanları da yazabilir, konuyla ilgili hiçbir şey bilmediği halde bildiğini zanneden insanlar da yazabilir. Bir de şu var; Türkiye dışından sıradan bir insanın düşüncelerini ifade etme şekliyle, Türkiye'deki sıradan bir insanın ifade etme şekli arasında kimi zaman dağlar kadar fark olabiliyor. Türkiye'deki sıradan insan, ya da daha çok referans verildiği şekliyle "sokaktaki adam", düşüncelerini ifade şekli söz konusu olduğunda aslında pek de iç açıcı biri değil. Bu profil, mesela Milliyet gazetesindeki okur yorumlarında az çok görülebilir.
İnsanların söylemek istedikleri şeyler elbette olabilir, ama asıl soru, "Ne kadar insan bunları duymak ister?" olmalı. Ya da ne kadar insan herhangi bir başkasının yazıp çizdiği bir sitede geçireceği iki saatin kendi düşünce dünyasına katkıda bulunduğunu hisseder? Kabul etmemiz gerekir ki, ülkemizde önemli bir yeküne tekabül eden bir kitle, düşüncelerini ifade etme noktasında son derece sorunlu. Hakaret etmeden, küfür etmeden kendisini ifade edemeyen çok sayıda insan var. Bunun dışında hakaret etmese de, bilgiye dayalı yorum yapmayan, bilgiyi doğru şekilde prosesleyemeyen, sürekli mantık hataları yapan çok sayıda insan da var. Buna maalesef pek çok köşe yazarı da dâhil. Sıradanlık medyada da var yani, sadece bloglarda değil. Ama bloglar iyidir, medya kötüdür diye bir şey de söylemiyorum. Medya da, bloglar da farklı şekillerde de olsa aynı halkın, aynı eğitim sisteminin, aynı sıradanlığın ve aynı sıradışılığın yansıması.
Politik blogların geleceğini nasıl görüyorsunuz kısa vadede? Nitelikli örnekler artacak mı ya da blog okuma alışkanlıkları nasıl değişecek sizce?
Aslında cevap, sorunun içinde gizli. Ya nitelikli örnekler artmalı, ya da nitelikli örneklere ihtiyaç duyan insanların sayısı artmalı. Ama biri diğerini de doğurabilir diğer yandan. Daha doyurucu analizlere alışan bir insan, doğal olarak seviyesiz yazılardan uzak durmaya başlar. Türkiye'nin yakın geleceğiyle ilgili kötümser beklentilerim var, ama uzun vadede herşeyin gerek bloglar gerekse Türkiye açısından çok daha güzel olabileceğini düşünüyorum. Çünkü tartışılmazların sayısı mutlaka azalacaktır. Ya da azalmasa dahi, tartışılmazların sayısının azalması gerektiğine inanan insanların sayısı artacaktır. Bu da otomatik olarak çok şeyi değiştirecektir. İnsanlar, kimileri için vazgeçilmez olan, ancak kendilerinin çok da önemli bulmadıkları düşünce kalıpları dışında da analizlere ihtiyaç duyacaklardır zamanla. Bu da bu türden yazıları yazan ve okuyan insanların sayısında bir artışa neden olacaktır. Dikkat ederseniz, bu merak eden insan sayısının artabilmesi ile mümkün olabilir.
Diğer yandan, korkunun azalması da şart. Mesela, Türkiye'de sayı olarak çok az olsa da, mevcut yüksek öğretim sistemine rağmen kendisini yetiştirmeyi becerebilmiş, çok iyi akademisyenler var. Bu insanlar da, ortam özgürleştiğinde gerek geleneksel medya, gerekse internet medyası aracılığıyla düşüncelerini insanlara ulaştırmaya çalışacaklardır.
Yurtdışında yaşıyorsunuz. Türkiye'nin politik gündemiyle ilgili dışarıdan yazmanın, içeriden yazmaktan ne gibi farkları var?
Avantajları ya da dezavantajları olabilir ama bunların çok mühim bir seviyede olduğunu zannetmiyorum. Yurtdışından da internet üzerinden gündemi takip edebiliyor ya da insanlarla konuşabiliyorum. Ancak şu da olabilir; insan bulunduğu dairenin içinden o daireyi iyi algılayamayabilir. Yani dışarıda bulunmak kimi zaman daha yetkin bir mukayeseli bir analize imkan tanıyabilir. Başka ülkelerdeki siyasal işleyişleri yakından gözlemlemiş olmanın da bu noktada önemli bir katkısı olabilir. Olayların farklı bir seviyede de cereyan edebileceği görmek, insana çok şey katabilir.
Son olarak, blogunuzda Google Adsense ve başka birtakım reklâmlar var. Para kazanabiliyor musunuz blogunuzdan?
Evet, ama çok cüzi seviyede. Alan adı ve sunucu masrafını ancak çıkarabilecek kadar diyebilirim. Para için yapılabilecek bir şey değil bu.
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Yorum Gönder