derinsular.com
Derin Sular: Memorandum
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

March 22, 2008

Birlik ve Kimlik

ABD'yi sevmeyen kimi Türklerin, Türkiye'nin toplumsal yapısının ABD'ninkine üstünlüğünü vurgulama amacıyla, Amerikalıları bir arada tutan şeyin para olduğunu ve ülkenin ileride ekonomik gücünü kaybetmesi durumunda bu birleştirici unsurun ortadan kalkacağını ifade ettiklerine sıklıkla şahit oluyorum. Bu elbette belli ölçüde doğruluk payı bulunan ve araştırmaya değer bir konu. Ancak böyle bir mukayeseli yaklaşım doğal olarak Türkleri bir arada tutan şeyin ne olduğu sorusunu da akla getiriyor. Bu da, hem ulus-devlet düşüncesi, hem de kimlik politikaları ile ilgili olan son derece ilginç bir soru.

Kaldı ki, dayatmalı bir başkalaşım süreci yaşamış bir toplum olarak kendimize özellikle sormamız gereken bir soru bu. Bizi bir arada tutan şey nedir? Irk mı? Dil mi? İnanç mı? Kültür mü? Yoksa hepsinin yoğrulmasıyla ortaya çıkan ulusal bir kimlik mi söz konusu? Eğer öyleyse, bu ulusal kimliğin içerisindeki baskın unsurlar nelerdir? Daha da önemlisi, bu unsurlar, ortaya yeni ve kuşatıcı bir kimlik çıkarabilme adına ne kadar başarılı olmuştur? Yani biz gerçekten de zannettiğimiz gibi bir arada durabiliyor muyuz? Ya da başa dönersek, bu unsurların hangisi ortadan kalkarsa Türk toplumunu bir arada tutmak imkansız hale gelir? Bu sorular üzerine kafa yormanın 'Biz kimiz?' ve 'Ben kimim?' sorularını da işin içine katacak olması itibariyle son derece ufuk açıcı olacağı muhakkaktır.

Söz konusu unsurların normatif bir yaklaşımla sorgulanmaları da mümkün. "Irk birliği düşüncesiyle bir arada duran bir toplumun maddi refah kaygısıyla bir araya gelenlerden daha rasyonel bir tavır içinde olup olmaları" sorusu gibi.

| Yorumlar (18)

Okuyucu Yorumları (18)

Türkiye'nin en büyük sorunun "kimlik bulanımı" olduğunu ve bunu gündelik hayatımızda şiddetle hissettiğimizi düşünüyorum.Hastanedeki başörtülü personelin gündem yaratmasından,Baykal'ın grup toplantısında Kuran'dan ayetler okuması,imamlardan alıntılar yapmasına ve pek tabi "Kürt Sorunu"na kadar bir çok durumu hep bu gerçeğin farklı yansımaları olarak görüyorum.

"Biz kimiz?" ve "Ben kimim?" sorularının tarihi ve felsefi geçmişini düşününce cevapları bulmanın ve itiraf etmenin pek kolay olmaması doğal.Çünkü nihai sonuç insanın "kendini bil"mesine kadar gidebilir.

----
Yani biz gerçekten de zannettiğimiz gibi bir arada durabiliyor muyuz?
----

"Biz kimiz? "in cevabını vermeden,ne kadar bir arada durduğumuzu söylemek zor olsa da,Ruhat Mengi vari bir örnek vereyim: İstanbul'da, Çarşamba ile Nişantaşı ne kadar bir arada duruyor?Bunlar "Türkiye Mozaiği"nin renkli parçaları mı yoksa farklı Türkiyeler mi?

Bizim birarada durmamızı sağlayan şey, başka bir yere gidemeyişimiz olmalı.

Insanlari gorunen veya gorunmeyen prangalarla da birarada tutabilirsiniz. Yurtdisina cikma taleplerinin en yogun oldugu ulkelerden birinin Turkiye oldugunu soylemek guc degil. Kaniti gocmen alan ulkelerin konsolosluklarindaki bekleme sureleri.

Kesme-yapistirma birlestirme faktorleri denenmis. Irk konusunda basarili olunamamis. Kafatasi morfolojileriyle Turk arastirmalari fos cikinca bu yontemden uzaklasilmis. O yuzden "kendine Turk'um diyen herkes Turk'tur" gibisinden bir tur irki kelime-i sahadet icad edilmis.

Dille ilgili devrim(!) yapilmis. Latin alfabesinin ustunlugu ve kolayligi Arap alfabesini asagilamak suretiyle ispatlanmaya calisilmis. Zamanla kavram zenginligi kaybedildiginden yabanci kelimeler oldugu gibi veya az degistirilerek dile sokulmaya calisilmis. Teknoloji uretilmedigi icin muhendislik dili de cuce kalmis. Turk dilini iyi kullanan yazarlarin cogu muhalif kisilikleri nedeniyle sistem disinda birakilirken, duzen dalkavuklarinin edebiyat kitaplarinda ucube yazilarina yer verilmis.

Sistem yanlisi din anlayisi empoze edildiginden, farkli yaklasimlar, tekkeler, dergahlar yokedilmeye calisildigindan inanc birlestirmekten cok bir bolme aracina donusturulmus.

Karadeniz'in kulturu Laz fikralarina, Dogu kulturu, Kurt taklidine indirgenmis. Kultur deyince halk oyunlari ve yemeklerden baska birsey hatirlanmayan bir "havada kavram" yaratilmis.

Beraber yasama istegi, radikal bir tabirle "ulku birligi", bir arada tutabilir diye dusunuyorum. Hala bir arada yasamak isteyen kaldiysa.

Etnik ve vatandaşlık olarak kimliğim Türk. Vatandaşlık bağı kastedilse bile herkese Türk demenin birleştirici olmayacağını düşünüyorum. Bir Türk olarak Sicilyalıları, Yunanlıları Altay Türklerine nazaran bana daha yakın buluyorum.Başka bir açıdan ise bir Pakistanlı, bir Gagavuzdan daha yakın.

Etnik anlamın önünde "kimlik" olarak Müslüman tanımlamasını Türke tercih ederim. Kimlik olarak dediğim, nominal bir Müslümanlığa karşılık geliyor. Müslümanlık birçok Türkle, Kürtleri birleştirse de kapsayamacağı önemli bir kitle de var.

En iyisi Türkiyelilik.

Aslında Türkiyelilik kavramı, üç tarz-ı siyaset içindeki Osmanlıcılığın yeniden doğuşudur da denebilir.

Osmanliciligin baska dinleri tolere eden, daha dogrusu sistem icine alan bir yani var. Esit davranma iddiasi yerine "adil" davranma veya "hakkini verme" gibi kavramlarin one ciktigi bir sistem. Egitim sisteminin kurnaz hedefleri dogrultusunda her ne kadar canavar olarak gosterilse de yasadigi zamanda uzun nefesli bir sistem oturtmasi inkar edilemez bir devlet. Ustelik yokolusu da cok saibeli ve tek yonlu irdelenen bir devlet. Imparatorluk olarak icinde barindirdigi her etnik veya dini gruba denk mesafe almayi hedeflediginden "Turkluk" kavramini on plana cikarmadigi icin yakin tarihimizi "yazanlarca" Turk olmaktan utanmakla suclanmistir.

Selcuklu 1071'de Anadolu'ya girdiginde o gunun sartlarina uygun olarak belli bir kiyim yapmistir mutlak. Herkese malum olabilecegi uzere orada yasayan halklari tamamen haritadan silmemis, onlara zamanla karismistir. Cok ender bazi Turk gruplar dag tepelerinde Orta Asya duzeni yasayabilmis ve genlerini mumkun oldugunca saf tutabilmis olmalarina karsin bu gun "Turk"um diyen birinin etnik veya kulturel anlamda bunu tasimasi olasiligi oldukca dusuktur.

Antalya Elmali'da arkeoloji kazilari yapan bir profesorun dikkatini oradaki koylulerin oldukca guclu milli duygulara sahip oldugu ceker. Koyluler Turkluk ile cok ogunmektedir. Aklina bu koylulerin burada daha once yasamis kisilerle bir akrabaliklari bulunup bulunmadigini arastirmak gelir. Kazidan cikan iskeletlerden ornekler alinir ve koylulerin DNA lari ile karsilastirilir. Sonuc yuzde yuze yakin bir baglantidir. Yani burada yasayan koyluler Turklerle dogru durust karismamistir bile, orada binlerce yildir yasayan uygarligin uzantilaridir kendileri.

MrNo'nun kendini Akdeniz milletlerine yakin bulmasi zaten bir tesaduf degil. Dedigi gibi Turkiye'li olmak, Akdeniz'li olmak onemli bir ortak payda.

Osmanli'da dikkatimi ceken bir nokta, farkli vergi alimi. Musluman olmayandan daha fazla vergi alinmasini bir cesit tesvik primi olarak gormek mumkun mu bilmiyorum. (Rusvet de diyebilirim daha kuvvetli bir tabirle). Belki de azinliklarin calisma potansiyellerini, muslumanlarin imtiyazina yonlendirmek icin kurulmus bir sistem. Elbette yillarca surdurulmus bir sistemi iki kelimeyle degerlendirmek cok saglikli degil ama bu konuda baska algilari-fikirleri de gormek yonunden one surmek istedim.

Osmanli'da gayrimüslimler askere gitmediğinden, onlardan ek olarak bir de koruma vergisi (cizye) alınıyordu. Biraz zorlarsak, günümüz şartlarında bunun bedelli askerliğe karşılık geldiği söylenebilir.

Ancak gayrimüslimlerin askere alınmaması, Tanzimat (1839) ile birlikte değişmiştir. Bu nedenle bu konuyu, II. Meşrutiyet dönemine doğru (1904) ortaya çıkan üç tarz-ı siyasetten ayrıca değerlendirmek gerek.

Cizye sadece ehl-i kitap gayri muslimlere degil mi? Ateistlere vergi yok mu? Guzel sistem :)

Levent Bey, her ne kadar bu işin sosyolojisi biraz farklı olsa da sonuçta ateistler de gayrimüslim. Ama duyduğuma göre ateistlere öbür tarafta daha ağır vergiler varmış. 'Bedavadan yedin içtin, şimdi anlat bakalım ne var ne yok' gibi. :)

Levent Bey,

"Akdeniz'li olmak onemli bir ortak payda"

Evet. Mare Nostrum (bizim deniz).

Bu arada Akdeniz Birliği projem çalınmış.

"Kellesi tiz vurula, ganimetlerine el konula."

Ateistin musluman ateist mi hristiyan ateist mi yoksa yahudi ateist mi olduguna da bakmalari lazim. (Bir cumlede 3 oxymoron kullanarak Guiness'e adayim).

Obur taraf varsa ateistlerin durumu cok feci. Yoksa her ateistin olmeden once nanik yapma hakki olmali, ama o zaman da daha ote tarafin varligindan (veya yoklugundan) haberi olmaz. Sonra bir de nanik cezasiyla ugrasmak zorunda kalabilir.

Zor bir muhasebe oldu. :)

Bizim memleketteki birlikteligi "gorucu usulu" evlilige benzetiyorum. Eskinin kosullariyla biraz isliyormus ama simdi cok zor. "Once birlestirelim sonra aralarinda anlasirlar", "nikahta keramet vardir" gibi.

Bunun nedeni Osmanlı toplumunu bir arada tutan müesseseler yok edildikten sonra bunun yerine milli birliği ve kimliği tesis edilecek alternatiflerin oluşturulamamış olmasıdır. Aslında bu kimliğin 'Türklük' olması istendi ve tesis edilebilmesi için gerekli görüldüğünde şiddete de başvuruldu. Ama böyle bir kimlik özellikle bugün itibariyle epey kaba ve anlamsız duruyor. Kaldı ki bir millete "Sen şu değilsin, busun" demekle o millet öyle olmuyor.

"Osmanlı toplumunu bir arada tutan müesseseler" mi? Nedir bu muesseseler merak ettim? Bu bir arada tutulmus halklarin, uluslarin, toplumlarin bugunku devamina bakalim, gidelim soralim Araplar'a, Ermeniler'e, Rumlar'a, Macarlar'a, Bulgarlar'a, Romenler'e, Polonyalilar'a, Makedonlar'a, Kuzey Afrikalilar'a.

Neymis acaba bunlarin gozunde bu "bir arada tutan müesseseler"? Belki anlarsak, sozkonusu müesseseleri bir daha olusturur, yeni bir birlige davet ederiz bu toplumlar.

Serbest dolasim hakki olsaydi Turkiye ile AB ya da ABD arasinda, sanirim ciddi bir "mass exodus" yasanirdi. Her konustugum insan bir yolunu bulup kapagi buralara atmaya calisiyor. Islamcisi da boyle, miliyetcisi de, ulusalcisi da...

Siz bir ara gelin, ben o müesseselerin neler olduğunu size söyleyeyim; siz de Kemalistlere çaktırmadan Kürtlere söylersiniz.

İnsanlar ikiye ayrılır: İçgüdüsel-duygusal yaşayanlar ile 'akıl' denen içgüdüyü-duyguyu kontrol edebilen ve norm dediğimiz 'değer'i algılayan bunu düşünme dediğimiz süreçte kıyaslayıp yorumlayıp geliştirip ya da güdükleştirip 'kültür' dediğimiz normun akıl toprağında işlenerek ürüne-verime-hayata-medeniyete dönüşmüş halini gerçekleştirebilenler. Kısaca kim olduklarını, ne yapmak istedilerini, nasıl yapmak istediklerini ve bunu niçin yaptıklarını bilen çiftçiler ile henüz kim olduklarını bilmeyenler, bu yüzden yapmak istedikleri de olmayan dolayısıyla niçin'in hayatlarında sadece üretime katılmaya tepki olarak (niçin yapçakmışımkine? yada niçin düşüncekmişimkine, düşünmesi gerekenler düşünmüş bize yapılmışını bırakmış) anlamı olan angaje olmak için bekleyenler...

Bu bakımdan kimlik önemli, Fenerbahçeli olmak gibi yani. Fenerbahçeli olmak normatif-değerler üzerinden bir hayat algılamasına sahip insanların FB Cumhuriyetini oluşturmak suretiyle bu değerler manzumesini kültüre dönüştürmelerinin önemli bir örneğini sunuyor bize. Bunun ispatı için, rakiplerinin bundan yoksunluğunu ortaya koymamız fenomeni izaha yeterlidir sanıyorum. (Hani bir şeyi düzünden anlayamıyorsan, zıddından yola çıkıp anlama çabası gibi) Fenomen-olgu-vakıa şudur ki: 'İyiler daima kazanır, dolayısıyla daima güçlü olur, güçlü olmak en yüce normdur' üzerinden hayatı doğru olarak okuyabilen FB'li şahıs (iyet) kazanmaya adaydır hem şahsiyet hemde çoğulcu FB'lilik bakımından cumhuriyet.

Duygu-içgüdü böyle bir itkidir işte kazanmaya güce dair... Egemenlikte, iktidarda, erk'eklik te bu itki tohumunun ürünüdür, medeniyet algısı da, kendinin ve topluluğunun kimliğine ait algısı da bu kadar sadedir.

Serengeti'de hayatı gözlemler modeller ve toplumuna adapte eder; çünkü kimlik ve medeniyet algısı, içgüdü üzerinden tanımlandığı için 'kavram' kullanmayı gerektirmez dolayısıyla bir çiftçinin ihtiyaç duyacağı süreçleri kullanmasına gerek yoktur kültür için; direk kovboy yöntemi ile, içiçe olduğu unsuru sürüsünü ya da serengetide hayatı modeller.

Biz Türklerin kovboylara benzer yöntemler kullandığımız bilinen bir vakıadır: At, avrat, silah üçgeni bizim kimlik-medeniyet-kültür üçgenimizdir. Bunlar sac ayaklarımız, bu sacın üstünde pişen ise gözlememizdir. (Gözleme pişirmenin yada hayatı idame ettirmenin bilinen en iyi yöntemidir bu Türklerde.)

Türklük aşağılanmaya gelmez, aşağılanamaz hatta bir bakışa göre kutsaldır, çünkü 'kavramsal' bir izah ile ya da süreçle durmuyordur ki durduğu yerden zihinsel süreçlerle işlenebilen unsurlarla aşağılansın. Zaten paradigmasını oluşturan sacayaklarının üstünden iki bakış sudur etmiştir: yüce-güçlü yukarıda; güçsüz-aşağılık bu yüzden aşağıda. (301'in meşruiyeti de buradan geliyor.)

Şimdi anlayabiliyoruz Türkten başka herşeye benzetilebilecek Elmalı'daki,dedeleri, kendilerini 'likyalı' olarak tanımlayan şahısların 'iyet' değişimi ve güç-Türk-kavram-zihin-kültür-medeniyet-kimlik algısını...

Benim açımdan problem bunlar değil. Ben, norma takıldım. Normları kim belirliyor, neyin değerli neyin değersiz olduğuna kim karar veriyor? Belirleme ile iktidar arasındaki ilişki ama ille dahi illaki belirsizlik, tanımsızlık, tanımlanamazlık, dayanaksızlık, güçlüden dayanak alan meşruiyet 'bizzat benim' (heva bu mu acaba) diyen algılama... Tuhaf bu kimlik işi, insanın aklına olmayacak şeyler düşürüyor.

"Turkleri birarada tutan nedir?" sorusu yerine "Turkiye'de yasayan insanlari birarada tutan nedir?" diye sorsaniz cok daha iyi olur. Zira kendisini Turk olarak tanimlamayan ama Turkiye'de yasayan milyonlarca insan var.

Bence sorunun tek cevabi dil, kultur birligi ve en onemlisi caresizlik. Almanya'ya isci statusunde giden binlerce kisi kultur sorunu nedeniyle geri dondu. Eger bir sekilde kulture uyum saglasalardi, oralarda kalirlardi. Zaten kalabilenleri 3. ve 4. kusaga kadar geldiler, ve geri donmeleri neredeyse imkansiz.

6 yildan beri yurtdisinda yasayan biri olarak sunu rahatlikla soyleyebilirim ki Turkiye'ye beni ceken seyler ailem, arkadaslarim, ve cevre. Eger bu cevreyi Amerika'da yaratabilirsem, Turkiye'ye donmeyi bir an bile dusunmem. Yani bu birlige gonullu olarak katilirim.

Turkiye'de 18-40 yas arasindaki gruba eger firsat verilirse, %80 birkac hafta icinde Turkiye'yi terkeder. Insanlarin Turkiye'de kalmalarinin tek sebebi gidecek baska bir yerlerinin olmamasi. Elinde imkan olan herkes zaten yurtdisina cikiyor.

"Bu unsurların hangisi ortadan kalkarsa Türk toplumunu bir arada tutmak imkansız hale gelir?" diye sormussunuz. Acikladigim gibi, bir arada tutan caresizlik. Caresizlik ortadan kalkarsa, insanlarin baska yerlerde yasama imkani dogarsa, nufusun buyuk kisminin arkasina bile bakmadan kacacagini dusunuyorum.

Konuyla ilgili yerler barındıran bir kitap tanıtımı yapmıştım, şu kısımlar ilgi çekebilir:

http://www.dolmakalem.org/node/25

Kitabın ilerleyen bölümleri ağırlıklı olarak bu tür bir devrimin Osmanlı Devletini kurtarıp kurtaramayacağı üzerine tartışma ve görüşlere ayrılmış. Görüşlerine yer verilen yaşlı bir Ermeni bu konuda son derece ümitsiz konuşmaktadır. Şu cümlesi ilginç “Gerçek anlamda meşruti ve parlamenter bir Türkiye sadece mümkün olmakla kalmayıp teminat altına dahi alınabilirdi… eğer ülkede yaşayan halkların arasındaki milliyetçi ve daha iyi bir tanımla din kaynaklı kin kaybolabilseydi” (s. 66). Devamında yaşlı Ermeni Türk fikirleri ve İslam prensiplerinin müsamahasızlığına atfen bu işin yürümeyeceği tahmini var. Buna mukabil İslam hukukçularının İslamda hoşgörü, gayri Müslimlerle bir arada yaşamanın imkânı ile ilgili delilleri hatırlatılıyor. Fakat yaşlı Ermeni “İslam kanunları ile yönetilen bir ülkede gayri Müslimlerin mahkeme önünde eşit olmayacağı, eşit hakların sağlanamayacağı” iddiasını kesin olarak muhafaza ediyor. II. Mahmut ile ilgili şu söylediği de dikkatimi çekti: “…sadece ve sadece Şeyhülislamın arkasında II. Mahmut gibi dahi bir hükümdar ve reformcu olabilseydi. II. Abdülhamit bu işin adamı değil…” (s.75).

Ermeni şahsın bu görüşleri dışında muhafazakâr bir Sırp Devlet adamının görüşleri de dikkate değer. Sırp politikacı Türklerin Balkanlardan Asyaya doğru atılmasının kendilerince başarılamadığını ama bu devrim sayesinde bunun mümkün olacağını ileri sürüyor. “Devlet iktidardır, parlamentarizm ise acizlik. Parlamentarizm son tahlilde avam hakimiyeti ve anarşi demektir, devletin bütün gücünün tamamıyla başına buyruk, birbirlerine sadece gevşek bir bağla bağlı cemaatlerin atomlarına dek dağılması anlamına gelir. “ (s.119-120) ve “..hayır sevgili dostum, şimdiki hareket Türkiye’de bütün yurttaşların eşitliğini getirmek isteyen dördüncü denemedir ve tıpkı ilk üçü gibi beyhude kalacaktır…” (s.125).

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca