derinsular.com
Derin Sular: Memorandum
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

July 6, 2007

"Cumhuriyet Neslinin Söyleyecek Sözü Yok" [Serdar Kaya]

[Kayıhan Turgutoğlu'nun 4, 5, ve 6 Temmuz 2007 tarihlerinde blogkazanı.com'da yayınlanan Serdar Kaya röportajı.]

Türkiye’nin kaderini belirleyecek 22 Temmuz tarihine az bir zaman kala Türk blog küresinin en aktif fikir bloglarından biri Derin Sular’ın yazarı Serdar Kaya ile hem seçimler üzerine hem de Türk blogküresinin genel durumu üzerine konuştuk.

Kayıhan Turgutoğlu: Size göre AKP 22 Temmuzda yeniden iktidar olabilecek mi? Eğer olamazsa kim olur?

Serdar Kaya: ‘İktidar’ kelimesini kullanmış olmanızdan hareketle şöyle bir kelime oyunu yapabilirim herhalde: Birinci parti olması kuvvetle muhtemel olsa da, elbette iktidar olamayacak. Soruyu böyle yanıtlayınca, kimin iktidar olacağı da haliyle aşikar oluyor.

Çok partili dönemin tamamında olduğu gibi, 22 Temmuz 2007 tarihi sonrasında da asıl iktidar yine TSK olacaktır. Çünkü Türk siyasi geleneği, siyasetin ‘insanlara ait’ bir alan olmasına hiçbir zaman müsaade etmedi. Bir başka deyişle, bu siyasi gelenek gerçek manada bir ‘cumhuriyet’ özelliğine hiçbir zaman sahip olmadı. Zira bir ülkede seçimlerin yapılması, belli partilerin seçim sonuçları doğrultusunda dönüşümlü olarak iktidara gelmeleri, o ülkedeki siyasi işleyişin insanların elinde olduğu anlamına gelmez. Bugün Türkiye’de insanlar, ‘AKP yine birinci parti olursa ordu müdahale eder mi?’gibi sorular sorabiliyorsa ve bu tür sorular siyasi geleneğimiz gereği doğal karşılanabiliyorsa, bu durum, ordudan icazet almamış olan bir partinin, oyların salt çoğunluğunu dahi alsa iktidar olamayabileceği anlamına gelir.

Kaldı ki, ordudan icazet alınsa dahi bu durum iktidar olmak için yeterli değildir. Çünkü icazeti veren kişi, istediği an geri alabilir de...

O halde Türkiye’de iktidar ordunun elinde diyorsunuz?

Aslında bunu ben söylemiyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün anayasaları askerler tarafından yapıldı ve askerlerin kurdukları sistemlerde, halk tarafından seçilenler, periyodik aralıklarla üniformalılara izahat verme durumunda oldular. Rejimin sahibi eğer gerçekten halk olsaydı, siyasiler hesaplarını askerlere değil halka verirler, iktidardan da tanklarla ya da tank tehditiyle değil, halkın eliyle uzaklaştırılırlardı.

Türkiye’nin kısa tarihine bakarsanız, askerlerin doğrudan dört kez rejime müdahale ederek halk tarafından seçilmiş siyasileri iktidardan uzaklaştırdıklarını görürsünüz. Bu müdahalelerin ilkinde, cumhuriyet tarihinin en yüksek oy oranını almış olan bir başbakan, onca insanlık dışı muamelenin ardından düzmece bir mahkemenin kararıyla iki bakanıyla birlikte asılmıştı. Çok yakın bir geçmişte Recep Tayyip Erdoğan’a, ‘Ayağınızı denk alın, yoksa sizi de asarlar ona göre!’ mealinde imalarda bulunulduğuna da şahit olmadık mı?

Bütün bunlar, kendini rejimin sahibi addeden atanmış devlet yetkililerinin seçilmişlerle (ve dolayısıyla halkla) giriştikleri iktidar kavgasından ibaret. Dikkat ederseniz son siyasi krize de cumhurbaşkanlığı makamına bir AKP’linin gelmesi ihtimali nedeni oldu. Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz, bugün bu konu ile ilgili bir değerlendirme yaparken, AKP’nin cumhurbaşkanı adayının karşı tarafça kabul görmesinin olmazsa olmaz bir ölçütü bulunduğunu, bu ölçütün de, başbakan siyasete müdahale eden bir genelkurmay başkanını görevden almak istediğinde buna kesinlikle onay vermeyecek bir kişinin aday gösterilmesi olduğunu söylemiş. Bu çok doğru bir tespit. Çünkü halkın içinde yıllarca ezilen bir kesim var ve bu kesim gerek ekonomik, gerekse politik açıdan artık eskisine oranla fazlasıyla güçlü. Uzun yıllar sonucunda oluşan bu birikim, olası bir güç transferini de beraberinde getiriyor. Bugün içinde bulunduğumuz süreç bundan ibaret. Ancak güç transferleri (eski güç sahiplerinin konumlarını korumak istemeleri nedeniyle) kolay kolay şiddetsiz gerçekleşmez. Türkiye de böyle bir şiddetin eşiğinde. Umalım ki bu kaçınılmaz dönüşüm mümkün olduğunca kansız gerçekleşsin. Çünkü AKP kapatsalar dahi, muhafazakar olmasa bile belli konularda onun izinden giden ve benzeri taleplerde bulunan bir parti bu boşluğu mutlaka dolduracaktır. Çünkü halkın belli bir yekünü bir kez uyandıktan sonra, artık o işin önünü alabilmek çok zordur.

Peki AKP'ye oy veren seçmenler hangi nedenlerle oy veriyorlar?

Pek çok neden sayılabilir. Ama alternatifsizliğin en önde gelen neden olduğunu düşünüyorum. Zira AKP mükemmel olmaktan çok çok uzak olsa da, diğer partilerin oturaklı bir duruşu maalesef yok. Bu da AKP’yi maalesef alternatifsiz kılıyor. Avrupa Birliği’nden özelleştirmeye ve bireysel özgürlüklere varan bir yelpazede AKP’nin duruşu iyi kötü belli. Bu gündem maddeleri hakkındaki düşünceleriniz AKP ile aynı doğrultuda olabilir ya da olmayabilir, bu ayrı bir konu. Farklı düşünüyorsanız zaten AKP’ye oy vermezsiniz, olur biter. Ama bu konular bugün itibariyle Türkiye’nin önemli gündem maddeleri ve AKP’nin bu konulardaki yaklaşımları ve 5 yıllık icraatı belli. Bu AKP adına çok önemli bir avantaj. Çünkü – çok tuhaf ama – diğer partilerin hepsi AKP karşıtlığından beslenmeye çalışıyor ve hiçbirinin elinde özgün bir program yok. Dahası, bu durum, bu partiler arasındaki farkları da önemli ölçüde azaltıyor. Halbuki bu bir seçim ve bu partiler sadece AKP ile değil, birbirleriyle de yarışıyorlar. Tabii kendileri de bunun farkında. Bu nedenle de, bütün seçimi akıllarınca tek bir gündem maddesinde indirgeyerek, ‘Sağcılar DP’ye, solcular CHP’ye oy versin’ gibi kampanyalar ortaya koymaya çalışıyorlar. Ama AKP böyle basit ve işlevselliği kuşkulu söylemlerle yenilebilecek bir parti değil.

Bu konuda bir diğer önemli nokta şu ki, AKP karşıtı bunca söylem, aynı zamanda geleneksel Türk siyasetinin kapalı toplum anlayışına karşılık gelen bir yapıya sahip. Bir başka deyişle, Türkiye için alternatif politika üretmekten ziyade, AKP tarafından son 5 yıldır atılan adımları geri almaktan ve böylelikle Türkiye’yi eski çizgisine döndürmekten ibaret yaklaşımlar bunlar. Halbuki Türkiye’yi Avrupa’dan ve dünyanın geri kalanından izole edebilecek bu tür tehlikeli yaklaşımlara haklı olarak şüpheyle bakan insanlar, AKP’ye hiçbir zaman oy vermeyecek olan seçmen kitlesinin içinde ‘bile’ mutlaka vardır (ve muhtemelen sayıları da zannedildiği kadar az değildir). Daha da önemlisi, Türkiye, ‘AKP’ye hiçbir zaman oy vermem’ diyen insanlardan ibaret değil. Kararsızlar olarak da nitelendirebileceğimiz bu insanların sayısı önemli bir yeküne karşılık gelir ve seçimlerin sonucunu da zaten bu kitleler belirlerler. Bence söz konusu kararsız kitlenin, önemli bir krizin ardından gerçekleşen 2002 seçimlerinde başarılı bir geçmişi olan Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki AKP’ye oy vermek için pek çok nedeni vardı. Aradan 5 yıl geçtikten sonra, özellikle ekonomi alanındaki 5 yıllık istikrar ve AB yolunda alınan önemli mesafenin de etkisiyle 2007 yılında karşımızda daha farklı bir tablonun olduğunu söylemek zor. Çünkü iki seçim arasında olumsuz olarak değerlendirebileceğimiz tek değişken sonuçsuz kalan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve ordu müdahalesi konusundaki korkular. Bu değişkenin ise ne kadar önemli olduğu dahi henüz belli değil. Dahası, bu tür tuhaf gelişmeler AKP’nin lehine de sonuç verebilir.

Partilerin elinde özgün bir program yok dediniz. Bu boşluğu bağımsızlar doldurabilir mi?

Doldurabilmelerini çok isterdim, ama maalesef bu pek mümkün değil. Çünkü bağımsızların örgütlenmeleri, finansman sağlamaları, seslerini duyurabilmeleri, kamuoyu oluşturabilmeleri ve ardından kendi programlarını hayata geçirebilecekleri bir siyasi güce erişmeleri çok zor. Kaldı ki, bağımsız adaylar, Baskın Oran gibi belli spesifik konularda duyarlılığı olan ve konuları meclisin gündemine taşıması beklenen insanlar daha çok. Yani bağımsız adaylar söz konusu olduğunda kapsamlı bir politikalar bütününden değil, tekil konulardan söz ediyoruz. Bu nedenle bağımsız adayların partilere alternatif olmaları söz konusu değil.

Bağımsızların seçimin kaderini belirlemesi mümkün mü?

Belli şehirlerle sınırlı bir etkileri olacaktır mutlaka, ama seçimin kaderini belirlemelerini muhtemel görmüyorum. Ancak 367’yi bulma konusundakine benzer önemli marjinal etkileri elbette olabilir.

Bağımsız adayların sayısının artmasını neye bağlıyorsunuz?

Bağımsız adayların sayısının artması, adaletsiz seçim sisteminin ve özellikle de yüksek seçim barajının bir sonucu. Milyonlarca vatandaşımızın (ideolojileri ne olursa olsun) mecliste temsil edilmemesinin izah edilebilir bir yanı yoktur. AKP’nin seçim barajını düşürmemesi ve hele bağımsız adayların işini zorlaştırması ise, bireysel haklar adına (samimiyetle atıldığını düşündüğüm) onca adımdan sonra pragmatik nedenlerle işlenmiş olan affedilmez bir hürriyet suçudur. Böyle bir suçun da mazereti olamaz. Tabii CHP de AKP ile aynı yönde oy kullandı bu konuda, ama CHP zaten tarihi boyunca bireysel hakları koruyan değil ihlal eden bir parti olageldiği için, bu konuda CHP merkezli ayrı bir değerlendirme yapmaya gerek görmüyorum.
Ancak seçim barajı konusunda eklemek istediğim bir şey var. Barajın düşürülmesi söz konusu olduğunda sürekli gündeme getirilen bir ‘istikrar’ argümanı var. Koalisyonlar döneminin geri gelmesinin ülkenin tekrar istikrarsızlığa sürüklenmesi anlamına geleceği, bu nedenle de barajın yüksek tutulmasının daha iyi olacağı şeklinde bir yaklaşım bu. Bu yaklaşımı makul bulmuyorum. Çünkü belli bir oy oranının altındaki partilerin milletvekillerine mecliste sınırlı oy hakkı verilmesi suretiyle temsildeki kısıtlamanın önüne geçilebilir. Bu da elbette mükemmel bir sistem olmaz, ama adaletsizliği önemli ölçüde ortadan kaldıracağı açık. Çünkü böylelikle milyonlarca insanın hassasiyetlerinin en azından meclis kürsüsünde dile getirilebilmiş olması sağlanır – ki bu da çok önemli bir adımdır. Ama bu kadarını dahi gerçekleştirmeyi düşünmediler.

Bir de Cumhuriyet Mitinglerine katılan son derece kararlı bir kitle daha var. Bu bakış açısıyla onları nereye koyuyorsunuz?

TSK bir süredir tabanı harekete geçirmeye yönelik bir politika izliyor. Hatırlarsanız 2004 yılında gerçekleştirilmek istenen iki darbe girişimi ile ilgili kayıtlarda ‘Önce halkı sokağa dökeceğiz’ deniyordu. Geçtiğimiz günlerde de, Kuzey Irak’ta bir savaş macerasına atılmak isteyen komutanların halka çağrıda bulunarak, bu konuda sessiz kalmayıp talepkar olmalarını istediklerine şahit olduk. Bütün bunlar, Türkiye’de ‘halkı sokağa dökmek’ ile ‘militarizm’ arasında kuvvetli bir korelasyon olduğu anlamına geliyor. Hatırlayacak olursanız, 2004 yılındaki darbe girişimlerinde başı çektiği iddia edilen general, şu anda cumhuriyet mitinglerini organize eden Atatürkçü Düşünce Derneği’nin başkanı. Yani halkın sokağa dökülmesinin böyle bir emekli general tarafından organize edilmiş olması, olaylara biraz daha temkinli yaklaşmak isteyen her insanın aklına soru işaretleri getirmelidir diye düşünüyorum.

Bu noktada, ‘Organizatörlerin niyeti şüpheli olsa da, bu durum halkın belli bir kesiminin kimi konularda kaygıları olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz’ gibi bir argüman da öne sürülebilir. Bu da elbette tamamen yanlış bir argüman değil. Ancak söz konusu argümanı dile getirenlerin ileri sürdüklerinin aksine, Türkiye’de hayat tarzları tehdit altında olan insanların laikler değil, İslami kimliğe sahip olanlar olduğunu düşünüyorum. Hatta daha doğrudan bir ifadeyle, İslami kesim mensupları (ve özellikle başörtülüler) geleceğe yönelik ‘olası’ bir tehdit altında da değiller; ‘hal-i hazırda’ rejimin baskısını yaşamaktalar. Dahası, bu tür baskılar cumhuriyet tarihi boyunca hep yaşandı. Bu tür uygulamalara gerekçe olarak da, aksi takdirde insanlara zorla çarşaf giydirileceği, Türkiye’ye İran’dan rejim ithal edileceği gibi iddialar dile getirildi.

Ben bu tür iddiaları – özellikle 2007 yılı itibariyle – kesinlikle ciddiye almıyorum. Bu tür iddiaların, Türkiye’nin özgürleşmesi sonucunda onyıllardır susturulan kesimlerin de artık kendilerini ifade etmeye başlayacaklarını bilen statüko yanlıları tarafından ortaya atıldığına inanıyorum. Tabii ifade özgürlüğüne kavuşacak kesimler derken sadece İslami kesimi kast etmiyorum. Kast ettiğim, rejimin sahibi olan Kemalist kesim dışındaki herkes. Aykırı kabul edilen bütün bu kesimlerin kontrol altında tutulabilmeleri için de, Avrupa Birliği üyeliği gibi bireysel hakları ve adem-i merkeziyetçiliği körükleyecek olan gelişmelerin baltalanması gerekiyor. ‘İrtica’ ve ‘terör’ gibi sihirli konuların sürekli ısıtılarak gündeme alınması işte bu nedenle gerekli. Hatta irtica ve terörün geçmişte Müslüm Gündüz ve Hizbullah örneklerinde olduğu gibi doğrudan devlet içindeki kimi yapılanmalar tarafından şişirilerek gündeme hazırlandığını da bu noktada unutmamak gerekli.

Bütün bunların ışığında cumhuriyet mitinglerine bakacak olursak, biraz daha farklı şeyler söylemeye başlayacağımız açık. 60 ve 70’lerin sonunda sokağa dökülen gençlerden hayatta kalanların çok önemli bir kısmı, bugün olgun bir muhakeme ile geçmişe baktıklarında eskiden yapmış oldukları şeyleri yanlış buluyorlar. Cumhuriyet mitingleri elbette (ve mutlu ki) geçmişteki bu olaylar gibi şiddet içerikli değildi. Umalım ki, bundan sonra da bu konudaki gelişmeler aynı şekilde devam etsin. Ancak yarın Türkiye’de bir darbe olursa, bu darbeyi gerçekleştiren komutanların, ‘AKP ülkeyi yönetemez duruma gelmişti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir biçimde pek çok kentte milyonlar yürümüştü’ gibi ifadelerle bu müdahaleyi mazur göstermeye çalışacaklarını tahmin etmek pek de zor değil. Bir başka deyişle, bazı insanların ‘Ne şeriat ne darbe’ diyerek yürümüş olmaları, darbeciler tarafından kullanılmadıkları ya da ileride kullanılmayacakları anlamına gelmez. Bu nedenle de, 60 ve 70’lerde bir önceki neslin düştüğü hataya düşülmeyerek olan biten hakkında biraz daha sorgulayıcı olunması gerekiyor.

Peki AKP iktidar olur demek şu ya da bu nedenle mitinglere katılan kitleleri görmezden gelmek anlamına gelmiyor mu?

Kesinlikle gelmiyor. Çünkü AKP’nin birinci parti olması başka, %100’e yakın oy alması başka şey. Zira AKP, mitinglere katılan insanların oyunu almadan da birinci parti olabilir diye düşünüyorum. Tabii böyle söylerken, ‘kesin olacaktır’ anlamında da konuşmuyorum. Sonuçta ben kahin değilim ve seçime de üç haftaya yakın bir süre var. Ama herşey bugünkü gibi devam ederse AKP’nin seçimden birinci parti olarak çıkacağını tahmin ettiğimi söylüyorum.

Burada yürüttüğüm mantığı tersinden işletecek olursak, şöyle bir şey de söylemek mümkün: Bu konuda asıl hatayı, sadece cumhuriyet mitinglerine bakarak seçim sonuçlarını tahmin etmeye çalışan insanlar yapıyorlar. Çünkü seçmenler sadece cumhuriyet mitinglerine katılan insanlardan ibaret değil. Hatta bu çerçeveyi biraz daha genişleterek, seçmenlerin sadece Kemalistlerden ibaret olmadığını da söylemek mümkün. Bir diğer nokta da, mitinglerden birinde yapılan bir ankette, katılımcıların %8’e yakınının AKP’ye oy vereceğini söylemiş olması. Anketin ne denli profesyonelce yapıldığını bilmiyorum. Ama bana pek inandırıcılıktan uzak bir sonuç gibi de gelmiyor açıkçası.

Seçimin akabinde bir cumhurbaşkanlığı krizi görüyormusunuz?

Maalesef ve kesinlikle görüyorum. Hatta 22 Temmuz’dan sonra cumhurbaşkanlığı krizinin bir rejim krizi haline de kolaylıkla dönüşebileceğini de düşünüyorum. Ama militarist zihniyet Türkiye’de uzun vadede de olsa mutlaka yok olacaktır. Çünkü gidişat o yönde ve bu doğrultuda ciddi bir mesafe alındı. Hatta işin bu hale gelmiş olması dahi bir çırpınışın sonucudur.

Bloglar ne zaman Türk siyasetinde etkin olacak?

Yakın bir gelecekte böyle bir şeyin olabileceğini zannetmiyorum. Türk siyasetinin öncelikli ihtiyaçları arasında blog yazarlığı var mı, ondan da emin değilim. Çünkü blogların herhangi bir alternatif ortaya koyabilmesi için, öncelikle bloglarda alternatif düşünce üretilebiliyor olması lazım. Bu da, benzerine başka hiçbir blog ya da gazetede rastlayamayacağınız türden özgün düşünceler ortaya koyan çok sayıda blog yazarının ortaya çıkması ile mümkün olabilir. Bugün Türkçe blog yazarlarına baktığınızda böyle bir manzara görebiliyor musunuz? Ben görebildiğimi zannetmiyorum. Ülkenin gittiği noktayı kendine dert edinen ve kendince çözüm önerileri sunmaya çalışan çok az sayıda Türkçe blog var.

Asıl sorunumuz şu: Türkiye, yüzyıla yakın bir zamandır düşünce üretimi adına hiç de verimli bir ülke değil. Neden yurtdışında insanlar blogları düşünce alışverişi adına bir araç olarak kullanırken, sayılarının onbinlere vardığı söylenen Türkçe blogların çok önemli bir çoğunluğu ‘günlük’ tarzı yazılardan oluşuyor? Bu sorunun yanıtını vermeden bu konudaki diğer soruları yanıtlayabilmek pek mümkün olmasa gerek.

Peki sizce bu sorunun yanıtı nedir?

O soruya yanıtım çok uzun olduğu için aslında hiç girmek istememiştim. Ama madem ki sordunuz, elimden geldiğince yanıt vermeye çalışayım. Tafsilatını da okuyucular kendi zihinlerinde geliştirebilirler...

Ben Cumhuriyet neslinin ‘söyleyecek sözü olmayan’ bir nesil olduğunu düşünüyorum. Bu da tabii, kullanıma hazır doğrularla, ezberci bir şekilde yetiştirilmiş olmanın bir sonucu. Hepimizin maruz kalmış olduğu bu köhne eğitim sistemi ne yazık ki böyle çalışıyor. Zaten bu nedenle de, ‘cumhuriyet dönemi şiiri’ ya da ‘cumhuriyet dönemi romanı’ diye bir şey yok. Yakın bir gelecekte de olmayacak. Elimizdeki çok sınırlı sayıda eser de, sadece ve sadece kendi kişisel imkan ya da gayretleriyle eğitim sisteminin zihinlere yerleştirdiği o fanusu bir şekilde ve bir ölçüde kırmayı başarabilmiş olan kişilere ait. İşin acı yanı şu ki, cumhuriyet döneminin ‘olmayanları’ listesini de epey uzatabilirsiniz. ‘Cumhuriyet dönemi mimarisi’ ya da ‘cumhuriyet dönemi eğlence kültürü’ diyebilirsiniz mesela. Sözgelimi, şehirlerimizi istila eden beton yığını apartmanlar, camiler, işte bu karaktersizliğin bir sonucu.

Fikir akımları da bu çerçevenin içinde. Yani ‘cumhuriyet dönemi fikir akımları’ diye bir şey de yok. Çünkü cumhuriyet döneminde sadece bir tane fikir var. Diğerleri ise sistematik olarak bastırılmış olan fikirler. Bu nedenle de, II. Meşrutiyet döneminin sona erip cumhuriyet döneminin başlamasıyla birlikte, Türkiye’de düşünce de sanat da kademe kademe yok oldu. (Yani her ne kadar görmezden gelinse de, kapatmakla övündüğümüz çok partili II. Meşrutiyet döneminde Batı merkezli olan ve olmayan pek çok düşünce üretilmekteydi.)

Şimdi bu yaklaşımı politika eksenli Türkçe bloglara uygulayalım. DerinSular.com’u bir kenara bırakın. Izlenimler.net, MustafaAkyol.org, DerinDusunce.org, Cemaat.com ya da Dusunceler.org gibi adreslere bakın. Türkçe internetin en popüler düşünce bloglarının bulunduğu bu adreslerin hemen hepsinde geleneksel cumhuriyet anlayışının dışında kalan fikirlerin yer aldığını görürsünüz. Tahmin ediyorum düşünce üretmeye çalışan zaten topu topu 40-50 tane Türkçe blog vardır ve bunların hemen hepsi bu çerçevededir.

Bu çok ilginç ve araştırmaya değer bir konu değil mi? Zira burada iki durum çok bariz bir şekilde sırıtıyor. Birincisi, onbinlere ulaşmış olduğu söylenilerek övünülen bir Türkçe blog camiası var. Ancak hangi düşünceden olursa olsun ciddiye alınabilecek seviyedeki düşünsel çalışmaların sayısı en iyimser tahminle 50. İkincisi, bu çalışmaların içerisinde onyıllardır kafamıza vurula vurula propagandası yapılan resmi ideolojiyi temsil edenler istisna denebilecek kadar az. Bu onyıllardır kıymeti kendinden menkul doğruları kitlelere ezberletmekten başka bir işe yaramayan eğitim sisteminin ve onun iflas etmiş ideoloji ve felsefesinin Türkiye’yi getirmiş olduğu noktadan başka bir şey değil. Utanç verici olan bir nokta da şu ki, cumhuriyet tarihi boyunca benzememek ve benzetilmemek için adeta kıçımızı yırttığımız İran’da bile durum bundan çok farklı. Farklı düşüncelerden binlerce blog çalışmasında İran politikaları adına her gün değerlendirmeler yapılıyor, çözüm önerileri sunuluyor.

Bu durum karşısında başa dönerek tekrar edeceğim, cumhuriyet neslinin söyleyeceği bir sözü yoktur. Bir şeyler söyleyebilmesi, ancak ve ancak eğitim sisteminin beynine giydirdiği fanusu kırdığı ölçüde mümkün olabilir. Aksi takdirde bu neslin yapacağı şey, her zaman duyduğumuz ve duymaktan bıktığımız kıymeti kendinden menkul doğruları farklı başlıklar altında papağan gibi tekrar etmek olacaktır.

Bu durum sadece politik düşünce ile de sınırlı değil. Düşüncenin ve sanatın söz konusu olduğu her alanda bunun tesirleri görülebilir. Ama madem konu bloglardan açıldı, EkonomiTürk sitesini de örnek vereyim. Bu adresteki bir grup Türk ekonomist, düzenli bir şekilde Türkiye’de ekonomi konusunda köşe yazan insanların yaptıkları vahim hatalara değiniyorlar. Bu hatalar kimi zaman çok basit de olabiliyor. Yani bırakın doktorayı ve sonrasını, lisans seviyesinde iyi bir ekonomi eğitimi almış bir öğrencinin dahi yapmayacağı hatalar. Ancak EkonomiTürk dendiğinde gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var: Bu siteyi hazırlayan insanların önemli bir bölümü yurtdışında eğitim almış ya da orada profesyonel çalışma hayatı içerisinde bulunmuş Türkler. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Bazı gazetecilerin blog yazmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Bence aslolan yazıdır. Yazının geleneksel ya da dijital medya ortamında yayınlanmış olması önemli değil. Bir gazeteci, şayet okurları ile daha yakın ilişki içerisine girmek istiyorsa ya da daha özgürce yazabilme arayışındaysa dijital ortamda da yazma yoluna gidebilir, bu da gayet doğal. Tabii bunun başka sebepleri de olabilir. Mesela, çok üretken bir yazar, gazetesinde kendisine ayrılan yeri yeterli bulmuyor ve fazlasını internet ortamında yayınlamak istiyor da olabilir. Şu anda aklıma gelmeyen başka nedenler de söz konusu olabilir. Ama dediğim gibi, yazının yayınlandığı ortam çok da önemli değil, ortaya üzerinde düşünmeye değer bir şey konuyor olması önemli sadece.

Reel politik manzarayı ne zaman bloglardan takip etmeye başlayacağız?

Reel politik manzarayı algılayabilme ve bu konuda özgün değerlendirmeler sunabilme adına yeterli alt yapıya sahip ve genel toplamda en az 100 bin kişi tarafından takip edilen 200’den fazla blog yazarı olduğu zaman. Yani daha çok var.

Serdar Kaya’ya göre blog

Ekşi Sözlük’ten alıntı: Genelde blogger kullanılarak yapılan anında görüntü hadisesi.

Ya da: Türkiye’de en azından bir süre daha fazla ciddiye alınmaması gereken mim ve geyik ortamı.

Ya da: Konunun temel esprisini sezemeyenlerin ‘günlük’ ya da ‘günce’ olarak Türkçe’ye çevrilmesini istedikleri 21. yüzyıl Türk eğlencesi.

Kullandığı blog yazılımı ve onu tercih etme nedeni.

Movable Type.

Tercih etme nedeni: İlk karşıma çıkan blog yazılımı olması. (2005 yazında deneme amacıyla statik ortamda birkaç yazı yazdıktan sonra Derin Sular’ı müstakil bir alana taşımaya karar verdiğimde karşıma çıkan ilk blog yazılımı Movable Type olmuştu. O günden bugüne yazılım da bir parça gelişti. Hemen her ihtiyacıma karşılık verdiği için de başka bir arayışa girmedim.)

Takip ettiği blog ve blogcular

Yukarıda söz ettiklerim haricinde çok fazla blog takip etmiyorum. Keşke okunmaya değer daha çok şey yazılsa da, ben de imkanlarımı zorlayarak daha çok vakit ayırmaya çalışsam. RSS okuyucumdaki Türkçe blogların sayısı artık 30’dan az. Hepsine link de verdiğim için tam listeyi Derin Sular’ın link sayfasından alabilirsiniz.

| Yorumlar (0)

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca