September 12, 2006
Oray Eğin ve Üçüncü Kuşak Beyaz Türkler
'Eğer tek bir kişi haricindeki bütün insanlık bir fikir üzerinde uzlaşsa, ve sadece bir tek kişi karşı görüşte olsa, bütün insanlığın bu bir tek kişiyi susturması, bu tek kişinin – gücünün yetmesi durumunda – tek başına bütün insanlığı susturmasından daha kabul edilebilir olmazdı.'

Bu sözler, John Stuart Mill'in 'Özgürlük Üzerine' adlı efsanevi makalesinin ikinci kısmında yer alıyor.
Türkiye'de bir süredir farklı kesimlere (sosyopolitik anlamda son derece tehlikeli olan) beyaz ve siyah kavramları kullanılarak referansta bulunuluyor olması, daha da kötüsü, bu konuda yapılan yorumların yöneten-yönetilen ilişkisi ekseninde, dayatma zeminine oturan bir çerçevede ifade bulması, hakim olan siyaset (ve iktidar) algısının ideoloji polisliği ile iç içe geçmiş olmasının bir sonucu. Böyle bir siyasal kültür içerisinde 'Biz ve diğerleri' şeklinde özetlenebilecek iki boyutlu bir bakış açısının yeşermiş olması elbette sürpriz değil.
Türkiye'de 'Beyaz' dendiğinde kimlerin kast edildiği üç aşağı beş yukarı herkesin malumu iken, 'Siyah' vasfının (ya da vasıfsızlığının) bahis mevzuuna bağlı olarak değişim göstermesi, örneğin Kürt sorunu söz konusu olduğunda Kürtlerin, başörtüsü sorunu söz konusu olduğunda İslami kesimin akla gelmesi, hakim (ya da resmi) olan otoriteryen yapının niteliği hakkında epey fikir verici mahiyette. Ancak resmi ideolojinin kendi doğruları ekseninde çizdiği sınırların dışında yer alanları yok sayan iki boyutlu tasavvurunun uzun yıllardır Türk siyasi geleneğine damgasını vurmuş olması nedeniyle, özgürlükler (ve dolayısıyla mağduriyetler) konusunda ciddi bir yanılsama yaşanıyor.
Bu yanılsamanın son örneklerini Akşam gazetesi yazarı Oray Eğin'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan yazılarında gözlemlemek mümkün.
Beyaz Türkler'in İslamiyet'i anlamak için çabalarken İslamcı kampın Beyaz Türkiye'nin yaşam alanını kısıtlamak için uğraştığını iddia eden Eğin, Paris'in Le Marais bölgesinde yaşayan Hasidik Yahudiler'den bahis açıyor ve Le Marais'nin asıl sahibi olan bu insanların şehirde kendilerine özgü kıyafetleriyle dolaştıklarını, hiç kimsenin onlara karışmadığını, buna karşılık, çift taraflı bir uzlaşma gereği, onların da kentin bu kesimini bohem merkezi ilan edenlere karışmadıklarını, örneğin hayal gücünün kabul etmeyeceği uçukluklara ya da çırılçıplak girilen gece kulüplerine ses çıkarmadıklarını söylüyor. Eğin'in buradan hareketle, 'Türk İslamcılarının dünyanın en muhafazakar insanlarından Hasid'ler kadar hoşgörülü olabileceğine inanmanın güç' olduğunu söylüyor ve Fatih Çarşamba'da çırılçıplak girilen bir gece kulübü açılıp açılamayacağını soruyor.
Oray Eğin'in tespit ve gözlemleri bunlarla sınırlı değil. Önümüzün Ramazan olduğunu hatırlatan Eğin, 'büyük şehirlerde artan İslamcı nüfusuna sırtını dayaya[nlar nedeniyle] oruç tutmayan bir tek kişi bile kötü bir muameleye maruz kalırsa, bırakın saldırıyı en ufak bir laf yerse bile Türkiye için altından kalkılması zor bir dönemin ... fitili ateşlenmiş olur' diyor ve gözlerinin Ramazan ayındaki haberlerde olacağını ekliyor.
Çıplaklık, Eşcinsellik ve Hoşgörü
Sayın Eğin'in tespitleri, ciddi bilgi ve algı eksiklikleri barındırıyor olduğundan ötürü 'günübirlik turist gözlemleri' olmaktan öteye geçemiyor ve gerek sosyolojik, gerekse politik anlamda vahim analitik hatalar içeriyor.
Herşeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, Hasidik Yahudiler (Ortodoks kabul edilmelerine rağmen) Oray Eğin'in belirttiği gibi 'dünyanın en muhafazakar insanları' değiller. Türkiye'de 'geleneksel/dini kıyafet' ile 'muhafazakarlık' arasındaki korelasyonun fazlasıyla abartılıyor olması, böyle bir yanılsamaya neden olmuş olabilir.
Oray Eğin'in kişisel izlenimlerini aktardığı Le Marais, daha çok eşcinsellikle bir arada anılan bir bölge. Pek çok Batı ülkesinde de eşcinsel hayatın sosyal hayat içerisindeki aleni varlığına karşı çıkan insanlar var. Bu bakışın doğruları ve yanlışları elbette ayrıyeten – muhafazakarlığı da içine alan, ama kesinlikle ondan çok daha geniş olan bir çerçevede – değerlendirilebilir ve değerlendirilmeli. Ancak bu noktada şu kadarını belirtmek gerekir ki, eşcinsellik ve çıplaklığa tepki, gerek Batıda gerekse diğer toplumlarda, sadece muhafazakarlardan gelmiyor. Bir başka deyişle, ne eşcinsellik ve çıplaklık söz konusu olduğunda dini ya da muhafazakarlığı tek ölçü olarak kabul edebilmek mümkün, ne de Le Marais bölgesinde yaşayan Hasidik Yahudilerin dünyanın en muhafazakar insanları olduğunu iddia edebilmek.
Diğer yandan, Hasidik Yahudiler'in Le Marais civarında uzun yıllardır yaşamalarına rağmen Fransa geneli göz önüne alındığında bir azınlık olmaları ya da kendi içlerinden olmayanlara (goyimlere) karşı diğer din müntesiplerine göre biraz daha farklı bir bakışa sahip olmaları, Çarşamba semti sakinleri ile sosyopolitik anlamda karşılaştırılmalarını zorlaştıran ek unsurlar.
Bu analitik sorunları göz ardı etsek dahi, Çarşamba'nın ortasına çırılçıplak girilen bir gece kulübü ya da (Oray Eğin belirtmemiş ama ben eklemiş olayım) bir 'gay bar' açılması teklifi/sorusu birden fazla yönü itibariyle baştan problemli.
Büyükşehir hayatı farklı görüşlerden insanların bir arada yaşamasını zorunlu kılıyor. Bu açıdan farklı olana saygı, 'medeni' (şehirli, sivil, uygar) olmanın bir gereği olarak kabul ediliyor. Ancak bu başlık altında, 'bir başkasına müdahale' nasıl bir kabul edilemez bir saygısızlık örneği ise, 'başkalarını incitme' ya da 'inadına tahrik etme'nin de aynı ölçüde gayri-medenilik olduğu söylenebilir. Sosyal hayatın kapsamı içerisine giren her konuda uzlaşma arayışı içerisine girip (kimi zaman kendi özgürlüğünden feragat etme pahasına) herkesin mutlu olabileceği bir ortam tesis etmeye gayret etmek de, bu noktada (politik değil, sosyal anlamda) bir 'demokratik değer'.
Batı dünyasındaki pek çok kozmopolit şehirde farklı 'komünite'lerin, kendilerini başka yerlerdekine oranla daha rahat hissedecekleri semtlerde ikamet etmeleri de bu arayışın bir sonucu. Zaten Çarşamba da, bir ucundan diğer ucuna birkaç dakika içerisinde rahatlıkla yürüyebilmenin mümkün olduğu, küçücük bir semt. Taksim Meydanı'na ya da Göztepe Parkı'na cami yapılmasına (haklı olarak) karşı çıkanların (farazi olarak da olsa) Çarşamba'ya gece hayatı getirmekten söz edip bunu bir 'hoşgörü testi' olarak sunmalarının bu nedenle hiçbir geçerli yanı yok. Kaldi ki, Çarşamba tek-tip insanlardan da oluşmuyor. Yeni Aktüel dergisinin geçen yıl hazırladığı Çarşamba dosyası, zannedilenden çok farklı bir portre sunmuş ve semte muhafazakar kesimin ikamete başlamasından çok daha önce taşınmış olan halkın dilinden muhafazakarların kendilerine karşı herhangi bir baskısının söz konusu olmadığı bilgisi verilmişti.
Bütün bunlar bir yana, İstanbul da, hal-i hazırda zaten farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir şehir. Kendi halinde yaşayan Çarşamba semti muhafazakarlarının, kendilerine 10-15 dakika uzaklıktaki Kumkapı ya da Beyoğlu (ve hatta burunlarının dibindeki Fener Patrikhanesi) ile de bir alıp veremedikleri yok. Her medeni ortamda onlarca örneği görülen kendi komünitelerini oluşturma hakkını kullanıyorlar - ki bunu dahi istemeyenlerin (Oray Eğin yazısında bahsettiği Amish toplumu gibi) şehrin de dışına çıkarak toplumun geri kalanından uzak bir hayat yaşama hakları da var.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, Oray Eğin'in (gerekirse Paris kafelerinden yapacağını söylediği) 'sosyolojik gözlemleri' 'toplumsal izlenimler'den öteye geçemiyor. Zira Eğin, konunun 'sosyo' yönüyle yakından ilgili olmasına rağmen, '-loji' kısmında sınıfta kalıyor. Bu durum da, sosyal araştırma (social research) dendiğinde bunun bir metodoloji ve tasarım (research design) gerektirdiği gerçeğini akla getiriyor. Eğin'in kariyeri ve ihtisası konusunda pek bilgim yok. Ancak yazdıklarından yola çıkarak, bilgi konusuna ve disiplinlere olan yabancılık itibariyle Türkiye'deki tipik köşe yazarlarından farklı olduğunu söylemek epey zor. (Keşke bir de entelektüel olmaktan söz etmese...)
Beyaz Türkler, Rejim ve Ramazan Ayı
Ramazan ayında oruç tutmayanlara yönelik sözlü ya da fiziksel saldırılara ilişkin haberler yayınlanması Türkiye için yeni bir durum değil. Yıllardır bu türden hadiselerin kimi zaman abartılmasına ve hatta münferit hadiselerin fazlasıyla ön plana çıkarılmasına alışkınız. Ancak bu Ramazan ayını son yıllardakilerle birlikte diğerlerinden farklı kılan, iktidar partisinin muhafazakar kimliği nedeniyle oruç tutmayanlara yapılabilecek olan (henüz vuku dahi bulmamış) saldırılara (hakim olan çarpık yöneten-yönetilen anlayışı nedeniyle) dayatma eksenli bir anlam yüklenecek olması.
Bu tür olayların 'Türkiye'yi altından kalkılması zor bir döneme sürükleyeceği' yönündeki iddia bu noktada elbette temelsiz değil. Ancak, özgürlükler konusunda yaşanan sorunlar ile hakim olan siyasal gelenek arasındaki bağlantı göz ardı edilerek yapılan yorumların – yapıcı olamamak bir yana – olayları sağlıklı bir şekilde değerlendirmekten dahi epey uzak olacağı açık. Zira, Türkiye'deki farklı kesimler hayat tarzlarına yönelik farklı tehditler karşısında 'aynı anda' korku duyuyorlar. İslami kesim bu müdahaleleri çoğu zaman yasaklarla bilfiil yaşadığından, onlar için söz konusu korkular zaten 'gerçek' olmuş durumda uzun süredir. Beyaz Türkler'in önemli bir kısmı, söz konusu ihlallerin ortadan kalkması ihtimali karşısında dahi rejim kabusları görmeye başlayabiliyorlar. Bu durum, Beyaz Türkler'in İslami kesimin kamu alanında eşit vatandaş olarak görülmesi ile toplumun elit (olduğu iddia edilen) tabakasının hayat tarzlarına müdahale yapılacağı korkusunu aynı düzlemde değerlendirdikleri anlamına geliyor ki, bu durum da bir yönüyle epey korkunç varsayımlar içerdiği gibi, bir diğer yönüyle de 'Beyaz' ifadesinin bu denli yaygınlaşmasının aslında son derece doğru bir kelime seçiminin sonucu olduğunu gösteriyor.
Beyaz Türk Kavramının Sorunları
Beyaz-siyah ifadeleri, elit tabaka ile köylüleri değil, kanun tarafından da kollanan imtiyazlı zümreler ile ezilenler arasındaki ayrıma işaret eden kavramlar. Bir başka deyişle, bu kavramlar kullanıldığında akla köyden şehire gelip farklı davranışları nedeniyle medenilerin huzurunu bozanlar değil, eski ABD'deki siyahlar, Güney Afrika'daki apartheid rejimi ve bu gibi ayrımcılıkların hüküm sürdüğü yıllarda yaşanan acılar akla geliyor.
Elitizmden ziyade ayrımcılık ve baskı vurgusu ön planda olan beyaz-siyah ifadeleri kullanılmak suretiyle Türkiye'deki resmi ideoloji yanlılarının 'Beyaz Türkler' olarak nitelendirilmeleri, dahası bu sıfatın mağdur olduğunu düşünen kesimler haricindekiler tarafından da kabul görmesi, mevcut ayrımcılıklar hakkında fikir verici mahiyette olduğu gibi, yaşamakta olduğumuz bu çatışmaların eşitlik değil, imtiyaz merkezli olduğu fikrini doğruluyor.
Üçüncü Kuşak
Oray Eğin'i tipik bir Beyaz Türk olarak görmek elbette yanlış. Zira Eğin, alışılagelen resmi ideoloji yanlılarından pek duyulamayacak sözler sarf etmekten de çekinmiyor. Zira Eğin'in yazılarında, 'Beyaz Türklerin lüzümsuz ve uçurum açıcı seçkinciliği bırakıp, bu ülke aydınının 150 yıldır sırt çevirdiği İslamiyet'le barışmasının' vaktinin çoktan geldiği, ya da, Fatih-Çarşamba'da yaşayan insanları 'bir başka gezegenin mensupları gibi' görmenin doğru olmadığı yönündeki satırlara da rastlamak mümkün.
Bu durum, Eğin'in resmi ideoloji adına üçüncü kuşağa karşılık gelebilecek bir nesle mensup olmasının bir sonucu. Bir başka deyişle, 80'li yıllarda, yani Türkiye'nin dışa açılmaya başladığı bir dönemde büyüyen üçüncü kuşağın önemli bir kısmı, Türkiye'nin farklı kesimlerini bir tür 'ortalamadan sapma' olarak değil, doğal bir 'sosyal gerçeklik' olarak değerlendiriyor. Üçüncü kuşak bu yönüyle, Çarşamba ahalisine baktığında, 'Batılılar görse ne deriz' nevrozuna kapılan ve bu ruh halinin etkisiyle, 'Çarşamba'daki manzaraları Başbakan, Avrupa Birliği'ne girmeye hazırlanan laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin bir numaralı yöneticisi olarak nasıl değerlendiriyor acaba?' gibi sorular sormaya başlayan ikinci kuşaktan önemli ölçüde ayrılıyor.
Ancak bu olumlu gelişme, üçüncü kuşağın resmi ideolojinin otoriteryen izlerinden tamamen arınmış ya da meritokrasiden nasibini almış olduğu anlamına gelmiyor elbette.
Zira Eğin, 'Madem ki business'tasın bizim gibi olacaksın' başlıklı yazısında, 'Beyaz Türkiye şeriat devleti kurulacak diye korkmuyor artık, sadece alt sınıfların, avamın, lumpenin çoğalmasına karşı haklı bir tepki veriyor' (vurgu bana ait - SK) dedikten sonra, takip eden paragrafta bu duruma insanın kanını donduran cinsten iki örnek veriyor:
Beyaz Türkiye kimsenin nasıl yaşayacağına karışmak istemiyor ama Büfeci İslamı'nın da gelip Bebek Parkı'nda piknik yapmasına göz yummuyor. Business Class'a başörtüyle binilmesine de sessiz kalmıyor.
Bu ifadeler ABD'de siyahların esaretinin sona ermesinin ardından 80 yıl süren tecrit (segregation) dönemini akla getiriyor. Söz konusu 80 yıl, 'eşit ama ayrı' düşüncesiyle şekillenen, farklı ırkların otobüslerin aynı koltuklarına oturamadıkları, aynı okullarda okuyamadıkları, aynı ülke içerisinde birbirinden tecrit edilmiş iki farklı toplum olarak yaşadıkları bir dönem.
Üniversitelerin ve kimi resmi alanların ardından, seçkinlere ait olarak görülen kimi kamu alanlarının da başörtülülerden soyutlanmasının 'haklı' gerekçelere dayanabileceğini düşünmek, dahası, bunu 'Beyaz Türkiye'nin haklı tepkisi' olarak sunmak, diğer kesimleri 'Türkiye'nin siyahları' olarak tanımlamayı da zorunlu kılıyor. Bu durum da, önce siyah esaretinin kaldırılmasına, sonra da siyahların otobüslerin ön koltuklarına oturabilmelerine karşı çıkan, Ku Klux Klan anlayışıyla bire bir örtüşüyor.
Sonuç
John Stuart Mill'e ait olan ve yazının başında alıntıladığım 'Özgürlük Üzerine' adlı makalede, 'Dünya her birey için temasta bulunduğu kısmı ile anlam kazanır' şeklinde çok önemli bir ifade daha var. Mill, bu durumu, kişinin kendi partisi, kendi mezhebi ya da kendi toplumsal sınıfına addettiği meşruiyet (ya da duyduğu güven) ile ilişkilendirerek, düşüncelerin ve aidiyet duygularının oluşmasındaki etkenlere dikkat çekiyor. Bu durumda, bir başka parti, mezhep ya da toplumsal sınıf içerisinde, farklı aidiyet duyguları gereği, tamamen tersi yönde düşünceler etrafında gruplaşılıyor olması, çoğu zaman kişinin kendi düşüncelerini sorgulaması adına yeterli bir sebep teşkil etmiyor. Mill, buradan hareketle, farklı dünyalara sahip olan bu insanların, kendi doğrularını sorgulamaktan kaçıyor olmalarından söz ediyor ve Londra'daki bir insanı Hıristiyan yapan sebeplerle, Pekin'deki bir başkasını Budist yapan sebeplerin tamamen aynı olduğuna işaret ediyor.
Türkiye'de kendini beyaz olarak gören azınlık da Mill'in sözünü ettiği türden bir kendi dünyasına hapsolmuşluk içerisinde. Kendi doğrularını ve aidiyet duygularını tartışılmaz bulan, siyah olarak gördükleri insanları adam edilmesi gereken varlıklar olarak gören, bu gibilerin kendilerini olmasa bile en azından çocuklarını geç kalmadan eğitmek gerektiğine inanan beyazların, kendileri gibi olmayanları anlamaya kalkmaları durumunda da, doğal olarak ortaya 'Büfeci İslamı' gibi tuhaf kavramları ya da 'Efendi 2' türünden ayrımcı kitaplar çıkıyor.
Bu gibi akıllara ziyan çalışmaları çok önemli bulup alkışlayanlar, dünyada 'muhafazakar' kelimesiyle ifade edilen gruplara (onca nazik uyarıya rağmen) 'İslamcı' demekte mahzur görmezken, kendilerini dev aynasında görmeye de devam ediyorlar. Örneğin, 'İslamcı' gazetelerin 'evrensel ölçüde entelektüel yazarlar yaratamadığını' söyleyen Oray Eğin, merkez basını 'devler ligi' olarak nitelendirebiliyor. Bu şartlar altında, merkez medyada kaç tane 'evrensel ölçüde entelektüel yazar' bulunduğunu sormanın bir anlamı kalmıyor elbette. Zira Fatma K. Barbarosoğlu daha ne eserler verirse versin, Oray Eğin'in gözünde hep 'paranoya' esiri bir insan olarak kalmaya devam edecek. Çünkü Sayın Barbarosoğlu bir siyah. Çiçeği burnunda yazar Sayın Eğin ise bembeyaz bir Türk.
Okuyucu Yorumları (24)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Nefis bir yazı, zihninize sağlık. Katılıyorum.
Boyalı basında köşe kapmanın kriterinin entelektüellik olmadığı malum.
Kartel medyasında, köşeleri bir şekilde işgal etmiş öyle yazarlar var ki aslında bir blog yazarı bile olamayacak kadar vasıfsız.
Merkez medya ile muhafazakar basının yazarlarının entelektüel derinliklerine baksak ve bir yüzde karşılaştırması yapsak muhafazakar basın daha ağır basar bana göre.
Şunu atlıyorlar; muhafazakar basında yazan derinlikli kalemler dünyayı okurken varoluşa verilen tüm felsefî anlamları da nispeten incelemiş olarak okuyorlar. Ve ona göre bütüncül bir değerlendirme yapıyorlar. Ateizmin, agnostisizmin ciddi felsefelerinden haberdarlar ve modernizmin temel paradigmalarını incelemişler. Pozitivizmin ne söylediğini biliyorlar. Yani kendilerinin "karşıtı" olarak gördükleri cephenin "neyi, hangi temele dayanarak, niçin söylediğinin" farkındalar.
Ancak aynı şeyi 'Beyaz Türkler' için söyleyemiyoruz. Toplumun değerlerinin temellerinin ne olduğu konusunda bir fikirleri yok. 'Muhafazakar' tanımları bile problemli. İslam'a ve medeniyetine oryantalist çerçevenin dışından bakamıyorlar. İslam'ın teolojisini, hayata bakışını ve verdiği anlamı bilmiyorlar, daha kötüsü anlamaya da çalışmıyorlar. Hatta ezici bir çoğunluğunun ulu orta çam devirmemek için en azından şu kitabı okumaya ihtiyaçları var:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=94029&session=10007901181921680278&LogID=
"Türkiye'de entelektüel yok" demek çok ağır olur. Ama Türkiye'de kendini entelektüel olarak pazarlayanların büyük çoğunluğu entelektüel değil literatidir.
Oray Eğin'in ise bırakın entelektüelliği, literati sınıfına bile giremeyeceğıni düşünüyorum.
Turkiye'deki dinci kesimin en onemli sorunu, herkesin kendileri gibi yasamak zorunda olmadigini bir turlu anlayamamalari. Kendi bildiklerini tek dogru veya gercek addedip, diger insanlari buna gore yargiliyorlar; daha da kotusu, duzeni kendi inanclarina gore degistirmeye calisiyorlar. Bunlarin bir bolumun biraz daha "hosgorulu" davranmasinin nedeni ise sadece goz boyamak. Bunlarin diger insanlara kucuk gozle baktiklarinin en guzel gostergesi de kendilerini, buyuk bir utanmazlik ile, "musluman" veya "islami" kesim olarak adlandirmalari. Kendileri gibi dusunmeyen, ama musluman olan kisiler ne oluyor o zaman? Herhalde "patates dininin" muminleri oluyorlar.
Her eve lazım bir yazı! Suat Bey'in yorumu da öyle.
Teşekkürler.
Asden Bey/Hanım'ın bahsettiği gibi bir kesim her zaman olsa da aynı şekilde topluma yorum dayatma amacında olan devrimci sol, ulusal sol, ya da ulusal milliyetçilik vb. düşüncelerin olduğu da malum. Demokratik toplumlarda bunların olması da normal. Çoğulculuk diye bir kavramdan haberdar olmayanlar marjinal düşüncelerden paranoya derecesinde korkuyor ve bu korkuyu yenmek için özgürlük kısıtlamaları başta olmak üzere hertürlü baskıyı hoşgörüyor. Bu da aslında tipik bir "Beyaz Türk" davranışıdır.
Kavramların içi kişisel yorumlarla ve ülke gerçeklerine bakılmadan dolduruluyor. Buna örnek vermek için sayın Asden'in bu yorumunun bir bölümünü alıntılıyor ve birkaç kelimeyi değiştiriyorum.
Bakalım nasıl olmuş:
"Turkiye'deki "beyaz türklerin" en onemli sorunu, herkesin kendileri gibi yasamak zorunda olmadigini bir turlu anlayamamalari. Kendi bildiklerini tek dogru veya gercek addedip, diger insanlari buna gore yargiliyorlar; daha da kotusu, "toplumu" kendi "dünya görüşlerine" gore degistirmeye calisiyorlar. Bunlarin bir bolumun biraz daha "hosgorulu" davranmasinin nedeni ise sadece goz boyamak. Bunlarin diger insanlara kucuk gozle baktiklarinin en guzel gostergesi de kendilerini, buyuk bir utanmazlik ile, "beyaz türkler" veya "elitist" olarak adlandirmalari."
Bence bu şekilde Türkiye gerçeğine çok daha uygun oldu.
Saygılar.
Bakın şimdi yukarıdaki "asden" rumuzlu yorumcunun yorumunu aynen alıp sadece belli yerlerini değiştireceğim, bakalım nasıl bir yorum ortaya çıkacak :
Turkiye'deki "koyu-kemalist" kesimin en onemli sorunu, herkesin kendileri gibi yasamak zorunda olmadigini bir turlu anlayamamalari. Kendi bildiklerini tek dogru veya gercek addedip, diger insanlari buna gore yargiliyorlar; daha da kotusu, duzeni kendi totaliter zihniyetlerine gore daha da katılaştırmaya çalışıyorlar. Bunlarin bir bolumunun biraz daha hosgorulu davranmasinin nedeni ise sadece goz boyamak. Bunlarin diger insanlara kucuk gozle baktiklarinin en guzel gostergesi de kendilerini, buyuk bir utanmazlik ile, "cumhuriyetin koruyucusu" veya "kemalist" kesim olarak adlandirmalari. Kendileri gibi dusunmeyen, ama cumhuriyetin devamından yana olan kisiler ne oluyor o zaman? Herhalde "Arabistan'ı arzulayan" vatandaşlar oluyorlar.
Suat bey'in yorumu ile aynı anda onaylandığımızdan kendisinin de benim gittiğim yoldan gittiğini göremedim haliyle :) Tabii Suat bey ile düşüncelerimiz birçok konuda paralel olduğundan zaman zaman bu tür kazalar olabilir, hazırlıklı olmak lazım... Bu vesileyle Suat Bey'e de selamlarımı iletiyorum...
Yorum yapan arkadaşlardan Suat Öztürk'ün kaleminden çıkan artık klişeleşmiş "İslam'ın teolojisini, hayata bakışını ve verdiği anlamı bilmiyorlar.." sözününün bunca çok kullanılmasına rağmen, bunu anlamlandıracak bir yazıya rastlamıyorum. Sayın Suat Öztürk bunu anlamlandırsın okuyalım.
Üstelik asıl makalenin başında John Stuart Mill'in sözlerine yapılan atıf ortada dururken, yüzde doksan dokuzu müslüman bir toplumda çoğulun anlamadığını söylemek neyin çabası, bunu da ben anlayamıyorum dogrusu.
KISA BİR AÇIKLAMA
Nihat ve Suat Beylerin yorumlarının ardından 'çoğulculuk' hakkında kısa bir açıklamada bulunmak istiyorum.
'Çoğulculuk' kavramını Suat Bey 'çokseslilik' anlamında kullanıyorken, Nihat Bey ise (sanırım) 'çoğunluk' kavramıyla ilişkilendiriyor.
Çoğulculuk Türkiye'de daha çok Suat Bey'in kullandığı şekilde kullanılıyor olsa da, bu kullanımların her ikisi de yanlış.
Bir 'güç teorisi' olması itibariyle siyasal bilimler terimleri başlığı altına giren çoğulculuk (pluralism), farklı grupların (güç odaklarının, düşünce merkezlerinin) özgürce örgütlenmeleri durumunda, bir tür 'fikirlerin serbest piyasası'nın oluşacağını, dahası, bu durumun bütün düşüncelerin serbestiyetinin bir teminatı olacağını öngören bir düşünce akımı. Bir başka deyişle, özgürlüklerden ziyade, güç odakları (pressure groups) ve gruplar (interest groups) eksenli bir kavram.
Ben güç teorileri arasında 'çoğulculuk' yaklaşımı değil, bu kavramın karşısında yer alan 'elitizm'i doğru buluyorum.
Herkes benimle aynı fikirde olmak zorunda değil elbette. Ancak 'düşünce ve ifade özgürlüğü' çerçevesinde konuşuyor isek, 'çoğulculuk' değil, 'çokseslilik' demek daha doğru olur.
--
Birkaç gün önce yazdığım, ABD'deki tazminat yasaları konusundaki karşıt tarafları eleştiren bir yazıda çoğulculuk/elitizm konusuna da değinmiştim:
http://www.socioeconomics.com/2006/09/two_dimensional_thinking_and_tort_reform.php
Nihat Bey,
"yüzde doksan dokuzu müslüman bir toplumda çoğulun anlamadığını söylemek neyin çabası, bunu da ben anlayamıyorum dogrusu." demişsiniz.
Ben bu eleştiriyi -yazımda da belirttiğim gibi- 'Beyaz Türkler' (ve dolayısı ile merkez medyadaki kalemşörler) için yaptım.
'Beyaz Türkleri'in çoğunluk olmadığı malum. Ben "çoğunluğu İslamı bilmiyor/anlamıyor" derken bu azınlıktaki 'Beyaz Türkler'in çoğunluğundan bahsettim. Türkiye'nin genel çoğunluğundan değil.
Bu sözü anlamlandırmak için uzağa gitmeye gerek yok. Merkez Medya'yı ve popüler dergi ve kitapları gözlemlemek yeter.
Güncel bir örnek. Sabah'tan Erdal Şafak'ın bugünkü yazısı:
http://www.sabah.com.tr/safak.html
Erdal Şafak yazısında Gazali'nin ve İ. Rüşd'ün eserlerinden bahsederken Gazali'nin eseri için "Filozofların Yıkımı", İ. Rüşd'ün cevabî eseri için de "Yıkımın yıkımı" adlarını kullanmış. Halbuki Gazali'nin kitabının adı "Filozofların Yıkımı" değil "Filozofların Tutarsızlığı"dır. Orjinal adı "Tehafüt-ül felasife" dir. İ. Rüşd'ün kitabının adı da "Yıkımın yıkımı" değil "Tutarsızlığın tutarsızlılğı"dır. Bu kitabın orjinal adı da "Tehafüt-üt Tehafüt" dür.
Bu eserlere kasıtlı olarak bu isimleri verenler bizim modern pozitivist felsefecilerimizdir. Bu kasıtlı hata üzerinden güya "Gazali felsefeyi yıkmak istedi" gibi bir intiba uyandırılmak isteniyor. Bu kasıt Erdal Şafak'ta değil. Erdal Şafak'ın ne Gazali'yi ne de İ. Rüşd'ü okuduğunu sanmıyorum. Muhtemelen bir yerlerde okuduklarını yazısına yansıtmış.
Bu köşe yazarı bahsettiği kitabın adından bile habersiz. "Bilmiyorlar" dememle ne kasdettiğim herhalde anlaşılmıştır.
Ayvaz Bey,
Bilmukabele efendim. Aynı yorum olmuş neredeyse.. Olur böyle vak'alar ama Derin Sular yakalar..
Selamlar.
Benim yorumumu ayni anda, ancak birbirlerinden habersiz olarak hemen hemen "ayni sekilde" yorumlayan iki kisinin bulunmasi, sanirim, beyaz turkleri elestiren kisilerin zihniyetinin tektip oldugunu ve ayni tornadan ciktigini gosteren guzel bir ornek olsa gerek. Cokseslilikten bahsederken, bu, acikcasi, hos bir tesaduf olmus.
Her toplumun temelinin olusturan belirli bir dusunce sistemi vardir. Soz konusu toplumda yasayan kisiler bu temellere saygi gostermek kaydiyla, diledikleri yasama bicimini secebilirler. Onemli olan, belirli kesimlerin tek bir gorus dogrultusunda yasamasi degil, bu kesimlerden herhangi birinin kendi gorusunu digerine dayatmamasi. Turkiye'deki dinci kesimin bahsettigim turden davranis gostermemesi ve herkesi kendileri gibi davranmaya zorlamaya calismasi bir parca dinin kendisinden kaynaklaniyor. Zira, din, ozu itibariyla kendisinin tek dogru oldugunu ifade eder. Bu nedenle, ona inanan kisilerin de kendi inandiklarini tek dogru olarak addetmeleri ve kendileri disinda kalanlarin inandiklarini yanlis kabul etmeleri olagandir. Bu da dini acidan tutarlidir.
Sahsen, din gibi bir kurumun cagdas toplumlarin ihtiyaclarina tam olarak cevap verebilecegine inanmiyorum. Kendisine inanmayanlari, sirf farkli dusundukleri icin sonsuza dek cehennemde yakmakla tehdit eden bir Tanri'nin oldugu bir dine inanmak, akildan ziyade duygu isidir. Rahatlikla anlasilacagi uzere, boyle bir tanri tasavvuru liberalizmin ozune de aykiridir.
Sunu da soylemek lazim; batili liberal yazarlarin kitaplarindan okunan herseyin veya bunlarin onemli bir bolumunun Turkiye'deki gibi bir toplum yapisina sahip bir ulkede uygulanabilecegini dusunmek ve bunu savunmak oldukca yanlis bir is. Bu turden fikirlerin uygulama alani bulabilmesi icin gerekli olan tarihsel ve toplumsal kosullar Turkiye'de bulunmuyor. O yuzden liberal fikirler hep havada kaliyor. sol fikirler ise somuruye karsi ciktiklari icin ilgi goruyor. Dinsel nitelikli olanlar ise, Turkiye'nin geleneksel yapisini ortadan hala kalkmamis olmasindan kaynaklaniyor.
Serdar bey,
Oray Egin'in Le Marais gondermesinin --entellektuel donanim adina- Erdal Safak'in Gazali gondermesinden hic bir farki olmadigini dusunecek olursak, her ikisinin de "kuyrugunu" kurtaranin, cahil ve meraktan yoksun bir kalabaligi muhatap almalari oldugunu gorebiliriz belki.
Hatta bu kalabaligin esasen her sabah actiklari gazete sayfasinin hep ayni kosesinde duran bu yazarlarin fikirlerini, bir saat sonra tekrar dahi edemeyecek kadar bos bir idrakla okudugunu eklersem, katilir misiniz bana?
Ve dersem ki, bu yuzden iste, bu idraktaki zaafiyetten dolayi, soz konusu kalabalik, ilkokul cocuklarini yonetir gibi basit yontemlerle yoldan cikartilabiliyor ve ya "yol"a sokuluyor... ne dersiniz?
Beyaz Turk demek bile, bir kavram, bir tarif, bir ifade olarak, bu basit idrakin urettigi sablondur, dersem... katilir misiniz? Katalogla, isaretle, basitlestir ki idraki zorlamadan hedefi gorebilsin kalabaliklar.
Sevgilerimle,
D.
Bir kere toplumun ve fertlerin genelini anlayacak onlara belletilenlere göre hizmet edeceklere aydın denmez, bunu yapacaklara memur deniyor ve devletler kendi memurlarını atar, çalıştırır. Belki buralarda bu hizmet de yeterince verilemediği için her birey kendinden daha iyi olduğunu sandığından bir şeyler bekliyor, arkadaş da kendine aydını yakın görmüş ondan bekliyor olsa gerek. Yoksa aydın karşıtlığı veya aydın sövgüsünün tek bir açıklaması var, o da 'faşitlik'tir bana göre.
Bir şey daha açıklığa çıkmadan tartışılmadan konuşulmadan anlaşılmayacak gibi. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e evrilirken yeni yönetim din olgusunu yok saymış mıdır acaba? Bana göre hayır, Atatürk ve arkadaşları kendi otoritelerini sağlama almak için kendinden öncekilerinin otoritelerine kaynak olan şeyleri kesmek istemişler, belli ki geri kaptırmak korkusu her daim sürmüş, Osmanoğulların Yaradan'dan aldığı yönetme mazbatasını ellerinden alarak kendi otoriterlerinin devamını sağlayacak halka vermişler. Kısaca, otorite değişikliği yaşanmış.
Bu görmeden gelme, yok sayma, unutturma çabası yeni nesillerde, daha da açarsam yeni kurulandan memnun olmayan umduğunu bulamayan kitlelerde, eskiye özlem (geleceği de otorite karartmış) başlamış. Sanki arkada iyi bir şeyler bırakmışız onlara tekrar sahip olursak bugünkü olumsuzlukların üstesinden gelebiliriz yanılgısı mevcut. Din ve dine dayalı yaşam söylemi de bunun içinde.
Bizler veya bu topraklar üzerinde yaşayan herkes din söylemi daha baskın bir yaşam sürersek daha mutlu ve huzurlu olur muyuz acaba sorusu? Veya sanki dini bundan daha iyi ögretirmişiz de bizim ulus devlet bunu yapmamış.
Hayır, dünün ilerlemiş hali bugündür. İlerlemiş, istediğimiz, özlediğimiz yerde de, dine ait olanlar bugünkünken daha az olacak bana göre.
Sayın Asden'in ilk yorumunu okurken "dinci kesim" vesair bir kaç kelimeyi değiştirirsem çok daha doğru olacak demiştim. Sonra Suat Bey'in benden önce davrandığını görüp "tüh" dedim. Ayvaz Özel'in de aynı şeyi yaptığını görünce bu fikrin pek de orijinal olmadığını farkettim. Gerçekten de o kelimeler oraya uymuyor.
Sayın Asden demişki:
"Benim yorumumu ayni anda, ancak birbirlerinden habersiz olarak hemen hemen "ayni sekilde" yorumlayan iki kisinin bulunmasi, sanirim, beyaz turkleri elestiren kisilerin zihniyetinin tektip oldugunu ve ayni tornadan ciktigini gosteren guzel bir ornek olsa gerek. Cokseslilikten bahsederken, bu, acikcasi, hos bir tesaduf olmus."
Bir konuda aynı fikri paylaşan binlerce insan var ve bu "çokseslilik" adına bir tehdit oluşturmuyor. Tehdit bazı seslerin sindirilmeye / susturulmaya çalışılması. Burada aynı yorumu paylaşan insanların ise "torna tezgahından kendini kurtarmış" olarak nitelenmesi daha doğru olacaktır. Zira "milli eğitim"in tezgahından geçmiş, merkez (kartel) medyayı takip eden yığın'ın "dinciler topluma baskı uyguluyor" diyerek asıl baskı uygulayanı gözden kaçırması daha sıradan.
Sayın Asden'in aynı yorumda "Tanrı inancı"ndan da bahis açmış. "Tartışma"ların sınırlarını / odak noktalarını görememek tüm tartışmaları kafasındaki biz-onlar çatışmasına indirgemekten kaynaklanıyor sanırım. "Tanrı'nın varlığı yokluğu" meselesi de sayın asden'in zihnindeki grupların baş çatışma noktalarından olduğu için argümanlarını alakasız da olsa bu tartışmada da kullanmış.
Saygılar...
Mesele, devletin laik olmasindan, bir dine ait olmasina dayanan sürmenaj olmus kafalara gidiyor.
Bir Alman, bana müslümanligi anlatmaya kalkar da ve benim yüzlerce yillik o toplumun bir bireyi oldugumu unutursa, buna tepkili olurum. Ayni tepkim, icinden ciktigim topragimin insanlarindan geldiginde de degismez. Cogunlugu müslüman olan ülkemiz haline bir bakin da söyleyin bakalim, asinmis, degerler karmasasi icinde yüzen ve aldatilmaya hazir, yorgun düsürülmüs bir halk görüntüsünden baska ne var!
Vicdan insanin gercek kimligidir, yanlisa düsen, yükleme fikir iscisinden öteye gitmez. Dinin bu kadar farkli yorumcularinin, bu türden iscilere ihtiyaclari simdilerde daha fazladir.
Din ve sermaye kullanicilarinin dünyayi ne hale soktugu ortada, bu güne kadar ne yaptilar insan icin de, hala utanmadan, iyi onlarin lutfuymus gibi ikiyüzlülüklerini sergilemeyi birakmiyorlar.
Beyaz Türkler, beyaz müslümanlar, beyaz milliyetciler vs. Ironik tanimlamadan öteye gecmez havada kalir.
Arzular selale, yokluklar tecrübe!
Sagliklar, sevgiler
Bahsettigim kesimin soz konusu davranislari gostermesi, inandiklari dinin nitelikleri ile yakindan ilgilidir. Volkan bey burayi anlamamis. Mesele, tanrinin varligi ya da yoklugu degil, o dindeki tanri tasavvuru ya da bu tanrinin ait oldugu dinin kurallaridir. Bunlarin davranislarinin bir kisim temelini de inanclarinda aramak gerekir.
Bu turden kesimler kendilerine hosgorulu davranilmasini isterken, kendileri disinda kalanlara ayni hosgoru ile davranmiyorlar ya da bakmiyorlar. Dinciler, elbette ki, su anda topluma baski uygulayamiyorlar. Ancak, istedikleri duzeni kurduklarinda, kendilerinden farkli dusunenlere pek de varolma hakki taniyacaklarini sanmiyorum. Hatirlarsiniz, bir sure once nadide komedyenlerden olusan AKP iktidari "zinayi" yasaklamaya kalkismisti. Danimarka'da yayinlanan peygamber karikaturlerine gosterilen tepkileri de hatirlayin bir.
Modern toplumlarin seviyesine yukselmeye calisan bir toplum icin, dini kurallar ne kadar yol gosterici olabilir? Bunu sormamin nedeni, dinci kesimden kaynaklanmaktadir. Bu kurallari gunumuz toplumunun ihtiyaclari ile ne kadar uzlastirabilirsiniz? Faiz haram olarak kabul edilirken bunu yasaklamaya calisabilir misiniz? Basini baglamayana ya da mini etek giyene cehennemlik gozu ile bakan biri ile nereye kadar gidebilirsiniz? Bu turden kurallar ve bunlari savunan kesimler bir toplumda ancak asiri bir gerilige yol acarlar.
www.google.com/trends adresine girip "cocuk pornosu" yazdiginizda ilk karsiniza cikan sehirlere bir bakin bakalim.
Sayın asden,
İslam dini ve Türkiye'deki muhafazakar kesim hakkındaki düşünceleriniz - her ne kadar katılmasam da - sizi ilgilendirir.
Ancak çocuk pornosu konusunda iki şekilde yanıldığınızı düşünüyorum.
Aşağıdaki linki tıklarsanız, Google Trends'de 'çocuk pornosu' ifadesi arandığında ilk üçe (sırasıyla) Diyarbakır, Adana ve Erzurum şehirlerimizin girdiğini görürsünüz.
http://www.google.com/trends?q=%C3%A7ocuk+pornosu&ctab=0&geo=all&date=all
'Çocuk pornosu' Türkçe bir ifade olduğu için bu şehirlerin hepsinin Türkiye'de olması elbette doğal. Bu şehirler arasında bir tek Erzurum dindar insanların ikamet ettiği bir şehir olarak bilinse de, bu aşamadaki bir 'enformasyon' ile dindarların (ya da daha küçük şehirlerde yaşayanların) çocuk pornosuna daha çok ilgi gösterdiği 'bilgisine' varılamaz. Bu sonuca varabilmek için daha analitik bir araştırmaya ihtiyaç vardır.
Kaldı ki, aşağıdaki link, tezinizi kolaylıkla çürütecek mahiyette. Zira 'çocuk pornosu' ifadesinin İngilizcesi ile arama yapıldığında, (sırasıyla) İzmir, Ankara ve İstanbul Türkiye'de değil, DÜNYADA ilk üçe giriyorlar.
http://www.google.com/trends?q=child+porn&ctab=0&geo=all&date=all
--
Data, enformasyon ve bilgi konusunu kısa bir süre sonra Derin Sular'da ele almayı düşündüğüm için, okurlardan işin bu kısmını bir süreliğine erteleyerek, günü geldiğinde 'ilgili başlık altında' tartışmaya başlamalarını ve buradaki yorumların yukarıdaki makale ile sınırlı tutulmasını rica ediyorum. - SK
Sayın Asden şöyle yazmış:
"Dinciler, elbette ki, su anda topluma baski uygulayamiyorlar. Ancak, istedikleri duzeni kurduklarinda, kendilerinden farkli dusunenlere pek de varolma hakki taniyacaklarini sanmiyorum. "
Sanmalarla, yani niyet okumalarla bir yere varılmaz, biliyorsunuz.
Çok kısaca şunu söyleyeyim: "Dinciler" den kasıt İslam'a mensup müslümanlar ise İslam tarihinin ezici bir çoğunluğu şahittir ki Müslümanlar İslam'ı ve İslam'ın kurallarını kabul etmeyen hiç kimseye bunları zorla dayatmamışlardır. (Münferit sapmaları saymıyorum.) İslam'ın kuralları ancak İslam'ı kabul edenlere uygulanır. Bu değişmez bir İslamî prensiptir. Aksi İslam'ın "din ve iman" anlayışına terstir. Farklı inançlardaki kişilere Müslümanların nasıl davrandığına Ali Bulaç'ın, birkaç oryantalistten alıntı yaptığı yazısına -bir örnek olarak- bakılabilir:
http://www.zaman.com.tr/?bl=yazarlar&alt=&trh=20060721&hn=313308
Hz.Peygamber'in uygulamaya koyduğu "Medine vesikası" çok hukukluluk için iyi ve siyaset teorisi olarak gelişime hayli açık bir örnektir. İncelemenizi öneririm.
Fakat günümüzde toplumlardaki düşünsel çeşitlilik arttığı ve globalleşme ile kültürel dokular geçirgenleştiği için bu şekilde çok hukuklu bir sistem mümkün gözükmeyebilir. O yüzden inançlarının serbestçe yaşayabildiği bir laiklik -yani Türkiye'deki gibi değil- müslümanlar açısından kabul edilebilir bir sistemdir.
Bir kişinin, başı açık birisinin ya da mini etek giyen bir kişinin ölünce nereye gideceğine dair düşünceleri kendisini ilgilendirir. (Kaldı ki bu dinî sav bile problemlidir, buna girmiyorum) Mesela inançlı bir Hristiyan'da benim İsa'nın Tanrı'nın oğlu olduğuna inanmadığım için cehenneme gideceğime inanmaktadır. Bu düşünce de onu ilgilendirir. O bu şekilde düşünüyor diye onu ya da beni bu inançtan vazgeçirmeye çalışmak ya da bundan hareketle "birarada yaşanmaz" hükmüne varmak mantıksızlıktır.
Faiz konusundaki düşüncelerinize ise bir iktisatçı olarak sadece güldüm diyebilirm. Faizli ekonomik sistemi o kadar kutsamışsınız ki bunun aksinin olabilirliliğini düşünemiyorsunuz bile..
Siz ilerleme mitine inanmış ve dünyanın hep daha iyiye doğru gittiğini düşünüyorsunuz. Ben ise dünyanın hem çevre, hem ekonomik sistem, hem de kültürel değer ve ahlak olarak palaspandaras bir felakete doğru gittiğini düşünüyorum. Bu bakımdan bir noktada buluşabilmemiz zor görünüyor.
Saygılarımla..
Bir iktisatci olarak ben de sizin faizsiz bir ekonomik sistemin olabilirligini dusunmenize sasirdim sayilir. Madem boyle bir sistemin mumkun olabilecegini dusunuyorsunuz, bunu biraz aciklayin o zaman.
Dunyanin muhakkak daha iyiye gittigini dusunmuyorum, ama eskiye gore daha iyi bir duzenin mevcut olmasinin savundugum seylerden gectigine inaniyorum. Dunyanin bir felakete dogru gittigine iliskin dayanaklarinizin neler oldugunu merak ettim; zira yarginiz, anladigim kadariyla, mutlaklik iceriyor.
Ali Bulac'in yazisini okudum, ancak kendisi sadece gecmis donemlerden bahsedip duruyor. dayatma durumuna iliskin olarak, bir onceki yazida bahsettigim zina ornegi yeterlidir sanirim. burada, dinin kendisi ile, o dine inananlarin yaptiklarini birbirine karistirmamak lazim. dinin ozunde zorlama olmadigini kabul ediyorum; ama o dine inanmayanlarin, hangi inanca sahip olurlarsa olsunlar, sirf inanmadiklari icin sonsuza dek cehennemde yanmalarini kabul etmiyorum. farkli inanca sahip oldugu veya inanmadigi icin bir kimsenin bu sekilde cezalandirilmasi benim anlayisima tamamiyla ters dusuyor.
DUYURU
Sevgili Site Sakinleri,
Bırakılan 'din' eksenli yorumlarında ardından bu yazıya çok sayıda 'din' ve 'faizsiz ekonomi' konulu yorumlar gelmeye başladı.
Ancak takdir edersiniz ki, bu yazı farklı kimliklerin aynı toplum içerisinde uyum içerisinde yaşamasıyla ilgili. Bu nedenle 'ana konu ile arada bir bağlantı olmaması durumunda' diğer konuları ilgili başlıkların altında tartışmanızı rica ediyorum.
Örneğin 'faizsiz ekonomi' konusunda fikir alışverişinde bulunmak istiyorsanız, bu konuda daha önce yazılmış olan yazının altında bu yorumları yapmaya çalışın. Yazı çok önce yazılmış dahi olsa, bırakılan yorum, 'Son Yorumlar' kısmında en başta görüntülecektir.
Aksi takdirde, çoksesli toplumdan dine, oradan faizsiz ekonomiye, derken tamamen ilgisiz olan bambaşka konulara geçilecek - ki o noktada bu sitenin MustafaAkyol.org'dan farkı kalmayacak! :)
Şaka bir yana, bütün okurlardan Derin Sular'ın diğer bloglardan farklı olan 'subjektif ansiklopedi' formatına saygı göstermelerini rica ediyor, yorumlarını yayınlamadığım okurlardan da bu nedenle bana kırılmamalarını istirham ediyorum. (Yapılan yorumlar arasında makale boyutunda olanlar da var. Bu yorumları bir süre daha sistemden silmeyeceğim. Şayet bu yorumları başka bir başlık altında değerlendirmek isteyen olursa, benimle irtibata geçebilir.)
Sayın Asden'in "Batili liberal yazarlarin kitaplarindan okunan herseyin veya bunlarin onemli bir bolumunun Turkiye'deki gibi bir toplum yapisina sahip bir ulkede uygulanabilecegini dusunmek ve bunu savunmak oldukca yanlis bir is. Bu turden fikirlerin uygulama alani bulabilmesi icin gerekli olan tarihsel ve toplumsal kosullar Turkiye'de bulunmuyor." savunusu, bana nedense egemen zihniyet sahiplerinin "Türkiye'nin özel jeostratejik konumu" klişesini çağrıştırdı. Biz bize mi benzeriz? Öyle mi dersiniz?
Yazı gayet güzel ama bir tek kusuru var; Oray Eğin 'i ciddiye alarak yazılmış olması.
Oray Egin'in ciddiye alinmamasi gibi bir opsiyon oldugunu dusunmuyorum. Boyle bir yorumun sarkastik bir yani var. Tabii ki Oray Egin ciddiye alinmalidir. Turkiye'de Aydin Dogan'in olmayan, kendince muhalif bir cizgisi olan, her kesime esit durma iddiasinda olan bir gazetede yaziyor bu yazar. Bir kesimi de temsil ediyor. Bu yuzden Serdar Kaya onu ucuncu kusak olarak kategorize etmis. Kaldi ki bu kategorizasyona kendi bile itiraz edemez.
Amerikan toplumuyla yapilan analojiye katiliyorum. Ku Klux Klan cok sert bir benzetme olmus, eylemsel olmasa da dusunsel benzetme yerinde. Yani Egin'in bahsettigi ucaklarin bussiness class koltuklarina oturmalarina tepki gosteren "beyaz" Turkler simdilik insanlari agaclara baglayip yakmak gibi bir eyleme gecmediler.
Egin'in yaklasimindaki tedirginligi ve onun ardindaki duz mantigi gorebiliyorum. Egin arada sirada yazilarinda sosyolojik yapilarin bir burjuva sinifi yaratacagi ve bu olusumun dogal oldugu gercegi uzerinde Turkiye'de olan biteni yorumlamaya calisir. Kafasinda ilahlastirdigi Ufuk Guldemir ve birkac sosyolog ve tarihcinin soylemlerini kendi Amerika sokaklari tecrubeleriyle birlestirip bir tur anlatim formatina oturtur. Basin etigine kafa yorar, kisiler uzerine yogunlasarak biraz da bel altindan vurmamaya dikkat etmeye calisir. Zaman zaman Zeynep Oral olayinda oldugu gibi vurur da. Ona "Guzel Zeynep" adini takmistir. Ayrica "Balcicek Pamir" ve "Fehmi Koru" takintilari da vardir.
Bence kafasinin icinde su gorusu tasimakta:
Turkiye'de sinifsal ayrimlar var ve bu ayrimlar beraber yasamak icin sinirlarini cekmek zorunda. O sinirlarin tarifini yapmak gibi bir gorev edinmis kendine.
Benim icin Turkiye'deki sosylojik katmanlari degerlendirmek cok zor. Ama gozlemledigim bir seyi soylemem gerekirse, Saray-avam, Istanbul-Anadolu-Tasra kavramlarinin cok gerilerde olustugu, bunlarin Cumhuriyet donemiyle taslarinin yerinden oynadigi fakat omurga olarak seklini korudugu gibi bir sonuca varabilirim. Tabii ki etnik yapilari, dis etkenleri ve surecleri "ceteris paribus" ederek.
Oray Egin ve sozculugunu ettigi grup aslinda sosyal degisimin farkinda ve rahatsizliginda olan bir yapi. Bu degisimi mumkun oldugunca hasarsiz atlatmak, sosyal ayricaliklarini korumak niyetinde. Bu yuzden de degisimin kacinilmaz oldugunu farketmis olacak ki, degisimi yavaslatmaya calisan bir misyon ustlenmis.
Adaletsizlik uzerine kurulu bir sistemde, adaletsizligin lehine isledigi zamanda imtiyazlarini kaybetmek isine gelmiyor. Oportunitizmini de makyaj yaparak sosyolojik yari gerceklerle susleyerek vitrinine koyuyor.
Gazetedeki fotografinda kullandigi genc ve tshirtli resmi, sismanladigi ve yaslandigi gercegini makyajliyor. Cunku genc yazarlik statusu onun herkese "siz eskidiniz" mesaji verebilme hareketliligini sagliyor.
Oray Egin'in tek paranoyasi Islamci kesim degil. Bu gunlerde Ikinci Cumhuriyetcilere gondermelerde bulunuyor. Bu grubun her kesime kendinden daha esit yaklastiginin farkinda olmali ki ordunun dikkatini bu kisilerin uzerine cekerek hedef gosteriyor. Cikaracaklari gazetenin hic umut vermedigini simdiden soyluyor. Aslinda gazetenin kotu olmasini umuyor. Cunku bu grup gucunu kendi gibi olmayanlari "tolere etmek"den degil "anlamak"tan aliyor. Kendisi daha tolere etme asamasinda tikandigi icin de bence kiskanclik duyuyor.
Kendisi Bekir Coskunlar, Hasan Pulurlar tarzindan ve neslinden degil. Biraz da olsa empati cabasi var. Ornegin politik dogruluk kavrami uzerinde dusunuyor. "Zenci" "Kizilderili" gibi kelimeler uzerinde dusunulmesi gerektigini de vurgulayabiliyor. Ama bunlari soylerken de rahmetli Ufuk abisinin Hollywood filmlerinden oteye gidemeyen guduk sosyal tanimlariyla "bufeci islam" gibi altindan kalkamayacagi etiketleri de kullaninca uzlasmaci kisiligine golge dusuruyor. Ben yine de boyle tiplerin bir evrimlesme surecine ait deliller olduguna, zaman zaman "tolerasyon" anlaminda da olsa kopruler kurulmasina yardimci olacaklarina ait bir umut tasiyorum.
"Amerikan toplumuyla yapilan analojiye katiliyorum. Ku Klux Klan cok sert bir benzetme olmus, eylemsel olmasa da dusunsel benzetme yerinde. Yani Egin'in bahsettigi ucaklarin bussiness class koltuklarina oturmalarina tepki gosteren "beyaz" Turkler simdilik insanlari agaclara baglayip yakmak gibi bir eyleme gecmediler."
Bugün itibariyle Oray Eğin merkezli konuşuyorsak, haklısınız. Ancak cumhuriyet ideolojisinin ilk kuşak idarecilerinin farklı şekillerde de olsa acımasız uygulamalara sistematik bir şekilde başvurduklarını biliyoruz. Tabii bunlar Ku Klux Klan örneğinde olduğu gibi halktan insanlar değildi. Ama zaten birinci kuşak beyaz Türkler içinde halktan insan yoktu.
Hasan Pulur gibi insanlara karşılık geldiğini söyleyebileceğimiz ikinci kuşak nasıl birinciden çok daha 'ehil' ise, Oray Eğin ve yaşıtlarının temsil ettiği üçüncü kuşak da, ikinciye nazaran daha makul. Ama tabii bu noktada Oray Eğin'i bir parça ayrıştırmak da lazım. Çünkü herşeye rağmen kendi sınıfı içerisindekilere nazaran (muhtemelen dünyayı görmüş olmasının da yardımıyla) konulara çok daha geniş bakabilen biri. Üçüncü kuşak hakkında ek olarak, son yıllarda büyütülen ulusalcı kimliğin de etkisiyle yeniden sertleşme eğilimine girildiği de söylenebilir.
"Gazetedeki fotografinda kullandigi genc ve tshirtli resmi, sismanladigi ve yaslandigi gercegini makyajliyor. Cunku genc yazarlik statusu onun herkese "siz eskidiniz" mesaji verebilme hareketliligini sagliyor."
Kilo almış olduğu konusunda haklısınız. Ama bizi ilgilendirdiğini sanmıyorum. Yaşlandığı konusunda ise aynı şekilde düşünmüyorum. Hala medyanın en genç yazarı. Dahası, statüko içerisinden gelen kesim içerisinde en çokseslilik yanlısı, en eğitimli ve de en çok gelecek vaad eden yazar. Bir de tabii ikimizden de daha genç. :)
Üniversite yıllarından itibaren tanıdığım komünist ya da ateist arkadaşlarımda gördüğüm en bariz özellik; önyargıları idi. Bu arada şunu da fark ettim ki; biz de önyargılıyız. Önyargıdan kastım, ezberci, tanımadan, anlamaya çalışmadan, karşı düşüncedeki herkesi, istisnaların olma ihtimalini bile kabul etmeden, etiketlendirmek.
Örneğin; ateistlere göre müslümanlar eğlenmeyen yaratıklar.Hayatın hiçbir güzelliğini yaşamayan, cinselliği dahi sadece üremek için araç gören dünya dışı varlıklar. Bize göre ise onlar tarih boyu görülmüş en sapık topluluk. Tek bildikleri, eğlenmek ve sapıkça ilişkilere girmek. Konuştukça ne kadar yanıldığımızı gördük hep beraber. Tabii görmek istememek için direnenler de olmuyor değildi. Aslında bize bu öğretiliyordu.
Türkiye öcüler ve düşmanlar topluluğuydu. Karşı fikirde olan herkes katledilmesi gereken bir kımıl zararlısı... İşin enteresan tarafı, her bir grubun bunu toplumun refahı adına yapıyor olması. O zaman yanlışlık nerde? Aslında kim kime düşman? Bize birbirimizi farklı tanıtmak isteyen kim? Ya da bu sadece bir kültür mü? Bu toprakların insanlarının karakteristik özelliği mi? Bir film afişinde okumuştum ve türkiyede yaşananların bir özeti gibi gelmişti bana; "Filler sevişirken olan çimenlere olur".
Saygılarımla...