March 27, 2006
'Cumhuriyet En İyi Yönetim Biçimidir!' (Sahiden mi?)
'Cumhuriyet en iyi yönetim biçimi midir?' gibi bir soruyu yanıtlayabilmek için, öncelikle, 'cumhuriyet', 'iyi' ve 'yönetim biçimi' kavramlarını iyi analiz etmek gerekli. (İşin 'cumhuriyet' kısmı için 'Padişah Kovuldu' başlıklı yazıya bakılabilir.)

Etik doğrulara karşı subjektif iyiler
Kitlelerin çeşitli çıkar hesapları gereği kontrol altına alınmak istenmeleri yeni bir şey değil. Tarih, bu amaca hizmet eden hilelerle dolu. Ölmeye değer buldukları kimi şeyler uğruna can veren insanlar savaş meydanlarından hiç eksik olmadı. Ancak onların da önemli bir kısmının uğruna öldüklerini zannettikleri nedenlerden çok daha farklı hesaplar uğruna 'kullanılmış' oldukları da bir gerçek. Politika, bir 'güç' ve 'kontrol' oyunudur. Bu oyun da insan 'kullanmadan' oynanmaz.
İnsanlar çok farklı şekillerde, çok farklı araçlarla kullanılabilirler. 'Korku' ve 'menfaat', zannedilenin aksine, en basit ve en etkisiz araçlardandır. Gerek korkutularak, gerek tehdit edilerek, gerekse karşılığında belli bir menfaat elde edeceklerine inandırılarak, insanların kimi şeyleri 'yapmamaları' ya da aksi takdirde yapmayacakları şeyleri 'yapmaları' sağlanabilir. Ancak genel kabul görmüş bir kaide haline gelmiştir ki, bu türden yaptırımlar kısa ömürlü ve tehlikeli olabilir. Çünkü bu gibi durumlarda, kullanılan insanlar, çoğu zaman ne amaçla kullanıldıklarını bilirler. Dahası, ortada çoğu zaman karşılıklı bir güven söz konusu değildir. Özellikle ihanetin söz konusu olduğu durumlarda, bu konu daha da ön plana çıkar. Zira yine genel kabul görmüş bir kaide haline gelmiştir ki, menfaat karşılığında ihanet eden bir insan, gelecekte şartların değişmesi durumunda önceden hizmet ettiği kişilere de ihanet edebilir. Bu nedenle de hainlerin zamanı geldiğinde bizzat hesabına çalıştıkları kişiler tarafından harcanır ve öldürülürler. Arkalarından da sadece aptallar ağlar. (Çünkü çoğu zaman, bu türden kişiler, halkın tasavvurunda, gerçekte olduğundan epey farklı, hayali bir konuma sahip olabilirler.)
Gücü elinde tutmak isteyenler, hainlere değil, sadık kullara ihtiyaç duyarlar. Bir pazarlık hürmetine değil, can-ı gönülden, gerekirse ölümüne hizmet edecek olan piyonlar, 'amaca hizmetin sürekliliği' için şarttır. Zihinsel kontrol, bu noktada devreye girer. Temel olarak da, insanlara belli değer yargılarının aşılanması ile sağlanabilir. Ancak bu noktada, etik değerlerin 'doğru' ve 'yanlış' olarak nitelendirilebilecek karşılıklarla kodlanıyor olması, kontrol edici açısından çok büyük bir sorun teşkil eder. Zira insanlar, ahlaken doğru bulduklarını iyi, yanlış bulduklarını ise kötü olarak nitelendirirler. Bu durumun insan davranışlarına yansıması üç basit aşamaya indirgenebilir:
Etik kod (doğru/yanlış) » Niteleme (iyi/kötü) » Eylem (yapma/yapmama)
Kontrol edicinin başarılı olması için yapması gereken şey, ilk aşamayı ortadan kaldırmak suretiyle, bireyleri tekil kavramlar bazında 'iyi' ya da 'kötü' şeklinde düşünmeye yöneltmek, söz konusu iyilik ve kötülüğe esas teşkil eden etik (ya da değer sistemi, ya da teori, ya da felsefe) temelinden kişileri mümkün olduğunca soyutlamaktır. Bu başarıldığında, nitelendirmelerin kıymeti tamamen 'kendilerinden menkul' hale gelmiş olur ve kişiler slogan bazında düşünmeye çok daha yatkın hale gelirler.
Devlet eliyle yaptırılan 'zorunlu' eğitim, 'Ağaç yaşken eğilir' atasözünde ifadesini bulan bir gerçeği hayata geçirerek, 'modern zaman kullarını yetiştirme' misyonunu yerine getirir - ki bu da, demokratik yönetimlerde kontrol ve esaretin eski rejimlere oranla çok daha sinsi ve tehlikeli bir şekilde karşımıza çıkmakta olduğu anlamına gelir. Demokratik toplumlarda, minik bireylerin, adına 'okul' denilen toplama kampı misali kurumlara doldurularak, kendileri adına düşünmelerini sağlayabilecek kimi yetenekleri yok edilmek isteniyorsa, bu durum, söz konusu demokrasinin bünyesinde parazit hayat süren bir otoriyertenizmin var olduğunu gösterir.
Henüz hiçbir konuda hiçbir fikri alt yapıya sahip olmayan körpe zihinlere, kıymeti kendinden menkul öğelerin (iyi/kötü), her türlü etik sorgulama sürecinden (doğru/yanlış) soyutlanarak enjekte edilmesi, sadece ve sadece, söz konusu miniklerin ileride çeşitli konularda istenmeyen şekillerde düşünmemelerini temin etme amacı taşır. Bu şekilde yetişen ve 'kendi' iyi ve kötülerine sahip olan bir minik, ileride 'adam olduğunda', bu iyi ve kötülerin gerektirdiği şeyleri 'yapacak' ya da 'yapmayacak'tır.
'Cumhuriyet en iyi yönetim biçimidir' ifadesi, bu duruma çok net bir örnek teşkil eder. Zira, 'cumhuriyet' kavramının tek bir tanımı yoktur. Gerçi ortada tek bir tanım olsaydı dahi durum değişmezdi, zira o yaştaki bir çocuğun bunları ne seviyede idrak edebileceği zaten malumdur.
Cumhuriyetin iyi olduğu düşüncesi, (çocukların zihnine kanun olarak kazınacak olan) basit bir önerme formatında ifade edilirken, bunun hangi etik gerekçelerle, hangi politik felsefenin önkabulleri gereği ya da hangi değerlerin üstün tutulması sonucu gerçekleşen bir 'iyilik' olduğu konusu atlanarak, yukarıda değinilen 'Etik kod' başlıklı birinci basamak ortadan kaldırılmış olur. Öğrenim hayatı boyunca hemen her konuda bu türden 'önceden sindirilmiş zihinsel gıda'larla beslenen kişilerin de, çarpık mantık dizileri kurmanın yanı sıra, ciddi bir beyin tembelliğiyle de karşı karşıya kalmaları elbette şaşırtıcı olmaz. Bu türden eğitim kurumlarında verilen eğitim, kişi için tersine işleyen, aptallaştırıcı bir süreçtir - ki ülkemizde, ilköğretimi tamamlayan öğrencilerin 6 yaşındaki seviyelerine oranla IQlarında düşüşler yaşanmaktadır.
Zihinlerinde esaret yaşayan, soyutlama yeteneğini yitirmiş aciz kişiler, iyi ve kötü bazında kodlanan önermeleri kanun hükmünde bellerler. Bu kişiler, 'Neden?' sorusuyla karşılaştıklarında fazlasıyla rahatsız olurlar. Zira, 'Neden?' sorusu, 'Çünkü öyle' gibi bir cevabı makul bulmaz. Çünkü doğrudan 'önkabulleri' hedef alır.
Vapurlara 'Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır' tabelaları asan bir devlete 'Neden?' diye sorulduğunda, laiklik bahanesiyle sosyal alanda terör estiren bu zihniyetin verebileceği cevap yoktur.
'İnsan devleti için yaşar' gibi bir argümanı sıklıkla ifade ederek devleti vatandaşın üstünde tanımlamaya kalkan bir zihniyete, 'Neden?' diye sorulduğunda, insan olmanın doğurduğu hak ve özgürlüklere temas etmeden (ve dolayısıyla sundukları önermenin kendisini tekzip etmeden) verebilecekleri insani ve akılcı bir cevap yoktur.
'Üniversiteye bikiniyle girilemeyeceği gibi türbanla da girilemez' diyebilecek kadar kültürel rölativiteden bihaber bir zihniyet için, örtünmenin çoğunu da azını da yasaklıyor olmak herhangi bir düşünsel otokontrol adına bir çıkış noktası teşkil etmez. Çünkü bu şekilde düşünmeye yatkın olmamaları sağlanmıştır.
Bu aptallaştırma sürecine esir olmuş insanlar, dünyanın hiçbir ülkesinde azınlıkta değildir. Ama bu durumun mahiyetinin daha iyi anlaşılabilmesi için 'yönetim biçimleri'nden söz etmek gerekli. Zaten bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer konu da, 6 yaşındaki çocuklara neden başka bir konuda değil de, 'yönetim biçimi' konusunda endoktrinasyon yapıldığıdır.
Yönetim Biçimleri Nasıl Doğarlar?
Politikanın, 'güç' ve 'kontrol' merkezli bir kavram olması, devletin söz konusu gücü elde etmek üzere hangi kontrol mekanizmalarını harekete geçireceği sorusunu gündeme getirir. Yönetim biçimlerini de, çoğu zaman, zannedilenin aksine, devletin vatandaşlarını ne derece serbest bırakmaya razı olduğu değil, hangi kontrol mekanizmaları kullanıp kullanmayacağı belirler.
Bu işe girişen bir devlet, yukarıda sözü edilen türden iyiler ve kötüler icat etmek ve bu iyi ve kötüleri en az bir tane 'uğruna ölmeye değer kavram' etrafında kurgulamak zorundadır.
Dünyanın (göreceli olarak) en özgür ülkelerinden biri olan ABD'den bir örnek vermek böyle bir konu için uygun olabilir. ABD'nin tüm iyi ve kötüleri 'özgürlük' ideali etrafında kurgulanır. Bir şeyin özgürlükleri genişletecek ya da sınırlayacak olması, doğrudan iyiliğine ya da kötülüğüne delalet eder. Bir ABD vatandaşı, ülkesinin dünyanın ilk ve en özgür ülkesi olduğuna inanır. Bir Norveçliye ek olarak ne gibi hak ve özgürlüklere sahip olduğunu bilmiyor olması durumu değiştirmez. 18. yüzyılda yürürlüğe konan ve halen dünyanın yürürlükte olan en eski anayasası olan ABD Anayasası'na karşı, İncil'e yönelik olana benzer bir iman söz konusudur. Dünyanın herhangi bir yerinde savaşan ABD askerlerinin de bu yüce ideali o insanlara götürmek için savaştıklarına inanılır. Özgürlüklerin garanti altına alındığı ABD anayasını kaleme alan kişilerin Afrikalı esirleri mülk edindikleri gerçeğinin bu özgürlük ideali ile çelişiyor olması çoğu insanın aklına soru işareti getirmez.
Türkiye Cumhuriyeti söz konusu olduğunda da, 'özgürlük' kavramının yerini 'bağımsızlık' alır. Kurtuluş Savaşı'nın efsaneleştirilmesiyle ifadesini ve buna bağlı açılımlarını bulan bağımsızlık kavramı etrafında oluşturulan değerler (özellikle eğitim yoluyla) halkın bilinçaltına nüfuz ettiğinde, toplumu yönlendirmek kolaylıkla mümkün olur. Örneğin, Avrupa Birliği'ne girmemiz söz konusu olduğunda, bu durumdan çeşitli nedenlerden ötürü rahatsız olan çevrelerin, 'Bağımsızlığımızı elimizden almak istiyorlar!' diye ortalığı velveleye vermeleri ve herşeyi bu kadar basite indirgemeyi başarmaları, sadece ve sadece 'sihirli sözcükleri' kullanmalarıyla mümkün oluyor. Hipnotik uygulamalar esnasında, belli ifadeleri duyduğunda uyuyan ya da uyanan insanlar misali davranan bir halkın yönlendirilmesi elbette zannedildiğinden çok daha kolay olacaktır.
ABD Başkanı, 'Özgürlüğümüzü yok etmek istiyorlar' diyerek eylemlerini mazur göstermeye çalıştığında nasıl bir Türk vatandaşı (ABDlilerin aksine) bu ifadeyi hiç de inandırıcı bulmuyorsa, Türklerin her bağımsızlık lafı edildiğinde galeyana gelip 'Bizi bölecekler', 'Bütün dünyanın gözü bizim topraklarımızda' türünden ifadelere pabuç bırakmaları da, özellikle Avrupa'nın nazarında Türkler adına histerik bir imajın oluşmasını kaçınılmaz kılıyor.
Realist bir politika felsefesiyle konu ele alındığında, her ülkenin bir diğerine pragmatizm eksenli yaklaşması zaten baştan eşyanın tabiatı gereğidir. Yani menfaatlerini korumak sadece Türkiye'ye has bir tutum değil elbette. Ancak zaten doğal olan bir durumu manipüle ederek, potansiyel sorunları hayali zeminlere oturtmaya çalışmanın da, elbette makul bir izahı yok.
Ancak konu ister özgürlükler, ister bağımsızlık olsun, demokratik olma iddiasında olan rejimlerin, bu kavramlar etrafında kendi politikalarına uygun gelecek şekilde kamuoyunu etkilemeleri, demokrasi ya da benzeri formdaki idealleri hayata geçirmenin 'gerçek manada' bireysel haklar adına yeterli olup olmadığı konusunu gündeme getirir.
Bu soru ise, 'Eğer temel hak ve özgürlükler gerçek manada söz konusu değil ise, o zaman (demokratik olan ya da olmayan) yönetim biçimleri nasıl ortaya çıkıyor?' sorusunu doğuruyor.
Her ülke, kendi vatandaşlarına, görünüşte son derece makul olan gerekçeler eşliğinde neden ülkede mevcut olan rejimin 'olabileceğin en iyisi' olduğunu izah etmeye çalışır. Bununla amaçlanan, hakim kılınması istenen rejimin varlığı için 'uydurulan' gerekçeleri halkın özümsemesini sağlamaktır.
Yazının başında, politikanın bir güç ve kontrol oyunu olduğuna değinilmişti. 'Kontrol' konusu, yukarıda ifade edildiği gibi, bir devletin kendi vatandaşlarıyla ilişkisine işaret ederken, 'güç', uluslararası açılımları da olan, ekonomi merkezli bir konudur. Devletler, gerek içeride, gerek dışarıda, güçlerini artırma adına faaliyette bulunurlar. Bu durum da, politika ve ekonominin aslında birbirleriyle tamamen iç içe olan iki disiplin olduklarını çok net bir şekilde gösterir.
Devletin hakim olmasını istediği ve bu nedenle 'faziletlerini' vatandaşlarına endoktrine ettiği rejim, aslında ekonomik anlamda da kendi politikası adına en iyi sonuçları verecek ve dolayısıyla politik gücünü besleyecek olan rejimdir. Alexander Gerschenkron, bu durumu, ülkelerin 'hangi dönemde endüstriyelleştiklerini' bağımsız değişken kabul ederek açıklamıştır.
ABD ya da İngiltere gibi erken endüstriyelleşen ülkeler, endüstriyelleşmenin doğuracağı ciddi büyüme avantajını kullanma adına, Adam Smith'in (bizzat kurmamış olsa da) geliştirdiği, üreticiyi ekonomik anlamda olabildiğince serbest bırakan laissez-faire (bırakın yapsınlar) anlayışını fiilen destekleyerek ülkelerinde hakim kıldılar. Bir başka deyişle, bu felsefeyi hakim kılmalarının nedeni, prensiplerine iman etmiş olmaları değil, kendileri için en iyi sonucu vereceğine inanmalarıydı.
Almanya gibi, endüstriyelleşme konusunda 'nisbeten' geç kalan ülkelerde ise, hızla endüstriyelleşmekte olan diğer ülkelere 'yetişebilme' adına, bireylerle birlikte devletin de ekonomik alanda faaliyet göstermesine imkan veren karma ekonomiye geçilmesi zorunluydu ve öyle de yapıldı.
Rusya gibi, halkının tamamına yakını tarımla geçimini sağlayan, endüstriyelleşme konusunda fazlasıyla geç kalmış ülkelerde ise, devletin sosyal, politik ve ekonomik alanda herşeye tamamen hakim olduğu bir sistem inşa edilmek zorundaydı. Bunu gerçekleştirme adına, Joseph Stalin, Yevgeni Preobrazhensky'nin ekonomik kalkınma modeli çerçevesinde Marksizmi otoriteryen bir uca taşıyarak ve istediği şekilde manipüle ederek, endüstriyelleşme ve ekonomik kalkınma pahasına milyonlarca insanı öldürmekten çekinmedi. Stalin Rusyasında da herşey (elbette) yine, toplumun iyiliği için yapılıyordu.
Özetle; devletler, (resmi ya da gayriresmi) ideolojilerini, 'felsefeleri gereği' değil, 'menfaatleri gereği' savunurlar. Amaçlarına en iyi seviyede hizmet edecek olan politik ekonomi teorilerini önce akla uydurur (rationalization), sonra da bu teorilerin faziletlerini faydalarına işaret ederek gerekçelerler (justification).
(Gizli ya da açık) otoriyeryenizmin var olduğu her ülkede, yönetim biçimini belirleyen unsur 'güç arayışı', dolayısıyla da ekonomidir. Devlet, herhangi bir ekonomik sistemin kendisini güçlü kılacağına inandığı vakit, o sistemin önkabullerini kendi halkına endoktrine eder.
Bütün bunlar nedeniyle, 'politika' ve 'ekonomi', birbirlerinden ayrılması mümkün olmayan, ancak buna rağmen 'çok fazla kişinin her ikisini birden hakkıyla öğrenmemesi gereken' sosyal bilimlerdir.
Sonsöz
Nihal Bengisu Karaca, geçtiğimiz günlerde yazmış olduğu bir yazısında, bir gerçeğin sadece çok az bir bölümü aydınlandığında, insanların söz konusu gerçeğin tümüne vakıf olduklarını zannetmelerinden bahsetmişti. Böyle bir durumdaki kişinin, fili tuttuğu yerden tarife kalkışıp, 'Hmm, boruymuş...' demesinin kaçınılmaz olduğunu ifade ediyordu Nihal Hanım.
Ülkemizde de, pek çok temel sosyal problem karşısında yapılan tespitler, maalesef filin boruya indirgenmesinden çok da farklı olmuyor. Dünyayı ve içinde yaşanan olayları 'okuyamama', bunun en büyük sebebi. Bu duruma ise, herşeye kendi subjektif (ve resmi) doğrularından bakan insanların toplumu yönlendirmesi neden oluyor.
Bundan yüzyıl kadar önce, ABD'de esaretin sona erdiği, ancak siyahların yine de toplumsal ayrıma (segregation) tabi tutulduğu bir dönemde, devletin eğitim politikaları tartışılırken, bir ordu yetkilisi, 'tek merkezden idare edilecek bir okul sistemi kurularak milli propagandanın yayılmasını' teklif etmişti. Bu sistemin sağlıklı olarak işleyebilmesi için de, merkezi otoritenin öğretmenleri 'dönüştürmesini', öğretmenlerin de halka 'ulaşması' gerektiğini söylemişti.
Dünyanın her neresinde ve tarihin hangi döneminde olursa olsun, otoriteryen uygulamalara sıcak bakan insanların aynı çizgide buluşmaları fazlasıyla mümkündür. 19. yüzyılın son dönemlerinden Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcına, oradan da Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar süren çalkantılı dönem, her kafadan bir sesin çıktığı, fikirler bazında da son derece karmaşık, ancak üretkenliği ve çeşitliliği nedeniyle de bir o kadar da ilginç olan yılları içerir. O dönemin Türkçüleri, Osmanlıcıları, İslamcıları ve Batıcıları, boynu bükük ülkelerinin dertlerine deva olacağını düşündükleri farklı reçeteleri birbirlerine karşı savunuyorlardı. Yaşanan onca karmaşaya, ihtilafa ve acıya rağmen, bu çeşitliliği romanlarıyla, şiirleriyle dahi 'yaşamış' olan dopdolu, capcanlı bir dönemdir o dönem.
Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, yeni devletin niteliği gereği hayata geçirilen uygulamalar, böyle bir çeşitlilikten ziyade, tektipleştirici hakim anlayış gereği, herkesi devlet tarafından biçilmiş olan tek bir kalıba sokmayı öngördü. Müsademe-i efkardan barika-yı hakikatin doğacağını uman o sesler kesildi.
Bu yeni dönemin insanının 'doğruları' tek ve kesindi. Çünkü o doğruların olabileceğin en 'iyi'si olduğuna inandırılmıştı. Fazlasıyla aptallaştırılmış olmasına rağmen, kendisini çok da kötü hissetmiyordu. Belki epey de cahildi, ama cebinde bir üniversite diploması vardı.
2000'li yılların şımarık çocuklarının kesilen o farklı seslerden haberleri yok. O farklı seslere sahip olan ve farklı reçeteler kaleme alan insanların hepsinin birer ruhu vardı. Onların yaşadıkları her on yıllık dönemi, devrin değil gazetelerinden, edebiyatından dahi takip etmek de mümkündü.
Onların sesleri kesildikten sonra yaşanan on yıllar ise bomboş. Çünkü yeni dönemin şaşkın çocuğu suskun! Değil, bir şiir, bir kitap yazmak, en basit düşünce ve duygularını dahi eline kalem alıp ifade etmekten aciz! Çünkü yeni dönemin çocuğu bomboş. Boş olan zihninden de hiçbir şey damlamıyor. Lisanı sığ! Öz dedesinin kendisini ifade ettiği kelimelerin anlamını bilmiyor, merak da etmiyor.
Sesi kesilenlerin oluşturduğu mozaikin her parçasındaki her fert, söz konusu fili aralarında bir bütün olarak görüyor, bir diğerine filin nereye yönlendirilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Bugünün zavalları ise, ellerinde bir boru olduğundan son derece eminler ve bir yolunu bulup herkese bir şekilde onun 'iyi bir boru' olduğunu kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bunu başarmaları mümkün değil. Onlar henüz farkında değiller ama bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ama onların bunu fark etmeleri de mümkün değil, çünkü kendilerini sorgulamak gibi bir erdemleri de yok. Artık tamamen anlamsızlaşmış koca bir HİÇ uğruna, kendileri gibi düşünmeyen herkesin canını yakmaya hazırlar. Kendileri farkında olmasalar da, aslında sonları çoktan geldi. Ama onların resmi ideolojisinin iflas etmiş olması, maalesef sesi kesilenleri geri getirmiyor. Bunun için tekrar müsademe-i efkara ihtiyaç var. Ancak müsademe-i efkarın doğabilmesi için de, zihnimizdeki tüm 'iyi' ve 'kötü'lerden kurtulup, 'doğru' ve 'yanlış'lar üzerinde düşünmeye başlamamız gerekiyor.
Okuyucu Yorumları (9)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Bu konuda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Oy kullanma hakkının tüm kesimlere yayılması olayı son zamanların olgusu olmakla beraber, şahsen ben demokrasinin uygulanır göründüğü ülkelerin ne derece bunu uyguladığı ve aslında her oyun eşit ve özgürce mi kullanıldığını hala merak eder dururum.
Mümtaz Soysal hocamız vardı.Bu konularda çok şey anlatırdı.Ondan edindiğim intiba,her oyun eşit sayılmaması idi.
Hangi cumhuriyet? Kimin cumhuriyeti?
Soruların sonu yok...
Bu konunun paralelinde bir terim var hiperdemokrat:
http://www.anafikir.com/goster.asp?t=231
Gözü kapalı demokrasi savunucusu... Belki ilginizi çeker.
Bu şimdiki çoktan seçmeli bir sistem mi, yoksa *oktan seçmeli mi?
"Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne de buluta...''
Her çeşit oyun eşit sayılmaması da çözüm değil gibime geliyor. Oyların dağılımını bir şekilde oylayanların eğitim durumuna göre yapsan, eğitim hakkın da çok geçmez alınıverir elinden. (Paranoyak olmam takip edilmediğim anlamına gelmiyordu değil mi?)
Hem de elitist melitist olmaz öyle! Zeka düzeyi de girsin içine belki olur o zaman... Seçilenler de, seçenler de testten geçsin önce. Hatta üremenin ön koşulu da bu zeka puanları olsun. Faşist çağrışımlar yapmıyor mu bunlar? Ee ne yapalım o halde?
Son zamanlarda okuduğum en iyi makaleydi.
Bazı kavramların daha iyi yerine oturmasını sağladı.
Neden bazı insanlara laf anlatılamadığını, "özgür düşünce" denen şeyin ne denli zor olduğunu farkettim.
Teşekkürler...
Bizim ilkogretimin IQ dusurdugunu gosteren calismaya nasil ulasabilirim? Bir referans gostermeniz mumkun mu?
Bülent Bey,
Birkaç yıl önce böyle bir araştırma yapılmış, sonuçları gazetelerde yayınlanmıştı. Hala zaman zaman o araştırmaya yeri geldikçe atıfta bulunulur, ancak araştırmayı kimin düzenlediğini hatırlayamadım. Buraya yazmadan önce bir dostuma danıştım, o da yukarıdakilerle aşağı yukarı aynı şeyleri söyledi.
Derin Sular yayına daha erken başlamış olsaydı, öyle bir araştırmaya mim koymadan geçmek olmazdı. Artık bir dahaki sefere...
Anliyorum, ben belki bir bilen cikar diye aciga yazmistim referans arzumu. Malum su sira Richard Lynn ve o tip adamlarin yaptigi 'Milli IQ' arastirmalari basinda on plana cikmaya basladi ve bunlari "correllation/causation" konusundaki kafa karisikligindan faydalanip duz irkciliga cekmeye yatkin bir kalabalik sevincle takip ediyor. O bakimdan dayatilan egitimin olculebilir sekilde bazi zekayla alakali test neticelerini menfi etkilemesini inceleyen var midir diye merak ediyordum, sizin yazi tam ona denk geldi. Herneyse, sorularimiz burada dursun belki bir bilen denk gelip yazar bir zaman.
Bu şimdiki çoktan seçmeli bir sistem mi, yoksa *oktan seçmeli mi?
"Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne de buluta...''
Her çeşit oyun eşit sayılmaması da çözüm değil gibime geliyor. Oyların dağılımını bir şekilde oylayanların eğitim durumuna göre yapsan, eğitim hakkın da çok geçmez alınıverir elinden. (Paranoyak olmam takip edilmediğim anlamına gelmiyordu değil mi?)
Hem de elitist melitist olmaz öyle! Zeka düzeyi de girsin içine belki olur o zaman... Seçilenler de, seçenler de testten geçsin önce. Hatta üremenin ön koşulu da bu zeka puanları olsun. Faşist çağrışımlar yapmıyor mu bunlar? Ee ne yapalım o halde?