<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0">
    <channel>
        <title>Medya</title>
        <link>http://www.derinsular.com/medya/</link>
        <description>Medyadan haber, yorum ve röportaj alıntıları</description>
        <language>en</language>
        <copyright>Copyright 2008</copyright>
        <lastBuildDate>Sun, 16 Nov 2008 16:29:33 +0200</lastBuildDate>
        <generator>http://www.sixapart.com/movabletype/</generator>
        <docs>http://www.rssboard.org/rss-specification</docs>
        
        <item>
            <title>1937-1938&apos;de Dersim&apos;de neler oldu? [Ayşe Hür]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.taraf.com.tr/makale/2694.htm">1937-1938'de Dersim'de neler oldu?, Ayşe Hür / Taraf</a></p>

<blockquote>DERSİM'E RESMÎ BAKIŞ . Hatırlarsanız, 19-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Taraf'ta yayınlanan 'Osmanlı'dan Günümüze Kürtler ve Devlet' başlıklı yazı dizisinin 'Devletin isyanları önleme reçetesi' adlı dördüncü bölümünü şöyle bitirmiştim: "Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926'da hükümete sunduğu raporda, "Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır" demişti. 1931'de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı: "A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek."   

<p><br />
OKŞAMAKLA OLMAZ . "Erkânı Harbiye Reisi'ne verilen raporda ise açık konuşulmuştu: "Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır."... Bu konuya önümüzdeki haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli 'Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?' başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar Gürsoy'un mektubuna cevap verirken değineceğim." Bu hafta, Tayip Erdoğan'ın 'Tek devlet, tek bayrağa karşı olan buyursun beğendiği yere gitsin', Vecdi Gönül'ün 'Rumlar ve Ermenler devam etseydi bugün aynı milli devlet olur muyduk?' vecizeleriyle sembolize olan ırkçı zihniyetin en kanlı tezahürlerinden olan 1937-1938 Dersim harekâtlarının tarihçesini, önümüzdeki hafta ise söz konusu mektubu yayımlayacağım. Böylece her iki tarafın da ne dediği daha iyi anlaşılacak.   </p>

<p>* * *   </p>

<p>Bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ'ı da içine alan bölgeye MÖ. 6 yüzyılda Pers Kralı Darius'un egemenliğinden dolayı Dranis deniyordu. Bundan 200 yıl sonra Yunan ülkesinden kalkıp Pers ülkesine giden efsanevi 'On Binlerin Yürüyüşü'nü anlatan Xenophon'un Anabasis eserinde bölgenin adı Derxene olarak geçer. Ermenicenin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya başladığı 5. yüzyıla ait Ermeni kaynaklarında bölgeden Derjan diye söz edilir. Bitlis hükümdarı (Kürt düşmanı) Şeref Han Bitlisi'nin 1597'de kaleme aldığı Şerefname'de ise "Derzini, içinde büyük bir kilise bulunan bir kaledir. Kale ahlaksız kâfirlerin elinde bulunduğu sırada, ona Derzir adını verirlerdi. Kaleyi Habil ve Kâbil istila ettikten sonra, adı kullanıla kullanıla Derzini şeklini aldı" satırlarını okuruz. Bütün bunların 'Dersim' adının erken biçimleri olduğu sanılır. </p>

<p>Genel olarak, Dersim adının Farsçada 'kapı' anlamına gelen 'der' ile 'gümüş' anlamına gelen 'sim' kelimelerinden geldiği kabul edilir. Eski Ermeni kaynaklarında bölgede bolca gümüş olduğundan söz edilir ama bugün buna dair tek kanıt, komşu Gümüşhane ilidir. 7. yüzyılda yaşamış büyük Ermeni tarihçisi Horenli Musa ise bölgenin ismini, 'Sim' asıllı bir Ermeni soylusuna bağlar. </p>

<p><br />
ESAS DERSİM . Tarihsel ve kültürel açıdan büyük öneme sahip olan Esas/Merkezi/Gerçek Dersim olarak adlandırılan bölge, bazı kaynaklara göre Tujik (Abbasan) ve Kutu Deresi mıntıkaları, bazı kaynaklara göre Munzur Çayı ile Pülümür Suyu (Harçik) arasındaki dağlık bölge, bazı kaynaklara göre ise Halvori, Mazgirt ve Kiğı'nın gerisindeki dağlık bölgedir. Çemişgezek ve Pertek'in de kısmen içinde bulunduğu Ovacık ve Hozat bölgesine 'Batı Dersim'; Pülümür, Nazimiye ve Mazgirt'i içine alan bölgeye ise 'Doğu Dersim' denir. </p>

<p>1847 yılında Dersim Sancağı Erzurum vilayetine, 1859'da Harput vilayetine bağlanmıştır. Dersim adının haritalarda boy göstermesi bundan sonra olmuştur. Bu tarihten sonra bazen sancak bazen vilayet olan Dersim 1923 sonrasında vilayet yapılmış ama 1926'da lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürülmüştür.</p>

<p><br />
PROTO ERMENİLER . Kendilerini Şafi Kürtlerden ayırmaya özen gösteren Kızılbaş (Alevi) Dersimlilerin etnik kimliği tartışılan bir konudur. 'Erken Dersimliler' denilen Kırmanclar birçok kaynakta 'proto-Ermeni' olarak tanımlanmaktadır. İddialara göre, Ermeniler tarih içinde büyük ölçüde Aleviliğe geçmiş, ama Surp Sarkis, Gağant, Zadik, Vartavar gibi eski inanç ve geleneklerini kendi içlerinde yaşatmaya devam etmişlerdir. 'Geç Dersimliler' ise Zazaca (Dımıli) konuşan Şeyh Hasananlılar (Abbasan, Ferhadan, Karabalan, Kureyşan) ve Seydanlılar (Kalan, Kevan, Koçan) aşiretleridir. Ancak Zazacayı Kürtçenin bir lehçesi sayanlar hepsinin kimliğini Kürt olarak tanımlarken, Zazacayı Kürtçeden ayrı bir dil olarak değerlendirenler Zaza ve Kürt şeklinde iki farklı etnik kimlikten söz edilmesi gerektiğini savunurlar.</p>

<p><br />
KIZILBAŞ DERSİMLİLER . Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak 'Dirsimli' veya 'Dujik/Duşik' aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi 'Ekrâd (Kürtler) taifesinden' olarak sınıflandırır. Yalnızca Zazaca konuşan Balabanlar'ın Yörükan taifesinden Türkler olduğu söylenir. </p>

<p>Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim'i hükümetin gözünde 'çıban başı' yapan, Dersimlilerin Osmanlı'dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim'e gelmişti. 14 Haziran 1934'te Türkiye'yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935'de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim'in adı Tunceli ('Tunç Eli') olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl'ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921'deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa'nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi.</p>

<p><br />
1937 ISLAHAT PROGRAMI . Bölgeye dair izlenim ve önerilerini 1935'te hazırladığı 'Şark Raporu'nda belirtmiş olan Başbakan İsmet İnönü 18 Haziran 1937'de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim için 'Islahat Programı'nı açıkladı. Programa göre, Dersim'e yol, köprü, okul, kışla yapılacak, askerlik ve vergi işleri düzene konulacak, ağalık, derebeylik, şeyhlik kökünden kaldırılacak, zorbaların malları devlete geçecek, halka toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verilecekti. Dersim'i haydut yatağı durumuna getirenler, Batı illerine nakledilecek, orada iskân edilip, namuslu, eğitilmiş vatandaşlar haline getirileceklerdi. Dersim tamamen boşaltılacak ve burada Bakanlar Kurulu'nun izni olmadan kimse oturmayacak ve yerleşmeyecekti. Böylece, resmi tarih tezine göre 'Horasan'dan gelme öz Sünni Türk olan ama sonradan Kızılbaş Kürtlere dönüşen Dersimliler', asıl çevrelerine, benliklerine kavuşacaktı. İnönü'nün açıkladığı önlemler arasında "Türklerin yoğun olduğu yerlerde kız ve erkek yatılı okulları açılarak Dersim'den beş yaşını doldurmuş kız ve erkek çocukların okutulup büyütülmesi, bunların kendi aralarında evlendirilerek, kendi ana ve babalarından kalan mallar ve mülklerin içinde birer Türk yuvası haline getirilmesi' de vardı. </p>

<p>Aslında daha program hazırlanırken, jandarmaca aranan 3.700 kişiden 2 bini güvenlik güçlerine teslim olmuş, 'asayişsizlik' olaylarında önemli bir azalma kaydedilmişti. Direnen tek kesim, Kutu deresine saklanan Seyit Rıza ve yandaşlarıydı. </p>

<p><br />
KEÇİLERİN MEŞE YAPRAĞI . Direnişçilerin endişelerini ve devletin onlara bakışını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman'ın Tan gazetesindeki haber gayet iyi anlatıyordu. Gazetenin diliyle 'Hayatı başlı başına bir çapulculuk tarihi teşkil eden' Abbasuşağı aşiretinin lideri Seyit Rıza adlı şerir (haydut) saltanat devrinden beri kati bir darbe yemediği için gitgide, servetini melanetleri kadar çoğaltabilmişti, ama hükümetin Tunçeli mıntıkasını imar ve ıslah işine başladığını görür görmez fena hiddetlenmiş, elindeki nüfuzun ve derebeylik kuvvetinin gitmemesi için' çare düşünmüştü. Gazeteye göre Seyit Rıza halkı şu iddialarla kışkırtıyordu: 1) Aşiret kadınlarının namusu tehlikededir. Bunlar gündüzleri kocalarının, geceleri karakolla efradının malı olacaktır. 2) Hükümetin yaptırdığı karakollar, yakında bu mıntıkadan sürülecek olan aşiretlere posta mevkii olmak içindir. 3) Köylerdeki bütün halk, bir yere toplanacak, bir sıraya yapılacak evlerin içerisine tıkılacak, bu evlerin yalnız iki kapısı olacak, bu kapıların önünde birer polis bekleyecektir. 4) Ekmek ve odun vesika ile verilecektir. 5) Keçilere verilen meşe yaprağı bile vesikaya bağlanacaktır. 6) Halkın bütün kazandığı elinden alınacaktır. </p>

<p><br />
HALVORİ TOPLANTISI . Gazete, bu propagandalara kanan Abbasuşağı, Yusufhan, Demenan, Haydaran, Kureyşan ve Bahtiyar aşiretlerinin, ilk olarak Seyit Rıza tarafından 'birer tek şeker veya birer lokma ekmek, keçekülah göndermek suretiyle' yapılan davetlere uyarak Haydaran aşireti içinde Kürpik'te toplandıklarını belirtiyor, 'muhteris ve mel'un bir zihniyet' taşıdığını iddia ettiği Demenan aşiretinin lideri Cebrail'in "Mektep, nahiye, bizim nemize?... Bunları ortadan kaldırmalıyız!... Hepsini hemen yakmalıyız!" diyerek isyanın işaretini verdiğini söylüyordu. Haber şöyle devam ediyordu: [T]oplantıların hemen hemen en mühimi olan Halvori toplantısı[na da] ...davet bermutat teklif ve kabul masasına birer tek şeker, bir lokma ekmek ve keçekülah göndermek suretile olmuştur. Seyit Rıza, bu toplantıda bulunmak üzere Munzur suyu kıyılarına bizzat inmiştir. Karşı sahilde bulunan Cebrail ile uzaktan uzağa bağırmak suretile konuşulmuştur. Hava biraz bozuk olduğu için hayli zahmet de çekilmiştir. Cebrail Seyit Rıza'dan daha kuvvetli tedbirler almasını istemiş, Seyit Rıza bu işte sonuna kadar elbirliğile yürünüleceğini, devlete karşı ne mümkünse yapılacağını, hükümet kuvvetlerine karşı bir cephe teşkil edilmek üzere aşiretlerin tamamile el ele vererek çarpışacağını ve bunun içinde aşiretler arasındaki şahsi kan ve kin davalarının şimdilik tamamile unutulmuş addedileceğini söylemiştir. Mahut şerirlerden Hisso Seydo da bu toplantıda bulunmuş, aht ve peyman manasına olarak Munzur suyundan bir avuç içilmiştir..." (12 Kasım 1937, Tan) </p>

<p><br />
BOMBARDIMAN UÇAKLARI . İki aşiret reisinin Munzur'un iki yakasından birbirine bağırmasını 'en mühim toplantı' diye sunan Tan gazetesinin niyeti tam olarak anlaşılmayan merkeze yönelik çevresel bir tepkiden ibaret olan olayı 'büyük bir isyan' olarak gösterme gayretleri gerçekten gülünçtür, ancak Kızılbaş Dersimliler ile Türk ulus-devleti arasındaki savaşın sonu çok hazindir. 20 Eylül'de İsmet İnönü Atatürk tarafından görevinden alınmış ve başbakanlığa Celal Bayar getirilmiş, bütçeye 1 milyon liraya yakın tahsisat konulmuş, ardından Diyarbakır'dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmıştır. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal'in manevi kızı ve Türkiye'nin 'ilk kadın pilotu' Sabiha Gökçen kullanmıştır. (Sabiha Gökçen meselesine bir başka yazıda döneceğim.) Seyit Rıza'nın aşiretine sığınan Koçgirili Alişer ve karısı Zarife öldürüldükten sonra Seyit Rıza ve iki adamı, bazı kaynaklara göre 5 Ekim'de, bazılarına göre 10 Ekim'de, kendilerine güvence veren Erzincan Valisi'ne teslim olmaya giderken tutuklanmışlardır. Dersim'in siyasi önderlerinden Baytar Nuri Dersimi ise yurt dışına kaçmayı başarmıştır. </p>

<p><br />
YARGILANMALAR . Seyit Rıza ve yandaşlarının duruşması 18 Ekim 1938'de Elazığ'da başlar. Bundan sonrasını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman'ın Tan gazetesinden izleyelim: "Seyit Rıza 18 Ekim günkü duruşmada Demirhan, Haydaran ve Yusufhan aşiretlerinin elebaşlarının 20 Martta Kahmut köprüsünü yaktıklarına dair ifade veren şahide "Allaha, devlete karşı gelmek için kudurmuş muyum ben!?" diye haykırdı ve el kaldırdı. Sonra şahit Muhindili Hüseyin dinlendi... Kamer şöyle haykırmış. "Başına şapka koydun da adam mı oldun?" Şahit aşiret reislerinin yanında bir Ermeni casusuna rastladığını da söyledi. Yine bu şahidin ifadesine göre aşiret reisleri bir devlet kurmak için su içmek suretile yemin etmişler. Hüseyin Demirhanlıları ikna etmiş fakat Seyit Rıza şöyle bağırmış: "Su için yemininden dönmez!" </p>

<p>Şahidin bu ifadesi hakkında ne diyeceği Seyit Rızaya soruldu, kat'iyen inkâr etti. Yusufhan aşireti reisi de şahidi ithama çalıştı ve dedi ki: "Bu adam casustur, şeyh oğludur. Bizi teslim olmamaya teşvik etti." Bundan sonra şahit Hıdır çağrıldı ve isyanın başlangıcı hakkında malumat verdi, dedi ki: "Reisler, kabile halkına, devlet kurmak için Ermeni'den dört milyon altın geldi, demişler. Reislerden Hiso da Seyit Rıza'nın evinde plan çizmiş:" Şahidin ifadesi hakkında diyecekler sorulduğu zaman inkar etti. ... Mahkeme ayın 22 sine bırakıldı.(19 Ekim 1937, Tan)   </p>

<p><br />
Seyit Rıza İtiraf Ediyor   </p>

<p>Tunçeli isyanı maznunlarının muhakemelerine bugün de devam edildi. ... Bugünkü celsede bir kısım suçluların mazbut ifadeleri okundu. Dinlenen şahitler, karakolu basanların Seyit Rızanın aşiretinden ve damatlarından olduğunu, Şeyvan (Seyhanlı) aşireti reisi Hasso Seydonun da askeri mühimmatı yağman edenler arasında bulunduğu söylediler. Bu celsede en dikkate değer taraf Seyit Rıza'nın torununun şahadeti oldu. Bu torun, dedesinin 60 silahlı şahısla beraber olduğunu anlattı. Verdiği tafsilat karşısında Seyit Rıza bir hayli şaşkınlıklar geçirdi ve tevil yollu cevaplar vermek mecburiyetinde kaldı. Seyit Rızanın adamlarından Zeynel'in ifadesi de suçluları şaşırttı ve aşiret reislerini itirafa mecbur bıraktı.... (23 Ekim 1937, Tan)   </p>

<p><br />
Seyit Rıza ve Avenesinin Muhakemesi   </p>

<p>Tunceli isyanı maznunlarının bugün de muhakemelerine geç vakte kadar devam edildi. Bugünkü mahkemede isyan hadisesine ait Nazimiye Hozat Malazgirt kaymakamlarının o sırada verdikleri raporlar ve suçluların silahlı olarak devlet kuvvetlerine karşı geldiklerine dair delilli telgrafları okundu. Suçlular inkâra devam etmişlerdir. Muhakeme ayın üçüne kaldı. (2 Kasım 1939, Tan)   </p>

<p><br />
Tunceli isyanı suçlularının muhakemelerine bugün de devam edildi.   </p>

<p>Mahut Seyit Rıza ve suç ortakları yine mahkemenin karşısına çıktılar. Bugünkü celsede iddia makamı iddiasını okuyarak, suçlulardan bir kısmının Türk Ceza Kanunu'nun 149. maddesinin ikinci fıkrasına göre cezalandırılmasını, bir kısmının da yine ayni maddenin üçüncü fıkrasına göre cezalandırılmalarını istedi. Neticede muhakeme müdafaa için Cumartesiye kaldı. İkinci fıkraya göre cezaları istenilenler arasında Sergerde Şeyh Rıza ve oğlu ve aveneleri bulunmaktadır. Bunlar hakkında istenilen ceza idamdır. (5 Kasım 1937, Tan)   </p>

<p><br />
Dersim Şakilerinin Sorgusu   </p>

<p>Dersim şakilerinin elebaşısı mahut Seyit Rıza, çok bitkin bir vaziyettedir. Muhakemenin son celselerinde suçlular, tamami(y)le şaşalamış bir vaziyetteydiler. Birbirlerini itham ediyorlardı. Seyit Rıza'nın mahkemede okunan mektuplarında, çok küstahça ve ahmakça satırlar vardır. Seyit Rıza, takip müfrezeleri çekilmediği takdirde çok kan döküleceğini, kendisinin 70 aşireti(y)le başka yere gideceğini, hükümete katiyen teslim olmayacağını yazmaktadır.... Müddeiumumînin (savcının) geçen celsede okuduğu iddianamede yalnız dokuz kişinin beraatı istenilmektedir. Kararın şu günlerde tefhim edilmesi (açıklanması) muhtemeldir. (8 Kasım 1939, Tan)   </p>

<p><br />
Atatürk Doğu Seyahatine Çıkıyor   </p>

<p>Cumhurreisimiz Atatürk'ün, bugünlerde Şarki ve Cenubi Anadolu'da geniş bir tetkik seyahatine çıkmaları muhtemeldir. Büyük Şefimizin bu seyahat esnasında Mersin veya Antalya'dan vapurla İstanbul'a geçmeleri de ihtimal dahilinde görülüyor. Başvekilimiz Celal Bayar ile Dahiliye Vekili ve Parti Genel Sekreteri Şükrü Kaya ve Nafıa Vekili Ali Çetinkaya'nın da bu seyahat esnasında Atatürk'ün beraberlerinde bulunacakları öğrenilmektedir. Nafıa vekilimiz bu seyahat esnasında Diyarbekir-Cizre hattının temel atma töreninde bulunacaktır. (9 Kasım 1937, Tan)   </p>

<p><br />
Büyük Şefin Seyahati   </p>

<p>Atatürk Dün Akşam Şark Vilayetlerine Bir Tetkik Seyahatine Çıktılar Beraberlerinde Başvekil Celal Bayar ile Dahiliye ve Nafıa Vekillerimiz de Bulunuyor (13 Kasım 1937, Tan)   </p>

<p><br />
Dersim Şakilerinin Akıbeti   </p>

<p>Seyit Rıza, Oğlu ve Avenesi Dün Sabah Elazizde İdam Edildiler. Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli'de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır. (16 Kasım 1937, Tan)   </p>

<p><br />
Cumhurreisi Dün Elaziz'de Karşılandı   </p>

<p>Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13'te Elaziz'i ilk defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda bulundular. (...) </p>

<p>Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli'ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi. </p>

<p>Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza merkezini teşrif buyurdular. Kasaba methalinden Halkevine kadar giden yol üzerinde Atatürk'ün kudumüne intizar eden büyük bir kalabalık yüce Önderi candan gelen tezahürlerle alkışlamışlardır. </p>

<p>Kasaba methalinden itibaren yürüyerek gelen Atatürk, minimini mektep çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında kaza doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı tetkikat yapılmasını emir buyurmuşlardır. </p>

<p>Atatürk Pertek Halkevini ve salonunu gezmişler, kütüphane ve sahnesile diğer tesisatını çok beğenmişlerdir. Pertek'ten coşkun uğurlama tezahürleri arasında ayrılan Atatürk saat 17 de Elaziz'e avdet buyurmuşlardır... (18 Kasım 193, Tan) </p>

<p><br />
SEYİT RIZA'NIN İDAMI. O döneme Malatya Emniyet Müdürlüğü'nde görevli olan ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensür'in emriyle, Diyarbakır'da yeni yapılan Singeç köprüsünü açmaya gidecek olan Atatürk'ten Seyit Rıza'nın hayatının bağışlanmasını isteyecek '6 bin beyaz donluya meydan vermemek' için, duruma el koyan İhsan Sabri Çağlayangil'e göre usule itiraz eden savcı izinli sayılarak göreve yardımcı getirilmiş, okuma yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için Seyit Rıza'nın yaşı 57'ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17'den 21'e çıkartılmıştı, bölge komutanı Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kağıdı önceden imzalamıştı. Çağlayangil şöyle bitirmişti: "Seyit Rıza'yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: 'Evladı kerbelayı. Bihatayı. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti, ip boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı..." (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılar, Güneş Yayınları, 1990, s. 45-55.) </p>

<p>Bir iddiaya göre ise, Seyit Rıza'nın bedeni yakılmamış, gizli bir yere gömülmüştür. Seyit Rıza'nın varisleri devletten bugüne dek bu konuda bir bilgi alamamışlardır. </p>

<p><br />
İKİNCİ DERSİM HAREKÂTI . Ancak idamlardan sadece 1,5 ay sonra Dersim'de ilkinden de kapsamlı bir harekata başlandı. Genelkurmay kitabına göre, Ovacık ilçesi adliyesi ve asker alma şubesinin istediği 1.149 kişi hakkında kanunu takibat yapan müfrezeye Kaçkerek köyünde 2 Ocak 1938 günü pusu kurulması ve toplam 9 jandarma erinin öldürülmesi üzerine, Haydaran ve Kör Abbas aşiretlerinden 100 kişi, Demananlı 50 haydut, Keçel haydutlarından 100 kişi, Abbas Aşuran ve Beyit uşaklarından 50 kadar silahlı kişiyle bunların 5-6 bin tahmin edilen aile efradını temizlenecekti. (Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, s. 432 ve devamı) </p>

<p>Amacın bu olmadığı belliydi. Çünkü operasyonlar yalnız isyan bölgesi denilen yerlerle sınırlı kalmamış, devlete vergi veren, askere giden Pertek, Mazgirt, Nazimiye, Pülümür ilçe ve köylerini, hatta Dersim'i aşarak Erzincan'ı da içine almıştı. 31 Ağustos'a kadar süren ikinci 'tedip' ve 'tenkil' harekâtında, Genelkurmay kaynağı tarafından 'haydut', 'eşkıya', 'şaki', 'dağlı' diye nitelenen ve bu gruplar yine kitabın diliyle 'imha edilmiş', 'temizlenmiş', 'köyleri yakılmış'tı. 6-16 Eylül 1938 arasındaki harekâtın bilançosu ise şöyleydi: "Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştır. 1.019 silah toplanmıştır." (Reşat Hallı, s. 478) Gayri resmi kaynaklara göre ise ölü sayısı bunun kat kat üstündedir. </p>

<p><br />
VE SÜRGÜNLER . 'Tarama'nın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirilirler. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938'deki Meclis'i açış konuşmasında Tunceli'de 'haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı' dile getirmiş, İsmet İnönü 'Dersim müşkilesinden kurtulduk' demiştir. Halbuki, dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948'de son verilecektir. </p>

<p><br />
ÇAĞLAYANGİL'İN KORKUNÇ İDDİASI: "ORDU GAZ KULLANDI" . Dersim müşkilesine son verirken kullanılan araçların neler olduğunu geçtiğimiz aylarda bana posta ile ulaştırılan bir ses kaydından öğrendim. Kayıtta Süleyman Demirel hükümetlerinin ünlü Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'le emekli olduktan sonra, 1986'da yapılan bir röportajdan bir bölüm vardı. Çağlayangil'i yakından tanıyan birkaç kişiye kaydı dinlettikten sonra, sesin kendisine ait olduğundan emin oldum. Röportaj Çağlayangil'in evinde yapılmışa benziyordu, çünkü arada Çağlayangil'in eşinin sesi de duyuluyordu. Özellikle son cümleleri tüyler ürpertici olan bantın dökümünü kelimesi kelimesine aktarıyorum: </p>

<p><br />
KANLI BİR HAREKET . ".....Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme etti. [Kürt adam şöyle dedi] 'Beyanatınız bizi duygulandırdı. Vereceğiniz isimler üzerinde inceleme yaptık. Üç tanesi hariç bunları size teslim etmeye karar verdik.' Abdullah Paşa bu üç tanenin kim olduğunu sordu. İçlerinden biri bu kadın. Bir tane de başka adam var. Abdullah Paşa bu üç kişinin istisna edilmesine razı olamayacaklarını, bu üç kişinin de teslimi gerektiğini kabul ettiklerini beyan etti ve bu üç kişinin istisnasının sebebi sordu. Kürt büyük bir samimiyetle dedi ki: 'Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim'e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmalıyız. Ama siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda olduğu için ve bunlar da şeyh olduğu için, din büyükleri olduğu için, size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya mecburuz.' Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim'i de yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde tek bir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi. Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim'e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün Dersim'e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de gidersiniz. Yalnız son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin bağımsızlık hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye'de, bir bölümü İran'da...." (Kayıt burada bitiyor.) </p>

<p>Eğer Çağlayangil'in dedikleri doğruysa 'Dersim'de soykırım yapıldı' diyenlere nasıl itiraz edeceğiz?</p>

<p>Not: Gazetedeki sayfamda, bu kaydın bir kopyasını Internet sayfasına koyacağımı duyurmuştum ama, teknik ekip henüz bunu halledemedi. İsteyenlere kaydı göndermeye çalışacağım. Ama ilerde daha kolay bir yol bulmayı umuyorum.) </p>

<p>[Ayşe Hanım'ın sözünü ettiği kaydı aşağıda dinleyebilirsiniz. Kaydı gönderdiği için kendisine telekkür ediyorum - S.K.]</p>

<p><br />
Kaynakça: Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nûjen Yayınları, 1995, Nurşen Mazıcı, Celal Bayar'ın Başbakanlık Dönemi (1937-1939), Der Yayınları, İstanbul, 1996; Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı'nın Raporu, Kaynak Yayınları, 1998; İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, 1990; Mehmet Bayrak, Alevilik ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997.</blockquote><br />
 <br />
 <br />
 <br />
<embed type="application/x-shockwave-flash" src="http://www.google.com/reader/ui/3247397568-audio-player.swf?audioUrl=http://www.derinsular.com/ses/caglayangil1986.mp3" width="504" height="27" allowscriptaccess="never" quality="best" bgcolor="#ffffff" wmode="window" flashvars="playerMode=embedded" /></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/1937-1938de-dersimde-neler-oldu-ayse-hur.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/1937-1938de-dersimde-neler-oldu-ayse-hur.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">ayşe hür</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">dersim katliamı</category>
            
            <pubDate>Sun, 16 Nov 2008 16:29:33 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Paragraf [Sevan Nişanyan]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.taraf.com.tr/makale/2690.htm">Paragraf, Sevan Nişanyan / Taraf</a></p>

<blockquote>Paragraf kelime anlamı itibariyle "kenar yazı" demek. Ne alaka? 

<p>Eski elyazmalarıyla uğraşmış olanlar bilir, bunların çoğunda metin tek bir blok halinde akar. Ancak ara sıra yeni bir konuya başlarken sayfa kenarına "Battal Gazi'nin üçüncü cengidir" gibisinden bir not düşülür. Paragraf işte bu notun adı. Batıda bu notun yerine bazen ¶ şeklindeki paragraf işaretini de kullanmışlar. Matbaanın icadından kısa bir süre sonra metni bloklara bölüp ilk satırı içerlek yazma usulü yaygınlaşmış. </p>

<p>Türkçede paragraf usulünü yanılmıyorsam ilk kez 1860'larda Tasvir-i Efkâr gazetesinde Şinasi popülarize etti. Yazı Türkçesinin yapısını kökünden değiştiren bir devrimdir. Batı tarzı noktalama işaretleri de yaklaşık aynı yıllarda Türkçe yazıya girmeye başladı. Ondan önceki Osmanlıca inşa, yeni başlayanlar için kâbustur. Bir cümlenin noktasız virgülsüz beş sayfa sürdüğü olur. </p>

<p>Demek ki neymiş? Bir, Batı'dan akla gelmeyecek şeyler almışız. İki, o zamanlar daha bunu Devrim ilan edip kanun çıkarmayı akıl edememişler. Fena mı olurdu? Şapka Devrimi, Metre Devrimi, Pantolon Devrimi, Paragraf Devrimi, Virgül Devrimi...</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/paragraf-sevan-nisanyan.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/paragraf-sevan-nisanyan.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">sevan nişanyan</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">tasvir-i efkar</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">şapka devrimi</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">şinasi</category>
            
            <pubDate>Sun, 16 Nov 2008 16:25:48 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Ergenekon-PKK stratejik işbirliği [Gülay Göktürk]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.bugun.com.tr/yazar.asp?yaziID=46130">Ergenekon-PKK stratejik işbirliği, Gülay Göktürk / Bugün</a></p>

<blockquote>Öcalan'ın "devletin adamı" olduğu, PKK'nın derin devlet tarafından yönlendirildiği söylentisini yıllardır, belki kuruluşundan beri duyarız.
 
İddia uzun süre, herhangi bir somut delile dayanmayan bir şayia olarak dolaştı durdu ortalıkta. Kimileri, örgütün eylemlerinin kimi ya da neyi güçlendirdiğine işaret edip mantıken böyle olması gerektiğini düşünüyor, kimisi eski karısının ailesi dolayısıyla MİT bağlantısı kuruyordu. 

<p>Bu arada Öcalan'ın MİT kartını gördüğünü söyleyenler bile oldu. O yıllarda bu bağlantıyı araştıran bazı araştırmacı- yazarların başına gelenler içimizdeki kuşkuyu ciddi biçimde çoğalttı. Ama hâlâ, bu bağlantıyı bir şayia olmaktan ciddi bir iddia olmaya taşıyacak somut veriler yoktu elimizde... </p>

<p>Bugün artık var. Dün akşam İskele Sancak programını izlerken nereden nereye geldik diye düşündüm. </p>

<p>Eski PKK yöneticilerinden, şu anda Almanya'da kaçak olarak yaşayan Selim Çürükkaya'nın söyledikleri; araştırmacı yazar Ümit Fırat'ın, Yeni Şafak istihbarat şefi Şaban Arslan'ın aylardır anlattıkları; Tuncay Güney'in ifadeleri, Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek yorumları... </p>

<p>Ve tabii Ergenekon iddianamesinde ortaya konanlar... Bundan üç beş yıl önce, bütün bu dudak uçuklatacak ilişkilerin televizyon kanallarından bangır bangır açıklanacağını söyleseler kulaklarımıza inanamazdık. </p>

<p>Evet, şükürler olsun ki artık bu noktaya geldik. Artık Türkiye'nin iki yeminli düşmanının "stratejik bir işbirliği" içinde olduklarını; varlıklarını birbirlerinin varoluşuna borçlu olduklarını nasıl derinden kavradıklarını ve bu işbirliğine uygun olarak terörün sürmesi için en hain planları bile gözlerini kırpmadan yaptıklarını - en şüphecilerimiz dahil - biliyoruz. </p>

<p>Derin devletin- bugünkü adıyla Ergenekon'un - savaşın bitme ihtimali ortaya çıktığı her durumda bu ilişkiyi kullanarak terörü azdırdığını gün gün, olay olay öğreniyoruz. </p>

<p>Silahları susturacak bir affın siyasetin gündemine geldiği anda, derin devlet PKK'yı provoke ederek tezkere almış evine dönen 33 askere karşı katliam düzenletiyor ve böylece bütün barış umutlarını berhava ediyor. Dört yıldızlı paşaların İmralı'ya gidip geldiklerini bizzat Öcalan'ın ağzından öğreniyoruz. </p>

<p>Bu paşalardan biri, Öcalan'a PKK militanlarının hepsinin ülke dışına gönderilmesinden rahatsız olduklarını söylüyor; bir kısmını içerde tutmalarını istiyor! </p>

<p>Çünkü derin devlet, PKK'nın silahlı gücünü kendi yedek ordusu olarak görüyor. Artık eminiz ki devlet içindeki kimi odaklar Öcalan'ı İmralı'da kontrol ediyor, onu savaşı istedikleri zaman tırmandırmak için maniple ediyor, Kürt sorununun siyasi çözümü için umutların belirdiği her noktada, bu yedek orduyu harekete geçirerek şiddet ortamının sürmesini sağlıyor. </p>

<p>Şiddet ortamının sürmesi demek, Güneydoğu'daki hukuksuzluğun, faili meçhullerin, uyuşturucu trafiğinden gelen payın sürmesi demek... Bölünme korkusunun sürmesi, bölünme korkusu temelinde köpürtülen Türk milliyetçiliğinin güçlenmesi demek... </p>

<p>Derin devletin nihai hedefi bir iç savaştır. Onun derinden yüzeye çıkmasını, ikili devlet yapısını yok edip tek devlet olmasını sağlayacak olan tek şey; tek umut budur; bir kardeş kavgası... </p>

<p>O, bu hedefine ulaşmak için PKK'yı yaşatmaya ve onun liderini kontrol etmeye devam etmek zorundadır. Derin devletin planı, bizim ne yapmamız gerektiğini de ortaya koyuyor: PKK derin devlet bağlantısını bütün boyutlarıyla deşifre etmek için yargı olarak, basın olarak, kamuoyu olarak elimizden gelen her şeyi yapmak; deşifre etmekle yetinmeyip bu bağlantıyı koparmak... </p>

<p>Yapacak çok şey var; ama ilk işlerden biri -belki de en kolayıÖcalan'ı İmralı'dan bir başka yere, sivil bir cezaevine taşımak gibi görünüyor. Bu önlemin bir boyutu çağdaş infaz koşulları gerçekleştirmekse bir boyutu da budur işte: Onu derin devletin avucunun içinden alıp çıkarmak...</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/ergenekon-pkk-stratejik-isbirligi-gulay-gokturk.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/ergenekon-pkk-stratejik-isbirligi-gulay-gokturk.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">abdullah öcalan</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">gülay göktürk</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">pkk</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">tsk</category>
            
            <pubDate>Sun, 16 Nov 2008 04:19:22 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Ölmedi Enver, Talat aramızdalar heyhat! [Emre Aköz]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.sabah.com.tr/2008/11/15/akoz.html">Ölmedi Enver, Talat aramızdalar heyhat!, Emre Aköz / Sabah</a></p>

<blockquote>Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün "Tehcir " ( 1915 ) ve " Mübadele" ( 1923-24 ) hakkındaki sözleri sadece içeride değil, yurtdışında da büyük yankı uyandırdı. Biraz farklı bir açıdan konuya değinelim. 

<p>İttihatçı liderlerin ( Enver, Talat, Cemal paşalar) aldığı "tehcir" kararı ile Cumhuriyet yönetiminin aldığı "mübadele" kararının ortak noktası, " Müslüman olmayan " toplulukların Anadolu'dan çıkarılmasıdır.</p>

<p>Kuşku yok ki "mübadele", hem " gidenler ", hem de " gelenler " açısından büyük sıkıntılar yarattı. Ancak "mübadele" hiç olmazsa Lozan Antlaşması'na dayanıyordu.</p>

<p>Yani hukuki bir zemini vardı ve uygulama "doğrudan şiddet " içermiyordu. </p>

<p>İttihatçıların "tehcir" kararı ise baştan sona hunharca bir uygulamaydı.</p>

<p>Bir milyon civarında Ermeni ; evinden, toprağından, işyerinden koparılıp sürüldü. </p>

<p><br />
Tehcirin ana sebebi neydi? </p>

<p>Resmi tez özetle şöyle der: </p>

<p>" Büyük Savaş sırasında Ermeni çeteler bizi arkadan vuruyor, özellikle Ruslara yardım ediyorlardı. Tehcir kararı bu yüzden alındı." </p>

<p>Ancak bu gerekçe: 1) Kadın, çocuk ve yaşlıların da sürülmesini, 2) Savaşla hiç ilgisi olmayan bölgelerdeki sürgünleri açıklayamıyor.</p>

<p>Demek ki tehcir, geçici bir " emniyet tedbiri " değil, apaçık bir " etnik temizlikti ".</p>

<p>("Soykırım" olup olmaması ayrı bir tartışma konusu.) </p>

<p><br />
Bu konuda zihnimi şu soru kurcalamıştır:</p>

<p>" Anadolu 'daki etnik temizliğin ardındaki tek amaç, ' Türkleştirilmiş Müslümanlara' dayanan bir milli devlet yaratmak mıydı?" </p>

<p>Yani olayı sadece " siyaset " ( yeni bir rejime gidiş ) ve " ideoloji " ( milliyetçilik ) ile mi açıklayacağız? Yoksa işin içinde başka sebepler de var mıydı? </p>

<p><br />
Fuat Dündar'ın " Modern Türkiye'nin Şifresi: İttihat ve Terakki'nin Etnisite Mühendisliği (1913*1918) " (İletişim Yay.) adlı kitabını okurken yukarıdaki soruya bir cevap buldum.</p>

<p>Avusturya*Macaristan Büyükelçisi Markgraf Pallaviçini ve Alman yetkili Prens Hohenlohe, " Ermenileri niye sürüyorsunuz " diye sorduğunda, dönemin sadrazamı Said Halim Paşa şöyle der: </p>

<p>"Bu yerleştirme meselesi, harp halinde olunduğu için gerekli görülmüştür. Ayrıca, son yıllarda Türklerin elinden çıkan vilayetlerden (Makedonya, Batı Trakya ve Trablusgarp) Anadolu'ya göçen Müslümanların yerleştirilmeleri konusunu da düşünmek gerekir.</p>

<p>" Yani etnik temizliğin çok önemli bir sebebi de, katliamlar ve baskı yüzünden kaçan sersefil haldeki Müslüman topluluklara yer açmaktır.</p>

<p>İşte bu yüzden (de) Ermeniler, geri gelemeyecek bir şekilde " toptan " gönderildi. </p>

<p><br />
Buradaki ' devlet zihniyetini' II. Dünya Savaşı ( 1939-1945 ) döneminde de görüyoruz.</p>

<p>Savaş korkusuyla ordunun mevcudu iki milyona çıkarılınca (yani onca kişi üretimden düşüp ' hazır yiyen' haline gelince) devlet mali açıdan ciddi bir darboğaza girdi.</p>

<p>Soruna buldukları çözümlerden biri, azınlıklara uygulanan Varlık Vergisi ( 1942-43 ) oldu.</p>

<p>Bakan Vecdi Gönül'ün ağzından, aynı fikriyatın hiç bozulmadan sürdüğünü duymuş olduk. </p>

<p>İttihatçı zihniyet hala aramızda: "Gelenek" diye işte buna derim!</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/olmedi-enver-talat-aramizdalar-heyhat-emre-akoz.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/olmedi-enver-talat-aramizdalar-heyhat-emre-akoz.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">emre aköz</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">ermeni tehciri</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">ittihad ve terakki</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">vecdi gönül</category>
            
            <pubDate>Sat, 15 Nov 2008 03:13:00 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Beğenmeyen herkesi gönderdikten sonra [Leyla İpekçi]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.taraf.com.tr/makale/2663.htm">Beğenmeyen herkesi gönderdikten sonra, Leyla İpekçi / Taraf</a></p>

<blockquote>Milli Savunma Bakanı ise etnik temizlik imalarında bulunurken, "Rumlar ve Ermeniler devam etseydi bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydik" diyor. Yani yine Rumlar ve Ermenilerin gönderilmesine (kurtuluş savaşımızın sonuçlarına) borçluymuşuz bugünkü 'aydınlanmış nüfusumuz'un oluşturulmasını. 

<p>Herkes diğerini bir yere gönderdi durdu bu ülkede. Konjonktüre göre komünistler Moskova'ya, mollalar İran'a gönderildi. Başörtülüler Suudi Arabistan'a, demokrat ve liberaller emperyalist devletlere, son olarak da bazı Kürtler K. Irak'a gönderildi. Bunlar çoğunlukla sözle yapıldı. </p>

<p>Bir de eyleme geçirilen göndermeler var. Yunanistan'a mübadele ile gönderilen Rumların geri kalanlarını da yalan bir haber yüzünden evlerine ve mallarına saldırtıp yağmalatmak suretiyle, ağır vergilerle vesaire yolladık kendi topraklarından. </p>

<p>Ermeniler tehcir edildikten sonra kalan bir avuç Ermeni'ye de ülkeyi dar ettik. İftiralar attık, evlerini kurşunladık, kaldırımlarda vurdurduk. Kürtleri de evleri, hayvan ve tarlaları yakılmak suretiyle zorunlu göç ettirdik köylerinden. </p>

<p>Bir de yok sayılanlar oldu. Üniversitede okumak isteyen başörtülü genç kızları, zihin yapısını ve düşünce sistemini kendi dilinde geliştirip varlığını dönüştürmek isteyen Kürtleri veya kimliğini kendi tanımladığı gibi kabul ettirmek isteyen Alevileri bazen de oldukları yerde yok saydık. Sivas, Kahramanmaraş, Gazi de cabası. </p>

<p>Provokasyon dedik, ajitasyon dedik. Tabii bütün bu gönderme yöntemlerimizin kimlikler bazında gerçekleştiğini söylemek doğru olmaz. Delikanlıların yurtlarını daha çok sevmeleri için uçan sinekten paranoya kapıp herkesi düşman görmelerini sağladık. </p>

<p>Böyle yaparak kimi seçkinlerin, kimi zengin ve nüfuz sahibi kişi ve kurumların ilelebet bu memlekette hüküm sürmesi için çeşitli coşkuları ve hissiyatları kaşıdık, kamçıladık. </p>

<p>Ve nihayetinde sağdan ve soldan bir yığın tetikçi devşirdik. Bizim katilimiz en 'milli'dir, bizimkisi 'en yurtsever'dir diye rekabetlere bile girdik. Kimimiz sözlü, kimimiz fiili olarak birer terminatör olduk, varlığımızın sağlamasını başkalarını yok ederek yapmaya kalkıştık hep. </p>

<p>Bu yok etme yöntemine çelikten bir ideolojik zırh geçirdik ve rejimin bekası dedik. Yöntemimizi hakkaniyetten uzak bulup adalet isteyenleri ise hain ve düşman ilan ettik. Adalet için değil de devletin iktidarı için mücadele edenleri teşvik etti bu düşmanlık yalnızca. </p>

<p>Çünkü idealize ettiğimiz rejim, varoluş hakikatini ancak düşmanlar karşısında ayakta kalma maharetiyle ölçüyordu. Bu uğurda kendi tarihini bile yok sayarak. </p>

<p>İktidarı elde etme yöntemleri, adalet talep etme yöntemlerinden çok ama çok daha meşru oldu bu yüzden. Fakat ne olduğumuzun sağlamasını yapmaya bu da yetmedi. İlelebet sürdürülebilir bir sistem kurduğumuza nedense bir türlü ikna olmuyorduk. </p>

<p>Bu kez de "beğenmeyen gitsin" hükmüne soktuğumuz herkesi hakiki ve mecazi olarak misakı millinin dışına gönderirken geniş zamanlı bir replik bulduk: "Savaşta tüm etnik gruplar aynı bayrak altındaydı." </p>

<p>Savaşın en basit gerçeklerinden biridir: Karşı çıktıklarınızla, beğenmeyip göndermek istediklerinizle aynı cephede savaşmak zorunda kalırsınız. Çünkü bir bakmışsınız ki son kertede, yani hayatınız söz konusu olduğunda sizi biraraya toplayan düşman: </p>

<p>Bir ideoloji, bir kimlik değil, bir oluşum ya da kurum değil net ve somut bir biçimde silahmış, tankmış, salkım bombası, insansız füzeymiş. </p>

<p>"Beğenmeyen gitsin" hükmündeki herkesi gönderdikten sonra ne olacak peki? Kendi varoluşumuza bir hakikat biçmek için bu kez yok etmemiz gereken sadece kendi varlığımız olmayacak mı? Sadece o değil mi geride kalan? </p>

<p>Aslında kendimizi yok ettiğimizi bize kim söyleyecek herkesi gönderdikten sonra?</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/begenmeyen-herkesi-gonderdikten-sonra-leyla-ipekci.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/begenmeyen-herkesi-gonderdikten-sonra-leyla-ipekci.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">leyla ipekçi</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">türkiye&apos;de gayrimüslimler</category>
            
            <pubDate>Fri, 14 Nov 2008 21:52:13 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Gönül fakirliği [Etyen Mahçupyan]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.taraf.com.tr/makale/2666.htm">Gönül fakirliği, Etyen Mahçupyan / Taraf</a></p>

<blockquote>Milli savunmadan sorumlu olan şahıs da geçen gün uzun bir suskunluk dönemi sonrası konuştu. Söz konusu suskunluk kişisel değildi... Aslında duyduğumuz ses, 'milli suskunluğun' taşınamamasıyla, lehimlenmiş dudakların arasından sızmasıyla ilintiliydi. Çünkü İttihatçılık sadece yaptıklarıyla yetinen bir ideoloji olmadı hiç... Rumların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Yahudilerin sürülmesi, mallarına ganimet olarak el konması tek seferlik, arızi korkular nedeniyle alınmış olan bir tedbir değildi. Bu siyaset bilinçli, zamana yayılmış bir kötü niyet stratejisiydi ve doğallaştırılarak bugüne kadar getirildi. Nitekim Bakan bu stratejiyi "cumhuriyeti kuran idealler" olarak sundu. Meğerse buna "değişim sürecinde ulus oluşturma" denmekteymiş. Oysa aslında yaşanan 'ulus oluşturmada toplumsal budama süreciydi'. Sonuçta gerçekten de 'milli' bir devlet olundu... Ama bunun bedeli, bir türlü 'milli' bir toplum olunamaması ile ödenilmeye devam ediliyor. 

<p>...</p>

<p>Bakan'ın ağzından çıkanların nasıl duyulduğuna gelince, aşağıda bugün çıkan Agos'un başyazısı var. Başlık bu yazının da başlığı... Gönül fakirliği... </p>

<p>"Yaşanmış olanları unutmamız beklenmesin... Makbul vatandaşlık uğruna hafifletmemiz, çarpıtmamız da beklenmesin. Ama bizlerden anlamayı, ayırt etmeyi, adil olmayı bekleyebilirsiniz. Nitekim Ermeni toplumu yaklaşık yüz yıldan beri bunu yapıyor... Tehcirden katliama uzanan o planlı ve sistematik devlet tasarrufunu bir topluma veya millete atfetmiyor. Başkalarının ölümüne ve mallarına muhtaç bir milletleşme fikrinin, devlet içindeki sınırlı bir ideolojik bakışın uzantısı olduğunu savunuyor. </p>

<p>Ama sonuçta biz devletin 'aklını', 'fikrini', 'vicdanını' bilmeyiz... Bunu olsa olsa siyasetin üstünde yer alan ve adında millilik olan bakanlığın başındaki kişi bilebilir. Nitekim o Bakan geçen gün konuştu ve galiba gerçeği söyledi. Meğerse bizim sınırlı sandığımız söz konusu ideoloji bugün artık devletin görüşü haline gelmiş... Rumların, Ermenilerin buharlaşması iyi olmuşmuş... Yoksa bu topraklarda bir Türk milleti oluşamazmış. </p>

<p>Anlaşılan o Bakan toplumun çeşitliliğini budamadan, farklılıkları yok etmeden millet olunamayacağını sanıyor. Bu çeşitlilikten bir kültür üretmenin, çocuklarını bu zenginliğin içinde yetiştirmenin keyfini ve anlamını bilmeyen bir bakış işte... Ne yapsın? O da öyle yetişmiş... </p>

<p>Mesele Bakan beyin söyledikleri değil... Yapılanları zaten herkes biliyor. Mesele Bakan beyin yapılanları beğenmesi, benimsemesi ve içselleştirmesi... Kendi etnik kimliğine yaşam alanı açmak üzere diğerlerini yok etme dürtüsünün, 'doğal' bir duygu olarak, soğuk bir gerçekçilik olarak sunulabilmesi... </p>

<p>Kimse merak etmesin, bu söylenenler bizim bakışımızı değiştirmeyecek. Biz hâlâ 'milletin' toplumsal çeşitliliğin içinden üretilebileceğini, böyle milletlerin daha değerli ve insani olduğunu düşünenlerdeniz. Ayrıca kendisine 'Türk' diyenlerin içinde de bizim gibi bakanların varlığından haberdarız. </p>

<p>Diğerleri ise zaten hep vardı... Hiç yok olmadılar... Yaptıklarını hep bilerek yaptılar... Ve bu durumu kanıksamış olmaktan ne o zaman ne de şimdi gocunmadılar. </p>

<p>Onları artık tanıyoruz... Bilinenin teyidi insanı yaralamıyor ama insani olana karşı böylesine gönülsüzlük... kişiyi karamsar yapıyor."</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/gonul-fakirligi-etyen-mahcupyan.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/gonul-fakirligi-etyen-mahcupyan.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">etyen mahçupyan</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">türkiye&apos;de gayrimüslimler</category>
            
            <pubDate>Fri, 14 Nov 2008 21:49:53 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Türkler, Rumlar, Ermeniler, Milli Devlet ve Vecdi Gönül</title>
            <description><![CDATA[<p>Gülay Göktürk'ün Bugün gazetesinde yayınlanan '<a target="_blank" href="http://www.bugun.com.tr/yazar.asp?yaziID=45932">İçimizdeki "muasır medeniyet"</a> ' başlıklı yazısından:</p>

<blockquote>Vecdi Gönül'ün azınlıklara karşı duyguları ve mübadele için söyledikleri, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Kemalist rejim tarafından bütün kuşaklara verilen ideolojik formasyonun özlü bir biçimde dışa vurulmasıdır. 

<p>"Ege'de Rumlar devam etseydi ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?" </p>

<p>Hayır, aynı milli devlet olamazdı Vecdi Bey, ama şüphesiz çok daha iyi bir devlet olurdu. Eğer Kemalist rejim yeni bir millet yaratma sevdasıyla, kuşaklar boyu bu topraklarda bir arada yaşamış farklı etnik ve dini kimlikleri tarumar edeceğine; asırlar içinde oluşan toplum mozaiğini mübadeleyle, tehcirle, kırımla, gaspla yok edeceğine, onları da ortak bir milli kimliğe dahil edebilmiş olsaydı, bugünkünden çok daha gelişkin, zengin, müreffeh ve saygın bir devletimiz olurdu.</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/turkler-rumlar-ermeniler-milli-devlet-ve-vecdi-gon.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/turkler-rumlar-ermeniler-milli-devlet-ve-vecdi-gon.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Alıntı</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">gülay göktürk</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">türkiye&apos;de gayrimüslimler</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">vecdi gönül</category>
            
            <pubDate>Fri, 14 Nov 2008 21:46:02 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Liberal düşüncenin ve Türkiye&apos;nin geleceği [Atilla Yayla]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=760107&title=yorum-mustafa-sentop-meyvenin-olgunlasmasi-meselesi">Liberal düşüncenin ve Türkiye'nin geleceği, Atilla Yayla / Zaman</a></p>

<blockquote>Locke, Hume, Smith, Constant gibi klasik filozoflardan günümüzün etkili yazarları David Friedman, David Schmidtz, Randy Barnett ve diğerlerine çok güçlü yazarlarca temsil edilegelmiş ve insanlığın temel problemleriyle ilgili mühim tezler geliştirmiştir. Bu büyük gelenek, Osmanlı Devleti'nin son yıllarında, ülkemiz entelektüellerini de tesiri altına almış ve Prens Sabahattin ve Mehmet Cavit Bey gibi şahsiyetlerin çalışmalarında ifadesini bulmuştur. Tek Parti Cumhuriyeti dönemi diğer siyasi-iktisadi fikir akımları gibi liberal düşünce geleneğini de zor şartlara mahkûm etmiş ve gelişmesini ve yaygınlaşmasını engellemiştir. Bu dönemde liberal fikir adamları pek çıkmamış, bazı liberal fikirlere sahip kimseler de ya resmi ideolojinin fikir dünyalarına sızmasını önleyemediklerinden ya da resmi görüşleri liberalizmle birleştirmeye çalıştıklarından Kemalizm'in içinden konuşmaya çalışmıştır. Bu yüzden, haliyle, liberalizm gelişememiştir. 

<p><br />
Liberaller sahneye çıkmaya başlıyor </p>

<p>Tek Parti Cumhuriyeti'nden çıkış işaretleriyle beraber liberal düşünce de canlanmaya başlamıştır. Bunun ilk sonucu Ali Fuat Başgil ve Ahmet Emin Yalman'ın öncülüğünde kurulan ve İstanbul'da faaliyet gösteren Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti'dir (HFYC). Cemiyet kısa ömründe önemli işlere imza atmıştır. Ne yazık ki, Başgil ile Yalman arasındaki ihtilaf cemiyeti duraksatmış ve demokrasinin çalkantılı ilk yıllarındaki tehlikeli kutuplaşma HFYC'deki liberallerin bazılarını Kemalizm'e saplanma vahim hatasına düşürmüştür. </p>

<p>HFYC'nin batmasıyla ülkemizde liberalizm derin bir sessizliğe bürünmüştür. 1960 darbesinden sonra, dünyadaki havanın da bir yansıması olarak, Türkiye sosyalist kollektivist akımların müthiş bir atağına sahne olmuştur. Sosyalist fikirler emin adımlarla entelektüel hayatı adeta işgal etmiş ve pek çok aydının kafasına ve gönlüne yerleşmiştir. Sosyalist kollektivizme cevap, olması gerektiği gibi, liberalizmden gelmemiş, gelememiştir. Büyüyen sosyalist akımlar başka bir kollektivist akımı, milliyetçiliği teşvik etmiştir. Çok geçmeden, özellikle İran İslam Devrimi'nden sonra, bunlara canlanan İslamcılık eklenmiştir. 1980'lerin başında Türkiye'de sosyalizm, milliyetçilik ve İslamcılık adı verilen üç kollektivist akım vardır. Bu akımlar yer yer birbirlerine rakip görünseler bile birçok bakımdan iç içedir. O yıllarda sosyalistler özde milliyetçi, milliyetçiler hayli sosyalist ve İslamcılar biraz milliyetçi ve ciddi ölçüde sosyalisttir. </p>

<p>Turgut Özal'ın Türkiye'yi dünyaya açma ve Türkiye ekonomisinin sosyalist devletçi yanlarını törpüleme çabaları çeşitli geleneklerden gelen fakat yıllardır bağlandıkları paradigmaları ciddi biçimde sorgulayan bazı aydınların dönüşümlerini ve liberalleşmelerini hem kolaylaştırmış hem hızlandırmıştır. Bu süreçte özellikle Ankara ve İstanbul'da bir kısmı birbirinden habersiz, bir kısmı birbirini tanıyan bazı entelektüeller liberal tezleri öğrenmiş ve kendilerini liberal olarak adlandırmaya hazır hale gelmiştir. 1980'lerin sonunda Doğu Avrupa'nın, 1991'de SSCB'nin sosyalist rejimlerinin çökmesi bu kimselerin yeni etiketlerini ilan etmelerini kolaylaştıran son etken olmuştur. Böylece, 1990'ların başında liberaller sahneye çıkmaya başlamıştır. İtiraf etmek gerekir ki, bu çok kolay olmamıştır. Bir avuç liberal, çok geçmeden, Kemalist, sosyalist, İslamcı çevreler ve yayın organları tarafından çeşitli şekillerde taciz edilmiştir.</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/liberal-dusuncenin-ve-turkiyenin-gelecegi-atilla-y.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/liberal-dusuncenin-ve-turkiyenin-gelecegi-atilla-y.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">atilla yayla</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">liberalizm</category>
            
            <pubDate>Fri, 14 Nov 2008 21:42:13 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Kemal [Sevan Nişanyan]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.taraf.com.tr/makale/2640.htm">Kemal, Sevan Nişanyan / Taraf</a></p>

<blockquote>Mustafa son günlerde yeterince tartışıldı, biz Kemal'e bakalım. 

<p>"Senin adın Mustafa benim adım Mustafa, gel seni repackage edelim" hikâyesinin iler tutar yanı olmadığı meydanda. Belki Dede Korkut'taki Boğaç Han hikâyesinden esinlenmiş bir mitleştirme çalışması. Öyle anlaşılıyor ki kendi kuşağındaki devrimci gençlerin birçoğu gibi genç Mustafa da o devrin idolü olan Namık Kemal'den esinlenerek kendine mahlas seçmiş. Sonradan Arnavutluk'un ulusal kahramanı olan İsmail Kemal, liberal yazar Ali Kemal ve şair Yahya Kemal de aynı yıllarda aynı trendin temsilcileri. </p>

<p>Hatırlayalım: Namık Kemal 1888'de sürgünde öldükten sonra siyasi yönden memleketin en hassas, en yasak isimlerinden biriydi. O devirde Kemal adını almanın, teşbihte hata olmaz, 1960'larda "Nâzım", 70'lerde "Deniz" ya da günümüzde "Fethullah" adını almaktan pek farkı yok. Siyasi cüret bakımından yani, allah korusun, içerik değil. </p>

<p>İtiraf edeyim, geçen sene bir vesileyle Namık Kemal'i baştanbaşa okumak talihsizliğine uğradım. A) Yüz küsur yıl boyunca bu milletin beynini kim hasara uğratmış, B) bugünkü ulusalcı teranelerinin ağababası kimmiş, bu konularda epey bir fikir sahibi oldum.</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/kemal-sevan-nisanyan.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/kemal-sevan-nisanyan.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">mustafa kemal atatürk</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">namık kemal</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">sevan nişanyan</category>
            
            <pubDate>Wed, 12 Nov 2008 15:33:48 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Azınlıklar gitmeseydi... [Ali Bayramoğlu]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=12.11.2008&y=AliBayramoglu">Azınlıklar gitmeseydi..., Ali Bayramoğlu / Yeni Şafak</a></p>

<blockquote>2005 yılında yaptığım saha çalışmasında 80'li yaşlarda eski bir İstanbullu şunları söylemişti:

<p>"1955 sayımında İstanbul'un nüfusu 1 milyon 36 bin oldu. O zaman bir milyon nüfusun azınlıklar denilen kesimi önemli bir yekûn tutuyordu. Mesela biz Beyoğlu'na çıkardık hiç Türkçe konuşulmazdı. Omuz vururlardı. Rum ve Yahudi piç kuruları vardı. Piç kurusu derdik biz onlara. Çete halinde dolaşırlardı. Oraya hakimlerdi, bu bir. İkincisi, böyle Türk müessesesi yok gibi bir şeydi, İstanbul'da. Tarihten gelen mesela bezcilik filan gibi basit şeyler, Türklerindi. Kapitülasyonlar tesiriyle her şey onların eline geçmiş. Kaymak tabakaydı onlar. Azınlık gibi değil de sahip gibi davranır, farklı olduklarını belirtirlerdi. Dolayısıyla sempatik değillerdi. Samatya'da filan Yenikapı'da, Balat'ta, komşularıyla iyi geçinirlerdi ama Beyoğlu'na çıktığınız zaman ağırlıkları hissedilirdi..."</p>

<p>Biliyoruz ki, bu sözler ve bu zihniyet hala canlıdır...</p>

<p>Hrant Dink'i aramızdan çekip alan bu zihniyettir.</p>

<p>Ve bu zihniyet 6-7 Eylül'ü bugüne taşımaktadır...</p>

<p>Bu zihniyetin şu ya da bu şekilde yaşıyor olması, iktidarda temsil imkanı bulması hepimiz için talihsizliktir...</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/azinliklar-gitmeseydi-ali-bayramoglu.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/azinliklar-gitmeseydi-ali-bayramoglu.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">ali bayramoğlu</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">türkiye&apos;de gayrimüslimler</category>
            
            <pubDate>Wed, 12 Nov 2008 15:31:12 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Ani / Anı [Murat Belge]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.taraf.com.tr/makale/2622.htm">Ani / Anı, Murat Belge / Taraf</a></p>

<blockquote>Şimdi karşıma habire "Ani / Anı" garabeti çıkıyor. Orayı gezdiren rehber "Anı" diyerek anlatıyor, doğrusunun bu olduğu konusunda ısrar ediyormuş. Ama zaten bu adın geçtiği her yerde, her yazıda, "Anı"yı görüyoruz. Belli ki bu "resmî politika" haline gelmiş: "Ani" diye bir yer yok, hiç olmadı. Olduğunu düşünür, iddia ederseniz cahilsiniz ya da aptalsınız ya da kötü niyetlisiniz ya da vatan hainisiniz. Türk milliyetçiliğinin o andaki ihtiyacı veya o andaki sözcüsünün keyfine göre yukarıda sayılanlardan biri olabilirsiniz. 

<p>İyi de, ayakta kalmayı başarmış bunca bina var, yani bunca Ermeni kilisesi (bir tane de cami). Niye böyle? Bu durum, Selçuklu Türkleri'nin hoşgörüsünü gösteriyormuş. Peki, bu hoşgörülü Selçuklular cami yapacak Müslüman Türkler'e karşı da hoşgörülü değil miydi? Onlara da cami yapma izni vermiyorlar mıydı? </p>

<p>Niye "Anı"? Evliya Çelebi öyle yazıyormuş! Evliya Çelebi daha neler yazıyor! Bu kentin adının ne olduğunu bir Ermeni mi bilecek, Evliya Çelebi mi bilecek? Kaldı ki, Çelebi'nin kullandığı Arap alfabesinde "i" ile "ı"nın farkını kim görebilmiş? </p>

<p>Nedir bu politikanın amacı? Nereye varılacak bununla. Ani denen yerin aslında "Anı" adında bir Türk kenti olduğunu mu kanıtlayacaksınız? Kanıtladığınızda ne kazanacaksınız? Neyi sağlayacak bu? Ermeni kıyımı olmadığını mı ispatlamış olacağız? </p>

<p>Ve, tabii, kime kanıtlayacağız, kime ispatlayacağız? Bu kentin tarihi dünyada bilinmeyen bir şey değil, biliniyor. Bu topraklarda "Türk" denecek herhangi biri yokken burasının bir Ermeni kenti, Ermeni kültürü ve sanatının en önemli bir merkezi olduğu bir sır değil. Şimdi bu ülkeden birileri çıkıp Evliya Çelebi veya buna benzer bir dayanağı öne sürerek "burası Anı'dır" derse, buranın bir Türk kenti olduğunu (Türkler'in fethettiği değil, meydana getirdiği bir kent) söylerse, dünya bu konuda bildiklerini unutacak, "Tuh! Yanlış biliyormuşuz!" diyecek, dolayısıyla bir Ermeni Kıyımı olmadığına mı inanacak? Yoksa, böyle bir konuda bile yalan söylemekten çekinmeyen bir toplumun her türlü kıyımı yapmış olabileceğini mi düşünecek? </p>

<p>Mümkün olan her konuda, dünya bir şey bilir ve düşünürken Türkiye'de insanların bunun tersini biliyor ve düşünüyor olması bir kural mıdır? Bunun bize büyük faydası, herhalde, bu ülkenin yurttaşlarını herkesin bize düşman olduğuna inandırmak olacaktır. Böylece, bu dünyada her konuda bir "gerçeklik", bir de "Türk gerçekliği" olduğu kesinleşecektir. Bu aşamaya vardıktan sonra "millî tarih"ten artık "millî fizik" ve "millî kimya"ya ve dolayısıyla "millî mantık" ve "millî matematik"e geçebiliriz. </p>

<p>Kendini bir kente "Ani" değil de "Anı" demeye adamış, bunu kendine misyon edinmiş bir toplum olabilir mi? Olursa, böylesine, "aklı başında bir toplum, normal bir toplum, sağlıklı bir toplum" denebilir mi?</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/ani-ani-murat-belge.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/ani-ani-murat-belge.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">ermeni tehciri</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">murat belge</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">türkiye&apos;de gayrimüslimler</category>
            
            <pubDate>Tue, 11 Nov 2008 18:56:08 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Müsellesten üçgene bir kültür katliamı [Emre Aköz]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.sabah.com.tr/2008/11/11/akoz.html">Müsellesten üçgene bir kültür katliamı, Emre Aköz / Sabah</a></p>

<blockquote>10 Kasım, 23 Nisan, 29 Ekim gibi özel günlerde verilen reklamlar ilgimi çeker. Firmaların ve reklam ajanslarının bir konuya nasıl yaklaştıklarını bu reklamlar aracılığıyla anlamaya çalışırım.

<p>Mesela Zeki Triko'nun "Güneşi özledik" reklamı düpedüz 28 Şubat (1997) darbe sürecine katkıda bulunmuştu.</p>

<p>Dün de çeşitli kuruluşlar bir kez daha tavırlarını "Atatürk üzerinden" ortaya koydular.</p>

<p>Bunlar arasında Referans gazetesinin reklamı da vardı. Reklamda Atatürk imzalı şu cümle okunuyordu: </p>

<p>"Üçgenin iç açılarının toplamı 180 dereceye eşittir." </p>

<p>Altta ise bunun açıklaması yer alıyordu: "Atatürk 'Geometri' kitabını yazmasaydı, üçgenin iç açılarının toplamını, 'Müsellesin zavayayi dahilisinin mecmuu 180 dereceye müsavidir' diye öğrenmek zorundaydık." </p>

<p><br />
Bize de ilkokulda aynı gerekçeyle anlatılmıştı dildeki sadeleşme hareketi: 'Üçgen'e 'müselles', 'eşittir'e 'müsavidir' demek zorunda kalacakmışız ama son anda kurtarılmışız.</p>

<p>Uzun yıllar ben de öyle düşünmüştüm. Ancak zamanla böyle bir gerekçelendirmenin anlamsız olduğunu kavradım.</p>

<p>İngilizcede üçgene 'triangle' (okunuşu: 'trayengıl') deniyor. Ağzından ha 'üçgen' sesi dökülmüş, ha 'trayengıl', ha 'müselles'. Ne fark var? Yok.</p>

<p>Sadece aynı nesneye gönderme yapan ama farklı kültürlere, dillere ait sesler bunlar.</p>

<p>Yani 'müselles'in yerine 'üçgen' demeye başladığın için matematiği daha iyi öğrenmiyorsun. </p>

<p><br />
Mesela İngilizler ve Amerikalar tüm bilimlerde bizden ileri ama bunun üçgene, 'triangle' demeleriyle hiçbir alakası bulunmuyor.</p>

<p>İngiltere ile ABD arasında da farklar var ve bunun dille bir ilgisi olmadığını biliyoruz, çünkü aynı dili kullanıyorlar.</p>

<p>Burada bir tuhaflık yok mu? </p>

<p>Biz İngiltere ve ABD karşısında hemen her konuda geriyiz ama 'müselles'e 'üçgen' dediğimiz için gurur duyuyor, bunu reklamlarda bile kullanıyoruz.</p>

<p>Hani dildeki sadeleşme akımlarının gündemi belirlediği 1900'lü yıllarda olsak, anlayacağım.</p>

<p>Çoktan 21'inci yüzyıla girmişsiz, sadeleşme çabaları kayda değer bir başarı göstererek geride kalmış ama ne kadar modern olduğumuzu 'müselles' ile 'üçgeni' karşılaştırarak göstermeye çalışıyoruz. </p>

<p><br />
Daha da kötüsü var: </p>

<p>Müsellesi dilden kovmakla övünen bu zihniyeti bir adım daha öteye götürürseniz, tam bir kültür katliamı yapmış olursunuz.</p>

<p>Çünkü bu yaklaşım, "Yahya Kemal Beyatlı'yı okumayın, Tevfik Fikret'i anlamayın, Mehmet Akif Ersoy'u öğrenmeyin" anlamına gelir.</p>

<p>Mesela İstiklal Marşı'nın şiirinde ne diyor Mehmet Akif? "Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!" </p>

<p>Söyleyin bakalım, "şüheda" ne demek? </p>

<p>Peki, yine aynı şiirde geçen, "mücerret", "ceriha", "izmihlal" kelimelerinin ne demek olduğunu biliyor musunuz? </p>

<p>İstiklal Marşı'nın yazılışının üstünden 100 yıl dahi geçmedi ama yeni kuşaklar ona yabancı hale geldi. (12 Eylül darbecilerinin, İstiklal Marşı'nın tamamını ezberlemeyi bir işkence biçimi haline getirdiğini de unutmayalım.) </p>

<p>Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin: </p>

<p>Yahya Kemal'i, Tevfik Fikret'i, Mehmet Akif'i anlamamak övünülecek bir şey midir? </p>

<p>Dünyanın her yerinde insanlar 'bildiği' için gurur duyar, 'bilmediği' için değil.</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/musellesten-ucgene-bir-kultur-katliami-emre-akoz.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/musellesten-ucgene-bir-kultur-katliami-emre-akoz.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">dilde sadeleşme</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">emre aköz</category>
            
            <pubDate>Tue, 11 Nov 2008 18:50:10 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Tarihten ve belgeden korkan devlet [Ayşe Hür]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.taraf.com.tr/makale/2599.htm">Tarihten ve belgeden korkan devlet, Ayşe Hür / Taraf</a></p>

<blockquote>ŞANSLI GAZETECİ . Can Dündar'ın Mustafa adlı filmini henüz göremedim, ama film hakkında öyle çok yazı yazıldı ki, filmi görsem bile anlatmamı isteyeceğinizi sanmıyorum. Ama film dolayısıyla artık herkesin öğrendiği bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. O da, Can Dündar'ın incelemesine izin verilen Atatürk'ün Not Defterleri'nin (ve Atatürk'e ait pek çok belgenin) neredeyse 70 yıldır sadece kamuoyundan değil tarihçilerden ve araştırmacılardan bile saklandığı gerçeği. Yıllardır Atatürk'ün, 1904'ten 1938'e kadar cebinde taşıdığı küçük defterlere not tuttuğu söylenir ama bu defterler kaç tanedir, içinde neler vardır, hangi yıllara aittir, nerede saklanır, buralara nereden ve nasıl gelmiştir gibi konular adeta bir muammadır. 

<p><br />
ŞANSLI ARAŞTIRMACI . Yakın zamana kadar 32 defter olduğu ve bunların ATASE, Anıtkabir ve Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde dağınık olarak bulunduğu sanılırken, 2006 yılında Genelkurmay (ATASE) Arşivi yetkilileri, kendilerinde 34 defter olduğunu, bunların 12 ciltte toplandığını, şimdiye kadar 6 cildin satışa sunulduğunu, diğer 6 cildin ise yayım aşamasında olduğunu açıklamışlardı. Ama ne hikmetse, '6 cildin yayım aşaması' bir türlü tamamlanamadı. Öte yandan, Can Dündar'a kadar, ATASE'deki 24 defter üzerinde çalışarak 1987'de bir master tezi hazırlayan Emekli Albay Ali Mithat İnan'dan gayri hiçbir araştırmacı defterlerin aslını görme şerefine nail olamadığı için, ATASE'nin yayımladığı ciltlerde sansürlenen yerler var mı kuşkusu giderilemedi. </p>

<p><br />
ŞANSSIZ TOPLUM . Bu haftaki yazıda ancak bir kaçını aktarabileceğim yüzlerce olay gösteriyor ki, Cumhuriyet döneminde belge deyince akla, bir an önce kurtulunması gereken, kurtulmak mümkün değilse imha edilmesi gereken, imha edilemiyorsa gözlerden saklanması gereken bir baş belası gelmiş. Tarihe bakışımız değişmeden belgeye, arşive bakışımızı değişmesi kolay değil elbette ama bütün zorluklara rağmen, başta ATASE olmak üzere tüm kurumlardan, bugüne dek bizlerden sakladıkları ne kadar tarihsel bilgi ve belge varsa bir an önce ortaya çıkarmalarını, araştırmacılara ve halka sunmalarını ısrarla istemeliyiz. Bu bizim vatandaşlık hakkımız, onların da hizmet veren olarak görevi. </p>

<p><br />
I. Dünya Savaşı yıllarında, Rus işgali sırasında el konulmasın diye Samsun'a gönderilen ve işgal sonrası Trabzon'a iade edilen 500 yıllık Trabzon Vilayet Arşivi'nin 1982'de yanlışlıkla denize dökülmesine de, 1987'de 76 kamyon evrakın bilimsel metotlarla ayıklanmadan Konya Vilâyet Arşivi'nden çıkarılıp SEKA'ya gönderilmesine de ses çıkarmamıştık. (Aktaran Enis Berberoğlu, "Dünü unutma yoksa soyulursun", Hürriyet, 26 Haziran 1998.) </p>

<p>Şahbaba kitabının yazarı Murat Bardakçı "milyonlarca belgenin olduğu Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde bugün Sultan Vahideddin'le ilgili işe yarar tek bir siyasi belge bulunmuyor, var olanlar sadece nişan tevcihi, cülus yıldönümü kutlaması yahut doğum günü tebriki gibisinden beşinci, onuncu derecedeki protokol yazışmaları (...) İşin vahim tarafı, arşivlerde bulunması gereken siyasi belgelerin şimdi nerede olduğunu kimselerin bilmemesi" dediğinde de üzülmemiştik. (Aktaran Mustafa İslamoğlu, "Şahbabanın Kemikleri Sızlamaz mı?", Yeni Şafak, 10 Şubat 1999) </p>

<p><br />
OKKASI ÜÇ KURUŞ ON PARA . 1931 yılında, İstanbul Defterdarlığı Maliye Arşivi'ne ait yaklaşık 50 ton Osmanlı belgesinin 'bakkal ve sairenin eline geçmemesi için, evrakı alana, bunu yurtdışına çıkarma şartını koyması üzerine, 'okkası üç kuruş on paraya' Bulgaristan'a satılmasından yaşımız icabı haberimiz olmamıştı ama, yıllar sonra Sirkeci Tren İstasyonu'na götüren kamyonlardan evrakların Sultanahmet Parkı civarında ortalığa saçıldığını ve çöpçüler tarafından toplanarak Kumkapı'da denize döküldüğünü veya belgelerin bir bölümünün 40 milyon levaya Vatikan'a satıldığını okuduğumuzda da sarsılmamıştık. (Bulgaristan'daki Osmanlı evrakı, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 1994.) </p>

<p>2000 yılında, aralarında Sultan II. Beyazıt tarafından kurulan Haremeyn Vakfı da olmak üzere çeşitli vakıflara ait Osmanlı evraklarının, SEKA çöplüğünden vatandaşlarca toplandığı gazetelere yansıdığında da ilgi göstermemiştik. ("Osmanlı Arşivi'nin Belgeleri Kâğıt Yapılsın Diye SEKA'ya Gönderildi", Yeni Şafak, 17 Haziran 2000.) </p>

<p>Halil İnalcık, arşivlerimizin tam olarak açık olmadığını,1989 yılında çıkarılan bir kararname ile, Osmanlı Arşivleri'nde çalışmanın daha da zorlaştığını söylediğinde de konuyla ilgilenmedik. ("Osmanlı arşivleri dünyaya açılmalı", Radikal, 11 Şubat 2001) </p>

<p><br />
KORUMAK MI İMHA ETMEK Mİ? . Durumu, Cumhuriyet kuşaklarının Osmanlı geçmişine ilgisizliğiyle açıklamak mümkün mü acaba? Bence değil, çünkü Cumhuriyet kuşakları kendi dönemlerine karşı da ilgisiz. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e yaklaşık 150 milyon belge, 366 bin defter kaldığını biliyoruz. Bu sayılar, Osmanlı arşivlerinin dünyanın belki de en muhteşem bilgi hazinesi olduğunu gösteriyor. Bu hazinenin korunması yolundaki ilk adımı 1 Mart 1923'te atan Cumhuriyet hükümetleri, muhtemelen Osmanlı gibi belgelere boğulmamak için, 1934'te 'Muhafazasına Lüzum Kalmayan Evrak ve Vesaikin İmhasına Dair' nizamnamelerin ilkini çıkarmıştı. Ancak, devlet dairelerinin 10 yaşını aşmış belgeleri imha etmesini öngören bu nizamnamede evrakların imha şekli açıklanmadığından taşra ile merkez teşkilatları arasında bitmez tükenmez yazışmalar yapıldıktan sonra, gizliliği olan ama güncelliğini yitiren belgelerin kıyılarak kâğıt tüccarlarına satılmasına karar verilmişti, çünkü o yıllarda henüz SEKA kurulmamıştı! </p>

<p><br />
ALLAHTAN ÖDENEK YOKTU . Uygulamadaki başıbozukluk yüzünden 1937'de rafa kaldırılan nizamnamenin yerine 1956'da çıkarılan yeni İmha Kanunu ve 1957'deki uygulama yönetmeliği ise o kadar karışıktı ki, uygulama adeta imkânsız hale gelmişti. Sonuçta Maliye Bakanlığı ödenek ayıramadığı gerekçesiyle 1959'da bu yasanın uygulanmasına son verdi de bazı belgeler kıyılmaktan kurtuldu! 1923-1934 ve 1937-1956 arasında kaç komisyonun ne kadar belgenin imhasına karar verdiğini bilemiyoruz. Çünkü, tahmin edileceği gibi, imhaya ilişkin kayıtlar da ortada yok! 1959'dan 1988'e kadarki dönemde ise, tam 17 kurumun TBMM'den aldığı özel izinle kendi belgelerini imha ettiği ileri sürülüyor. (Prof. Dr. Oğuz İçimsoy'un Tarih Vakfı'nın Ekim 1998'de düzenlediği Özelleştirme ve Kurum Arşivleri adlı panelde sunduğu "Özelleştirme uygulamaları ve özelleştirilen kamu kuruluşlarının arşivleri" başlıklı bildiriden.) </p>

<p>Bu kurumlar arasında Sümerbank, Etibank, Tariş gibi Cumhuriyet'in ilk göz ağrıları da var. Bir başka örnek de faaliyet alanı belgeler olan basın yayın alanından. Binlerce kitap ve belgelik arşivi ile Cumhuriyet kuşağının gururu olan Orhan Koloğlu, adını hatırlamadığım bir televizyon programında, kendisi Basın Yayın Genel Müdürü iken (1974, 1978-79) Milli Mücadele'den itibaren bütün demeçlerin, resmi açıklamaların kaynağı olan kurumunun arşivini araştırmaya kalktığında 'bina değişimi sırasında' bütün belgelerin SEKA'ya gönderilmiş olduğunu öğrendiğini açıklamıştı. </p>

<p><br />
SEKA'NIN KÂĞIT İHTİYACI . 1980'lerde televizyonlarda "siz imha edeceğiniz kâğıtları söyleyin biz kamyon gönderelim" mealindeki reklamları hatırlayanlar için şaşırtıcı olmayacak bir bilgi daha: 12 Eylül darbesi sonrasında gerek devletin kağıt ihtiyacını karşılamak, gerekse ait olduğu kurum binalarında yeni boş alanlar açmak ve gelir temin etmek gerekçesiyle Tek Parti döneminin hafızası anlamına gelen CHP'nin grup toplantılarının tutanakları, 1960 sonrasına damgasını vuran Adalet Partisi'nin arşivleri, Cumhuriyet Senatosu'na ait zabıtların tamamı ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında rejimin bekçisi olan İstiklal Mahkemesi zabıtlarının bir bölümü de SEKA'ya gönderilerek imha edilmişti! (Aktaran Ahmet Aksu, "Devlet arşivi imha ediliyor; Cumhuriyet tarihi yazılamayacak", Zaman, 17 Haziran 2002.) </p>

<p>Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nden Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ'a göre durum o kadar vahimdi ki, "bir an önce gerekli altyapı oluşturulmazsa bundan 50-100 yıl sonra bugünlerin tarihi yazılamayacak" idi. Marmara Üniversitesi Yakın Çağ Tarihi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vahdettin Engin de aynını düşünüyordu. İstanbul Şişhane'deki Tünel'le ilgili bir çalışma yaptığı sırada Osmanlıca ve Fransızca pek çok değerli belgenin İETT arşiviyle beraber 1982 yılında imha edildiğini öğrenen Engin'e göre Türkiye Cumhuriyeti'nin arşivleri öylesine tahrip olmuştu ki, Cumhuriyet tarihi ile ilgili master ve doktora öğrencilerine üzerinde çalışacak belgeleri mevcut olan konu bulmakta ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. (Zaman, 17 Haziran 2002.) </p>

<p><br />
BİZ DEĞİL BAŞKALARI SUÇLU . İlber Ortaylı 13 Şubat 2001'de Milliyet'te yayımlanan yazısında "Artık bir sır değil; Dışişleri arşivlerimiz düzensiz. 18. ve 19. asırda bu yerkürede büyük devlet olarak yaşayanların hepsinin muhteşem Hariciye Nezareti arşivleri vardır. Onların içinde bu tarihi imtiyazın farkında olmayan ve bir Dışişleri Bakanlığı arşivi (imparatorluk ve cumhuriyet bir arada) kurup ilmi araştırmalara açamayan tek ülke Türkiye'dir" demiş ve eklemişti: "Tabii Ermeniler de bu noksanı büyük şamatayla istismar ediyorlar.." Yani her zamanki gibi, biz değil, arşivlerini düzenleyemeyen Dışişleri Bakanlığı değil, başkaları (bu olayda Ermeniler) suçluydu! </p>

<p>Bütün bunlar bize, belgeyi ya gereksiz görerek saklamanın gereğine inanmayan, ya da tehlikeli görerek derhal imha etmek gerektiğini düşünen bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Buna bir de iyi niyetle bu sorunları aşmak isteyenlerin karşılaştığı, mekan, yetişmiş eleman, araç-gereç, para sorunlarını eklersek durumun ne kadar vahim olduğunu tahmin edebiliriz. (Hilmi Yavuz'un bu konudaki yazısı için: http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=646893)   </p>

<p><br />
CHP arşivinin başına gelenler </p>

<p>Gazeteci Faruk Bildirici CHP arşivi ile ilgili araştırmasının sonuçlarını 23 Aralık 2001 tarihli Hürriyet gazetesinde anlatmıştı. Bildirici'nin CHP arşivlerine merak sarmasının nedeni o sırada üzerinde büyük tartışmalar yapılan Salkım Hanımın Taneleri adlı filmdi. Filmde 11 Kasım 1942'de yürürlüğe giren ve nasıl uygulandığını dönemin İstanbul Defterdarı Faik Ökte'nin anıları olmasa hiç bir zaman öğrenemeyeceğimiz Varlık Vergisi'nin neden olduğu dramatik olaylar anlatılıyordu. Bildirici, bu görüşmelerin ele alındığı grup tutanaklarını bulma umuduyla çıktığı yolculukta CHP arşivinin ilk kez 1953'te Demokrat Parti (DP) tarafından talan edildiğini öğrenmişti. (DP arşivini de 27 Mayısçılar yok etmişti.) 1953'te CHP'nin gericilik suçlamasıyla kapatılan Millet Partisi'ne destek vermesine kızan DP, 6195 sayılı yasayla CHP arşivine el koyduktan sonra arşivi bir süre aynı kanunla kapatılan Ulus gazetesinin matbaasında bekletmiş, 2 Ocak 1959'da TBMM Müzesi'ne devretmişti. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü, belgeleri tasnif etmek üzere 26 Ekim 1963'te bir heyet oluşturmuş, kitaplar kütüphanelere, kıyafet resimleri Etnoğrafya Müzesi'ne, plaklar Devlet Konservatuvarı'na, gravür ve fotoğraf camları Müzeler Genel Müdürlüğü'ne, belgeler ise Başbakanlık, Milli Eğitim Bakanlığı ve TBMM Başkanlığı'na gönderilmişti.1979'da TBMM Başkanı Cahit Karakaş, CHP'ye ait evrakı tekrar TBMM Müzesi'ne yollamıştı. Bu yorucu yolculuk sırasında arşiv malzemelerinin ne hale geldiğini tahmin etmek zor değildi. </p>

<p><br />
SEKA'DA HAMUR OLDU . 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle partiler kapatılınca, diğer partilerin arşiviyle birlikte CHP'nin DP talanından geri kalan arşivi de toplanıp SEKA'ya gönderilerek kâğıt hamuru yapılmıştı! O dönemde sadece TBMM'deki CHP Grup odalarında bulunan kimi belgeler kurtulabilmişti. Faruk Bildirici bazı ipuçlarını izleyerek Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Dairesi Başkanı Oktay Şimşek'e ulaşmıştı. Şimşek, eski meclis binası (şimdiki adıyla Ankara Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Müzesi) depolarında bulunan CHP'ye ait yüzlerce koli belgenin 1992'de kendilerine gönderildiğini doğrulamıştı. Sonunda, uzmanlar, CHP Genel Merkezi'nin 14 bürosuna ait belgelerden ilk beşinin tasnifini tamamlayarak, araştırmacılara açmıştı. Tasnifi tamamlandıkça öbür bürolara ait belgeler de peyderpey kullanıma açılacaktı. Ancak bu belgeler arasında Bildirici'nin bu maceralı yolculuğa çıkış nedeni olan Varlık Vergisi görüşmelerine dair tek satır yoktu. Sanki böyle bir kanun hiç olmamıştı, ya da gökten zembille inmişti!</p>

<p><br />
VARLIK VERGİSİ BELGELERİ . Varlık Vergisi meselesinin nasıl bir tabu olduğunu, bu konuda bir kitap hazırlamakta olan Sait Çetinoğlu'nun yaşadığı tecrübelerinden de anlayabiliriz. Çetinoğlu'na göre Cumhuriyet Arşivi'ndeki CHP arşivi kataloğunda verginin konması ve kaldırılmasına ait hiçbir bilgi ve belgenin kaydı yoktur. O dönemde Varlık Vergisi'ni ödemek için kredi almak zorunda olanların ilk adresi olan Osmanlı Bankası'nda bu döneme ait belgeler araştırmacılara kapalıdır. Çetinoğlu'nun Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'na dayanarak Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı'na, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'ne, Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na, Toprak Mahsulleri Ofisi'ne, Şeker Şirketi'ne, Türkiye İş Bankası'na gönderdiği dilekçelere de 'gizlilik derecesi yüksek bilgi olması', 'ticari sır olması', 'elde evrak olmaması', 'ne istendiğinin anlaşılmaması', 'kurum içi düzenlemelerle ilgili olmaması' gibi birbirinden ilginç gerekçelerle olumsuz cevap verilmişti. Buna da şükürdü çünkü cevap bile vermeyenler vardı. Kısacası Türkiye'de bilgi edinmek, hele de böyle ayıplı konularda ise, gerçekten çok ama çok zor bir işti! </p>

<p><br />
Latife Hanım'ın TTK'da hapsedilen evrak-ı metrukesi   </p>

<p>İdeolojik kökenli bir sansür de Atatürk'ün ayrıldığı eşi Latife Hanım'ın mektuplarının başına gelmişti. Mayıs 1975'te yıllardan beri çektiği hastalığın kanser olduğunu öğrenen Latife Hanım, kim bilir hangi gerekçeyle evindeki bazı belgeleri yakmıştı ama Ziraat Bankası ve Osmanlı Bankası'nın kasalarında saklanan 219 adet belge, 1976 yılında, dönemin Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Enver Ziya Karal'ın teklifi üzerine, Uşaklıgil Ailesi tarafından TTK'ya verilmişti. Ziraat Bankası'ndaki kasa 1977'de, Osmanlı Bankası'ndaki kasa 1979'da açılmış ve 'Latife Uşaklıgil Belgeleri' TTK adına Ordinaryüs Profesör Reşat Kaynar tarafından incelenmişti. Kaynar, 10 Nisan 1979 tarihli raporunda şöyle demişti: 'Bu belgeler gerek devrim tarihinin gerek Cumhuriyet tarihinin gerçek belgelere dayanması yolunda başlıca vazife görecek niteliktedir. Bu belgeleri incelemeksizin devrim tarihinin daha doğrusu Cumhuriyet tarihinin yazılması mümkün olmaz." Madem bu kadar önemli belgelerdi, o halde incelemeye sunulması gerekmez mi demeyin, çünkü burası Türkiye'ydi. Belgeler üzerindeki 25 yıllık yayın yasağının kalktığı Şubat 2005'te, TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu, ailenin isteği üzerine evrakların açıklanmasından vazgeçildiğini söyleyerek, malum paranoyanın devam ettiğini göstermişti. Reşat Kaynar ise 25 yıl önceki incelemesine atıfla "Bir tarihçi olarak bunların o günün şartlarında kamuoyunun bilgisine sunulmasını uygun bulmadım..." diyecekti. (İpek Çalışlar, Latife Hanım, Doğan Kitap, 2006, s. 463-473.) Yani yine rejimin muhafızları, halkın neyi bilmesi gerektiğine karar vermişti. Bu saçma sansür hâlâ sürüyor ve biz 'devrim tarihini' hâlâ eksik biliyoruz!</p>

<p><br />
Afet İnan'ın sansürü   </p>

<p>"28 Temmuz 1918, Pazar </p>

<p>"Karlsbad'da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu deftere geçiremedim. Bunun iki nedeni var: Birincisi, yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı. İkincisi, her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur." </p>

<p>Mustafa Kemal'in, "Karlsbad ve Viyana'da geçen günlerim" başlıklı altı defterlik hatıralarının son sayfasında bu samimi not vardı. Bu itiraftan sonra arşivlerdeki 34 defterin nasıl günümüze ulaştığı iyice muamma ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, 1918 yılının Temmuz ayında, zaman zaman depreşen böbrek ağrılarını tedavi ettirmek için, bugün Çek Cumhuriyeti'nin sınırları içinde bulunan Karlsbad kaplıcalarına gitmişti. Oradaki günlerini, gecelerini, gözlemlerini, siyasete ve geleceğe dair düşüncelerini bazı defterlere not etmişti. Bunları manevi kızı TTK Başkanı Prof. Afet İnan, 1931'de Çankaya'daki eski köşkün kütüphanesinde bulmuş, götürüp Atatürk'e göstermişti. Çok duygulanan Atatürk, Afet İnan'a "Bunları sen sakla, ileride yayımlarsın" demişti. İnan, defterleri ilkin 1979'da bir konferansta kullandı, 1983 yılında da yayımladı. Ama görüldü ki, Afet İnan hatıraların bazı bölümlerini (.....) işareti ile sansürlemişti. Sansürün nedeni sorulduğunda kızgın kızgın, "Canım ne önemi var ki diğer anlattıklarının yanında. Biraz eğlenmiş, o kadar... Bilinmese ne olur?.." demişti. (Afet İnan'ın bu konudaki makalesinin internet versiyonu: http://turkoloji.cu.edu.tr/ATATURK/arastirmalar/ataturk_karlsbad_hatiralari.pdf).   </p>

<p><br />
1915 Ermeni Tehciri'yle ilgili hayati belgeler nerede?   </p>

<p>Osmanlı'dan günümüze kadar süren en katı ideolojik sansür elbette 1915 Ermeni Tehciri'ne dair evraklara uygulandı. Örneğin Osmanlı Devleti'nin Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi belgelerinden Türkiye Cumhuriyeti arşivlerine aktarılan belgeler arasında 1915 Ermeni Tehciri'yle ilgili belgeler yok. Yine Osmanlı Mebuban Meclisi tarafından Ermenilere yönelik tehcir ve katliam suçlarını kovuşturmak amacıyla, 24 Kasım 1918 tarihinde kurulan Tedkik-i Seyyiat Komisyonu'nun belgelerinin nerede olduğu bilinmiyor. Bunların 1922 sonrasında, İstanbul'un Ankara Hükümetinin kontrolü altına girmiş olması nedeniyle İstanbul Örfi İdare (Sıkıyönetim) Kumandanlığı tarafından Ankara'da Genelkurmay Başkanlığı'na aktarılmış olması gerekir ancak belgelerin Genelkurmay (ATASE) Arşivi'nde olup olmadığına dair herhangi bir bilgi veya açıklama bugüne kadar yapılmış değil. </p>

<p>Aynı şekilde, İttihat ve Terakki Merkez Komitesi ile Teşkilat-ı Mahsusa'ya ait belgelerin nerede olduğu da bilinmiyor. 1919-21 yıllarında İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi'de görülen İttihat ve Terakki merkez ve yerel yöneticileri aleyhine açılan davalara ilişkin belgelerin asılları da kayıp. Tehcir edilen Ermenilerin mallarını takip için kurulan Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları'nın defterleri de ortada yok. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nün tapu kayıtlarını elektronik ortama aktarma isteği Milli Güvenlik Kurulu tarafından uygun görülmediği için, o dönemlerin tapu kayıtlarını incelemek de mümkün değil. (Daha fazla bilgi için 25 Mayıs 2008'de bu sütunlarda yayınlanan "Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak" başlıklı yazıma bakılabilir.)</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/tarihten-ve-belgeden-korkan-devlet-ayse-hur.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/tarihten-ve-belgeden-korkan-devlet-ayse-hur.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">atatürk&apos;ün not defterleri</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">ayşe hür</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">ermeni tehciri</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">osmanlı arşivleri</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">varlık vergisi</category>
            
            <pubDate>Sun, 09 Nov 2008 18:45:04 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Can Dündar Röportajı (Ayşe Arman)</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10316164.asp?yazarid=12&gid=61">Can Dündar Röportajı (Ayşe Arman)</a></p>

<blockquote><strong>Neydi yapmak istediğiniz?</strong>

<p>- Özel hayatını anlattığımız söyleniyor, ama aslında film onu anlatmıyor. Başka bir mücadele var Atatürk'ün hayatında, ben onu fark ettim ama gelen tepkilere bakıyorum da filme çok yedirememişim. Asıl mücadele ne Yunanlılara ne asi Kürtlere ne de gericilere karşı veriliyor. Atatürk'ün asıl mücadelesi, "İktidarı, gökyüzünden yeryüzüne indirme meselesi." Ben bütün mücadelesini topyekûn elden geçirdiğimde bunu gördüm. Üstelik yapmaya çalıştığı çok özel bir şey, sadece Türkiye'yi değil bütün insanlığı ilgilendiriyor. Bütün insanlığı dönüştürebilecek bir şeyden söz ediyor. O sonda yaptığı konuşmada söylediği bir şey var ki -ben bunun filmin en çok konuşulacak şeyi olacağını sanıyordum, üzerine kimse bir satır bile yazmadı- bunu insanlık tarihinde söyleyebilecek başka bir lider bilmiyoruz. "Biz ilhamlarımızı gökten değil, yeryüzünden alıyoruz, bizim ilkelerimiz gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla bir tutulmamalıdır" diyor. Burada sadece İslam da söz konusu değil, bütün dinlere bir gönderme var.</p>

<p><br />
<strong>Peki o zaman filmde niye bunun altını daha çok çizmediniz? Öyle geldi geçti...</strong></p>

<p>- Haklısın. Belki de tamamen bunun üzerine bir film yapmalıydım. Ama sen de kabul et ki bu kolay bir mesaj değil, Atatürk bunu sereserpe Meclis kürsüsünden söyleyebiliyor, biz üzerinden 70 yıl geçtikten sonra bile henüz o cesarette değiliz. Bahsettiği, Barack Obama'nın İncil'e el basarak yemin etmesine uzanan bir süreç. Bütün insanlık tarihinde dinin tamamen siyasal ve toplumsal hayattan silinmesinden söz ediyor. Bu kadar radikal bir lider!</p>

<p><br />
<strong>Ama onu bizden "gizlemişler", filmde vermek istediğiniz mesajlardan biri de bu, öyle değil mi?</strong></p>

<p>- Evet. Ciddi bir sansür var Atatürk'ün üzerinde. "Nasıl olabilir? Kim cüret edebilir?" diye düşünüyorsun. Cüret edenlerin bazıları en yakınları. Bunu da kötü niyetlerinden yapmıyorlar, istiyorlar ki Atatürk'ü herkes sevsin, çok samimi ve anlaşılabilir bir şey bu. Mektubunda "Doktorların hatası sonucu bu duruma geldim" diyor mesela, o mektubu yayınlarken doktorlar alınmasın diye o cümleyi çıkarıyorlar. Öbüründe diyor ki, "Kollarında geçirdiğim gecenin sabahında yola çıktım." Kollarında geçirdiğimi siliyorlar. Neden? Çünkü Atatürk, kimsenin kollarında gece geçirmiş olamaz. Böyle böyle, budaya budaya, öyle bir insan çıkarmışız ki ortaya, ne bir kadınla ilişkisi olabiliyor ne doktorlara kızabiliyor ne asıl devrimini savunabiliyor. Budana budana vasat bir figür kalmış. Benim isyanım buna. Yazık günah adama. Ama anlaşılan bunları çok iyi anlatamamışım filmde. </p>

<p><br />
<strong>Bir de "Herkesin bildiği şeyler..." diyenler var...</strong></p>

<p>-Bu İlber Ortaylı için geçerli olabilir ama ben zannetmiyorum ki, diğer insanlar için geçerli olsun. Birçok insan gelip bana "Medeni Bilgiler diye bir kitap varmış bu ne?" diye sormaya başladı. Medeni Bilgiler, Atatürk'ün okullarda okutulsun diye Afet İnan'a dikte ettirdiği, hatta oturup bizzat yazdığı bir kitap. Bir lider düşün ki, "Ben bir kitap yazdırıyorum, alın bunu okullarda okutun" diyor. Onu okullarda okutmayı bırak, şu anda piyasaya çıkaramıyorsun. Bahsetmeye kalktığında başın belaya giriyor. Nasıl böyle bir duruma gelmiş olabiliriz ki biz? Kitabın Tarih Kurumu'nca basılan versiyonunda bazı yerler çıkarılmış. Kim, neye göre karar vermiş? Neye göre çıkarmış bilemiyorsun. Şaşırarak gördüm ki önemli ölçüde sansürlenen bir Atatürk var.</p>

<p><br />
<strong>Peki siz o 120 dakikaya her şeyi sokuşturmaya çalışmış olabilir misiniz? Hani hiçbir şeyi atlamayayım, o da olsun, bu da olsun...</strong></p>

<p>- Olabilir, bu telaş da filmi yoğunlaştırdı. Bir çok mesaj da güme gitti. Mesela diyor ki "Türkler, İslam'ı kabul etmeden evvel de büyük milletti. İslam'ın kabulü, bizi diğer Müslüman toplumlarıyla bir araya getirmeye yardımcı olmadığı gibi, bizim milli hislerimizi uyuşturdu. Milli bağlarımızı gevşetti." Filmin içinde bu cümle var. Biz okulda da başka yerlerde de bunları hiç duymadık ki. Bunun tartışılması gerekmez mi? Sigarasına, içkisine takıldılar, bunun üzerinde durmadılar.</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/can-dundar-roportaji-ayse-arman.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/can-dundar-roportaji-ayse-arman.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Röportaj</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">ayşe arman</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">can dündar</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">mustafa (film)</category>
            
            <pubDate>Sun, 09 Nov 2008 02:32:00 +0200</pubDate>
        </item>
        
        <item>
            <title>Devr-i Hüseyin [Gökhan Özgün]</title>
            <description><![CDATA[<p><a target="_blank" href="http://www.taraf.com.tr/makale/2580.htm">Devr-i Hüseyin, Gökhan Özgün / Taraf</a></p>

<blockquote>Amerika sizi hep taşralaştıracak. Öyle de taşralaştıracak, böyle de. Silahla da taşralaştıracak, silahsız da. Merkez valinizin adı bir George olacak, bir Hüseyin. Apışıp kalacaksanız. Paralize olacaksınız. 

<p>Ne olduğunu anlamayacaksınız. Çünkü taşralısınız. Çünkü gelecek kavramınız yok. Çünkü geleceğe düşmansınız. Çünkü taşralının geleceği, muhayyilenin 'zamanı' içinde değil, hasedin 'mekânı' içinde yer alır. </p>

<p>Gelecek kavramı yerine kibir ve haset dolu çocuksu bir merkez düşmanlığınız ve onun siyam ikizi, mahcup ve ikiyüzlü bir merkez hayranlığınız var. O kadar taşralısınız ki, görmeden, gitmeden, tanınmadan yönetilecek kıvamdasınız. </p>

<p>Çünkü bir ütopyacık bile hayal etmediniz. Bir disütopya olsun çiziktirmediniz. Bir P.tesiye bir Salı bile öngöremiyorsunuz. Taşralı kibriyle şişinip duruyorsunuz. Taşra kaymakamlığının kıyaklarından vazgeçemiyorsunuz. Amerika'da bir Science Fiction dergisi bir milyon satıyor. Siz her gün bir internet sitesi yasaklıyorsunuz. Geleceğin kapısı aralandığı anda kapatıyorsunuz. </p>

<p>Bir gün başınıza göktaşı düştüğü zaman bir Allah'a, bir de Amerikalı'ya yalvaracaksınız. Şu göktaşını başımızdan al diye. O göktaşını uzayda yok edecek teknolojiye bir Amerika sahip. </p>

<p>Amerika senin gibi gelecek kavramından yoksun taşralıyı niye işine karıştırsın? Son yıllarda senden aldığı işine yarar tek kavram, 'Türk tipi inkâr' kavramı. Mutlak inkâr anlamına geliyor. </p>

<p>Merkeze karşı o kadar komplekslisin, o kadar taşralısın ki, Amerikan demokrasisi denen 'yarım demokrasi'nin tek erdeminin 'geleceği karşılayabilmek' olduğunu anlamıyorsun. </p>

<p>Amerikan özgürlük anlayışının geleceği karşılamak için kurgulandığını anlamıyorsun. Bu özgürlüğün, somut, elle tutulur bir amacı olduğunu idrak edemiyorsun. </p>

<p>Geleceği ilk karşılayan, senin gelmişini de, geçmişini de, geleceğini de yönetir, bu kafana dank etmiyor. Çünkü milliyetçilikten, bağımsızlıktan, birini birinin üzerine pompalı tüfekle salmayı anlıyorsun. </p>

<p>İnsan denen beşer, bir taraftan 'adalet ve kalkınma' peşinde koşarken, bir taraftan da geleceğin rüzgârını göğüslemek zorunda. Meseleyi 'çok zor' kılan da bu. Dünün adaleti bugünün adaleti değil. Dünün kalkınması bugünün kalkınması değil. </p>

<p>Amerika'da gelecek hep biraz bilinmezdir. Bilinmezliğine saygı gösterilir. Geleceğe saygı gösterilir. Amerikan kültürünün tek erdemi, geleceğe bütünüyle hükmetme kibrinden vazgeçip geleceği karşılama gücüne odaklanmasıdır. </p>

<p>Bunu Avrupa anladı. Avrupa bir alternatif merkez olabilir. Ya da merkeze ortak olabilir. AB'nin ehemmiyeti buradadır. AB, eski dünyanın geleceğe ezbere hükmetme kibrinden, geleceği karşılama tevazuuna geçişidir. </p>

<p>Sen olan biteni anlayamazsın. Çünkü aniden taşralı bir aşağılık duygusuyla bir taraftan çocuklarına Melisa, Lara, Maya, Aksel gibi 'uyanık' isimler koyar, bir taraftan da anti-emperyalist, ulusalcı, laik-cuntacı, faşizan, 'sözde bağımsız', 'gözü kapalı' taşra siyaseti yaparsın. </p>

<p>Sonra bir bakmışsın, Amerikan başkanının adı Hüseyin. Şapa oturursun. </p>

<p>Kendini merkezden 'bağımsız' zanneden, geleceğe çocuğunun ismiyle ortak olabildiğini sanan zavallı bir 'shopping mall taşrası'ndan daha kolay ne yönetilir?</blockquote></p>]]></description>
            <link>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/devr-i-huseyin-gokhan-ozgun.php</link>
            <guid>http://www.derinsular.com/medya/2008/11/devr-i-huseyin-gokhan-ozgun.php</guid>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#category">Makale</category>
            
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">h. gökhan özgün</category>
            
                <category domain="http://www.sixapart.com/ns/types#tag">zihniyet</category>
            
            <pubDate>Sat, 08 Nov 2008 18:28:07 +0200</pubDate>
        </item>
        
    </channel>
</rss>
