derinsular.com
Derin Sular: Medya
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

Makale Kategorisinde Yayınlanan Son Yazılar

October 4, 2008

Altınova dolayısıyla [Murat Belge]

Altınova dolayısıyla, Murat Belge / Taraf

Baştan bakalım soruna: Cumhuriyet'in kuruluşundan beri bu ülkede "Kürt isyanı" diye bilinen bir olay tekrarlanmış. Seksenlerde bir ölçüde biçim değiştirerek ("PKK terörü" denilen biçimi alarak) yeniden alevlenmiş ve bu sefer dozu artıp eksilen, ama kesintisiz bir silâhlı mücadele olarak sürüyor.

Bunun "bölücülük" olduğunu ve buna izin ya da taviz vermeyeceğimizi ilân ediyoruz. Sorunun bütün sorumluluğunu üstlenen generaller, son zamanlarda, "bölücü örgüte yeni katılımları önlemenin önemi" üstüne konuşmaya başladılar. Peki, kim katılıyor, niçin katılıyor?

Kürt olduğu için ve bu ülkede Kürtler'in hak ettikleri hak ve özgürlüklerle yaşamadıklarına, bunun engellendiğine inandıkları için. Aramızdan bazıları bu "inanç"ın yanlış olduğunu söylüyor. Yanlış olduğunu gösterecek inandırıcı kanıt bulmakta zorlansa da bunu söylüyor. Ama başkaları ne söylüyor?

İşte, Altınova. Medyada okuduğumuz doğruysa, orada bir Kürt yapılmaması gereken bir şey yapmış. Suç işleyen hukuk prosedürü içinde cezalandırılır. Ama Altınova'da ahalinin bir kısmı cezalandırma işini kendi yapmaya karar veriyor. Nasıl yapıyor bunu? Sözkonusu olayla ilgisi olmayan başka Kürtler'in evlerine, dükkânlarına saldırarak. Yani, olan olaydan bütün Kürtler'i toplu olarak sorumlu sayarak, hepsini birden düşman ilân ederek.

Böyle böyle mi, kökeni Kürt olan bir insanı "ben burada yaşamalıyım" düşüncesine kazanacağız?

"Altınova'da tahrik sonucu insanlar galeyana gelmiş! Ne büyütüyorsun?" diyenler çıkacak. Peki, her gün biraz daha büyük bayraklar asıp "Biz Türk'üz" demekle kendini Türk hissetmeyen yurttaşı daha mı yakından bağlıyoruz bu ülkeye? Manevra, tatbikat yapıp, Silahlı Kuvvetleri'mizle Peşmerge kılığında insanları "etkisiz hale getirme" gösterisini kamuoyuna sunduğumuzda, o elbiseleri sahiden giyen insanların gönlünü mü kazanıyoruz? Bir kışlanın adını "Mustafa Muğlalı" koyduğumuzda, bu topraklarda yaşayan milyonlarca Kürt, gözleri minnet yaşlarıyla dolarak, "Bizi ne çok seviyorlar. Burası benim cennet vatanım" yollu düşünceler mi geçiriyor zihninden?

October 4, 2008

Kimine ihanet, kimine devrim yapma hakkı [Halil Berktay]

Kimine ihanet, kimine devrim yapma hakkı, Halil Berktay / Taraf

Ömer Seyfeddin'in Balkan hikâyelerinde hep "onlar"ın "biz"e yaptıkları anlatılır, "biz"im "onlar"a neler yapmış olabileceğimizden ise asla söz edilmez. Tarih müfredatımız ve ders kitaplarımızda, her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğu doğal kabul edilir; Bulgar, Sırp ve Yunan topraklarında ne aradığı(mız) hiç sorulmaz, sorgulanmaz, sorunsallaştırılmaz. Fetih adetâ bize özgü bir haktır ve her nasılsa, diğer halklara hiç zarar vermeden başarılmıştır. Tarih Atlaslarına bakın: çeşitli saltanat dönemleri boyunca Osmanlı yayılması hep sıcak renklerle gösterilir; kırmızının koyusundan başlayıp, giderek açılan tonlarından geçerek pembeye sıçrar; oradan gene turuncu ve sarının koyudan açığa çeşitli tonlarına ulaşır. Ötesi ise bembeyazdır, yani önemsizlik, ayrıntısızlık, yeknesaklık, giderek hiçlik, insansızlık hissi uyandırır. Böylece bu görsel dil, ikonik bir "biz"i sevdirmekle kalmaz; boş bir alanın dâvet ediciliğine doğru genişlemiş olduğumuz mesajını verir. Millî Eğitim sayesinde bunlar küçüklüğümüzden itibaren bilinç altımıza yerleşir. Profesyonel tarihçiliğimiz de çok farklı sayılmaz. Örneğin Balkanların feodal anarşisi içinde Osmanlıların "dinamik, birleştirici bir güç" olarak belirdiğinden söz edilir. Bu, "yükselme devri"ndeki Osmanlıya dinamik-rasyonel bir erkeklik, Balkanlara ise pasif, irrasyonel, bekleyici-alıcı bir kadınsılık izafe edilmesi anlamına gelir.

İmparatorluk doğal olduğuna göre, birtakım kendini bilmezlerin ayrılma çabalarına karşı kendini savunması da aynı derecede doğaldır, kaçınılmazdır. Ömer Seyfeddin'in Topuz'undaki "Türk" elçisi, Eflâk prensinin beynini dağıttıktan sonra kılıcını sıyırıp "İşte gördünüz, istiklâl hevesine kapılan âsilerin sonu budur!" diye bağırır. Bu veciz ifade, Türk milliyetçiliğinin bütün 20. yüzyıl çizgisine damgasını vurur. Ders kitaplarımızda, "onlar"ın devrim ve bağımsızlık mücadeleleri sadece birer isyan, birer eşkiyalık "vaka"sı, genellikle bir kanun ve nizam meselesi gibi anlatılır. Burada iki ayrı söylem devreye girer. Jön Türk ve Cumhuriyet devrimleri söz konusu olduğunda, sosyo-ekonomik ve politik bir anlatım tarzı çerçevesinde, biz Türklerin çürümüş Osmanlı düzenine karşı devrim yapmamızın haklılığı vurgulanır. Ama Yunan, Sırp ve diğer Balkan mücadeleleri söz konusu olduğunda, ancien régime gider, etnisite gelir; "onların" dâvâsı devrim değil, sırf Türklere ve Türklüğe "ihanet" olarak damgalanır.

October 4, 2008

Atatürk devrinde kriz [Taha Akyol]

Atatürk devrinde kriz, Taha Akyol / Milliyet

İÇİNDE yaşadığımız kriz sürecinde herkes "1929 Bunalımı"nı hatırlıyor, mukayeseler yapıyor. Türkiye'de Atatürk Cumhurbaşkanı, İnönü Başbakan'dır. Şevket Süreyya ve Falih Rıfkı gibi birçok yazar Atatürk'ün ekonomiyle fazla ilgilenmediğini belirtir; kendisinin de Hasan Rıza'ya söylediği gibi, temel ilgi konuları diplomasi ve savunma politikaları ile dil ve tarih teorileridir.

Ekonomiyi yöneten, Başbakan İnönü'dür.

1929'a Türkiye iyimser girmiştir, milli gelir 2 milyar lirayı aşmıştır ama kriz öyle bir vuruyor ki, 1934'te 1 milyar 200 milyona düşüyor!

Özellikle nüfusun yüzde 80'inin barındığı tarım mahvolmuştur!

Atatürk, "Bunalıyorum; her yerde dert, ıstırap dinliyorum" demektedir.

İnönü hükümeti tarafından 1930 başında "Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu" çıkarılıyor. Cumhuriyet ilk dış borcu bu dönemde alıyor; Amerika'dan 10 milyon dolar... Bunu Sovyet Rusya, Almanya ve İngiltere'den alınan dış borçlar izleyecektir.

Ağustosta muhalefet partisi Serbest Fırka'nın kurdurulmasındaki amaçlardan biri, 'liberal' görüntü vererek dış yardım almaktır.


Sovyet uzmanlarından başka, Fransız iktisatçısı C. Rist, Amerikalı iktisatçı E. Kemmerer gibi yabancı uzmanlar davet edildi, maliye ve sanayileşme gibi konularda raporlar istendi.

"Buhran Vergisi Kanunu" çıkarıldı, gümrükler yükseltildi, yerli malları kullanımı teşvik edildi, Tasarruf Cemiyetleri kuruldu.

İç borçlanma için "Dahili İstikrar Kanunu" kabul edildi... "Mevduatı Koruma Kanunu" çıkarıldı, bugün olduğu gibi o zaman da mevduata devlet garantisi verildi.

Yabancı firmaların işlettiği demiryolları, limanlar devletleştirildi. Kibrit bile devlet tekeline alındı.

İlk şeker ve dokuma fabrikaları kuruldu; dış yardımlarla demir-çelik ve savunma sanayiileri alanında adımlar atıldı.

İnönü, "denk bütçe" ve "denk dış ticaret" politikalarını tutkuyla sürdürdü, dış ticaret fazla bile verdi!

Ağır krizin ve bu 'çok sıkı' politikanın yarattığı daralmaya rağmen, İnönü, "yurdu demir ağlarla örme" siyasetini büyük başarıyla götürdü; demiryolu yapımını adeta saat başı takip etti.

O zaman, bu aşırı derecede sıkı politikalar yerine, yine o zaman, dünyanın yaptığı gibi, Keynesçi metotlar, yani yatırım yoluyla piyasaya biraz para sürerek talep yaratan politikalar uygulanamaz mıydı?

Şevket Süreyya Aydemir Mart 1932'de Kadro dergisinde "Makinaların Muhacereti" (Göçü) başlıklı çok önemli bir yazı yayımlamıştı: Kriz yüzünden Batı'da makineler, yatırım ve ara malları sudan ucuzdur. Krizi fırsata çevirmek için Türkiye yılda 300 milyon liralık makine ithal ederek sanayileşmesini hızlandırabilir!

Ama, Kasım 1933'te yine Kadro'da, geçen bir buçuk yılda sadece 20 milyonluk makine ithal ettiğimizi hüzünlü bir dille yazmıştır.

Aydemir, yıllar sonra "İkinci Adam" adlı eserinde, 1930'larda "sanayiin bilhassa özel teşebbüsün kösteklenmesi" boyutlarında aşırı bir 'sistem' uygulandığı için gereken dinamizmin gösterilemediğini anlatır.

October 4, 2008

'İşgale uğramış' gibi [Kürşat Bumin]

'İşgale uğramış' gibi, Kürşat Bumin / Yeni Şafak

Türkiye'de bir şehri ya da daha küçük bir yerleşim yerini dolaşırken karşınıza çıkan harap bir kilise size ne düşündürür, sizi ne tür duygulara sevk eder.

Ama her şeyden önce şunu unutmadan tabii ki: Karşınızda bir duvar bile bulmuşsanız, şanslı sayılırsınız çünkü bir zamanlar bu ülkenin sayıları saymakla bitmeyecek olan bu yapılarının çok büyük çoğunluğunun direk taşları bile yerinde değildir.

Neyse, diyelim ki harap bir kilise ile karşılaştınız, ne düşünür, ne duyarsınız?

Sorunun cevabı şu olmalı: Bu yıkıntılar size ülkenizin nüfus yapısının yakın tarihte nasıl alt üst olduğunu öğretir. Çünkü bu kiliseler değil harap ilk günkü gibi bile kalmış olsalar tek başlarına hiçbir şey ifade etmez; onları dolduran cemaatle karşılaşmadıktan sonra...

Dolayısıyla Türkiye'nin hâlâ birçok şehrinde -kökünden kazınıp yeniden kurulanlar hariç- sokakları arşınlamak, size bir zamanlar bu sokakları dolduran "farklı" insanları hatırlattığı için hüzün vericidir.

Zamanında önce bir muhacire tahsis edilen ama sonra kim bilir kaç el değiştiren şu harap ama temeli sağlam evde kim bilir ne iyi-kötü günler geçmiştir... "İşgalciler"in eline düşmesine rağmen güzelliğinden bir şey yitirmemiş şu apartmanın sakinleri kimdi acaba? Bir sahil kasabasında tesadüfen karşınıza çıkan kapısına zincir vurulmuş şu kilisenin önünde yüzyıl önce bir pazar günü toplanan insanlar kimlerdi acaba... Taksim'deki büyük kilisenin görüntüsü eskiden de dönerci büfeleriyle kapatılmış mıydı acaba?

Evet, cemaatleri göçmüş çoğunlukla harap kiliseler...

Söylediğim gibi, Türkiye'de bir biçimde ayakta kalan şehir ve kasabalarının sokaklarında gezinmek gerçekten hüzün verici bir iştir.

Bayram tatilinden istifade Ayvalık'ın sokaklarını birkaç gün arşınlayınca yine hatırladım bu hüzünlü manzarayı.

Şehri bilenler hatırlayacaktır: Ayvalık'ın merkezinde yaşayanlar hâlâ büyük ölçüde eskinin Rum evlerini kullanıyor. Kimi büyük, kimi orta halli kimi küçük yüzlerce ev. Evler aynı kalınca sokaklar da değişmemiş tabii ki, dar ve eğri sokaklar.

Peki bugün "koruma" altındaki bu şehir eskiden de böyle bakımsız ve neşesiz miydi?

Şehrin bugün hüzün veren manzarasını hayalimizde diriltirsek, bir zamanlar bu evleri şenlendiren insanların başta zeytin ve denizin bereketiyle hayatlarından memnun bir ömür geçirdiklerini sezebiliriz.

Ne oldu, niçin ve nasıl oldu gibi soru/cevapları hiç mi hiç söz konusu etmiyorum bugün. Ama bütün bu soru-cevaplar bir yana, birçok yerleşim yeri gibi karşımızdaki Ayvalık-Merkez'in de "işgale uğramış" bir manzara arz ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz herhalde.

Evet "işgale uğramış" gibi... Ne yazık ki bu böyle. Ülkenin "kökü kazınamamış" yerleşim yerlerini kısa yoldan en doğru biçimde anlatan benzetme bu.

Demek ki, bir şehri diğerlerinden ayıran, kendisi yapan asıl özelliği, özniteliği hemşehrilileridir. Bir şehrin nüfus yapısıyla yap-boz misali oynarsanız, elinizde kalan "işgale uğramış" bir yerleşim yerinden başkası değildir. Ayvalık-Merkez, evi, sokağı, yarısı ayakta yarısı yerde kiliseleriyle bugün de olduğu yerde durmaktadır. Ama bu Ayvalık artık, milletinden yoksun bırakıldığı için o Ayvalık değildir. Geçmiş olsun yani...

Bu "Türkiye gerçeği"ne şahit olmak için Ayvalık gibi bir zamanlar nüfusu çok büyük ölçüde Rumlardan oluşan bir şehre gitmeye gerek yok. İstanbul sokaklarını arşınlamak yeter de artar bile. İstanbul'un "işgalciler"in elindeki sokakları, semtleri yetmez mi? Türkiye dışından gelen bir arkadaşınıza -mesela- Tarlabaşı'nın halini nasıl açıklarsınız? İstanbul'un -ancak izin çıktığı için 1882'de inşa edilen- ilk "kubbeli" - kilisesi olan Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi'nin Taksim Meydanı'nın İstiklâl girişinde yer alan "dönerciler"ce kuşatma altına alınmasının nedenlerini nasıl sıralarsınız?

Dediğim gibi, bu duruma nasıl ve niçin gelindiğini tartışmak değil niyetim. Bugün sadece biraz düşününce hemen herkesin üzerinde hemfikir olacağı muhakkak olan sade bir tespitle yetiniyorum.

October 4, 2008

Altınova, Kürtler ve Türkler... [Ali Bayramoğlu]

Altınova, Kürtler ve Türkler..., Ali Bayramoğlu / Yeni Şafak

Hatırlayalım... Dönemin Başbakanı Çiller'in İspanya'ya gittiği ve Kürt sorununun çözümü için "Bask modeli"nden bahsettiği günlerde, yani 1990'ların ilk çeyreğinde sorun yeniden baş göstermişti...

Çiller'in çözüm arayışları ve Bask modeli tartışması üzerine 12 Eylül darbesinden uzun yıllar sonra ilk kez asker kışlasından başını çıkarmış, dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş sesini yükseltmiş, Hürriyet gazetesinde Çiller'e ve Bask modeli tartışmalarına set çeken, meydan okuyan bir açıklama yapmıştı.

Ardından Güneydoğu ve Kürt sorunu adım adım asayiş politikaları ve tedbirleriyle örülmeye başladı.

Sivil siyaset ve hükümetler hemen her alanda ipleri askerî otoriteye bıraktı, terörle mücadele adı altında özgürlükler alanı iyice daraltılmaya yüz tuttu.

Doğan Güreş'in "TBMM'de, basında, okullarda hainler var" sözlerinin ürettiği bir siyasi anlayış hâkim oldu ülkeye...

Terörle Mücadele Yasası ve benzer düzenlemeler bu dönemde yapıldı. Aynı dönemde ülkede Yaşar Kemal'den Ahmet Altan'a, Orhan Pamuk'tan diğerlerine yüzlerce aydın DGM'lerde terör yasası önünde boyun eğmeye itildi. Oral Çalışlar bir röportajından dolayı hapse mahkûm oldu. Ragıp Duran hapis yattı.

Atılan her asayiş adımı, terörle mücadele adı altında askerî otoriteye yaradı, devlete yetki veren her düzenleme sivil siyasetin, özgür düşüncenin altını oydu. Bu tür siyasi atmosferin götürüleri bu denli açıkken hiçbir getirisi olmadı. Türkiye bu otoriter iklim altında terörün en azgın olduğu dönemi yaşadı.

Yasalar, toplumu suskunluğa iten, her unsuru militerleştiren adımlar çözüm olmayınca gayri meşru adımlar atılmaya başladı.

Faili meçhul cinayetler, bombalamalar, Susurluk çeteleri böyle ortaya çıktı.

Bunları çabuk unuttuk...

Terörün ve çatışmaların dinmesinin 1999 sonrasına, demokratikleşme adımlarının atılmasına denk geldiğini de unuttuk...

Unuttuğumuz sadece bunlar değil...

20 yıllık üstü örtülü savaşın yarattığı, biriktirdiği toplumsal sorunları, değiştirdiği toplumsal dokuları da unutmaya yattık, görmezden geldik...

October 3, 2008

Bitter çikolata bayramı [Etyen Mahçupyan]

Bitter çikolata bayramı, Etyen Mahçupyan / Taraf

Ramazan bayramının arifesindeyiz... Rumlar terk ettikten sonra adını değiştirerek 'bize ait' kılacağımızı sandığımız Kuzey Ege kasabalarından birinde... Otelimizde daha ziyade eğitimli, aydın, modern insanlar var... Günün çeşitli zamanlarında 'doğru' giysileriyle arzı endam ediyor, yemeden içmeden anlıyor, Hürriyet ve Cumhuriyet okuyorlar...

Ramazan bayramının ilk günü... Kahvaltıda bu eğitimli, aydın, modern insanların öpüşüp bayramlaştıklarına tanık oluyoruz. Ardından cep telefonları açılıyor ve başkalarının da bayramı kutlanıyor. Bunda ne gariplik var ki diye sorabilirsiniz... Ama bayramlaşma biter bitmez yeniden malum gazetelere, yaklaşan İslami tehlikeyi haber veren sütunlara gömülünüyor. Günün sonrasında bayramla ilgili neredeyse tek bir kelime bile duymuyoruz. Sabah öpüşmesi bayramın gereğini yerine getirmiş anlaşılan...

Laik kesimde herkesin böyle bir latent ikirciklilik içinde olduğunu söylemek haliyle doğru olmaz... Bu kesimin içinde inancı bireyselliğe indirip Müslümanlığın cemaatçi kalıplarından uzaklaşırken, İslami kodlar üzerinden deist bir anlayış geliştirmiş olanlar var... Tabii ayrıca inancı tümüyle reddeden, bu sorunsalı son karşılaşmaya havale edenler de mevcut. Bu iki kesimin bayramla herhangi bir ilişkisi yok, ama sonuçta kendileriyle daha barışık ve samimi bir tavır içindeler.

Oysa laik kesimin geri kalanında epeyce sıkıntılı bir ruh hali görülüyor. Bir yandan İslam'ı baskıcı bir dinsel rejime çanak tutan bir din, Müslümanları ise söz konusu 'şeriat' düzenine eğilimli insanlar olarak görüyor; ama aynı zamanda da "biz de Müslüman'ız" demek istiyorlar. Bunda da bir gariplik görmeyebilir, hatta bu gelişmenin sağlıklı yönüne dikkat çekebilirsiniz. Çünkü herhangi bir inancın inananlar nezdinde heterojenleşmesi, onun cemaatçi siyasetten uzaklaşmasının, daha fazla 'inanç' olabilmesinin yolunu da açar. Dahası konuşmayı ve merakı artırdığı ölçüde söz konusu dindarlığın entelektüel temelini güçlendirme fırsatı verir.

Ama bunun için asgari bir samimiyet gerekir... Bu da seçtiğiniz dinin akidelerine uymakla, ya da uymadığınız akidelere ilişkin tutarlı ve tatmin edici bir yorum geliştirmekle mümkündür. Ancak o zaman söz konusu dinin diğer takipçileri sizi ciddiye alır ve sizin de inançlı olduğunuzu kabullenebilir. Bizdeki laik kesim ise İslam'ın genel kabul gören hiçbir şartına uymadığı halde 'Müslüman' sayılmak gibi garip bir isteğe sahip. Gündelik bir pratik olarak namaz kılmayan, cenaze dışında camiye gitmeyen, zekât vermeyen, oruç tutmayan, hele hacca gitmeyi aklına bile getirmeyen; ama bayramları kutlayan garip bir 'dindar' kimliği bu...

Müslümanların özellikle başörtüsü sayesinde görünür olmasından ve bu görünürlüğün 'bizim sokaklarımızı bile' eline geçirmesinden önce bir sorun yoktu. Laik kesim kendi inançlılığı üzerine pek düşünmez, hatta bunu bir zaaf olarak görürdü. Müslümanlık -belki de aynen demokratlık gibi- kendiliğinden sahip olunan, hayata geçmesi gerekmeyen bir kimliksel nitelikti... Ama muhafazakârların kamusal alana girmeleriyle birlikte -yine belki de aynen demokratlık gibi- Müslümanlık da laik kesimin 'eksiği' olarak belirdi. Bu durum laiklerin bir bölümünü dinle ilişki kurmaya sevk etti, çünkü dinle hiçbir ilişkiye sahip olmadan 'Müslüman' olmak laik kesim için bile inandırıcı değildi...

October 3, 2008

Korkmalı mıyız? [Ahmet Altan]

Korkmalı mıyız?, Ahmet Altan / Taraf

Olup biteni dinleyince ürkmedim değil.

Sadece olayın kendisinden değil, bunun bir başlangıç olup olmadığını bilememekten de ürktüm.

Altınova, Ege'de yedi bin nüfuslu bir kasaba.

Kürtler çok uzun yıllar önce gelmişler buraya.

Yerleşmişler.

Ama şehre daha sonra gelenler bile onlara "yabancı" gözüyle bakmış.

Daha dün gelen Türk, kasabanın "yerlisinden" saymış kendini de, yıllar evvel gelen Kürt hep "dışarlıklı" kabul edilmiş.

Kasabada MHP güçlü.

Olaylar bayramın ilk günü başlamış.

Anlatılanlara göre on onbeş yaşında iki küçük Kürt çocuğunu dövmüşler.

Daha büyükçe Kürt delikanlıları müdahale etmiş.

Kavga çıkmış.

Sonra dağılmışlar.

Akşama doğru otuz kırk kişilik bir grup, Kürtlerin oturduğu mahalleyi basmış, daha önceki kavgaya karışan gencin evini taşlamış.

O gençle beraber diğer Kürt gençleri de dışarı çıkmış.

Yeniden kavga etmişler.

O sırada, ilk kavgaya karışan genç kamyonetine binmiş.

Bir iddiaya göre, mahalleye gelenlerin üstüne sürüp onları dağıtmak istemiş.

Bir iddiaya göre ise, kalabalık grup onu linç etmeye kalktığı için kamyonetiyle kaçmaya çalışmış.

Nedeni kesin belli değil.

Çünkü iki taraf da bu olayı değişik anlatıyor.

Kamyonetle kalabalığın arasına girince iki Türk genci ölmüş.

İşte ondan sonrası ürkütücü.

Daha önceki gerginliğe ölüm acısı da katılınca kasaba tam bir korku cehennemine dönmüş.

MHP'nin Balıkesir milletvekili de gelmiş kasabaya ama anlatılanlara göre pek yatıştırıcı davranmamış, aksine öfkeyi daha da bilemiş.

Çevre kasabalardan da MHP'li gençler gelmişler.

Sokaklarda kalabalık MHP grupları bayraklar açarak, marşlar söyleyerek dolaşmaya, yollarda gördükleri Kürtleri dövmeye başlamışlar.

Sayıları daha az olan Kürtler evlerine kapanmışlar.

Kürtlere ait bazı dükkânların camı çerçevesi indirilmiş.

Kasabaya askerî birlikler de gönderilmiş ama henüz terör havası ortadan kalkmış değil.

Şu anda Kürtler evlerinde endişeli bir şekilde bekliyorlar.

Kasabaya giriş çıkışta kontroller yapılıyor ve Güneydoğu doğumlu olanlar kasabaya sokulmuyor.

DTP'li milletvekillerinden bir grup da olayları yerinde görmek için kasabaya gitmiş ama Balıkesir Valisi onlara kasabaya girmemelerini söylemiş.

Olayın eski bir gerginliğe dayandığı belli.

Ama sonrasında bir "kışkırtma" kokusu var doğrusu.

MHP'li milletvekilinin gelmesi, diğer kasabalardan MHP'li gençlerin toplanması, açılan bayraklar, marşlar, olayın sıradan bir "gençlik kavgasının" ötesinde bir boyutu olduğunu göstermeye yetiyor zaten.

Hükümet olayların başlangıcında gerekli refleksi gösterememiş.

Sokak hareketlerinden kaçınmaya çalışan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, anlaşılan milletvekiline sahip çıkıp durduramamış.

Ya da durdurmamış, orasını tam bilmiyorum.

Neticede kendilerini "Türklüğün temsilcisi" gibi gören, "bayrağın" kendilerine ait olduğuna inanan MHP'li gençlerle Kürtler arasında, bütün kasabayı korkuya sevk edecek bir gerginlik patlamış.

İki genç ölmüş.

Bundan sonra ne olacağı da belli değil.

Bu küçük kasabada yaşanan acılı ve ürkütücü hikâyenin bu noktada bitip bitmeyeceğini bilmiyoruz.

Ege kasabalarında çok sayıda Kürt yaşıyor.

MHP'liler de o bölgelerde güçlü.

Türkiye'nin yakın tarihi de mezhep ve ırk çatışmalarını kışkırtmaya yatkın "gizli bir elin" varlığını hep gösterir.

O elin Ege'ye uzanıp uzanmayacağını kestirmek zor.

Altınova'da yaşananlar sadece bu kasabaya ait bir gerginliğin patlaması mıydı?

Yoksa bir kışkırtmalar zincirinin başlangıcı mı?

MHP'li milletvekilinin yatıştırıcı bir rolü tercih etmemesi doğrusu beni kuşkuya düşürüyor.

Hükümetin, yaşananın nasıl bir belanın işareti olabileceğini algılamaması da endişelendiriyor insanı.

Birilerinin bu ülkeyi karıştırmaya çalıştığı çok açık.

Üstelik o birilerinin "yabancı" değil, "içimizden birileri" olduğunu da artık biliyoruz.

Türk gençlerini Kürtlere karşı kışkırtıyor olabilirler.

Bir mahalle kavgasıyla başlayan olaylarda "bayrakların" açılması, marşların söylenmesi çok sıradan bir davranış değil.

Bayrağın bu olayla ne ilgisi var?

Niye MHP'li milletvekili o bayrakları kaldırtmamış da bir mahalle kavgasının "bir savaşa" dönüşmesine izin vermiş?

Aynı ülkenin vatandaşları arasında çıkan bir kavgada, taraflardan biri "bayrağı" sahiplenirse, diğer tarafa "düşman" diye bakıyor demektir.

İşte bu böler ülkeyi.

O kasabada olanlar beni ürküttü.

İnsanların evlerinden çıkamamaları, endişeyle beklemeleri içimi burktu.

Ama olabilecekleri düşünmek beni dehşete düşürüyor.

Galiba bizim ülkenin yöneticileri böyle bir dehşet hissetmiyorlar.

Hissetseler iyi olur.

Bahsettiğimiz "şeyin" gerçekleşme ihtimali bile bu ülkeyi altüst etmeye yeter çünkü.

October 3, 2008

Ne dindarlar özgün ne de laikler! [Fatma K. Barbarosoğlu]

Ne dindarlar özgün ne de laikler!, Fatma K. Barbarosoğlu / Yeni Şafak

Yaşadığımız pekçok sıkıntının temelinde bir özgünlük sorunu olduğunu söylesem şaşırır mısınız? Türkiye'de bütün kurumlar ister dindar ister seküler çevrelerin şemsiyesi altında barınsın, bireylerin özgünlüğünü engellemek için seferber. Bir taraf bunu din adına yapıyor bir taraf seküler hayat tarzı adına.

Din adına yapanlar dinin insanın içine açmış olduğu kapılardan ve kapıların ardındaki ummanlardan habersiz. Herkesi sadece kendisi kadar olmaya zorlayan bir tahakküm içinde. Oysa dinin kuralları nettir. Bu netlik bize kendimiz olma hakkını bahşeder. Zannedildiği gibi hürriyetimizi elimizden almaz.

Seküler hayat tarzının müdafileri bütün dünyada azıcık düşünme kabiliyeti olan herkesin özgünlüğün yitirilmemesi için seferber olduğunu gözden kaçırıyor. Şu kitle çağında bolca kurduğumuz "size özel" kampanyalı cümleler ile kişilerin o kendine has olma/olabilme hürriyetlerini yakalayabilmeleri mümkün mü?

Her iki taraf da özgünlüğe, kendine haslığa izin vermediği gibi bir de birbirinden kopya çeken bir yekparecilik ortaya koyuyor. Ne demek istediğimi şöyle izah etmeye çalışayım: Özgün olmak yani kendine has olmanın başlangıcı görmeye dayanır. Görmeye ve idrak etmeye. Görme, idrak etme üzerinden yol almaz ise sıradan bir bakış olarak kalır.

Bir örnek üzerinden yola çıkacak olursak... Son bir yıldır merkez medyada başörtülü kadınların baş açma hikayelerine geniş yer veriliyor. Daha önce hiçbir başörtülü, "başarı hikayesi"nin öznesi olarak sunulmaz iken, başını açmış kadınlar tam sayfa röportajlar eşliğinde sunuluyor.

Bu sunum dindar çevrelerin canını acıtıyor. İçini yakıyor. Bu satırların yazarının durumu ne? Ben yıllar önce "çok modern" bir hayatın içinden artist, manken, dansöz, kadınların başlarını örter örtmez İslami çevrelerde rol model olarak sunulmasından ciğeri yanmış ve bu yangını sık sık paylaşmış biri olarak şimdi kopye çekme sırası onlarda diye değerlendiriyorum olanı biteni.

Her iki taraf da, "öbür taraftan" gelenin "gelişini" kendi konumunun muhkemliği için delil sayıyor.

İslami kesim hep "burada " olan, takva üzere yaşayan kadınları hiç görmedi. Çünkü o kadınlar kendini hiç göstermedi. Ama basiret sahibi olanlar kendilerini göstermeyenlerin "varlığına delil" bulmakta zorluk çekmedi.

Basiretsiz "idealist"lerin, "onlarda var bizde de İslamcası olsun" arzusuyla her şeyi "İslamlaştırmaya" kalkmalarından mayalanıp kabardı şimdi yaşamakta olduğumuz pek çok sıkıntı.

Herşeyin İslamcasını yapmak "oradaki" hayatları "buraya" taşımayı hedefliyordu. Oradaki başını örtünce buradakileri görünmez ve değersiz kılacak kadar "buralı" oluyordu. Başını örter örtmez İslami konularda bir gecede derinleşen mankenleri, uzun uzun bu yazının konusu yapacak değilim.

October 1, 2008

Zenciler ve Bayram [Rasim Ozan Kütahyalı]

Zenciler ve Bayram, Rasim Ozan Kütahyalı / Taraf

Temel kural "Bu ülkede her şey ama her şey olabilirsin ama Kürt, Alevi ya da Sünni-dindar olamazsın" kuralıdır... Gayrimüslimler noktasında bu kural dahi geçerli değildir... İşte o noktada gerçek anlamda ırkçı bir devlet rejimi vardır bu ülkede... Sabah akşam inkâr da etsen gayrimüslim bir ailede doğmuşsan bu devletin valisi, emniyetçisi, diplomatı, subayı hatta astsubayı dahi olamazsın... Gayrimüslim yurttaşlarımız da Aleviler, Kürtler ya da Sünni-dindarlar gibi on milyonları aşan nüfusta olsalardı böyle ahlaksız bir politikayı bu kadar pervasızca uygulamak amiyane tabirle "yemez"di tabii... Ama zaten o iş hemen devletin kuruluş dönemlerinde "halledildi".

Sünni-dindarlar noktasında ise ilginç bir durum var. Bu kimlik Kürtlük yada Alevilik gibi değil. Bir yaşam tarzına ilişkin bir kimlik...

İslami kimliğin yaşam tarzına yansıyan bazı net tezahürleri var... Aslen Kürt olan Abdurrahman Yalçınkaya kimliğini inkâr eder, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na kadar gelir hatta LAST (Laik yaşam tarzına sahip Sünni Türk) egemenlerin kahramanı bile oluverir... Ama İslami yaşam tarzınızla oralara zaten gelemezsiniz... Erkek olarak da bir yere kadar kıvırmak mümkün ama hele kadınların bu anlamda hiç şansları yoktur... Savcıyı ve yargıcı bırakın kâtip hatta mübaşir bile olamazlar. Zaten hukuk fakültesine de gidemezler...

Aslında bu bağlamda türbanlı kadınlar mecazi değil gerçek anlamda bu ülkenin zencilerini temsil ederler... Kaçamayıp, inkâr edemeyecekleri sabit bir kimlik formudur bu... Çünkü türbanlı kadınlar direkt bir görünürlülüğe sahip... Siyah deri gibi kaçılıp, inkâr edilemeyecek bir dışlanma damgası bu ülkede türban...

Bu meseleler içinde en çok türbanı konuşmamız, türbanlı kadınların bu derece tartışılıyor olması bu sebeptendir... Mesela hiç beklenmeyecek yer ve ortamlarda İslami kimlikli erkeklerle karşılaşabilirsiniz... Görünüşünden belli değildir, sohbet edince sizi kendine yakın hissetmişse söyler... Kürtler ve Aleviler bazında da cinsiyet farketmeksin bu durum böyledir... Bu "zenci" kimlikler birçok yerde bu şekilde araya sızma yapabilirler... Fakat türbanlı kadınlar yapamaz... Yaptığı an "kara derileri" sebebiyle farkedilirler, gözler onlara döner... Plajda rahat edemezler, gözde bir mekânda, işyerinde rahat edemezler, lüks bir araba kullanırken rahat edemezler... Direkt "Bak türbanlılar buraya da gelmiş" olur... "Bak türbanlılar en lüks arabaları kullanıyor" olur... Olur da olur...

İşte o sebeple, türbanlı kadınlar bu anlamda "kara derileri"ni üzerlerinde taşıdıkları için LAST egemenlerin bilinçaltındaki ırkçılıkla özdeş o hastalıklı duyguyu varlıklarıyla sürekli kaşıdıkları için, bu ülkede en çok türban meselesini konuşuyoruz...

LAST egemenlerin gözünde türbanlı kadınlar sadece görünürlükleriyle bile sürekli bir nefret edilme objesidir. O manevi işkenceyi sürekli üzerlerinde hissederler...

Bu devlet düzeni zencinin zenciye kırdırtılmasıyla ayakta durdu hep... Bunu da hep başardı... Bu bayramda kendimize sormamız gereken şey "Bu daha ne kadar böyle sürecek," sorusudur bence...

October 1, 2008

Siyaset ve ahmaklık [Ahmet Altan]

Siyaset ve ahmaklık, Ahmet Altan / Taraf

Ben bu ülkede haftalarca "çikita muz ithal edersek ülke batar" tartışması yapıldığını hatırlıyorum.

Dışardan "muz alırsak" ülkenin batacağına ciddiyetle inanan çok kelli felli adam vardı bu ülkede.

Bir kısmı hâlâ yazı yazıyor.

"Serbest kura" geçersek batacağımızı söyleyenler de çok oldu.

Ama işin asıl tuhaf yanı ne, biliyor musunuz?

Bu ülkede değişime karşı çıkanların genellikle kendilerini "ilerici" olarak gören insanlar olması.

"Halkımız tutucudur" diye sık tekrarlanan bir söz duyarsınız.

Gerçekten halkımız tutucu mu?

Çok emin değilim bundan.

Çünkü kim "değişimden" söz etse oy patlaması yaşıyor.

Turgut Özal, bu ülkedeki en ciddi devrimleri gerçekleştiren liderlerden biriydi.

Halktan çok ciddi bir destek buldu.

İlerici olduklarını söyleyenlerin çoğu Özal'a karşıydı.

Bilmem hatırlar mısınız ama eğer Özal olmasaydı siz şimdi cep telefonu kullanamayacaktınız.

Çünkü "telsiz kullanma yasağı" bulunuyordu bu ülkede.

"İlerici" olduğunu sananlar Özal'ın "sistemi değiştirmek" için yaptıklarını değil, onun "dindar" yanını görüyorlardı.

Ve, onun dindarlığına karşı çıkarken yaptığı her şeye de karşı çıkıyorlardı.

Aynı zamanda "halife" olan padişahları deviren Cumhuriyet, kendi iktidarını pekiştirmek için öylesine "laiklik" vurgusu yapan bir propagandayla doldurmuştu ki hayatı, bütün ilericilik-gericilik ölçüleri de "din ekseninde" oluşmuştu.

Hisse senedi çıkarmak konusunda hiç bir fikri olmayan bir partinin o zamanki başkanı "ben köprüyü" sattırmam diye bağırırken "ilerici" diye niteleniyor, serbest piyasanın temellerini atarak ekonomideki devlet sultasına son vermeye hazırlanan Özal ise "gerici" kabul ediliyordu.

"Gerici" Özal Türkiye'yi dünyayla bütünleştirmeye uğraşıyor...

"İlerici" partiler sıkı sıkıya bir kapalılığı savunuyorlardı.

"Gerici" Özal halkın egemenliğini pekiştirmeye çalışırken...

"İlericiler" devletin baskıcı iktidarını korumaya çabalıyorlardı.

Bunları o zamanlar bıktırıcı bir biçimde tartıştı insanlar.

Bugün Özal'ın yaptıklarının kötü olduğunu söyleyen çok fazla insana rastlamazsınız.

"Cep telefonu olmasaydı, serbest kur olmasaydı, serbest piyasa olmasaydı, ithalatın ve ihracatın kapıları açılmasaydı, özelleştirmeler olmasaydı" diyen pek çıkmaz.

Siz, bir de bunlar yapılırken söylenenleri duysaydınız.

Ne canhıraş kavgalar verildi.

Bugün bütün şehirlerde çim sahaların olması, sinemalarda yeni filmlerin dünyayla aynı anda oynatılması bile o dönemde alınan kararlarla oldu.

Bütün futbol maçları yamru yumru toprak sahalarda oynanır, sinemalarda yıllarca önce çekilmiş filmler gösterilirdi.

Belki de "ahmakça tartışmalar" diye bir dizi yapmalıyız gerçekten.

Böyle bir dizi bu ülkedeki "ilericilik-gericilik" tartışmasına da ciddi bir katkı yapabilir.

Ne kadar devletçi, baskıcı, yasakçı, tutucu, dünyadan korkan insan varsa "ilerici" sanılması...

Türkiye'yi dünyayla birleştirmeye çalışanların da "gerici" kabul edilmesi bu ülkedeki entelektüel iklimin gelişmesine hep engel oldu.

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca