derinsular.com
Derin Sular: Medya
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

September 6, 2008

Ah ahparik [Ahmet Altan]

Ah ahparik, Ahmet Altan / Taraf

Sakın "onlar da bizi öldürdü" demeyin.

Bunu söylemek gerçekten ayıp.

Rus sınırındaki Ermeni çetecilerle Bursa'daki Ermeni kadının, Adana'daki yaşlı adamın, Sivas'taki bebeğin ne ilgisi var...

Ermeni olmaktan başka?

İttihatçılar insafsız bir soykırım gerçekleştirdiler.

Çok insafsız.

Bir an durun...

Durun ne olur bir an.

Ve, düşünün...

Bir gece evinizde oturuyorsunuz, kapınız çalınıyor ve sizi zorla alıp götürüyorlar.

Evinizin kapısı öyle açık kalıyor.

Yollara düşüyorsunuz.

Geceyarıları dağınık ve yorgun kalabalıklar halinde dağ yollarından geçiriyorlar sizi.

Yanıbaşınızda ihtiyar bir kadıncağız çöküveriyor.

Dipçikle vuruyorlar başına.

Öyle kıvrılıp kalıyor.

Ağlayan torununu kayalara çarpıyorlar.

Masal mı sanıyorsunuz bunları?

Siz Teşkilat-ı Mahsusa'yı biliyor musunuz?

İttihatçıların o korkunç örgütünü?

Hiç yanınızda karınızın ırzına geçtiler mi?

Hiç kocanızı göğsünden vurup öldürdüler mi gözünüzün önünde?

Bir gece evinizde oturup ailenizle yemek yerken sizi sırf Türksünüz diye yerlerde sürükleyerek götürdüler mi?

Sırf Ermeni oldukları için yüz binlerce insana böyle yaptılar.

Ermeni olmalarından başka hiçbir neden yoktu öldürülmeleri için.

Bir vicdanımız var bizim.

Aynı kandan geliyoruz diye katilleri, İttihatçıları, Teşkilat-ı Mahsusa'yı mı tutacağız yoksa başka bir ırktan bir bebeğin ölümüne mi ağlayacağız?

Ne çok Ermeni'yi kayalıklara yapıştırıp kurşuna dizdiler biliyor musunuz?

Sırf Ermeni oldukları için.

Nehirlerde boğdular.

Yorulup yere yıkıldığı için süngülediler.

Öldürdükleri Ermenilerin mallarını mülklerini yağmaladılar.

Tatlı şiveli tombul bir Ermeni gelinini, şakacı, koyu kara gözlü bir Ermeni dudusunu, koca elleri yonttuğu taşlar gibi kabarmış yaşlı bir taş ustasını düşünün...

Âşık bir Ermeni çocuğunu...

Çıtkırıldım bir Ermeni hanımını...

Düşünün bunları...

Ve, bunları bir geceyarısı bir dağ yolunda düşünün.

Açlar, yorgunlar, sefiller ve yalnızlar.

Bitlenmişler.

Hastalanmışlar.

Ölüme doğru götürüldüklerini biliyorlar.

Ölümlerine yürütüyorlar onları.

Ve, öldürüyorlar.

Yüz binlerce insan.

Yüz binlerce insan.

Irkları önemli mi gerçekten?

Kocanızı göğsünüzden çekip alarak bir duvara dayadıklarını düşünün...

Karınızı kolunuzdan koparıp bir kayanın arkasına götürdüklerini düşünün.

Başlarına bunlar gelen insanlar için, onlar Ermeniydi diye hiç üzülmez misiniz gerçekten?

Bir an, bir kısacık an kendinizi onların yerine koyun.

O anı, o çaresizliği hissedin.

Sevdiğiniz insanın öldürülmesinin ne demek olduğunu anlamak için bir içinizi yoklayın.

Türk olduğumuz için insanların çekmiş oldukları acıları görmezden mi geleceğiz?

İttihatçılar çok günah işlediler.

Çok insan öldürdüler.

Bir soyu kırıp geçirdiler.

Ve, biz yıllarca öldürülen bu insanların yakınlarına, sevdikleri için bir ağıt yakmayı bile yasakladık.

Bir ağıtı bile çok gördük.

Bize hep yalan söylediler.

"Onlar da bizi öldürdü" dediler.

Rus sınırında Müslüman Türkleri öldüren Ermeni çeteciler vardı ve öldürdüler.

Onlar da vahşiydi.

Ama Malatya'daki, Bursa'daki, Sivas'taki, Maraş'taki, Adana'daki kadınların, bebeklerin, erkeklerin, ihtiyarların ne alakası var Rus sınırındaki çetecilerle?

İttihatçılar, onları sırf Ermeni oldukları için öldürdüler.

Sonra da öldürdüklerimizin torunlarına kızdık, "o günlerden" söz etmek istiyorlar diye.

Sizin anneannenizi, babaannenizi, annenizi, babanızı öldürselerdi, bunu haykırmak istemez miydiniz?

Kendinizi onlara borçlu hissetmez miydiniz?

Boşverin İttihatçıları, katilleri, gizli teşkilatın kanlı silahşörlerini.

Siz onlara değil, siz öldürülenlere yakınsınız.

İnsansınız siz.

Ve, şimdi "onların" ülkesine gidiyoruz.

Bilmem becerebilir miyiz ama...

O eski günlerin ansına biraz bizim de gözlerimiz yaşarsa ve "affedin" diye mırıldansak...

Belki de hepimizin sırtından ağır bir yük kalkacak, belki de pos bıyıklı yaşlı bir Ermeninin hayali, herkesin gittiği, hepimizin gideceği yerde bir anlığına kısacık gülümseyecek.

September 6, 2008

Yalanlar cumhuriyeti [Engin Ardıç]

Yalanlar cumhuriyeti, Engin Ardıç / Sabah

"Resmi ağızla milletimize müjdelerim ki, bizim insan zayiatımız, dörtte üçü hafif yaralı olmak üzere on bin nüfusa baliğ olmaktadır."

Bunu kim söylemiş? Meclis reisi ve başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa söylemiş.

Böyle deyince kızıyorlar, peki, Atatürk söylemiş.

Ne zaman mı söylemiş? Kurtuluş savaşımızdan hemen sonra.

Kim mi açıkladı? Sapına kadar Atatürkçü Zülfü Livaneli.

Allah Allah... (Ramazan münasebetiyle duygu sömürüsü yapmak ve de hükümete yalakalık etmek için Allah adını andım, bakın ne kadar aşağılık bir herifim ben...)

On bin kişinin dörtte üçü yedi bin beş yüz eder... Bu kadar hafif yaralımız varmış.

On binden yedi bin beş yüz çıkınca iki bin beş yüz kalır... Toplam ölü ve ağır yaralı sayımız da bu kadarmış! Rakamla, 2500...

Atatürk söylemiş, Livaneli hatırlatmış.

Milli Savunma Bakanlığı'nın 1998 yılında yayınladığı resmi istatistiklere göre, kurtuluş savaşımızda "1 milyon şehit, 220 bin kayıp ve esir" vermemiş miydik yahu? Google'a sordum, böyle çıktı. Çoluk çocuk da bu rakamlar üzerine "blog" döktürüyor bilir bilmez... Sakın Birinci Dünya Savaşı'yla karıştırıyor olmayınız koçlar?

Bir başka kaynak da şehit sayısını 9 bin 167 olarak çok kesin, çok net veriyor ve bunda çok ısrarlı. Şehitlerimizin illere göre de dökümünü yapmış.

Kim yalan söylüyor? Haşa sümme haşa Atatürk söylemeyeceğine göre?

Döndüm baktım, birçok ahmak tarafından hala "kurtuluş savaşımızın muharebelerinden biri" sanılan Çanakkale çarpışmalarına...

Üç yüz bin, dört yüz bin falan derlerdi değil mi, şehitlerimizi? Resmi kaynaklarda hatta "253 bin" gibi kesin ve ciddi bir rakam da geçiyordu.

48 bin 148 çıktı.

Ne biçim bir memlekettir ulan bu?

September 4, 2008

Bir hakikat [Gökhan Özgün]

Bir hakikat, Gökhan Özgün / Taraf

Gariptir, Avrupa'da bir soykırımla sona eren modernizm, Türkiye'de bir soykırımın üzerine inşa edilmiştir.

Belki de bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti, en büyük yalanlar Cumhuriyeti'dir.

Modernizm, toplu delilikler için biçilmiş bir kaftandır. Bir zehirdir. Post-modernizm bunun panzehiridir. Bu yüzden kimilerine göre post-modernizm, modernizmin bir devamıdır. Bir tamamlayıcısıdır. Bir karşıtı değil. Karşıtı, düşmanı olarak görenler, genellikle modernizmin karanlık yüzünün ağababalarıdır

Ermeni soykırımı çok acı ve çok büyük bir hakikati temsil eder. Hakikatlere saygı duymayanın bu dünyada yaşama, varolma, yer edinme şansı artık yoktur.

Türk halkı soykırım 'hakikatini' çoktan kabul etmiştir. Çünkü hakikatler gizli değildir. Gizlenemez. 'Gerçek' ise nedense hep 'gizli' bir mevhum olarak tasvir ve takdim edilir.

Türk devleti bunun bir soykırım 'gerçeği' olup olmadığını sorgulamayı sürdürerek, Türk halkının zihnine çoktan 'yuvalanmış' olan bu hakikatle boşuna savaşmaktadır.

Bir gün mutlaka Türkiye halkını ve bu halkın hakikatini temsil eden biri, Ermeni soykırımı hakikatinin önünde yanına 'tarihçileri' almadan saygı duruşunda bulunacaktır.

Hayasız muhasebecilere not. Bunu geciktirmek, ödenecek maddi ve manevi tazminatların zaten en büyüğüdür.

Ermeni soykırımı bir hakikattir. Ben bu hakikati küçük yaşımda 'sıradan Türklerden' dinledim. Bana anlatılanları tasvir edebilecek bir sözcük ben hakikaten bulamıyorum. Bu da şu demektir. Bulunan hiçbir sözcüğe de 'hayır' diyemem. Demem.

Tabii, kendimi sıradan bir insan olarak görüyorsam. Yani, hakikiysem. Ve hakikatle ilgiliysem.

'Gerçek Türk' ne düşünür bilemem. Zaten o da bilmiyor. Fellik fellik kendine 'gerçek Türk' tarihçisi arıyor. Ve/fakat o sırada, karşısına 'futbol hakikati' çıkıveriyor.

September 2, 2008

Zararlı bir devlet geleneği [Etyen Mahçupyan]

Zararlı bir devlet geleneği, Etyen Mahçupyan / Taraf

Yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ eski köye yeni adet getirecek olanlardan değil... Nitekim her ağustos sonu yapılan mutat resepsiyona bu yıl da DTP'lileri davet etmediği gibi, eşi başörtülü olan zevatı da eşsiz davet etmiş. Anlaşılan bu 'devlet' Türk kimliği dışında bir aidiyeti taşıyan insanları ve eşleri başörtüsü takan erkek Türkler'i eşit 'vatandaş' olarak kabul etmiyor. Bu listeye doğrudan başörtülü kadınları da eklediğinizde elde epeyce dar bir cemaatin kalmış olması da bu 'devleti' pek rahatsız etmez gözüküyor. Herhalde şöyle bir beklenti var: Devran dönecek ve bir gün bu topraklarda ne Türk olmayan ne de eşi başörtülü olan hiç kimse kalmayacak...

Bir zamanlar pozitivist tarih yorumu altında aydınlanmacı bir üstünlük sağlayan bu bakışın artık ne denli cahilane olduğunu biliyoruz. Çünkü modernlik de geçici bir durum sadece ve yaşanmakta olan zihnî açılıma adapte olmak zorunda... Bugün Türk olmayan kimlikleri ve başörtüsünü gören devlet, tarihin 'geriye dönemeyeceğine' güveniyor olabilir. Ancak belki de esas cahilane olan tespit de bu nokta ile bağlantılı. Çünkü ulusal aidiyetin dışına taşan kimlikler ve dinsellik üzerinden ortaya çıkan yeni hayat tarzları, tarihin 'geriye' değil, aksine 'ileriye' gittiğini gösteriyor. Basit bir örnek vermek gerekirse, dindar kadınlar hiçbir zaman anneannelerimizin başörtülerine dönmeyecekler ve örneğin Kürtler de hiçbir zaman kendilerini devletin talep ettiği içeriğiyle 'Türk' hissetmeyecekler...

Cehalet normatif isteklerimizde ortaya çıkmaz. Diğer bir deyişle herkesin 'Türk' olmasını istemek cehalet olarak vasıflandırılamaz. Ama isteğinizi gerçeklerle uyumlu olarak sunma uğruna o gerçekliği anlamamaya, çarpıtmaya ve hele kendinizce doğrulamaya kalkarsanız ister istemez devlet olarak sıkıntıya düşersiniz.

Böyle bir sıkışmışlığın dışına çıkabilmenin en basit yolu sizden önce de herkesin 'böyle' davrandığı, devletin 'geleneğinin' tam da bu olduğu gerekçesidir. Böylece geçmişteki yanlışın tekrarlanması, ama sırf geçmişte de yapıldığı için 'yanlış' olmadığı türünden bir açıklamaya sığınılması mümkün olur. Ne var ki hayat yavaş olsa da sürekli değişen bir zihnî ortamı ima eder. Geçmişte yanlış olmayan veya tahammül edilebilir bir yanlışlık olarak yaşanan bazı gelenekler, gün gelir tümüyle anakronik hale gelir.

September 2, 2008

"Yalan Şarkta ayıp değildir!" [Cemil Ertem]

"Yalan Şarkta ayıp değildir!", Cemil Ertem / Taraf

Eylül yine geldi işte; hesaplaşma zamanı. İlk önce 6-7 Eylül 1955 sonra da 12 Eylül 1980. Türkiye tarihinde iki önemli dönemeç noktası. Bugünleri belirleyen, bugün konuştuğumuz birçok şeyin nedeni, kaynağı olan tarihler. Bu tarihlerden sonra bu topraklarda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Eylül, Türkiye'de hâlâ açık kanayan yaradır.

6-7 Eylül olayları bir devamdır: Yani 1915'in, 1942'nin devamı. 1955 6-7 Eylül olayları yukarıdan aşağıya, tek bir ırka dayanan bir ulus-devlet ve pazar yaratmanın en ayırt edici basamaklarından birisidir. Bu ideolojik-politik yaklaşım, Osmanlı'da ve Türkiye'de başından beri kendisini "ittihatçılık" örgütlenmesi ve anlayışıyla var etmiştir. Bu anlayışa ve buna bağlı örgütlenmelere bugün hem devlet içinde hem de devletin dışında sağ ve "sol" olarak rastlıyoruz. İttihatçılığın düşünsel arka planı -ama en sağından en soluna kadar- "millet-i hâkime"dir. Millet-i hâkime anlayışı, doğal olarak, diğerini millet-i mahkûme olarak görecektir. Bu aynı zamanda başından beri "resmî" bir inkâr politikasını gerekli kılar. Falih Rıfkı'nın şu sözü "millet-i hâkime"ye dayalı resmî inkâr politikasının en özlü ifadesidir. "Tarihe hakikat'in ne lüzumu var? Osmanlı tarihi, bu sebeple, bir yalan âlemi olmuştur. Yalan Şarkta ayıp değildir." Bu anlayış Türkiye'de yalnızca inkârcı resmî politikanın temel düsturu olmamıştır; yaygın, geçerli bir resmî ideoloji hatta kültür olarak meşrulaşmış ve içselleşmiştir. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren siyasal yaşama damgasını vuracak olan asker-sivil bürokrasi, ayakta kalmasını sağlayacak zenginlik yaratıcı ortağını tabii ki kendisine benzer olandan seçecekti. Bunun için gayrı-Müslim ve Türk olmayan azınlığın mülksüzleştirilmesi bir devlet politikası olmuştur. İttihat-Terakki'nin, birçok açıdan, devamı sayılabilecek CHP'nin o zaman ki Azınlıklar Raporu bu anlayışı çok iyi ifade eder: "Anadolu'da Rum yok denecek kadar azdır. (...) Fakat Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul'dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul'un fethinin 500. yıldönümüne kadar İstanbul'u tek Rumsuz hale getirmektir."

September 2, 2008

Muhafaza edilen aslında ne? [Leyla İpekçi]

Muhafaza edilen aslında ne?, Leyla İpekçi / Taraf

Birkaç ay önce Kayseri'de kalırken tek tük memnuniyetsiz yerlilere de rastlamıştım. Gesi bağlarında rastlayıp konuşma fırsatı bulduğum bu kişilerden biri civardaki yerleşim yerlerinde terk edilmiş Ermeni binalarını, yıkılmaya yüz tutmuş birbirinden güzel evleri göstererek sıkıntılarını şöyle dile getirmişti:

"Bu evlerde vaktiyle oturan Ermenilerin çocukları geceleri (Amerika'dan vesaire) gizlice buraya gelerek yeraltında sakladıkları değerli eşyalarını alıp kaçırıyorlar. Burada altın yapıp kaçırdılar hep. Onlara ait binaların çoğu artık yaşanmayacak durumda ama tarihi mimarisine sadık kalarak onarılması gerekiyor. Buna da hiçbirimizin gücü yetmiyor. Hâlâ buralarda iş çeviriyorlar üzerimizden."

Çevredeki yerleşimleri dolaşırken herkesin birarada mutlu yaşadığı o eski güzel günlerden bahsettikten sonra "bizim burada herkes Türktür, burası bizimdir" diyorlardı doğal olarak. Yeraltındaki taş kiliselerin, birbirinden ilginç taş oymacılığının, duvarlardaki belli belirsiz İsa ve Meryem figürlerinin, terk edilmiş tapınakların geçmişi yok olmuş gitmişti.

Bir vakitler atalarınızın yaşadığı toprağın sizden başka yerlileri olduğunu, tıpkı bu bölgede yaşamış olan Mimar Sinan'ın etnik ve kültürel geçmişini eserlerine yansıtabildiği gibi, onların da bugüne kendi izlerini yansıtabileceğini inkâr ettiğinizde şöyle demiş oluyorsunuz: "Bu kültür her ne kadar koparılmış olsak da bizimdir. Bize ait olmayan bir kültür burada varsa bile, yok demektir."

Şimdi bize homojen, tek tip, boşluk hissi veren tarihi kentlerimizin modernleşmesine hangi çoğulculuğu, hangi zenginliği katabildik? Geçmişi sahiplenirken geçmişe ruhunu veren başka yerlileri yok saydıkça neyi muhafaza etmeyi başarabildik ki? Sadece kendimize ait olanı mı?

September 1, 2008

Silahlı bürokrasi zihniyeti ve demokrasi [Atilla Yayla]

Silahlı bürokrasi zihniyeti ve demokrasi, Atilla Yayla / Zaman

Antik Yunan felsefecisi Plato'nun dile getirdiği çok önemli ve her dönem için anlamlı bir soru var: "Bizi koruyuculardan kim koruyacak?" Bu dört kelimelik soru cümlesinin işaret ettiği sorun siyaset felsefesinin en temel meselelerinden biri olmuş ve her toplumu meşgul etmiştir. Farkına az sayıda insan varıyor olsa da ülkemizin temel problemleri listesinde bu sorun en başlarda yer almaktadır.

Her toplumun temel ihtiyaçlarından biri güvenliktir. Toplumlar bu sorunu en etkin şekilde, yani en düşük maliyetle ve istikrara kavuşturulmuş, güvenilir bir kamu hizmeti haline getirilmiş bir güvenlik hizmetleri sistemi tesis etmek suretiyle çözmek zorundadır. Bunu yapamayan toplumların varlığını olduğu gibi muhafaza etme şansı azalacaktır. Kurumlaşmış ve daimi güvenliğin olmadığı yerlerde insanlar kaynaklarının yani zaman ve imkanlarının çok büyük bir bölümünü kendi güvenliklerini sağlamaya tahsis edecektir. Bu durumda diğer ihtiyaçların karşılanması için kullanılacak kaynaklar nispeten ölü ve verimsiz bir alan olan güvenlik alanında kullanılacaktır. Sonuçta toplumun hacmi daralacak, üretim gücü azalacak ve dolayısıyla refah seviyesi yükselmeyecektir.

Akıl ve tecrübe toplumları bu sorunun dünyanın her tarafında karşımıza çıkan bir çözümüne itmiştir. Güvenlik işiyle uğraşmak bir meslek, bir uzmanlık dalı haline getirilmiş ve herkesin kendi güvenliği için her an bizzat sorumluluk üstlenmesi yerine sınırlı sayıda insanın toplumsal güvenliği sağlama işiyle görevlendirilmesi yoluna gidilmiştir. Güvenlik kuvvetleri, silahlı kuvvetler vs. adıyla andığımız yapılanmalar böylece ortaya çıkmıştır.

Onların oyu varsa bizim de silahımız var!

Güvenliğin iki ana dalı vardır. İlki ve uzun vadede en önemlisi iç güvenlik adı verilen güvenlik türüdür. Bu, bir ülkenin vatandaşlarının birbirlerinin kriminal faaliyetlerine karşı korunmasıdır. Suçun önlenmesi ve suçlularla mücadele edilmesi işini yapan ve devlet çatısı altında barındırılan teşkilata polis teşkilatı ve faaliyetlerine polisiye faaliyetler adı verilir. Güvenliğin ikinci ayağı yurt güvenliğidir. Burada sınırları belli bir ülkenin başka ülkelerin fiilî tecavüzlerine karşı korunması yapılır. Bununla görevli organlara ordu ve ordunun bireysel üyelerine asker adı verilir.

Hem polisiye hem askerî faaliyetler birer meslek dalına tekabül etmekle beraber diğer bazı mesleklerden kimi bakımlardan farklılaştıkları için toplumlar polis ve askerle ilgili bir alt kültür geliştirirler. Bu meslekler zor mesleklerdir. Kötü şeyleri görmeye, ölmeye ve öldürmeye, nispeten izole edilmiş bir hayat yaşamaya dayanan ve çok stres yaratan bu mesleklere insan gücü akışını kolaylaştırmak ve meslektekileri sıcak anlarda hayat kaybını da kapsayabilecek bedellere manen hazırlamak için gerçek veya hayali olaylara dayanan efsaneler, hikâyeler, destanlar üretilir. Çoğu zaman dinî bir söylemle iç içe geçen bu hikâyeler geniş halk kesimleri arasında da rağbet görür.

Sonuç itibarıyla her toplumda güvenlikten sorumlu polis ve ordu teşkilatları ortaya çıkar. Bu teşkilatlar toplumdan aldıkları insan gücüne ve maddî kaynaklara dayanarak kendilerine verilen görevleri yerine getirir. Ancak, bu teşkilatların varlığı kendiliğinden bazı tehlikeleri de menzile sokar. Bu kuruluşların en büyük özelliği ve onları ve bünyelerinde bulunanları diğer insanlardan ve diğer kamu kurumlarından farklılaştıran en temel etken ellerinde silah bulunmasıdır. Başka türlü söylersek; ABD gibi her vatandaşın silahlanma hakkının bulunmadığı yerlerde, vatandaşlar ikiye ayrılır: Silahlı olanlar ve silahsız olanlar. Silahlı olanlara Plato'nun lisanını kullanarak koruyucular diyebiliriz. Koruyucular ellerindeki silahları silahsız vatandaşlara karşı kullanmaya kalkarsa ne olacaktır? Yani toplumu koruyuculara karşı kim koruyacaktır? Koruyuculara karşı bir başka koruyucu veya kurtarıcı sınıf mı yaratılmalıdır? Eğer böyle yapmak gerekiyorsa bu nereye kadar gidecektir? Bu sorunun Türkiye'yi çok yakından alakadar ettiğine kuşku olmadığını hem yakın tarihimiz hem de özellikle ağustos ayının son günlerinde bazı subayların yaptıkları konuşmalar açıkça göstermektedir.

September 1, 2008

Resmî bayram helvası [Ahmet Turan Alkan]

Resmî bayram helvası, Ahmet Turan Alkan / Zaman

Telefon şirketlerine sorulsun, meselâ Regaip Kandili'nde mi daha çok mesaj çekiyor millet birbirine, yoksa herhangi bir resmî bayram gününde mi? Siz cevabı düşünürken bir başka mâlum sahneyi tasvir edeyim. Resmî bir bayram günündeyiz; "hükümet meydanı" trafiğe kapatılmış; Vilayet konağının önüne birkaç gün öncesinden 100-150 kişilik bir portatif protokol tribünü hazırlanıp üstü tente ile örtülmüş. Protokole dâhil zevât, ütülü bayramlık elbiseleri ve kara gözlükleriyle protokol koltuklarındaki yerlerini almışlar.

Birazdan resm-i geçit başlıyacak (buradaki "resm" tören, merasim mânâsında) ve teoriye göre milletle devletin kesiştiği yeri temsil eden öğrenciler, askerler, küçük dereceli memurlar, bazı esnaf temsilcileri, protokolün önünden sırayla geçerek devletin huzurunda bir nevi denetleme verecekler; "bakalım millet dersini iyi çalışmış mıdır vb?.."

Bu tabloda millet, kenarlardadır. Kolluk kuvvetlerinin etten duvar ördüğü yerin dışında "bayram"ı kıyısından seyreder, cızırtılı ses cihazlarından yükselen o kasıntılı "tören bitmiştir; arz ederim" komutuyla evlerine dönerler.

Resmî bayramların bir de resepsiyon faslı vardır ki, millet bu törenlere oldum olası davetli değildir; meraklanıp içeri girmek isteyenler, bizzat havalarını alırlar. Resepsiyonlarda protokole dâhil zevât, kîse-i milletten birbirini ağırlar. Yemek verilip verilmediğini bilmiyorum; herhalde "kanepe" türü ayakta atıştırılan şeyler ikram edilir, cazbant çalınır, dans edilir, ayaküstü sohbetler kıvamlandırılır.

Mantık şudur; gündüz törenlerinde "millet"in gönlü görülmüş, ayakta tutulmak ve zabıta kordonunda bekletilmek suretiyle gerekli ikramlar yapılmıştır; şimdi ricâl-i devletin birbirini kutlama ve yorgunluk giderme vaktidir.

Resepsiyonlara bazı torpilli (şimdi ona "akredite" diyorlar) gazeteciler de alınır; onlar da resepsiyon âdâbına uygun ütülü frakları ve papyon kravatlarıyla, mühim zevât arasında gezinerek bunların birbiriyle ne konuştuğunu, hangi mühim meseleler hakkında nasıl mesaj verdiklerini öğrenmeye çalışıp ertesi gün gazetelerinde "gecenin ilginç ayrıntıları" başlığıyla gördükleri hoşlukları kaydederler. Bazı köşe yazarları da bunlara olağanüstü ehemmiyet atfedip "nereye gidiyoruz" filan gibi vahim şeyler yazarlar.

Ve biz anlarız ki, bunlar millî bayram filan değildir; devlet bayramıdır; daha doğrusu bürokrasi bayramı.

August 31, 2008

Türk Ermenisiz, Ermeni Türksüz olmaz! [Ayşe Hür]

Türk Ermenisiz, Ermeni Türksüz olmaz!, Ayşe Hür / Taraf

Bundan 93 yıl önce Ermeniler'in başına gelenin adını hâlâ koyamadık. 85 yıllık Cumhuriyet tarihinde sadece dört Ermeni'yi parlamentoya layık gördük. Sivil ve askerî bürokraside ise Ermeniler'i görmek mümkün olmadı. Ermenice yer isimlerini, Ermeni yazarlarını, sanatçılarını, mimarlarını, devlet adamlarını unutturmaya çalıştık. Ermeni kültür varlıklarını camiye, okula, kışlaya olmadı ahıra çevirdik, olmadı yıktık. 1942'de Varlık Vergisi'yle, 6-7 Eylül 1955'te yağma ile Ermeni işadamlarını belini doğrultamaz hale getirdik. 1974'ten sonra Ermeni vakıflarının mallarına el koyduk. Sonunda nüfuslarını 70 bine indirmeyi başardık.

DİL YARALARI • Okul kitaplarına Ermeniler'i düşman gösteren ifadeleri doldurduk. Ermeni öğrencileri Ermeniler aleyhine kompozisyonlar yazmaya zorladık. 'Ermeni dölü', 'Ermeni piçleri', 'maalesef Ermeni' diyen bakanlar, imamlar, aydınlar, futbol taraftarları, tarih kurumu başkanları tanıdık. Ermeniler'in 1930'larda ve 1980'lerde tutulan 'dönme' fişleri ile tehdit edilişine şahit olduk. Ermeni cemaatinin dinî liderine, gazetelerine tehdit mektupları gönderenlerin kovuşturulmadığını ya da cezalarının tecil edildiğini duyduk. Ermeni cemaatinin en uzlaşmacı önderini kalleşçe arkasından kurşunlayanların devletin çeşitli kademelerince kollandığını gördük. 70 milyonluk koskoca Türkiye'nin sıkıntı içindeki 3 milyonluk küçücük Ermenistan'ı tanımamak için bin dereden su getirişini izledik.

AD KOYMAK • Peki, bugün bu kadar küçük bir gruba böyle davrananların, 1915'te iddia edilen şeyleri yapmadığına dünyayı inandırabilir miyiz? Dünyayı bırakın, kendimizi inandırabilir miyiz? Bence, bugün pek çok Ermeni için 'soykırım' terimi, sadece 1915'te yaşananları tanımlayan hukuki bir terim değil, 90 yıldır Ermeni cemaatine, kültürüne, tarihine, devletine, diasporasına, insanına yönelttiğimiz sistematik yok saymanın, inkârın, dışlamanın, düşmanlığın ortak adı. Başkasının acısına bakmayan, başkası ile ilgilenmeyen, başkasını anlamaya çalışmayan bir toplumun, bir halkın gelişmişlik düzeyinden şüphe etmek gerekir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Erivan'ın davetini kabul etmesi, stratejik faydalarından çok aşağıda özetini vermeye çalışacağım 90 yıllık kilitlenme halini çözmesi açısından önemli.

BU TOPRAĞIN İNSANLARI • Kilikya'dan Kafkasya'ya uzanan Ermenistan ülkesi, ırmaklar açısından pek şanslıydı ama jeopolitik açıdan durum tam tersiydi. Roma ve onun mirasçısı Bizans ile Persler ve Araplar arasındaki bitmek tükenmez savaşlar sırasında defalarca işgale uğradı, halkları katledildi ve sağa sola savruldu. Ermeniler, 10. ve 11. yüzyıllarda Kilikya bölgesinde, Haçlı ordularının da desteği ile üç asır kadar bağımsızlığını korumayı başaran Kilikya Krallığı döneminde altın çağlarını yaşadılar. Krallık 1375'te sona erdi ama Ermeni Apostolik Kilisesi'nin Katlikosluğu 1441 yılına kadar burada kaldı. Bu yıllarda bir kısım Ermeni bölgede kalmayı seçerken, diğerleri İtalya, Rusya, Suriye ve Fransa'ya doğru yollara düştüler.

MİLLİYETÇİLİĞİN DOĞUŞU • 1453'ten itibaren Ermeni ülkesi, Osmanlı İmparatorluğu ile İran'daki Safeviler arasında ikiye bölündü. Fatih Sultan Mehmed'in Kilikya'da, Batı Anadolu'da ve Bulgaristan dolaylarında yaşayan Ermeniler'i başkente davet etmesiyle başlayan bu yeni dönemin özelliği belli bölgelerde 'ihtida' yoluyla asimilasyona karşın, bir bölüm Ermeni'nin 'millet' düzeni içinde varlığını sürdürmesine izin verilmesiydi.

17. yüzyılın başlarından itibaren dünyanın yerlerinde Ermeni ticaret diasporaları boy göstermeye başladı. İlk milliyetçi duyguların filizlenmesi de bu dönemde oldu. Ermenice sözlükler, şiirler, gazeteler ve tarih kitapları basılıyor, Katolik Mıkhitarist papazlar milliyetçi düşünceleri diasporalara yayıyordu. İlk Ermenice gazete Hindistan'da, Madras'ta 1794 yılında yayımlandı. Ama Osmanlı ülkesindeki milliyetçi uyanışın bedeli acı oldu. Gereken reformların bir türlü yapılmayışı sonunda Ermeniler ve Osmanlı devleti karşı karşıya geldiler ve 1894-1895 Sason (Urfa) ve 1909 Adana Olayları yaşandı.

OSMANLI'DAN KOPUŞ • 1908'de Meşrutiyet'in ilanını coşkuyla karşılayan gayrimüslimler, İttihat ve Terakki'nin (İTC) Abdülhamit döneminin politikalarını devam ettirip, Müslüman halkları 'milleti hâkime' sayacağını anlayınca aynen Avrupa'da olduğu gibi kendi ulus-devletlerini kurmaya yöneldiler. İttihatçılar'ın Maliye Bakanı Cavit Bey, Balkan Savaşları'nın arifesinde, Samatya mitinginde "Ermeni vatandaşları hükümete karşı ne kadar şikâyetçi olsalar da, onlar memleketin buhranlı anlarında derhal yardıma koşmayı bilirler. Emin olun efendiler, Türksüz Ermeni olmaz, Ermeni Türk'ün vatan kardeşinden fazla öz kardeşidir" demişti ama 1912'de 'Dünyaya dehşet veren Osmanlılarız', 'Yaşasın Ordu yaşasın harp', 'Arş Osmanlılar Tuna hattına', 'Sofya'yı da Filibe'yi de alacağız!' sloganlarıyla ve büyük hayallerle girilen Balkan Savaşları'ndan büyük can ve toprak kayıpları ile çıkıldığında, çoğu Rumeli kökenli olan İttihatçı önderler ciddi bir şoka girdi. Savaş sırasında Kafkasyalı Ermeniler'in Bulgar ve Sırp saflarında Osmanlılar'a karşı savaşması alarm zillerinin çalmasına neden oldu.

Osmanlı Ermenileri ise hem Balkan yenilgisi ile merkezî hükümetin güçsüz düşmesinden, hem de Rusya'nın kendilerini kollamaya niyetli olduğunu ihsas ettirmesinden dolayı oldukça cesaretlenmişlerdi. Bu ortamda, Hınçaklar ve Taşnaklar tarihlerinde nadir rastlanan bir işbirliği yaparak, Sadrazam'a bir mektup yazdılar ve Doğu vilayetlerindeki talan ve cinayetlere katılanların cezalandırılmalarını talep ettiler. Sonuçta İttihatçı rejim 8 Ocak 1914'te uluslararası baskılarla Doğu vilayetleri için önemli bir reform planı imzalamak zorunda kaldı. Aslında Doğu vilayetlerinde reformların yapılması gerekiyordu; ama bu mesele aynı zamanda büyük devletler arasındaki çıkar çatışmasının yeni bir malzemesiydi.

İplerin kopması ise altı ay sonra oldu. İTC Merkez Komitesi adına Bahaeddin Şakir, Ömer Naci ve Hilmi Bey'den oluşan bir heyet yanlarında Gürcü ve Azeri temsilciler olmak üzere, Taşnaksutyun'un 28 Temmuz-14 Ağustos 1914'te Erzurum'da yapılan VIII. Dünya Kongresi'ne gittiler. İddialara göre, Osmanlı hükümeti, Kafkasya'yı Rusya'nın etki alanından çıkarmak ve daha sonra bağımsızlık vermek için Ermeniler'den yardım istemişti. O günlerde, uluslararası ortamı lehlerine gören Ermeni tarafı bu teklifi reddetmişti. Yelkenlerini Avrupa'dan esen milliyetçilik rüzgârıyla şişirmiş olan Ermeni milliyetçilerinin kafasındaki plan, çok değil beş yıl sonra, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kafasında şekillenecek plana benziyordu. Bu köhnemiş, çürümüş, sorunlara çare bulma yeteneğini yitirmiş İmparatorluk'tan ayrılarak kendi ulus-devletlerini kurmak.

ZEYTUN VE VAN OLAYLARI • Bir süredir Osmanlılık ideolojisinden ümitlerini keserek rotayı 'Türk milliyetçiliği'ne çevirmiş olan İttihatçılar artık Ermeniler'in desteğini alamayacaklarını hatta köstek olacaklarını anlamışlardı; ama onları ülkeden çıkarmak için iyi bir bahane gerekiyordu. Tam bu sıralarda Zeytun (bugün Kahramanmaraş'taki Süleymanlı) olayı yaşandı. Türk tarafının anlattığına göre Osmanlı ordusuna katılmayı reddeden 60 kadar asker kaçağı 30 Ağustos'ta silahları ile Zeytun'a gelmiş, civar köylerden katılanlarla birlikte sayıları 500-600 civarına ulaşan Ermeni gençleri Zeytun'un en sağlam yeri olan, Aziz Astvatsatsin Manastırı'na sığınmışlardı. Bu gençleri Binbaşı Hurşit Bey kumandasındaki 22. Alay, bir nizamiye taburu, Halep Mürettep tümeninden üç depo taburu, iki süvari bölüğü ve iki dağ topu teslim almaya gelmişti. Bu eşitsiz güçler arasında 25 Mart 1915 günü sabahtan akşama kadar devam eden çarpışmalar sonucunda, Ermeni tarafı 37 ölü 100 kadar yaralı, Türk tarafı ise 26 yaralı, biri binbaşı olmak üzere sekiz ölü vermişti. Silahlı çatışma esnasında Zeytun Belediye Başkanı Nezaret Çavuş öldürülmüş, ölüsü ibreti-i âlem için Maraş'a getirilerek teşhir edilmişti.

Ardından Van olayları patlak verdi. Gerçi, Türk kaynaklarının da kabul ettiği gibi Ermeniler'in ayaklanmasında bölgenin genç ve tecrübesiz valisi Cevdet Bey'in katı politikalarının rolü büyüktü ama sonuç olarak Van kalesi, Mart 1915'te Ermeniler'in yardımı ile Ruslar'ın eline geçmişti. Bu iki olay İttihatçılar'a uzun süredir hazırlığını yaptıkları bir planı yürürlüğe koyma bahanesi yarattı. 24 Nisan'da İstanbul'dan Ayaş ve Çankırı'ya doğru yola çıkarılan ilk kafileyi diğerleri izledi ve Osmanlı Devleti'nin tüm Ermeni tebaası Suriye'deki Der Zor çöllerine sürüldü.

Sürgünler siyasi açıdan radikalleşmiş Doğu eyaletleriyle ya da 'savaş hatları'yla sınırlı kalmadı, ülkenin en asude bölgelerini de kapsadı. İddia edildiğinin tersine İstanbul ve İzmir'dekiler de sürüldü. Sadece ayrılıkçı gruplar değil, Osmanlı idealine yürekten bağlı gruplar da sürüldü. Sadece eli silah tutanlar değil, kundaktaki bebeler ve ölüm döşeğindeki hastalar da sürüldü. Sadece Gregoryenler değil, Katolikler ve Protestanlar da sürüldü. Bazı yerlerde hazırlık için 15 gün veren insaflı yöneticiler vardı; ama çoğu yerde üzerlerine bir hırka bile almalarına izin verilmeden yola çıkarıldılar.

DİASPORA OLMAK • Bu yolculuktan sağ çıkmayı başaranlar dünyanın dört bir yanındaki Ermeni diasporalarını oluşturdular. Türkiye'de Ermeni denince akla ilk gelen 'diaspora' kavramı, pek çok kişide Türk düşmanlığı, uzlaşmazlık ve çözümsüzlük gibi negatif çağrışımlar yapar. Diaspora terimi iki Yunanca sözcükten, speiro (=tohum saçmak) ve dia'dan (=baştan başa) gelir. Terim antik dönemden itibaren Yahudiler için Babil'den sürüldükten sonar dünyanın dört bir yanına dağıldıkları sürgünü, Yunanlılar için ise koloni toplumlarını tanımlamıştı. Bugün ise savaş, kıtlık, baskı veya zulümden, ticaret veya daha iyi bir yaşam kurmaya kadar her türlü nedenle anayurtlarından ayrılmak zorunda kalmış tüm gruplara 'diaspora' deniyor. Geleceğin dünyasının 'devletsiz güç' diye adlandırılan diasporaların dünyası olacağını söyleyenler haklı görünüyor çünkü çoğu diasporanın tarihi ulus-devletlerin çoğundan eski, kapladığı alan ve nüfusu daha fazla. Bugün sadece AB ülkelerinde 150'ye yakın diaspora grubu yaşıyor ve bazı bilim adamları bu yüzden AB'ye 'DiasEuropa' adını takıyorlar.

Hangi tipe girerse girsin, tüm diasporaların ortak özellikleri var. Bunlardan ilki, anavatan hatıralarının canlı tutulması, anavatana ilişkin mitolojiler yaratılması ve bunların gelecek kuşaklara aktarılması. İkincisi, halen yaşadıkları ülkenin kendilerini gerçekten kabul edeceğine dair inançsızlık, kendilerini kısmen ya da tamamen dışlanmış hissetmek, bu yüzden ata toprağını gerçek ve ideal ev sayarak, kendileri ya da çocuklarının, koşullar uygun olduğu zaman mutlaka oraya göç etmeleri gerektiğini düşünmek. Üçüncüsü, dönüş gününe kadar ayakta kalması için anavatana yardım etmek, güvenliğini sağlamak. Son özellik ise, dönüş gününe kadar yok olmadan kalabilmek için etnik temelli grup bilincini sürdürmek, dayanışmak ve örgütlenmek. Ermeni diasporası da tüm bu özellikleri gösteren 'tipik' bir diaspora. Üstelik küreselleşme çağında, ulus-devletlerin bile bütünlüğünü korumakta güçlük çektiği görülürse, Ermeni diasporasının kimliğini korumak için ne kadar uğraş vermesi gerektiği açık.

Kış Ruhu adlı makalesinde 'sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış umarsız bir gediktir, özdeki hüznün üstesinden gelmek mümkün değildir çünkü sürgünde edinilen kazanımlar sonsuza kadar arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır' diyen Filistin asıllı bilim adamı Edward Said, Nubar adlı bir Ermeni arkadaşının öyküsünü anlatır. Nubar'ın ailesi 1915'te Türkiye'den ayrılıp önce Halep'e sonra Kahire'ye gitmiştir. 1967 savaşından sonra hayat Mısırlı olmayanlar için zorlaşmaya başlayınca bir yardım kuruluşunca ailecek Beyrut'a götürülürler. Beş paraları olmadığı için sekiz ay bir evde tıkılı kalırlar. Ardından sırasıyla Glasgow'a, Gander'e, New York'a ve Seattle'a götürülürler. 'Nubar için Seattle soydaşlarının kırıma uğradığı Türkiye'den, hiç tanımadığı Ermenistan'dan, hayatının tehlikede olduğu Lübnan'dan iyi bir yer olmaktan başka anlam taşımaz' diyen yazarın anlatmadığı zorlukları, sıkıntıları, acıları tahayyül etmek ise bize düşer.

CUMHURİYET DÖNEMİ POLİTİKALARI • Aslında, bugün adının 'tehcir' mi, 'mukatele' mi, 'kıt'al' mi, 'katliam' mı, 'kırım' mı, 'soykırım' mı olduğuna bir türlü karar vermediğimiz '1915-1917 arasında yaşananlar' hakkında konuşmak o günlerde zor değildi. Ancak 1920'den itibaren tartışmanın niteliği değişmeye başladı. Çünkü, o günleri hatırlamak bazılarının hoşuna gitmiyordu. Kimdi bu bazıları? Yaşamı boyunca Mustafa Kemal'in yanından ayrılmamış olan Falih Rıfkı (Atay), Çankaya kitabında savaş bittikten sonra İtilaf Kuvvetleri'nin savaş ve tehcir suçlarını soruşturmaya başlaması üzerine ne kadar 'gocunan varsa' silahlanıp bir çeteye katıldığını anlatır. Hakikaten de, 'Yenibahçeli' Şükrü ve Nail beyler, 'Deli' Halit, 'Küçük' Kazım, 'İpsiz' Recep, 'Dayı' Mesut, 'Kara Aslan', 'Kel Oğlan', Giritli Şevki, Çerkez Ethem, Serezli Parti Pehlivan, 'Topal' Osman, Yahya Kahya gibi 'Milli Mücadele kahramanları' Ermeniler'e yönelik katliamlara karışmış kişilerdi.

Dahası, tehcir sırasında İskân ve Muhacirin Umum Müdürü olan Şükrü (Kaya), önce Bitlis daha sonra Halep valisi olan Mustafa Abdülhalik (Renda), Ermeni ölülerinin gömülmesinden sorumlu Sağlık Genel Müfettişi Dr. Tevfik Rüştü (Aras), Van Jandarma kumandanı olan Kazım (Özalp), İTC'nin Ege Katib-i Mesul'ü Celal (Bayar) Bey, Emniyet Müdürü olan Ahmet Esat (Uras) gibi bir dizi önemli şahsiyet de Cumhuriyet döneminde milletvekilliği, valilik, emniyet müdürlüğü, bakanlık, meclis başkanlığı, cumhurbaşkanlığı gibi önemli görevlere getirilmişlerdi. Bu kadroların '1915'te olanlar' hakkında konuşmalarını beklemek elbette mümkün değildi.

MUSTAFA KEMAL'İN TUTUMU • Peki kendisi de İTC üyesi olan, ancak örgüt liderliğini Enver Paşa'ya kaptırdığı için arka plana itilen Mustafa Kemal'in fikri neydi? Mustafa Kemal'in, Ermeni Tehciri'ne karışmadığı genel olarak kabul edilen bir görüştür. Ancak Ermeni Tehciri hakkında 'gerçekten' ne düşündüğünü öğrenmek kolay olmamıştır. Örneğin, Eylül 1919'da Sivas'ta Mustafa Kemal'i ziyaret eden Amerikan Generali Harbord kendisine 'Ermeni kıtâli hakkında ne düşündüğünü' sorduğunda, Ermeniler'in katledilip sürülme­le­rinin hükümeti ele geçiren küçük bir komitenin ese­ri olduğunu kendisinin de bunu 'takbih' ettiğini (kınadığı) söylemiştir. (Rauf Orbay, "Rauf Orbay'ın Hatıraları," Yakın Tarihimiz Dergisi, Cilt 3, s.179) 24 Nisan 1920'de, Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada da 1915'te Ermeniler'e yapılanları 'maziye aid fazâhat' (geçmişe ait alçaklık) olarak tanımlamıştır. (Atatürk'ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmala­rı, Cilt I, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1991, s.59.)

Ancak, General Kazım Karabekir'in 15. Kolordu'sunun Kars'a doğru yürüyerek Ermeni ordularını yendikten ve Ermeniler 3 Aralık 1920 tarihli Gümrü Anlaşması ile taleplerinden vazgeçmek zorunda kaldıktan sonra, o güne dek İtilaf Devletleri'nin kulağına kar suyu kaçırmamak için gayet özenle seçilen dil ve politikasını değiştirecektir. 21 Şubat 1921'de, Public Ledger-Philadelphia muhabirinin sorularına verdiği yazılı demeçte, Mustafa Kemal'in şu sözleri yorum yapılmayacak kadar açıktır: 'İngiltere'nin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda'ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkârı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz. Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.' (Atatürk'ün Milli Dış Politikası 1919-1923, C. 1, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981, s. 273)

GEÇMİŞE SÜNGER • Nitekim, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında, Türk tarafı en büyük mücadeleyi, tehcir suçlularının yargılanmasından vazgeçilmesi konusunda verdi. Aslında sadece Türk tarafının değil, Ermeni Tehciri'nde dolaylı da olsa payı olan büyük devletlerin de eski defterleri açmaktan çıkarı yoktu. Asıl önemlisi, yeni kurulan Sovyet Rusya ile Britanya'nın çıkar alanları arasında güvenli bir bölge oluşturulmasını gerekli gören İngilizler, yeni kurulan Türkiye'yi güçlendirmeyi seçmişlerdi. Lozan görüşmeleri boyunca, Ermeni Tehciri'nin uygarlığa karşı bir meydan okuma olduğu söylendi, Ermeniler'in çektiği acılara, başına gelen büyük felaketlere değinildi ancak 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenmiş bütün suçlar af kapsamına alınarak geçmişe sünger çekildi. Ardından Türkiye'ye dönmek isteyen Ermeniler'in yolunu kesecek bir dizi kanun ve kararname çıkarıldı.

Aslında sadece İttihatçılar'la örgütsel ya da ideolojik akrabalığı olan Kemalist elitler değil, ülkeden sürülmüş Ermeni mallarını talan eden, Ermeniler'in çocuklarını besleme veya evlatlık alan, kızlarını haremlerine katan yerel eşraf ya da halk kesimleri, Ermeniler'in el konulan zenginliklerini kendine sermaye yapan ticaret burjuvazisi, Ermeniler'in boşalttığı alanlarda kendine iş alanı yaratan zanaatkârlar da hafızalarını sıfırlama ihtiyacı hissediyorlardı. Böylece elitler ve toplumdaki çıkarcılar arasında, önce Ermeniler'e yapılanları, sonra da doğrudan Ermeniler'i unutma konusunda bir konsensüs oluşacaktı.

'MUSA DAĞ'DA KIRK GÜN' KRİZİ • Ama çok değil 10 yıl sonra yaşanan bir olay 'mağdurların hafızasının faillerin hafızasına benzemediğini' gösterdi. Alarm zillerinin çalmasına neden olan, Prag doğumlu Yahudi entelektüeli Franz Werfel'in Türkçe'ye Musa Dağ'da Kırk Gün (İstanbul: Belge Yayınları, 2007) adıyla çevrilen The Forty Days of Musa Dagh adlı romanının ABD'de filme çekileceği haberleriydi. Werfel'in romanı 1915 tehcirinde Antakya yakınlarındaki Musa Dağı'na sığınan beş bin kişilik Ermeni topluluğunun, Gabriel Bagratyan'ın liderliğinde 40 gün boyunca Osmanlı güçlerine karşı direnişini anlatıyordu.

Roman, 1933 yılı Mart ayında Viyana'da yayımlandığında büyük yankı uyandırmıştı ama Türkiye durumu ancak dokuz ay sonra idrak etmişti. Hükümetin ve basının elbirliğiyle gösterdiği tepki kısa sürede sonuç verdi ve Nazi hükümetinin Propaganda Bakanı Goebbels kitabın Almanya'da yasaklandığını ilan etti. Ancak geç kalınmıştı, çünkü kitap Alman Yahudilerinin başucu kitabı olmuştu bile. Viyanalı yayıncısının, Werfel'i 20 bin dolar karşılığında kitabın film haklarını dönemin devlerinden Metro Goldwyn-Mayer'e (MGM) satmaya ikna etmesi ve kitabın ABD'de iki hafta içinde 35 bin kopya satarak 1934 yılı rekorunu kırması Türkiye'yi iyice telaşlandırdı. Başta Cumhuriyet ve Ulus olmak üzere gazetelerde, MGM'nin 'bir Yahudi Şirketi' olduğu vurgulanıyor, olayın 'Ermeni-Yahudi Komplosu olduğu ima ediliyordu. Aynı günlerde İstanbul'da adeta rehine olarak tutulan Ermeni Cemaati Cismani Meclis'i toplanıp olayı kınadığını açıklamaya zorlandı. Bir grup Ermeni, 15 Aralık 1935'te Pangaltı Ermeni Kilisesi'nde toplanarak, kitabın nüshalarını İstiklal Marşı eşliğinde 'Türk milleti hakkında iftiralarla dolu olduğu' gerekçesiyle yaktılar. (Bu olay hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Rıfat N. Bali, Musa'nın Evlatları Cumhuriyet'in Yurttaşları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2003, s. 109-40)

1936'da Fransa'da kitabın Fransızca baskısının yayımlanması üzerine MGM filmi çekmekten vazgeçtiğini açıkladığında Türkiye, Ermeniler'e karşı ilk 'lobi' savaşını kazanmış görünüyordu. Ancak bu olaydan sonra Türk tarafı uluslararası camiaya karşı daha kuşkuçu, daha savunmacı bir tavır içine girdi. Çünkü en ufak bir gevşeme halinde, kendilerinden hesap sorulacağını hissetmişlerdi.

ERİVAN'DA ANIT • Türkiye'de 1942 Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955 yağmaları ile Türkiye'deki cemaat güçten düşürülürken, dünyadaki Ermeni diasporaları ekonomik ve siyasi açıdan kendilerini toparlamaya başlamıştı. Bir başka değişiklik, Ermenistan'la diaspora arasındaki ilişkilerde yaşandı. 1921'de Sovyet sistemine karşı çıktıkları için ülkeden sürülen Taşnaklar kendilerini diasporada Sovyet etkisinin yayılmasını önlemeye adadılar. Bunun sonucu olarak, 1950'lere gelindiğinde Lübnan, İran ve Yunanistan başta olmak üzere pek çok ülkede Ermeni milliyetçileri pozisyonlarını güçlendirmişlerdi. Bu süreç sömürgeciliğin tarihe gömülüşü ile üst üste düşmüş, dünyanın dört bir yanında boy gösteren bağımsızlık hareketleri, Ermeni milliyetçileri için yeni bir model oluşturmaya başlamıştı.

1965'te, tehcirin 50. yıldönümünde, içten ve dıştan gelen baskılara karşı koyamayan Sovyet rejimi ilk kez 1915 olaylarının anılmasına izin verdi. Gösteriler Erivan'da yüz binlerce kişiyi bir araya getirdi. 24 Nisan 1967'de Erivan'da (Yerevan) açılan Medz Yeghern (Soykırım) Anıtı açıldı. Devlet Akademi Tiyatrosu'ndaki törene Ermenistan Komünist Partisi'nin üst düzey yöneticileri, Ermeni Kilisesi Patriği, Dünya Astronomi Derneği Başkanı Victor Hampartsumyan, Sovyet Atom Enerjisi Komitesi Başkanı Antranik Bedrosyan, MİG uçaklarının tasarımcısı Andom Mikoyan gibi ünlü Ermeniler katılmıştı. Ancak, akademinin dışında kısa sürede 100 bine yakın kişinin toplanması ve hep bir ağızdan İttihat Terakki'yi lanetleyen sloganlar atması, bir ilki sessiz sedasız gerçekleştirerek gelecekteki projelere yol açmayı arzu eden Ermeni komünistlerini telaşlandıracak, 'topraklarımızı isteriz, vatanımızı isteriz' diye haykıran kalabalığı yatıştırmak Patrik Hazretlerine düşecekti. Gösteriler Erivan'ın sokaklarına yayılarak gün boyu sürmüş, aynı gün Moskova'da birkaç yüz üniversite öğrencisinden oluşan bir grup Türk Elçiliği'ni işgal edip bayrağını yarıya indirmişlerdi. (Kaynak: Haig Sarkissian "50th Anniversary of the Turkish Genocide As Observed in Erevan," Armenian Review, Vol. 19. no.4, Winter 1966:23-28)

TÜRKİYE'NİN TEPKİSİ • 9 Nisan 1965 tarihli Hürriyet'teki bir haber şöyle diyordu: 'Rumların tahriki ile 24 Nisanda Ermeni katliamı adı altında bütün dünyada eski bir olayın istismar edilerek anma törenleri tertip olunmasını şehrimizde yaşayan on binlerce Ermeni vatandaş nefretle karşılamışlardı. İstanbul'daki Ermeniler (...) Bu olsa olsa Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı Kipriyanu'nun bir dalaveresidir. Bazı Ermeniler de bilmeyerek buna alet olabilirler. Biz Türkiye Ermenileri maziyi unutmuş, şimdi tam bir huzur ve mutluluk içinde yaşıyoruz.'

Haberde dikkati çeken husus, Ermeni milliyetçiliğine karşı kitleleri harekete geçirmek için Kıbrıs meselesi bağlamında Rum düşmanlığı ile bağlantı kurma ihtiyacının duyulmasıydı. Aslında bu anlaşılır bir durumdu çünkü Türk halkı daha iyi bildiği güncel bir sorunun katalizörlüğü olmadan, izlenen sistematik unutturma politikaları yüzünden Ermeniler'in Türklerden ne istediğini hatırlamayabilir, dolayısıyla Ermeniler'e neden karşı çıkmak gerektiğini anlamayabilirdi. Hürriyet gazetesi aracılığıyla iletilen tehdidin ciddiyetini anlayan Türkiye'deki Ermeni Katoliklerin Ruhani Reisi Başpiskopos Boğos Kireçyan, toplum liderlerinden Dr. Karabet Arman, Cumhuriyet Senatosu eski üyesi Berç Turan, Türkiye Ermeniler'i Patriği Şnork Kalustyan ve 'Bay Yüzde Beş' diye tanınan Kalust Sarkis Gülbenkyan'ın oğlu Nubar Gülbenkyan gazetelere verdikleri mülakatlarla rejime sadakatlerini bir kez daha ilan etmek zorunda kaldılar. Bu beyanlardan sonra Milliyet başyazarı Refii Cevat Ulunay konuyu bağladı: 'Ahmet Refik [Altınay] merhumun dediği gibi [söz konusu olan] biri İttihat ve Terakki, diğeri Taşnak olan 'iki komitenin iki kıt'alidir. Bunun tekrar münakaşasını tarih dahi istemez.' (Kaynak: Rıfat Bali, "Türk Basınında ve Türk-Ermeni Toplumunda Ermeni Kıyımının 50. yıldönümünün Yansımaları", Toplumsal Tarih, Mart 2007, S. 159, s.62-65.)

ASALA ŞOKU • 1973 yılında Türkiye'den göç etmiş Mıgırdıç Yanıkyan isimli yaşlı bir Ermeni halı tüccarı yemeğe davet ettiği Los Angeles Başkonsolosu'nu ve yardımcısını tabanca ile vurduğunda olay Türkiye'de büyük yankı yapmıştı. Cinayet siyasi değildi ama 1975'ten 1985'e kadar devam eden ASALA (Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia, Ermenice Hayastani Azatagrut'yan Hay Gaghtni Banak) eylemlerine ilham verdi. Muhtemelen Ocak 1972'de, Lübnan'da, Bekaa'da kurulan ve FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) ve FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) ile dayanışma içinde davranan ASALA, 1975'ten itibaren Türkiye'nin diplomatik temsilciliklerine ve Türk Hava Yolları bürolarına 35 saldırı yaptı. Batı kamuoyundan destek gören örgütün, 1983'te Paris'in Orly Havaalanı'ndaki THY bürosuna yaptığı saldırıdan Fransız vatandaşlarının da zarar görmesi üzerine Fransa ASALA'ya resmen, 'eylemlerini dışarıda yapma' uyarısında bulundu. Bu tarihten sonra ASALA etkinliğini kaybetti ancak, 10 yıl süren bu dönem, Türk kamuoyunun belleğinde büyük izler bıraktı. Özellikle, Batı ülkelerinin uzun süre, ASALA'yı onayladıklarını düşündüren tutumları, 'dış düşman' kavramsallaşmasını ve retoriğini yeniden canlandırdı. Daha doğrusu, bu olaylar geriye dönük bir tarih okuması ile 'İttihatçılar bu tehlikeli grubu ortadan kaldırmakta çok haklıymış' düşüncesinin toplumun bilinçaltına yerleşmesine yardımcı oldu.

ASALA eylemlerinin diğer bir sonucu, Türkiye bürokrasisinin 'en mantıklı', 'en soğukkanlı', 'en tecrübeli' kadrolarına sahip olduğu bilinen/ileri sürülen Dışişleri Bakanlığı'nın, Ermeni soykırımı iddialarına karşı en tepkisel tavırları gösteren bakanlık haline gelmesi oldu. Çünkü, bakanlık için konu adeta kişisel bir 'kan davası' olmuştu. (Doğrudan kendi mensupları katledildiği ve risk altında olduğu için bu duru kan davası yerine kaçınılmaz bir refleks olarak görülemez mi?

PARLAMENTO KARARLARI • Her uluslararası sorunda Ermeni parmağı aramak, Türkiye'den farklı düşünen her ülkenin Ermeni diasporası veya lobileri tarafından yönlendirildiğini düşünmek şeklinde tezahür eden paranoyak tutum, 24 Nisan'ın dünyanın çeşitli ülkelerinde bir biri ardına 'Ermeni Soykırımı'nı anma günü' ilan edildiği 1980'lerden itibaren iyice belirginleşti. Türkiye'ye baskı yapmak isteyen diaspora gruplarının yaşadığı ülkelerin parlamentolarında çıkarttıkları 'soykırımı tanıma' kararları ile Türkiye iyice köşeye sıkıştı. Böylesi bir atmosferde Sovyetler Birliği dağıldı ve Ermenistan 25 Ağustos 1990'da bağımsızlığını ilan etti. Türkiye Ermenistan'ı ancak 1,5 yıl sonra, 16 Aralık 1991 tarihinde tanıdı, ama o tarihten bu yana diplomatik ilişki geliştirmedi. Çünkü Ermenistan'ın varlığı yıllardır özenle gömmeye çalıştığı bir tarihin adeta hortlaması anlamına geliyordu. Hem bu hortlaktan uzak durmak için, hem de iki toplum arasındaki sıcak ilişkileri önlemek için (niçin?), kısa dönemler dışında sınırlar da hep kapalı tutuldu. Bunun nedeni olarak 1990 tarihli Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi'nin 11. maddesinde soykırıma atıfta bulunulması, devlet armasında Ağrı Dağı'nın yer alması gösteriliyordu. 1992 yılında ABD Kongresi'nin eski Sovyet Cumhuriyetlerine yardımını öngören Freedom Support Act (Özgürlüğü Destekleme Yasası) yasasına Ermeni lobisi tarafından eklenen 'Section 907' maddesi ile Azerbaycan'a yardım yapılması 10 yıl boyunca engellenince, Azerileri 'soydaş' olarak kayırmayı milli görev edinmiş olan çevreler Ermenistan'la ilişkileri iyice azalttılar. ABD'deki Ermeni diasporasının lobi ve fonlama kuruluşlarının ABD Kongresi'nde ve medyasında etkin olması, başta dışişleri çevreleri olmak üzere pek çok kesimde Ermeni antipatisini güçlendiren bir unsur oldu. Buna, bir de Dağlık Karabağ sorunu eklenince durum iyice kilitlendi. Peki bu sorunun Türkiye ile ilgisi ne? Aslında Türkiye ile ilgisi yok, sadece 'soydaş' Azerbaycan'la ilgisi var.

DAĞLIK KARABAĞ MESELESİ • Ermenistan toprağı ile çevrili 4,4 kilometrekarelik Dağlık Karabağ'da, Azeri nüfus Rus hâkimiyetine girdiği 1828 tarihinde, Ermeni nüfustan biraz daha fazlaydı. Bundan sonar Ermeniler'in sayısı Azeriler'i geçmeye başladı. 1915'ten itibaren Osmanlı Devleti'nin sürdüğü Ermeniler'in bir kısmının bölgeye sığınmasıyla Ermeniler nüfusun yüzde 80-85'ini oluşturdular. 1 Aralık 1920'de Dağlık Karabağ'ın kaderi konusunda Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya Komünist Partisi temsilcileri arasında bir toplantı yapılmıştı. Oylamada Azerbaycan lideri Nerimanov'un karşı çıkmasına rağmen Karabağ'ın Ermenistan'a bağlanması kararı çıkmış, bu karar Rusya Komünist Partisi'nin Kafkaslar sorumlusu Ordjonikidze tarafından Lenin ve Stalin'e ulaştırılmış, 4 Aralık 1920 tarihli Pravda'da Milliyetler Komiseri Stalin'in, bu kararı teyit eden açıklaması yayınlanmıştı. Ancak birkaç ay sonra, Türkiye ile Sovyet Rusya arasında Moskova Anlaşması imzalandı ve anlaşmanın ödülü olarak, Nahcıvan, Azerbaycan'ın kontrolünde otonom bir bölge olarak tanımlandı. Bir ay sonra, Bolşevikler Zengezur bölgesinde Taşnaklar tarafından yönetilen milliyetçi bir Ermeni direnişi ile karşılaşınca, Zengezur'u Ermenistan'la Azerbaycan arasında paylaştırdılar ve Dağlık Karabağ'a özerklik verdiler. (Zengezur, bugün Ermenistan'ı tek dostu İran'a bağlayan tek kapı. Bu yüzden Azeriler, o tarihte Zengezur'un yarısını Ermeniler'e kaptırdıkları için hâlâ hayıflanırlar.)

Ermeni komünistleri, aydınları, Dağlık Karabağ oblast'ı ve Nahcıvan Otonom Sosyalist Cumhuriyeti ile ilgili tarihsel iddialarını, iç ve dış koşullarda yaşanan bazı gelişmeler sonucu görece özgürleştikleri 1965'ten sonra açıkça dile getirmeye başladılar. Bu talep, bir anlamda, SSCB'nin milliyetler meselesini çözebilme kapasitesine yönelik bir testti.

1967 boyunca Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki tartışmalara SSCB Komünist Partisi karışmadı. Ancak aynı yılın Ağustos ayında Dağlık Karabağ'da bir Ermeni çocuğun bir Azeri tarafından öldürülmesi, Azeri yetkililerin katili cezalandırmakta gönülsüz davranması üzerine çocuğun ailesinin de katili öldürmesiyle patlak veren olaylar ancak Sovyet Ordusu'nun müdahalesi ile yatıştı ama artık ok yaydan çıkmıştı. 19-29 Eylül 1967'de Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel'in Bakü'ye yaptığı ziyaretin büyük törenlerle kutlanması Ermeniler'de büyük bir şok yarattı. Bu, Sovyetler Birliği'nin ve Azerbaycan'ın dış politikasındaki yön değişikliğine işaret ediyordu. Azeri tarihçi Ziya Punyatov'un 'Karabağ Ermenileri'nin 11. yüzyılda Gürcüleşmiş, sonra da Ermenileşmiş Azeri Hıristiyanları olduğunu' iddia etmesi ortamı iyice gerdi. Tartışmaya Sovyetler Birliği'ni Ermenistan'da 'yeni bir İsrail' yaratmaya çalışmakla suçlayan Türk yazarların katılması gerilimi iyice arttırdı. Anlaşıldı ki, sosyalizm de milliyetler meselesini çözememişti. (Kaynak:R. H. Dekmejian, "Soviet-Turkish Relations and Politics in the Armenia SSR," Soviet Studies, Vol. 19, no. 4 (April, 1968): 510-525)

Ancak Ermeni aydınlarının umdukları gelişmeler olmadı, sorun ileriki bir tarihte çözülmek üzere buzdolabına konuldu. Doğu Bloğu'nun dağılmaya yüz tuttuğu 1987- 1991 yılları arasında Ermeniler ve Azeriler arasında çıkan çatışmalarda iki taraftan ölümlerin olması durumun vahametini gösteriyordu. Azeriler Sumgayit ve Bakü'de, Ermeniler Hocalı'da ciddi katliamlar yaptılar. Ermenistan Dağlık Karabağ'ı Aralık 1989'da ilhak ettiğinden beri yaklaşık 200 bin Azeri 'kaçkın' Azerbaycan'daki mülteci kamplarında son derece insanlık dışı koşullarda hayatını devam ettirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği Ermenistan'ı AGİT'in (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) MİNSK Grubu adlı organıyla sıkıştırmaya çalışıyor. Kendi de benzeri sorunlara uğraşan ancak bir türlü çözemeyen Türkiye ise, yaklaşık 200 yıllık bir geçmişi olan bu etnik mesele çözülmeden Ermenistan'ı tanımam diyerek, deyim yerindeyse arabayı atın önüne koşuyor. Halbuki pek çok kişi Türkiye'nin Ermenistan'la ilişkileri düzelse, meselenin çözümüne katkıda bulanabileceğini düşünüyor.

'SÖZDE' TERİMİNİN İCADI • Dağlık Karabağ parantezini kapayıp, Türkiye'de Ermeni Mesele'sinin nasıl tabu olduğu konusuna geri dönersek, 1992'de Taner Akçam'ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (İletişim Yayınları, İstanbul) adlı kitabının yayınlanması resmî tezin ilk kez sorgulanmasına neden oldu. Kitap, büyük satış rakamlarına ulaşmadı ama Taner Akçam ve onun yolundan giden araştırmacılar, ölüm sayısı resmî tarihçilerin söylediğinden çok daha yüksek olmakla birlikte, sayıların birincil önemde olmadığını, çünkü tehcirin esas amacının 'Ermeniler'i bir etnik grup olarak yok etmeyi amaçladığını' ileri sürdüler. Onlara göre, ortada bir 'soykırım' suçu vardı ve uluslararası hukuk metinlerinin gösterdiği gibi, 'soykırım' suçunda sayılar önemli olmadığı gibi, ille de öldürme eyleminin olması bile gerekmezdi. Resmî çevreler, bu iddiaya 'soykırım' teriminin ilk kez 1944'te kullanıldığını, dolayısıyla, 1915-1917 olaylarını nitelemekte kullanılamayacağını söyleyerek karşı koymakla yetinmediler, 'sözde Ermeni soykırımı' gibi garip bir terminoloji icat ettiler. Öyle ki, son yıllara kadar başına 'sözde' getirmeden Ermeni Meselesi'ni tartışmak imkânsız hale getirildi.

TARİHİ TERSYÜZ ETMEK • Ardından iş sayılarla oynamaya geldi. Bırakın Kamuran Gürün'ün 300 bin ölü rakamını telaffuz etmeyi, önce sayı 100 bine, sonra altı bine indirildi, sonra bu da fazla gelerek asıl Ermeniler'in Türklere 'soykırım' yaptığı söylenmeye başlandı. Bu iddialar, 1915 olaylarının intikamını almak üzere 1916'dan sonra Rus orduları ile, 1919'dan sonra Fransız orduları ile geri dönen Ermeni çetecilerin, Erzurum ve Antep havalisinde katliamlara dayandırıldığı için, olayların kronolojisini bilmeyen kesimlerce inandırıcı bulunuyordu. Sonra yurdun dört bir yanında 'Ermeniler'in Türklere yaptığı soykırımın anısına anıtlar' dikilmeye başlandı.

Türk Ceza Kanunu'nun 305. maddesi ile 'Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni Soykırımı'nın meydana geldiğini' söylemenin suç sayılması, 25 Mayıs 2005 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi öncülüğündeki bir grup bilim adamı tarafından düzenlenen "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" başlıklı konferansın, Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in konferansı düzenleyenler için "bizi arkadan hançerlediler" ifadesini kullanmasının ardından iptal edilmesi, devletin 'işi tarihçilere bırakalım' sözlerinin ne kadar boş olduğunu gösterdi, Hrant Dink'in katledilmesi ise, bu işe el atmanın ne kadar ölümcül olabileceğini. Bakalım 90 yıllık paslı kilidi açmayı ne zaman başarabileceğiz?

August 27, 2008

İlker Başbuğ'a sorular... [Rasim Ozan Kütahyalı]

İlker Başbuğ'a sorular..., Rasim Ozan Kütahyalı / Taraf

Tamamen İslami bir terim olan şehadet kavramını, içerdiği tüm dinsel duygularla birlikte sürekli kullanan kurum hangi kurumdur?

"Oğlun şehit oldu" deyince, onbinlerce asker anası ve babası hangi duyguları hissediyor? Laik duygular mı? Acılı analar ve babalar tamamen dince kutsal sayılan bu kavrama iman ettiği için, oğullarının şehitlik makamına ulaşıp, cennete gideceğine inandığı için çoğu zaman oğullarının ölümü karşısında bu kadar isyansız, bu kadar mütevekkil... Bu onlara haksızlık değil mi? Bu onların "dinî duygularını istismar etmek" değil mi?

Başında bulunduğunuz ordumuz, kurumsal yapısında İslami bir unsur olup olmadığı noktasında çok hassas olmasına rağmen halkımızın büyük çoğunluğunun hâlâ oğullarını İslami duyguların yoğun olduğu bir motivasyonla silah altına gönderdiğini iyi biliyor... Bu sebeple dinsel terimleri terminolojisinden hâlâ çıkarmıyor... Laik bir devletin laik ordusuna yakışan şeyi hâlâ yapmıyor... Yanlış mıyım İlker Paşa?

Bu toplumun geleneksel hafızasında ordu hâlâ "Peygamber Ocağı", askerlerimiz hâlâ "Küçük Muhammed" yani "Mehmetçik", savaşıp vefat edenleri de hâlâ Allah adına kendini kurban eden asker yani "Şehit"...

Derin Anadolu'nun bu üç olguya yönelik hissiyatı hâlâ bu... İşte bu sebeple Derin Anadolu, oğulları ölünce "Oğlum şehitlik payesine ulaştı, cennete gitti, öbür oğlum da şehitliğe hazır" diyebiliyor...

Bu ülke tarihinde dinsel duyguları siyasete alet etmek her zaman parti kapatma sebebi oldu... Din duygularını istismar edenler, insanlara siyasi amaçları uğruna "cennet"i vaat edenler, "Bize oy vermeyen patates dinindendir" diyenler hapsi boyladı ve yasaklandılar...

Ey İlker Paşa... Laik bir devlet, laik bir ordu İslami kavramları içerdiği tüm dini huşuyla köküne kadar kullanıp, yurttaşlarını bu motivasyonlarla gerektiğinde ölmeye ve öldürmeye çağırıp sonra da başka kurumlara ve kişilere nasıl "Dince kutsal sayılan duyguları istismar etmeyin" diyebilir?

Bizzat din istismarı yapan bir kurum, laiklik ilkesiyle kökten çelişen bu dinî tabirleri sistematik olarak kullanan bir kurum, hangi hakla "laikliğe ilişkin vazgeçilmez bir duruş sahibiyiz" diyebilir?

"Kubbeler miğfer, müminler asker" dedi diye içeri atılanların ülkesinde, askerlere "Küçük Peygamber", hayatını kaybedenlere "Şehit" diyen bir kurum nasıl laiklik nutukları atabilir İlker Paşa?

Ey İlker Paşa, gelin sizin döneminizden itibaren artık TSK toplumun kutsal din duygularını istismar etmesin... İslami terimler üzerinden din sömürüsü yapmasın... Laik bir devletin laik ordusu gibi davransın...

TSK, Anayasanın başlangıç ile 24. ve 174. maddelerinde yer alan ilkelere artık uysun... TSK, Başbuğ dönemiyle birlikte Anayasada ifade edilen hükümlere artık sıkı sıkıya bağlı kalsın...

"Biz işimize geldi mi laiklik nutku atarız, işimize geldi mi İslami kavramları da sonuna kadar kullanırız" demesin artık ordumuz... Yakışmıyor, ayıp oluyor İlker Paşa...

TSK içindeki subaylarımızın eşinin İslami giyim tarzına sahip olup olmadığına bakılır... Hatta evinin iç dekorasyonunda resim tabloları gibi, içki büfesi gibi "laik" unsurlar olup olmadığına bakılır... O da yetmez, gelen misafirlerle harem-selamlık düzeninde mi oturuluyor, "laik" şekilde mi oturuluyor ona da bakılır... Bu tür istihbarat ve teftiş raporları kayda geçmiştir, bunları biliyoruz... Yanlış mı İlker Paşa?

Ama askere adam çağrılacağı, savaşmaya yani devlet için ölmeye ve öldürmeye asker gönderileceği zaman Peygamber Ocağı, Mehmetçik, Şehitlik gibi tamamen din duygularına hitap eden terimleri kullanıyor ordumuz...

Laik bir devlete, laik bir orduya bunlar yakışıyor mu İlker Paşa? Kutsal din duygularını istismar bu değildir de nedir İlker Paşa?

Önceki Yazılar »

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca