June 15, 2008
Atatürk Sevgisi, Nuray Bezirgan ve Türk Resmi İdeolojisi
9 Haziran günü Fatih Altaylı'nın Teke Tek adlı programına konuk olan Nuray Canan Bezirgan ve Kevser Çakır, Altaylı'nın sorusu üzerine Humeyni'yi sevdiklerini söylediler. Ancak Altaylı bu cevabın üzerine Atatürk'ü de sevip sevmediklerini sorgulayıp olumsuz yanıt alınca, 'Humeyni'yi sevip Atatürk'ü sevmeyen kızlar' Türkiye'de yeni bir gündem maddesi oldular. Hürriyet gazetesi bu açıklamaları 'alçaklık' olarak nitelendirirken, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı da, Atatürk'e hakaretten soruşturma açtı.
Herhangi bir insanın iki politik liderden birini sevip diğerini sevmemesi (bu iki lider kim olursa olsun) normal şartlar altında son derece sıradan sayılabilecek olsa da, her vatandaşın aynı zamanda bir rejim militanı olması gerektiği düşüncesinin hakim olduğu Türkiye'de bu türden tek bir cümle üzerine kıyametler koparılabiliyor. Gösterilen tepkilerin yoğunlaştığı birkaç nokta, Türkiye örneğinin neden böyle farklı bir yapıya sahip olduğunu anlamayı kolaylaştırabilir:
1. Siyasal Rejimin Sevgi-Nefret Üzerine Kurulu Yapısı
Türkiye'de siyasal rejim, ilk yıllarından bu yana uygulayageldiği kaba bir politik sosyalizasyon çerçevesinde vatandaşlarını dar bir kalıba sokmayı öngördü. Söz konusu sosyalizasyonun kabalığı, herşeyi sevgi-nefret düzleminde ele almasından (ve dolayısıyla hiçbir felsefi derinliği olmamasından) ileri gelirken, öngörülen kalıbın darlığı ise, gerek alternatif düşüncelere olan düşmanlığa, gerekse resmi kılınan kimi doğrulardan sapmalara karşı gösterilen acımasız tepkilere karşılık geliyordu.
Otoriter rejimlerin tipik özellikleri arasında yer alan bu tür uygulamalar, sadece ululanan ve sorgulanması söz konusu olmayan bir Tek Adam kültü hakim kılındığı ölçüde diktatörlük öğeleri de içermeye başlıyordu. Tek Adam'ın herkesçe sevilmesinde, onu sevmeyenlerin ise nefret edilmesi gereken tehditkar iç düşmanlar olarak görülmesinde ifade bulan bu yaklaşımın gri alanlara da tahammülü yoktu. Örneğin, yüce liderin kimi özelliklerini severken, kimi diğerlerini sevmemek, ya da düşmanlarının takdir edilecek yönlerinin de bulunduğunu ifade etmek, söz konusu anlayışın oluşturduğu kült çerçevesinde kabul edilebilir değildi.
Bu zihniyet yapısının siyah ve beyaz arasında değerlendirmelere olanak tanımıyor olması, doğru ve yanlış şeklinde ifade bulan etik kodlar yerine, baştan iyi ve kötü olarak tanımlanan ve zihinlere daha çok küçük yaşlarda sevgi ve nefret duygularıyla eşleştirilerek yerleştirilen ezberler doğrultusunda hareket etmesinden ileri geliyor. Söz konusu ezberlerin (yapıları gereği) tartışma kabul etmiyor olmaları nedeniyle, farklı yönde çıkarsamalar da ister istemez infiale neden oluyor. Fatih Altaylı'nın programında yaşanan örnek üzerine yaşanan gelişmeler, bu yönüyle, tartışılmaması ve sorgulanmadan sevilmesi gereken bir lideri 'sevmediğini' söylemeye cesaret edebilmiş olan aykırı bir vatandaşa yönelik şartlı tepkiler olarak da değerlendirilebilir.
Özgür toplumlarda hayatın hemen her alanındaki düşünce ve şahıslara yönelik övgü ve yergi örneklerine sıklıkla rastlanıyor ve bu gibi örnekler büyük ölçüde doğal karşılanıyor olmasına rağmen, Mustafa Kemal Atatürk gibi ülkeyi (en az) 13 yıl tek başına yönetmiş ve bu süre zarfında farklı şekillerde değerlendirilmeye fazlasıyla müsait pek çok uygulamaya imza atmış olan bir insanın gerek şahsı gerekse icraatları hakkındaki en küçük seviyede bir aykırı tavrın dahi derhal kovuşturularak yargıya intikal ettiriliyor olması, Türkiye'de hakim olan rejimin niteliği hakkında pek de hoş imalar içermiyor. Gerek Atilla Yayla'nın Atatürk'e (kurgusal bir alıntı yapma şeklinde dahi olsa) 'bu adam' diye referansta bulunmakla suçlanması, gerekse Kemalist uygulamalar çerçevesinde eğitim hakkı elinden alınan bir kızın Atatürk'ü sevmediğini söylemesi üzerine Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı'nın olayı 'Atatürk'e hakaret' olarak algılaması, bu nedenlerden ötürü aynı zihniyetin yansımaları olarak değerlendirilebilir.
2. Ölçüsüz Tavırların Histeri Doğurması
Rejim ile doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantılı olan her konunun ölçüsüz bir sevgi-nefret ilişkisi içerisinde ele alınması, sorunların makul bir düzlemde tartışılmasının da önüne geçiyor. Rejimin kurucusunun isminin ekseriyetle 'Ulu Önder' ya da 'Yüce' gibi fazlasıyla ululayıcı sıfatlarla anılması, buna karşılık, rejimin asimile etmek istediği dil ve kültür adına silahlı mücadeleye başlayan bir teröristten haber metinlerinde dahi 'Bebek Katili' ya da 'Teröristbaşı' diye söz edilmesi gibi örnekler, uyuşmazlıkların her türlüsü için ölçüsüz tavırları bir standart haline getiriyor olmaları nedeniyle tartışmaların makul bir zeminde cereyan etmesini ve dolayısıyla sorunların çözülme aşamasına girmesini engelliyor. Halbuki kanlı bir savaşın sorumlularından birine (sözgelimi) 'Sayın Öcalan' denmesi söz konusu kişinin işlediği suçlar üzerindeki sorumluluğunu hafifletmeyeceği gibi, 'Sayın Atatürk' şeklindeki bir ifade de muhatabının niteliklerine gölge düşürmez. Ancak bu örneklerden birincisini dile getirmek neredeyse vatan hainliğiyle eşdeğer görülürken, ikincisi ise duyulmuş şey dahi değildir.
Nuray Bezirgan örneğinde, bir vatandaşın rejim tarafından kendisi için çizilen yolun dışına çıktığı, ve sadece ululanması ve sevilmesi istenen bir siyasi figürü ululamamak bir yana 'sevmediğini' dahi söylemiş olduğu görülüyor. Bu tavır, 'Sen kim oluyorsun da sevmiyorsun?' şeklinde de anlaşılabilecek bir 'nankörlük' suçlamasıyla karşılık gördüğünden, otoriter zihniyetin yeniden su yüzüne çıkması olarak da değerlendirilebilir.
3. Sevginin Nefret Doğurması
Sevgi, içten gelen ve zorlama kabul etmeyen bir kavram olduğundan, sevgi ile nefret arasında bir tercihte bulunmaya zorlanan insanların herhangi bir nedenden ötürü sevemedikleri bir kişi ya da düşünceden nefret etme eğilimi içerisine girecek olmaları doğaldır. Bu durum, rejimin sembollerini sevemeyen her insanın hakim otorite nazarında potansiyel bir iç düşman olarak görüleceği anlamına gelir. Otoriter siyasi yapılanmaların hiçbir şekilde muhalefetin varlığını kabul etmemelerinin nedenlerinden biri de budur.
Bu nedenle, Türkiye'de Atatürk'ü sevmediği için Nuray Bezirgan'a öfke duyanların bir parça sakinleşerek söz konusu sevgi-nefret merkezli zihin yapısının doğurduğu sonuçları düşünmeye başlamaları gerekiyor. Çünkü insanlar, yapıları gereği, birbirlerinden farklı tercihlerde bulunacaklardir. Örneğin, bir topluluğa "Herkes şu kişiyi sevecek!" dendiğinde, söz konusu topluluk içinden bu konuda gönülsüz olan kişiler de mutlaka çıkacaktır. Ancak dikkat etmek gerekir ki, herkesi tek bir kişiyi sevmeye zorlamak kadar, bu emre itaat etmeyenlere nasıl davranıldığı da hakim rejim ve taraftarları hakkında bir fikir verebilir.
Nuray Bezirgan ve Kevser Çakır'a tepkilerini ifade etmek isteyen kişilerin kurdukları facebook gruplarının neredeyse tamamının başlığında 'nefret' ya da 'lanet' gibi ifadelere rastlanması, vatanın bu kişilere mezar olacağı gibi sloganlara sıklıkla başvurulması ve hatta bu kişilere tecavüz etmek isteyenler adına listeler oluşturulması, resmi kılınan otoriter devlet ideolojilerinin hangi karakterde insanlar ürettiği, kitleleri ne gibi ruh halleri içine soktuğu ve toplumlar içindeki farklı kesimleri nasıl birbirlerine düşürebildiği konusunda bir fikir verebilir.
4. Retorik Tuzağı
Nuray Bezirgan'ın gerek muhafazakar gerekse Kemalist medya organlarınca "Humeyni'yi seviyorum, Atatürk'ü sevmiyorum" şeklinde alıntılanan ifadeleri aslında tam olarak gerçeği yansıtmıyor. Zira, söz konusu açıklama tartışmanın gelişmesi doğrultusunda kendiliğinden yapılmış olmaktan ziyade, Fatih Altaylı'nın sorduğu farklı sorulara verilen yanıtların bir araya getirilmesiyle oraya çıkıyor. Bir başka deyişle, program konukları önce belli konularda fikirlerini açıklamaya yönlendiriliyor, ardından da ayrı ayrı iki soruya verdikleri yanıt bir araya getirilerek tek bir bağlam altında sunuluyor.
Bir tür retorik tuzağı olarak da nitelendirilebilecek olan bu yöntem çerçevesinde, gerek Bezirgan'ın gerekse Çakır'ın herhangi bir Türkiye-İran karşılaştırması sunma niyetinde olmamalarına rağmen, ağızlarından ilk önce iki ülkenin de sembolleri hakkında biri olumlu, biri olumsuz yorum alınıyor. Sonradan tek bir tırnak içinde sunulan bu ifadeler, muhataplarını bu ülkeden kovan ve "İran'a gitmeye" çağıran sloganlara da zemin hazırlamış oluyor. Halbuki iki bütüne ait iki öğe hakkında takınılan iki tavır, muhataplarının bir genelleme yaparak bu iki bütünden birini seçecekleri anlamına gelmez.
Bu noktada eleştirilmeye müsait olan bir diğer konu da, Türkiye'de medya mensuplarının neredeyse tamamının alıntılar konusunda hassas davranmıyor oluşu. Normal şartlar altında tırnak içinde alıntılanan hiçbir ifadeye ekleme ya da çıkarma yapılması düşünülemez. Bu nedenle de, herhangi bir ekleme yapılmak istendiğinde bunu parantez içinde yapmak, çıkarmaları ise üç nokta kullanarak belirtmek ve böylelikle ifadenin orijinalinin sunulandan farklı olduğunu okuyucuya bildirmek gerekir.1 Ancak son günlerde bu haberi okuyucularına aktaran muhabirler ve köşe yazarları, bir diyalog içerisinde yer alan farklı cümleleri tek bir tırnak içinde sunmak bir yana, Bezirgan'ın ifadelerini kendi uygun gördükleri biçimde doldurmaktan dahi çekinmediler. Bu ahlaksızca tavrın ileri örnekleri arasında, "aynen alıntılıyorum" diyerek tırnak açan ve sonrasında tırnağın içini kendince dolduranlar dahi vardı.
Halbuki tırnak açmak, zaten aynen alıntılamak anlamına gelir. Ama bir de aynen ifadesini kullanarak şeddeli bir anlatıma başvurduktan sonra tırnak açmak ve ardından tamamen keyfi davranmak, hangi karakterde (ve ne denli ilkesiz) insanların Türkiye'de yazarlık yapabildikleri konusunda bir fikir verebilir.
5. Manda Konusu
Nuray Bezirgan'ın Atatürk'ü sevmediği yönündeki açıklamasından sonra en fazla tepki çeken yorumu, olası bir İngiliz mandası altında daha özgür yaşayabileceğini söylemiş olmasıydı. Bu yaklaşımı, İslami kesim içerisinde özellikle devlet ideolojisinin dayatmalarına maruz kalan kişilerin geleneksel devletçi ve milliyetçi tavırlarını terk ederek birey merkezli bir yapılanmayı yüceltme eğiliminde oldukları şeklinde okumak mümkün. Özellikle İngiltere, ABD ve Kanada gibi Anglosakson gelenekten gelen ülkelerde bir azınlık mensubu olarak yaşama tecrübesini edinen ve gerek kendilerinin gerekse diğer azınlıkların bu ülkelerde hayatlarını kendi doğru bildikleri şekilde sürdürebildiklerini gören kişilerin fikirlerinin bu yönde değişim gösterdiği söylenebilir. Buradan hareketle, 28 Şubat kararlarının kamusal hayata getirdiği sınırlamalar nedeniyle yurt dışına çıkmak zorunda kalan İslami kesim kadınlarının orada edindikleri tecrübeler nedeniyle hem rejime karşı alternatif üretebilme adına daha donanımlı hale geldikleri, hem de Türkiye'de aynı şansa sahip olmayan başörtülü kızlara nisbeten ezilmişliklerini bir parça üzerlerinden atarak daha özgüvenli bir tavır sergiledikleri sonucuna da varılabilir.
Manda söz konusu olduğunda söylenmesi gereken bir diğer şey de, ilkokul yılları boyunca bir öcü gibi tasvir edilen bu kavramın gerçek anlamını maalesef çoğu kimsenin bilmiyor oluşu. Türkiye Cumhuriyeti ve Kurtuluş Savaşı mitlerinin üzerine bina edildiği 'istiklal' kavramının zıddı olarak sunulan manda (mandate), aslında içişlerinde bağımsız olan bir toplumun dışişlerinde başka bir ülke tarafından temsil edilmesi gibi teknik bir anlam ifade eder. Kanada'da siyaset bilimi eğitimi almış olan Nuray Bezirgan'ın bu kavramı hangi anlamda kullandığı tartışmasına girmeden şunu belirtmek gerekir ki, Kurtuluş Savaşı yıllarında bir dönem ABD mandasına girme düşüncesinin son derece popüler olduğu ve bugün Cumhuriyet'in ideologları arasında kabul edilen pek çok insanın o günlerde ABD mandasını savunmuş olduğu, yakın tarihin bugünlerde gündeme gelmesi istenmeyen gerçeklerinden biridir.
Manda rejimi altında yönetilen bir ülkenin tam bağımsız olduğu söylenemese de, manda kavramının 'istiklal'in zıddına tekabül ettiğini ve böyle bir rejim ile yönetilen bir milletin manda sahibinin esiri durumuna düşeceğini iddia etmek de yanlış olur. Bu nedenle, Amerikan mandasının hararetle savunulduğu o günlerde ABD'nin böyle bir role sıcak bakması ve Türkiye'yi himayesine alması durumunda ülkede camilerin kapatılacağının, namaz kılmanın yasaklanacağının, başörtülü insanların başlarını açmaya zorlanacağının iddia ediliyor olmasının gerçeklerle bağdaşır hiçbir yanı yoktur.
Bütün bunlar, elbette manda yönetiminin tam bağımsızlığa tercih edileceği anlamına gelmez. Ama tam bağımsızlık durumunun daha tercih edilir olması da, manda yönetimi hakkında temelsiz iddialarda bulunmayı mazur göstermez. Ancak bir ülkenin kimi vatandaşları manda rejiminde dahi maruz kalmayacakları türden dayatmalara ve aşağılanmalara uğruyor ve ikinci sınıf vatandaş statüsüne itiliyorlarsa, bu durum, söz konusu hakim rejim hakkında bir fikir vereceği gibi, o rejimin ezdiği insanların hassasiyetlerini anlamayı da kolaylaştırır.
6. Biz-Siz Tartışması
Fatih Altaylı'nın yönettiği programın dikkat çekici noktalarından biri de, Nuray Bezirgan'ın, Altaylı'ya hitaben, kendisinin başörtülü bir hakim ya da hanımdan rahatsız olmasının, "Atatürk tarafından kurulan cumhuriyette [başörtülü insanların] hep tehdit olarak ... sunulmasından kaynaklandığını" söylemesiydi. Altaylı bu açıklamaya itiraz ederek, bu rahatsızlığın İslami kesim mensuplarının sürekli "Biz-Siz" şeklinde ifadeler kullanmalarından ileri geldiğini söyledi. Buradan hareketle de, başörtülü bir hakimin onu kendinden farklı göreceği ve "sadece bir vatandaş olarak değil, müslüman olmayan biri olarak algılaması[nın] muhtemel" olacağı sonucuna vardı.
Nuray Bezirgan ya da Kevser Çakır'ın, Altaylı'yı ya da diğer konukları dışlayan türden bir biz-siz ayrımına girdiklerini söylemek zor. Ancak programda bir tür siz-sen ayrımı belirgindi. Şöyle ki, Altaylı kendisine 'siz' diye hitap eden konuklarına 'sen' diye yanıt veriyordu. Günlük hayatta samimi bir geçmişe sahip olan iki ahbabın kamera önünde de (karşılıklı olarak) senli benli sohbet etmeleri doğal olsa da, bir insanın kendisine 'siz' diye hitap etmekte olan birini sürekli 'sen' diye yanıtlaması pek de makbul bir tavır olmasa gerek. Dahası, bu türden bir yaklaşım, konuğa yukarıdan bakıyor olmanın bir ifadesi olarak anlaşılmaya da fazlasıyla müsait olduğundan, Altaylı'nın sözünü ettiği Biz-Siz tavrından çok daha net bir örnek teşkil ediyor. Böyle bir manzara karşısında, hiçbir başörtülü kadının Altaylı'nın tavrına sahip bir hakimin karşısında yargılanmak istemeyeceğini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek. Hatta Humeyni söz konusu olduğunda, "Ama o Şii?" diye soran Fatih Altaylı'nın aksine herhangi bir mezhep ayrımı gözetmediklerini2 ya da kendi varoluşlarının tanınmasından başka hiçbir talepleri olmadığını ifade eden Bezirgan ve Çakır'ın bu tavırlarıyla farklılıklara çok daha açık bir çerçeve çizdiklerini söylemek de mümkün.
7. İran-Kanada Karşılaştırması
Programdaki açıklamalara verilen tepkiler arasında belki de en sık tekrarlanan soru, Bezirgan'ın neden İran yerine Kanada'ya iltica etmek istemiş olmasıydı. Öncelikle böyle bir soru, Bezirgan'ın Humeyni'yi sevip Atatürk'ü sevmemesinin, İran'ı sevip Türkiye'yi sevmemesi anlamında yorumlanıyor olmasından ötürü baştan yanlış. Dahası, bir insanın herhangi bir siyasi figürü sevmesi, o kişinin ülkesine iltica etmesini gerektirmez. İltica merkezli konularda insanların siyasi görüşlerinden çok, kişisel durumlarının belirleyici olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Zira Türkiye bugün itibariyle Amerikan aleyhtarlığında dünyanın en önde gelen ülkesi durumundayken, ABD konsolosluğu önündeki vize kuyruklarının, yüzbinlerce yeşil kart başvurusunun ve bir yolunu bulup oraya kapağı atmaya çalışan milyonlarca insanın varlığı, göçmenlik söz konusu olduğunda farklı önceliklerin devreye girdiği anlamına geliyor.
Nuray Bezirgan gibi eğitim hakkı elinden alınmış, hakkını ararken sert polis müdahalelerine, sorgulamalara, gözaltında prosedür dışı eziyetli uygulamalara ve çeşitli davalara maruz kalmış, bütün bu yaşananlar esnasında bir kolu kırılmış ve karnındaki çocuğunu kaybetmiş olan bir insanın (tam da kendisine düşmanlık edenlerin istedikleri gibi) lise mezunu olarak kalmak yerine dünyanın en iyi üniversitelerinin bulunduğu bir Kuzey Amerika ülkesine iltica etmeyi tercih etmiş olmasında anlaşılamayacak hiçbir şey yoktur.
8. STV'nin Paranoyak Tavrı
Nuray Bezirgan'ın açıklamalarının STV tarafından değerlendiriliş şekli, ilkesizlik ve saptırma örneği teşkil etme adına Hürriyet gazetesini hiç aratmayacak bir karakterdeydi. Nuray Bezirgan'ın sözlerini cımbızlayarak, "Bezirgan Kanada'da yoğun bir eğitim almış" ya da "Genç kadının Kanada'ya gitmesi ise İngiltere merkezli bir insan hakları örgütünün yardımıyla olmuş" gibi akıllara ziyan ifadelerle Türk seyircisine hakim olan "Bu işte bir yabancı parmağı var" düşüncesini canlandırmaya çalışan STV, "Canan Bezirgan'ın bütün açıklamaları çelişki kokuyor" gibi zorlama cümlelerle de haber değil, dayanaksız yorum sundu. Nuray Bezirgan'ın Fadime Şahin'e benzetilmek istenmesi ise tam bir terbiyesizlik örneğiydi.
Bezirgan, TimeTurk sitesine verdiği röportajında bu konuya da değiniyor:
Ne garip değil mi kendilerini Atatürk muhalifi bir zatın takipçileri olduklarını iddia eden bir cemaat nasıl davranıyor. Bu kişiler herkesle diyaloğa geçiyorlar ama böyle önemli bir konuda bana bir telefon edip sorma ihtiyacı bile hissetmiyorlar. Oysa ben onlara ulaşmak ve cevap hakkımı kullanmak için en az 10 kişiyi araya sokuyorum ulaşamıyorum, Uğur Dündar ve Ali Kırca bana ulaşıyorlar ama bu kanal bana ulaşamıyorlar peki ne yapıyorlar benim görüntülerimle Müslüm Gündüz’ün çıplak görüntülerini ardı ardına veriyorlar. Peygamberimize hakaret ettiğimi iddia ediyorlar. Takdiri kamuoyuna bırakıyorum, Allah’a havale ediyorum
9. Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumları
InterStar'da Uğur Dündar'ın konu ile ilgili sorularını yanıtlayan Yaşar Nuri Öztürk, gelişmeleri "Türkiye üzerinde bir haçlı operasyonu" olarak değerlendirdi ve türbanın bir rahibe kıyafeti olduğunu iddia etti. InterStar'ın dikey olarak ikiye böldüğü ekranın diğer yarısına mikslenen Kurtuluş Savaşı görüntüleri eşliğinde konuşan Öztürk, Milli Mücadele aleyhine Mustafa Sabri Efendi'nin yazdığı ve Dürrizade Abdullah Bey Efendi'nin onayladığı fetvayı örnek vererek, Türkiye'de müslümanların özgürlüklerinde sorunlar yaşadığını söyleyen Ali Babacan'ın ve Nuray Bezirgan'ın aynı zihniyetin tekrarı ve uzantıları olduğunu iddia etti. "Bunun arkasında haçlı emperyalistlerin olduğunu anlamamak için aklından zoru olması lazım insanın" diyen Öztürk, sözlerini "Bir rahibe kıyafetinin Türkiye'yi hıristiyanlığın keyfi istikametinde parçalamak için haince kullanılışının ortaya koyduğu vahim manzaraları seyrediyoruz" diyerek bitirdi.
Günümüz haçlılarının ülkemizdeki müslüman kadınlarla işbirliğine girerek onları rahibe giysisi olan eşarp takmaya teşvik ettikleri şeklinde özetlenebilecek delice bir komplo iddiası ortaya atan Yaşar Nuri Öztürk, ittifak halinde olduğu ulusalcı camianın söylemini bire bir yansıtarak dakikalarca Milli Mücadele'den ve emperyalizmden söz etti. Bu çerçevede Bezirgan'ın "manda" ile ilgili sözlerini de "sömürge" kelimesine çevirerek konuştu.
İhtisasını tasavvuf alanında yapmış olan, ancak her ağzını açtığında İslam'ın mistik okulları olan tarikatlara olan düşmanlığını dışa vuran, diğer yandan aynı mistik geleneği kendi hesabına kullanması gerektiğinde önce gerekli zemini hazırlayan, sonra da kendisini Çıplak Uyarıcı (ya da müceddid) ilan etmekten çekinmeyen Yaşar Nuri Öztürk, 13 yıl kadar önce kendisine tesettür ile ilgili sorular sorduğumda, yanında bulunan eşinin Benazir Butto tarzı örtüsünü örnek göstermişti. Bugün başörtüsü ile bir sorunu olmadığını, ancak rahibe giysisi olan türbana karşı çıktığını söyleyen Öztürk, öncelikle bütün müslümanların başlarını kendi eşi gibi örtmeyi (ya da yine kendi eşi gibi bir örtüp bir örtmemeyi) tercih etmelerinin mümkün olmadığını elbette biliyordur. Hem bu gibi konuları zorlama teşbihlerle hıristiyanlıkla ilişkilendirmeye çalışmak kendisi için de iyi olmayabilir. Çünkü bir başkası da çıkıp, başkalarına örnek gösterdiği kendi eşinin bugünkü hıristiyanlara daha çok benzediğini iddia edebilir.
10. Övgü ve Eleştiri
Kevser Çakır ve Nuray Bezirgan'ın (haklı olarak) eleştirildikleri nokta, yakın tarih konusundaki eksik bilgileri oldu. Bunun yanı sıra, Humeyni'yi neden sevdikleri konusuna da doyurucu manada herhangi bir yanıt veremediler. Bunlar, özgürlük taleplerinin haklılığına gölge düşürecek nitelikte hatalar olmasa da, Atatürk ile ilgili eleştirilerini bir ölçüde temelsiz kıldı. Zira Kemalizm'in hak ihlallerini eleştirme adına ortaya çıkıyorsanız, yakın tarihi iyi bilmeli ve (sözgelimi) Kurtuluş Savaşı'nda halkı mobilize etme adına kullanılan gerekçeler ile Kemalizm arasındaki ilgiyi ve ilgisizliği daha iyi ifade edebilmeniz gerekir. Ancak Nene Hatun ya da Sütçü İmam gibi çok fazla düşünce ve siyaset eksenli olmayan tekil olaylarda hata yapmış olmaları çok da önemli olmasa gerek.
Diğer yandan, özellikle Nuray Bezirgan, "Bizim [özgürlüklerimizi elimizden alan] bu sistemle barışık olmamızı bekleyemezsiniz" demek ve kendisiyle aynı şekilde düşünen milyonlarca kişinin aksine iki yüzlü davranmayıp Atatürk'ü sevmediğini açıkça söylemek suretiyle ciddi bir cesaret örneği sergilemiş oldu. Sayın Bezirgan'ın Humeyni sevgisini paylaşamasam da, bu dürüst tavrını önemli buluyor ve takdir ediyorum.
Sonuç
Türkiye'de hakim rejimin değerleri doğrultusunda eğitilen ve bu süreçte ilericiliğin Atatürkçülük, gericiliğin ise Atatürk karşıtlığı anlamına geldiğini belleyen ve nihayetinde herşeyi bu iki boyutlu düzlemde anlamlandırmaya alışan kitlelerin, kendileri için biçilen kalıbı kırarak dünyayı daha farklı bir şekilde görebilmeye başlamaları çoğu zaman mümkün olmuyor. Herşeyi ve herkesi ilericilik-gericilik eksenindeki değerlendirmelerle niteleyen bu algının kabullenmekte zorlandığı günümüz gerçekliklerinden biri de, siyasi liderler etrafında gerçekleştirilen sevgi temelli politik sosyalizasyonun Batı Avrupa'da II. Dünya Savaşı, Doğu Avrupa'da ise Sovyetler Birliği ile birlikte sona ermiş olduğu. Devletin ölü ya da yaşayan liderleri ululayarak vatandaşlarına bağlılık yeminleri ettirmesi ve küçük yaştaki çocuklara kimi günlerde sevgi dolmayı kimi diğerlerinde ise ağlamayı telkin etmesi gibi uygulamalar, günümüz dünyasında yanlışlığı anlaşılarak terk edilmiş, arkaik bir zihniyetin kalıntısı durumundadır.
Kitlelerin belli liderleri sevmeleri ve onların etrafında hizaya gelmeleri düşüncesinin tektipleştirme için de elverişli bir zemin sunuyor olması, Türkiye örneğini daha da ilginç hale getiriyor. Zira, söz konusu tektipleştirme projesinin dışında kalmayı başaran ve rejimin istediğinden daha farklı bir kimliğe sahip çıkan kitleler, hem bu seçimleri yüzünden aşağılanıyor, hem de onca yıldırma çabasından sonra kimliklerinden yine vazgeçmediklerinde dahi hala söz konusu rejimi ve onun sembollerini 'sevmemekle' suçlanıyorlar. Ancak bu şekilde haksızlığa uğrayan insanların çoğu, yaşadıkları onca şeyden sonra dahi, başlarına neler geleceğinden emin olamadıkları için, "Bana yaptığınız bunca şey karşısında bir de nasıl benden sevgi duymamı bekleyebilirsiniz?" diye sorma cesaretini dahi gösteremiyor.
Bütün bunlar, Türkiye'deki belli kesimlerin ne denli acımasız bir sistemle muhatap olmak durumunda olduklarını gösterdiği kadar, söz konusu sistemi temsil edenlerin, yaşanan onca şeye rağmen ülkenin insanlarını anlamakta hala nasıl zorlandıklarını da ifade ediyor. Zira söz konusu rejimi ayakta tutmaya çalışanlar, Atatürk'e yönelik sevgi problemi yaşayan geniş kitlelerin varlığından haberdar oldukları halde, bu gerçeği sadece İslami kesimin kadınlarına indirgiyor ve öfkelerinin acısını onlardan çıkarmaya çalışıyorlar. Halbuki ortada böyle bir sevgisizlik yaşanıyorsa, başörtüsü bir yana, dindar dahi olmayan çevrelerde de bunun karşılığı aynı şekilde var. Ancak anlaşılan o ki, rejim, ülkenin ortasındaki kocaman fili görmezlikten gelerek, öfkesini, eline geçirmek için bir bahane uydurabildiklerinden çıkartmayı tercih ediyor.
Resmi kılınan köhnemiş bir ideolojinin kıskacında bulunan Türkiye'nin bu denli basit sorunları onyıllardır çözemiyor olması, söz konusu zihni kalıpları kıramamaktan kaynaklanıyor. Albert Einstein, "Problemler, onları ortaya çıkaran aynı düşünce seviyesiyle çözülemez" diyor.3 Türkiye de, 1930'larda yaşamaya devam ettiği sürece aynı anlamsız sorunlarla boğuşarak hayatı kendi vatandaşlarına zindan etmeye devam edecek. Çünkü, insanların saygı, sevgi ve hatta öfke ve nefret duyacakları liderleri seçmekte özgür oldukları bir rejim, Türkiye'nin belli bir kesimi için hala ulaşılması çok güç bir seviyede.
1 Tırnak içinin ne denli kutsal olduğuna bir başka örnek verme amacıyla daha çok sözlü beyanlarda kullanılan 'paraphrase' kavramından bahsetmek yerinde olabilir. Şöyle ki, yazılı basında tırnak kullanmadan 'mealen' alıntıda bulunmak değil, mümkün mertebe kaynak belirterek bire bir alıntı yapmak esastır. Çünkü gerek haber metinleri, gerekse köşe yazıları hazırlıklı bir çalışmanın ürünleridir. Ancak herhangi bir radyo ya da televizyon kanalına beyanatta bulunmakta olan bir yorumcu, nakledeceği ifadeleri bire bir aklında tutamayacağından, elinde orijinal metnin bulunmadığını, o nedenle nakledeceği düşünceleri başka kelimelerle ifade edeceğini söyleyebilir - tabii ki nakledilen düşüncenin özüne tamamen sadık kalmak şartıyla. Buna, İngilizce'de 'paraphrasing' denir. Türkçe'de bu kelimenin bir karşılığının bulunmaması, ya da var ise de kullanılmıyor oluşu, başka insanların haklarına ve de 'söz'ün kendisine ne denli saygılı olunduğunun da bir göstergesi olarak görülebilir.
2 TaraflarIn sarf ettikleri sözler biraz dikkatle incelendiğinde, tuhaf bir şekilde de olsa, aslında Bezirgan ve Çakır'ın Sünni, Kemalistlerin ise Şii bir tavır sergilediği söylenebilir. Şöyle ki, programdan 5 gün sonra TimeTurk sitesinden Bülent Şahin Erdeğer'e bir röportaj veren Nuray Bezirgan'ın konu ile ilgili olarak şunları söylediği naklediliyor: "Kevserle bizi bu konuda eleştirenler kendilerinin Atatürk’e baktığı gibi bizim Humeyni’ye baktığımızı sanıyorlar. Oysa bizim dinimizde kimseye şartsız itaat yoktur Allah dışında. Humeyni bir Müslümandır ve eleştiriye açıktır biz kimseyi kutsayıp tartışma dışı ulu bir önder ilan etmiyoruz." Humeyni'yi koruma adına sergilenen bu tavır, aslında son derece Sünni bir tavırdır. Şöyle ki, Humeyni bir ayetullahtır. Şia inancına göre, ayetullahlar hatasızdırlar. Bu nedenle, eleştirilebilen bir Humeyni portresi, olsa olsa Sünni bir bakışla çizilebilir. Diğer yandan, Kemalistlerce benimsenen tartışma dışı ulu bir önder anlayışı ise, Sünni olmaktan uzak, Şii bir tavırdır. Bu nedenle aradaki otoriter bağlantı da tesadüf değildir.
3 "Problems cannot be solved by the same level of thinking that created them" - Albert Einstein.
Atatürk'ü sevmemek ayrı konu, o tamam da, 'İngilizler olsaydı daha özgür olurdum' gibi 'Sömürge olalım' bakış açısı kanımdaki ulusalcı damara bastı nedense.
Pes.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında (bizim 1920'lerde yaşadıklarımıza benzer bir şekilde) Almanya'yı da muzaffer devletler işgal etmişlerdi. Orada bulundukları süre zarfında yeni ve özgürlükçü bir sistem inşa edip, eski "Führer rejimi"ne benzer bir ortamın tekrar doğmamasını temin ettikten sonra Almanya'yı terk ettiler. Kısa bir süre sonra da Almanya Avrupa'nın en büyük ekonomisi olması bir yana, son derece de özgür bir ülke oldu.
Bu her zaman böyle olur demiyorum, zira tarih bilimi, "Şöyle olsaydı böyle bir sonuç doğardı" şeklinde yargılarda bulunmaya müsait bir yapıya sahip değildir. Ama bu durum, "İngilizler olsaydı daha az özgür olurduk" da diyemeyeceğimiz anlamına geliyor.
Bir de olaya 'insan' değil de ille de 'milliyet' bazında bakmak zorunda mıyız emin değilim. Yani bana eziyet eden bir Türk, aynı eziyeti eden ya da etmeyen bir İngilizden daha mı sevimli olmak zorundadır?
Ama bir tarafta da İngilizlerin karıştırıp durduğu Afrika ve Ortadoğu ülkeleri var. Yani bu demek oluyor ki bu adamlar her ülkeye aynı muameleyi yapmıyor. Afrika'da özgürlükçü ve büyük ekonomili devletler yaratmadılar mesela, onun yerine orada halkları birbirlerine kırdırıp, sömürdüler. Bence Türkiye'ye de en fazla bunu yaparlardı.
Türkiye'nin bağımsız olduğunu söylemiyorum. Ama konuşurken 'Kurtuluş Savaşı Fransızların başörtüsüne el uzatması yüzünden başladı' deyip ardından, 'İngilizler olsaydı daha özgür olurduk' mealine gelecek açıklamalar yapmak, en azından bu kızın diğer savunacağı tüm fikirlerin tutarlılığını da sorgulatır bana. Yani demem o ki, sağlıklı düşünme durumu pek yok gibi.
Tanığım bir Tarih hocası "benim bireysel olarak hiçbir özgürlüğüm olmasın, fakat devletimiz ulusumuz özgür olsun yeterlidir" diyor. Bir sömürge devletinde özgür bir yurttaş olmaktansa, ulusuma ait bağımsız bir devletin özgürlükleri kısıtlanmış yurttaşı olmayı tercih ederim anlamında söylemişti.
Başı açık olarak üniversitede öğrenci olması, sonra kamuda öğretmen olarak başı açık şekilde çalışması "ulusal devleti" tarafından yasaklansaydı aynı cümleyi kurabilir miydi bilemiyorum ve sanmıyorum.
Televizyon programındaki nisa için anlamadığım durum şu: Humeyni'yi seviyorlarsa niye iltica etmek için İran'ı değil de Kanada'yı seçiyorlar?
Kendisine yumurta isabet ettiren vatandaşının bu hareketini eleştiri olarak görecek kadar özgüven sahibi olan Danimarka Başbakanı Rasmussen'in severim, Türkiye başbakanını sevmem. Ayrıca Putin'i, Fidel'i ve Yuliya Timoshenko'yu severim.
Mister No: Sömürge devletlerinin (bize Kurtuluş Savaşı bağlamında sunulan klasik formatlarıyla) ortadan kalmasının ardından epey bir zaman geçtiğini birinin Tarih öğretmeninize (ve küçücük zihinleri aptallaştıran onun gibi diğer öğretmenlere) söylemesi lazım. Çünkü ABD'deki köleliğin olduğu gibi, sömürgeciliğin de bir ekonomisi ve politiği vardır. Yani bir an gelip de bu işin karlılığı ortadan kalktığında o noktadan sonra sömürgeci ülkeyi siz isteseniz de orada tutamazsınız.
Ancak Türkiye'de tarih (ve özellikle Kurtuluş Savaşı tarihi) hala Yükseliş Dönemi Osmanlısının mentalitesiyle, yani yüzölçümü esas alınarak anlatıldığından, Batılı güçlerin ülkemizin topraklarını paylaşması ya da burada bizi ezecekleri bir sömürge devleti kurmaları düşüncesi hiç kimseye tuhaf gelmiyor. Hal böyle olunca da, (1) Anadolu'yu ele geçirip de ne yapacaklardı?, (2) O gün itibariyle hiçbir feasible doğal zenginliği olmayan Anadolu'da sömürge devleti kurmak arzulanır bir şey miydi?, (3) Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan Suudi Arabistan ve Irak'ı teşkil ve tesis eden İngiltere orada bile sömürge devleti sistemini seçmemişken Anadolu'yu mühim kılan neydi? (4) İngiltere neden başka bir yeri değil de İstanbul'u ve Boğazları işgal etmişti? (5) O günlerin uluslararası camiasında ittifaklar ve karşıtlıklar ne şekilde oluşmuştu, İstanbul'un bu çerçevede önemi neydi ve özelikle İngiltere'de o günlerde Osmanlı konusunda hangi farklı politikalar savunuluyordu? gibi sorular da kimsenin aklına gelmiyor.
Asıl sorulması gereken sorular sorulmayıp bütün tarih çizgi romanvari bir kahramanlar ve düşmanlar ya da iyiler ve kötüler çocuksuluğula yeniden yazılarak kitlelere aktarıldığında da, (yukarıda Hayri Bey'in yaptığı gibi) "bu adamlar her ülkeye aynı muameleyi yapmıyor. Afrika'da özgürlükçü ve büyük ekonomili devletler yaratmadılar mesela, onun yerine orada halkları birbirlerine kırdırıp, sömürdüler. Bence Türkiye'ye de en fazla bunu yaparlardı" gibi sözler sarf etmek hiç de zor olmuyor.
Özetle şöyle bir şey: Aslında bütün bu dünya savaşları falan da hep sevgi-nefret davasından doğuyor. Bu adamlar yıllarca savaştıkları Almanları çok severler, ama Afrikalıları sevmezler. Buraya da gelseler kesin bizi de kesmek isterlerdi, çünkü bizi de sevmezler. Ama bereket versin Anadolu'nun bağrından bir güneş gibi doğan Yüce Atatürk bir anda ufuklara doğru yükseldi de yedi düveli birden memleketten kovup cumhuriyeti ilan edebildik.
Birini sevip sevmemeyi alcaklik olarak yorumlamak bence daha dikkat cekici bir nokta. Bir yerde dusunce ozgurlugu var deyip ondan sonra da dusundugunu soyleyene alcak demek bence daha tuhaf. Ben Ataturk'u de sevmem, Hitler'i de sevmem, Humeyni'yi de sevmem, Bush'u da sevmem, Hazreti Muhammed'i de sevmem. Ben liderlerin hicbirini sevmem. Ne yapacagiz simdi? Sizi sevindirecegim diye sevmedigim insanlara seviyor gibi mi yapmaliyim?
Kanada hic kimseye 1.5 saatte vatandaslik vermez. Bu yalan haberdir. Eger Kanada sinirindan iceri girip de ben multecilik basvurusu yapiyorum derseniz sizin basvurunuzu mutlaka kabul ederler. Ancak aylar suren mahkemeler sonucunda sizin ilticanizin gecerli olup olmadigina kanaat getirirler ve o tarihten itibaren sizi gocmen konumuna alabilir veya sinir disi edebilirler. Avukatinizin basarisina kalmis bir durumdur.
Serdar Bey'in yorumuna katilmak durumundayim. Kimse kar etmedigi toprakta somurgecilik oynamaz. Isi biten toplar esyasini gider. Hele bu isi tam meslek haline getirmis ulkeler, bu isi daha profesyonelce yapmak durumundadir. Bati'yi Turkiye'ye karsi tek bir vucutmus gibi gormek de Bati'daki ayrimlari yasamadan, Turkiye'den oturdugu yerden yapilan yorumlarmis gibi geliyor bana.
Arkadaşlarla yağtığımız konuşmalarda en çok savunduğum konu. Ülkemizi düşmandan kurtaran, padişahı kovup, cumhuriyeti kuran Atatürk; acaba kendisini sevmeme özgürlüğünü de bize hediye etmiş midir? Ettiyse nedir bu tantana?
Aklımda iki söz var: (1) Lisede duyduğumu hatırladığım eleştirel bir yaklaşım, "Ya adam Atatürk'ü sevmiyo ya" (Bunu söylüyor ki, biz kişinin ne menem biri olduğunu rahatça anlayalım.)
(2) Son zamanlarda duyduğum daha populist bir laf, "Atatürk'ü Allah'a; geri kalan herşeyi Atatürk'e borçlusun."
"Ülkemizi düşmandan kurtaran, padişahı kovup, cumhuriyeti kuran Atatürk; acaba kendisini sevmeme özgürlüğünüde bize hediye etmiş midir? Ettiyse nedir bu tantana?"
Besim Bey,
Özgürlük birinin hediyesi olarak yukarıdakilerden aşağıdakilere sunulan bir tür lütuf olarak anlaşılırsa ona o zaman özgürlük diyebilmek mümkün olur mu? Yani Atatürk diyelim ki kendisini sevmeme özgürlüğünü bize hediye etmedi. O zaman istediğimizi sevip, istediğimizi sevmeme hakkımız ortadan kalkacak mı? Ve şayet ortadan kalkacaksa, o zaman padişahlık dönemi sona ermiş sayılır mı?
Serdar Bey,
Hoca devletim özgür olsun da ben özgür olmayayım anlamında söyledi. Bizi sömürgeleştirecekler anlamında değil.Siyasi olarak özgür bir devletin özgürlükleri kısıtlanmış bir yurttaşı olmayı, bireysel özgürlüğüne tercih ediyor.
Bir şahsın Atatürk'ü sevmdeğini söylemesi, bir gazetenin buna alçaklık diye tepki göstermesi, Atatürkçülerin facebook gruplarında tepkilerini dile getirmesi,bunlar olağan şeyler. Buraya kadar beni rahatsız eden bir şey yok. Beni rahatsız eden şey o kız hakkında soruşturma açılması. Bu ülkede Atatürk'ü sevmeme özgürlüğü vardır bunu kimse engelleyemez. Burada eksik olan bunu ifade etme özgürlüğüdür. Atatürk'ü sevmediğini söylemek de serbest olmalıdır. Burada bir dava konusu varsa o da Hürriyet'in kullandığı alçaklık ifadesidir, ve özel hukuka girer.
Bu ulkede muslumanligi elestirmek cok cok daha buyuk bir tabudur, keske liberallerimiz kafayi Ataturk nefretiyle bozmak yerine bunu bir anlayabilselerdi, dinin denetlenmezse nasil bir baski araci olabildigini gorebilselerdi. Avrupa'nin sekulerlesmesinin tarihi ayni zamanda dini dusuncenin ozel alana cekilmesinin, zaptu rapt altina alinmasinin da bir tarihidir. Bu ulkede Hz. Muhammed'e Muhammed bile denemez, en kucuk elestiri cemaat gazetelerinde 'bilmemkimden dinimize hakaret diye mansetler atilir', seytan ayetlerini yayinlayacagim diyen yazarlarimiz diri diri yakilmaya calisilir, Islam'in her seyin aslinda en iyisini gosterdigi, demokrasiyle peeek iyi uyustugu ongorusu yaygindir, tartisilamaz. Evet evet turbanlilar baski altindalar!
Bu turbanli kizlarin Ataturk'un bu ulkeye, nufusunun cogu musluman olan bir ulkeye nasil bir paradigma degisikligi yasattiginin, bunun da nasil muhtesem bir sey oldugu konusundaki cahillikleri bir yana bir de kendilerine sormak isterdim. Bugun istediginiz Islam ulkesine bakin, az cok temel bilimlerin gelisebildigi tek ulke Turkiye'dir. Misir, Dubai gibi yerlerde teknolojiye super bir aciklik varken bu ulkelerde bilimsel dusunceye tamamen dusman bir ideoloji hakimdir. O hanımefendi habire, müslümanlar, biz müslümanlar diye sözler sarfedip müslümanlığı kendi giyim tarzı ve söylemleri ile özdeşleştirip içselleştiriyordu. Birisi çıkıp ona bunun böyle olmadığını, onun algılaması olduğunu söyleyebilirdi.
Atatürk konusu herhalde kıyamete kadar tabu olarak kalacak. Baksanıza sevmemek bile büyük cürüm addediliyor. Bağlıları onu en makulu Mesih olarak, genellikle Tanrı olarak görüyor. İman ve inanç düzleminde de bir şey tartışmanın hiçbir anlamı kalmıyor.
O olmasaydı ile başlayan cümleler içinde nesne olmaktansa münafık olmak daha iyi.
Evet, Atatürk'ü çok seviyorum, çünkü o bizi düşmanlardan kurtardı. O olmasaydı şimdi adım Nicholas filan olacaktı ve namazı bırak, şehadet bile getiremeyecektim. Sefil bir hristiyan olarak yaşayıp, özümden kopup gidecektim. O olmasaydı çağdaş uygarlık seviyesi üzerini hiçbir zaman rasat edemeyecek ve laiklik denen insanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan o muhteşem duyguyu hissedemeyecektim. Gerçi müslüman olmadığıma göre şalvar-sarık-burkayla yine gezmeyecektik ama olsun yine de onlardan da kurtulmuş olduk böylece. Kapitülasyonlar kaldırılmayacak ve Sevr anlaşması bin yıl sürecekti. Acımızdan ölecektik, Afrika gibi olacaktık. Bütün borlarımız, altınlarımız çalınacak dımdızlak kalacaktık. Her şeyimizi ona borçluyuz. Ve saire ve saire...
Blue:
Tek Parti Dönemi'nde, bizi geri bıraktığı için İslamiyet'in terk edilip hıristiyanlığa geçilmesini (yani halkın zorla hıristiyan yapılmasını) ciddi ciddi savunan CHP'liler de olmuştu. Yani bu gibi durumlarda duyduğumuz 'ezan', 'cami', 'namaz' söylemleri pek de masum değil. Yakın tarihimiz daha çok gündeme gelip tartışıldıkça bu tür söylemlerin de anlamsızlığının daha iyi anlaşılacağını tahmin ediyorum.
Selim bey,
Evet bu ülkede müslümanlığı eleştirmek de tabudur, ama madem öyledir o zaman Atatürk de tabu olsun demek nasıl bir mantıktır bilmiyorum.
Din denetlenmezse başbelası olurmuş. Doğrusu ben de böyle düşünüyorum. Ehliyetsiz kimselerin elinde din tehlikeli olabilir. Peki din nasıl denetlenecek? Tarikatları, cemaatleri, vakıfları yasaklayıp illegal faaliyet alanına itmekle mi? Kuran kurslarını yasaklayarak mı? Böyle mi "zaptu u rapt" altına alınacak din? Avrupa böyle mi yapmış?...
Bugün İslam ülkeleri içinde en iyi durumda olanın Türkiye olduğunu söylüyorsunuz. Peki bana söyler misiniz? Cumhuriyet kurulmadan önce İslam ülkeleri içinde en iyi durumda olan kimdi? Arabistan'ı mı solladık, Mısır'ı mı, Cezayir'i mi? Zaten hepsi bizim değil miydi?
Tabii endoktrinasyonunuza bir zarar gelsin istemem ama İstanbul Üniversitesi de, Kara-Deniz Harp okulları da o karanlık devr-i sabık eseri değil mi? Mustafa Kemal'i, Kazım Karabekir'i, Cumhuriyet üniversiteleri mi yetiştirdi? Peki Batılılaşmayı Atatürk mü icat etti? Osmanlı bağımsızlığını kaybetmişti de, direnmek için Mustafa Kemal'in gelmesini mi bekliyordu; yoksa zaten müdafaa-i hukuk cemiyetleri bir direniş başlatmıştı; sadece bu direnişin başına geçecek bir önder mi aranıyordu? Önder'in rolünü küçümsemek için değil, bütün başarıyı öndere verip, direnen tüm ekibe tabi olan salaklar muamelesi yapanlar için söylüyorum.
Ayrıca din ile Kemalizm arasında neden bir analoji yapıyorsunuz anlayamadım. Dinin tartışılmasının tabu olması daha anlaşılır bir şey değil midir? Çıkıp, "Bu salaklar görünmez varlıklara ve her şeyi çekip çeviren bir ilaha inanıyor, 1400 yıl önce inmiş bir kitabı savunuyor" diye dalga geçmek aklın, bilimin yolu olarak görülebilir. Ama kimseye bir faydası olmaz. Ama birinin çıkıp Atatürk'ü eleştirmesi aynı kefede değerlendirilemez öyle değil mi? Hele "sevmiyorum" diyen kızın afaroz edilmesini savunmak, pek akılcı, aydınlanmacı bir tutuma benzemiyor.
Tabii tencere dibin kara eleştirisine her zaman seninkinin benden kara olduğu karşılığı verilebilir. Ama bu hiçbir karalığa çözüm olmaz.
Blue,
"Evet bu ülkede müslümanlığı eleştirmek de tabudur, ama madem öyledir o zaman Atatürk de tabu olsun demek nasıl bir mantıktır bilmiyorum."
Ben boyle bir sey demiyorum. Uzuleceksiniz ama sizin anladiginiz anlamda Kemalist de degilim ama Ataturk'un yaptiklarini gormeyecek, bu kizlarin sig soylemlerini savunacak kadar cahil de degilim. Ataturk'u sevmiyorum demek suc degildir. Ama bu kizlarin bu cahilliginin de bu kadar tepki gormesi cok normaldir. Bugun siz benzer seyleri abd'de de 'ah ne guzel olurdu amerikan devrimi olmasaydi' derseniz kusura bakmayin size herkes guler.
"Tabii endoktrinasyonunuza bir zarar gelsin istemem"
:) Boyle bir sey yok, beni karikaturize etmenize gerek de yok. Ataturk'u mesih olarak gormuyorum, yalnizca Turkiye'de liberallerin Kemalizm elestirisi adi altinda kantarin topuzunu kacirip kafayi Ataturk'u kucultmekle bozmalarini anlayamiyorum. Bu ne sigliktir, surekli kendilerini tekrar ediyorlar. Ne zaman ulkemizdeki belli cemaatlerin islam yorumuna bir elestiri getirilse 'vay seni gidi din dusmani beyni yikanmis kemalist' sigligi karsimiza cikiyor.
Yalnizca esas ugrasmamiz gereken dini baski oldugunu soyluyorum. Bugun toplumumuzda dini baski ve bunun getirdigi tektiplestirme bence demokrasimiz onundeki ana engeldir.
Hayir dinin tabu olmasi anlasilir bir sey degildir benim gozumde. Turan Dursun'un katledilmesi, Ilhan Arsel'in senelerdir yurtdisinda yasamak zorunda kalmasi, Seytan Ayetlerinin hala turkceye cevrilmeye korkuluyor olmasi, Turbanin fasist bir simge oldugunu soyleyenlerin tehdit telefonlari almasi (mesela Prof.Kagitcibasi), Tanri Yanilsamasi kitabinin cevirmeninin kitaba adini bile koyamamasi, yayincinin tehdit telefonlari almasi anlasilabilir seyler degil. Benzer konularda da Turkiye'deki liberal cevrelerden yeterince bir elestiriye rastlamiyorum. Mesela onde gelen Islamci aydinlarimizdan Ali Bulac'in bazi gorusleri resmen fasizm kokar, cok hukukluluga, seri kanunlara ovgudur. Allah askina bunlarin neresi demokrasiyle uyusur, bu nasil bir liberalizmdir.
Neyse daha fazla uzatmaya, kisisellestirmeye gerek yok. Islam dunyasinda bilimin yeri konusunda Cumhuriyetin Turkiye'ye neler kazandirdigini istatistikleriyle birlikte bir bakis acisi icin de Ibn Warraq'in makalelerini tavsiye ederim. Ozel olarak turkiyedeki tarikatlerin pozitif bilim dusmanliklarini nasil rasyonelize ettiklerini -ve hatta bunlarin bakan bile olabildiklerini- acikca gormek icin Taner Edis'in calismalarina da basvurulabilir.
Selim Bey ile mutabıkım.
Bu ve bu gibi bir çok liberal blogda ve dahi köşe yazarlarında kemalist baskılara aşırı bir tepki var. Bu tepki yerinde. Ancak derin bir çelişki de var.
Bu yazarlar bu tepkiyi "Bizim derdimiz sadece Kemalizm'le" diyerek yapmıyorlar. Demokrasi, insan hakları diyerek yapıyorlar. Ama hiçbiri Selim Bey'in bahsettiği türden baskıları görmüyorlar ya da iyi niyetli olmazsak görmek istemiyorlar. İnsan hakları neden tersi durum için geçerli olmuyor? Yok bunlar görülmeyecekse neden demokrasi tantanası yapılıyor?
Eğer konu dışı olmayacaksa sormak isterim;
Serdar Bey,
Yukarıda Selim Bey'in bahsettiği türden baskılara karşı ne hissettiğinizi öğrenebilir miyiz?
Nuray Can Bezirgan'ı tanımayanlar için birkaç not:
Nuray hanım, İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Tıbbî Dökümantasyon Bölümü ikinci sınıf öğrencisiyken başörtülü olduğu gerekçesiyle Final sınavından polis zoruyla atılmıştır.
Bir başörtüsüne özgürlük eyleminde hamile olduğuna aldırmayan bir polisin sert müdahalesi sonucu çocuğunu düşürmüştür. Aynı müdahalede kolu da kırılmıştır.
N.C.Bezirgan, sırf sınıfta başörtüsünü açmalarını emredenleri dinlemediği için eğitim öğretimi engellediği iddiasıyla 6 ay hapis cezasına çarptırılmış, okulundan da atılmıştır.
Yasak nedeniyle Kanada'ya iltica etmiştir. Gerçekten de iltica hakkı kendisiyle yapılan ilk ön görüşmedeki 2,5 saatte verilmiştir. Üstelik ön görüşmede verilen o karar emsal de teşkil etmiştir. Kendisine yönelik aşırı sert polis müdahelesi sonucu doğmamış çocuğunu kaybetmesi, neden ve nasıl coplandığını gösteren video görüntüler mahkeme heyetinin karar verme sürecini hızlandırmıştır. Aynı davada Human Rights Watch örgütünün "Türkiye 2000 Yılı İnsan Hakları İhlalleri" raporu da etkili olmuştur.
Nuray Canan Bezirgan, Kanada'da akademik İngilizce eğitimi aldıktan sonra Siyasal Bilgiler okumuş ve 2005 yılında Türkiye dönmüştür. Döndükten sonra da Özgür-Der* bünyesindeki faaliyetlerde yer almaya başlamıştır.
Dolayısıyla Teke Tek programına Samanyolu Haber kanalında iddia edildiği gibi "Provokatör" olduğu için değil, yıllardır "Başörtüsüne Özgürlük" mücadelesi içinde yer almış ve üstelik ağır bedeller ödemiş biri olduğu için katılmıştır. Düşünceleri ifade ederken canlı yayın heyecanına kapıldığı anlar olmuş, bazı tarihi bilgileri karıştırmıştır; lakin bunu onun cehaletini tescillemek için kullanmaya çalışanların büyük çoğunluğu o programda neleri, nasıl konuştuğunu dinlememiştir dahi... İnandığı değerleri ve düşünceleri nasıl sahiplenip savunduğunu izlememiştir, dolayısıyla Doğan Grubu'nun medyaya servis ettiği kadarından edindikleri malumatla yorum yapmaktadırlar. Bu yanıltıcıdır. "Bilmeden kanaat sahibi olma" gibi Türkiye'de sık rastladığımız bir duruma işaret etmektedir.
* Özgür-Der: Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği, 1999 yılından bu yana insan hakları ve özgürlükler alanında faaliyet göstermekte olan bir dernek ve aynı adla anılan siyasal- toplumsal bir İslami harekettir. Özgür-Der insan hakları alanındaki çalışmalarının yanında; baskı ve yasaklara karşı toplumsal muhalefetin üretilmesi, muhalif çabaların birbirleri ile irtibat ve diyalog kurmaları, toplumsal bir dönüşümün öncülüğünün yapılması amaçları ile siyasal, kültürel, akademik çalışmalar sürdürmektedir.
"Serdar Bey,
Yukarıda Selim Bey'in bahsettiği türden baskılara karşı ne hissettiğinizi öğrenebilir miyiz?"
Eğer kastınız Kemalist ya da dindar olmayan kesimlerin maruz kaldığı kimi tehditler ise, bunu elbette savunmuyorum - daha farklı bir şey söyleyeceğimi mi düşünmüştünüz?
Tabii kimi insanlar böyle şeyler yaptılarsa, bunun üstesinden gelmenin yolu benzeri bir haksızlığı bir de karşı taraftaki kimi insanlara yapmak olmamalı herhalde öyle değil mi?
"Tabii kimi insanlar böyle şeyler yaptılarsa, bunun üstesinden gelmenin yolu benzeri bir haksızlığı bir de karşı taraftaki kimi insanlara yapmak olmamalı herhalde öyle değil mi?"
Hayır Serdar Bey beni yanlış anlamışsınız. Sadece tersi durumda olan baskıların Kemalizm adına yapılanlardan hiç de az olmadığı halde, bu tür bloglarda ısrarla Kemalizm adına yapılanların tartışılması, ama öteki tarafa da hiç değinilmemesi. Bloglarla da sınırlı değil, liberal köşe yazarları, Taraf gibi gazeteler de bu olaya dahil. Yani bir demokrasi mücadelesi verilecekse olayın rejimle ve resmi ideolojiyle ilgili tartışılacakların yanı sıra, din adına yapılan ayrımcılıkların da çok büyük bir yer kaplayacağını düşünüyorum. Bunlara değinilmemesi de garibime gidiyor, o kadar. Ben de bir ara üniversitelere başörtüsü girmesi konusunda çevremdeki radikal görüşlü arkadaşlarla tartışmıştım. Başörtüsü özgürlüğünü ateşli bir şekilde savunuyordum, dini çevrelerle alakam olmamasına rağmen. Ama benim hassas olduğum özgürlüklerin tümünün gerek entellektüel, gerek de halk arasında bu çevrelerde alaya alındığını, aşağılandığını gördükçe bu özgürlükçü tavrım, takdir edersiniz ki, fazla devam edemedi. Çünkü aslında 'özgürlük' diye savunulan şeyin sadece kendi özgürlükleri olduğunu(ki bu medyada çok tartışılıyor uzun süredir) düşünmeye başladım.
Benim sorum aynı. Demokrasiyse mevzu, hedef niye hep aynı? Tek sebep devlet içerisindeki yapılanma mı, yoksa bu yapının yerine yenisini kurmak isteyenlerin hiç mi suçu yok?
Anlamışsınız diye umuyor daha fazla açıklamaya girmek istemiyorum.
"Anlamışsınız diye umuyor daha fazla açıklamaya girmek istemiyorum."
Hayır anlamadım. Önceki yorumunuzda yazdıklarınızı tekrar etmek yerine bir iki örnek verseydiniz belki anlayabilirdim.
Bu sitede yer alan yazıların ne kadarını okudunuz ve beni ne kadar tanıyorsunuz bilmiyorum ama, ben teokrasi yanlısı, Kürt ya da transseksüel olmadığım halde, yeri geldiğinde bu noktalarda yapılan haksızlıklara da değiniyorum. O nedenle sadece kendi özgürlüğümü savunduğum yönündeki ithamınızı aceleyle söylenmiş bir söz olarak yorumlamak durumundayım.
Kaldı ki, bir insanın sadece tek bir konudaki özgürlük ihlallerine odaklanıyor olması durumunda dahi 'sadece kendi özgürlüğünü savunduğu' sonucuna varılamaz. Böyle bir sonuca varabilmek için, söz konusu kişinin kendisi gibi olmayanlara kendi doğrularını dayatmak istediği yönünde en az bir örnek gösterilmesi gerekir. Siz hiç öyle bir örneğe denk geldiniz mi burada?
Serdar Bey,
Tabii ki bir teokrasi yanlısı olduğunuzu falan düşünmüyorum. Buraya yorum yazmaya başlamadan önce genel olarak bilgilenecek kadar yazınızı okudum. Bireysel Haklar Tarihimiz yahut Endoktrinasyon yazı dizileriniz ve başka tekil makaleleriniz gibi. Yeterli olmayabilir ki, zaten okumaya devam edeceğim. Örnekler üzerinden harekete geçelim o zaman, dediğiniz mantıklı.
Bu blogun önemli kısımlarından bir tanesi güncel tartışmaları. Burada da yaptığınız gibi söylenmiş sözler, tavırların tartışılması. Burada şöyle bir gözlemim oldu. Mesela başörtüsü gibi Türkiye'de yaşayan dindar kesimin hak ihlalleriyle ilgili haberlerin(sansasyonel olanların) öne çıkarılmasına rağmen; Vakit, Zaman gibi gazetelerin aynı sansasyonel haberlerinin tek kez bile konu edilmemesi. (Sansasyonel olanlardan kasıt yukarıda Hürriyet'in yaptığı gibi olan haberler.)
Hürriyet Atatürk'ü sevmeyenlere alçak diyorsa, Zaman da geçen seneki üniversite festivalimizle ilgili 'Alkolü su gibi tükettiler, Rektörün Meyhanesi, Üniversite mi taverna mı?' gibi başlıklar attı. Size soruyorum bunun hak ve özgürlükler açısından Hürriyet'in yaptığından farkı var mı? Sitenizi iyi araştırmadım, eğer yazdıysanız cahilliğime verin, ama Zaman ya da bu tip gazetelerin bu tip haberlerini hiç hak ve özgürlükler cinsinden incelediniz mi? Mesela Hürriyet 'Toplu olarak namaz kıldılar.' dese siz bunu gündeme alırsınız, ama 'İçki içildi' ve hatta 'Gençler ortalıkta açık seçik sevişti' diye haber yapıldığında, oradaki insanlar sanki bir nevi fuhuş yapılıyormuş gibi gösterildiğinde bu konu söz konusu oldu mu hiç? (ya da bunun gibi emsal teşkil edecek başka olaylar). Herkesin adabıyla eğlendiği konserler hakkında yapılan bu haberler provokasyon değildir de, Hürriyet'inkiler mi provokasyondur? (Bence ikisi de provokasyondur, gene konu sapmasın.) Bu örnek açısından verdiğim bir şey. Daha geniş tabanlıları da bulunabilir sanırım gazete arşivleri araştırılsa.
"Kaldı ki, bir insanın sadece tek bir konudaki özgürlük ihlallerine odaklanıyor olması durumunda dahi 'sadece kendi özgürlüğünü savunduğu' sonucuna varılamaz."
Ben bu görüşünüze katılmıyorum. Özgürlük mücadelesi veriliyorsa, bence A'nın, B'nin, C'nin ayrımı yapılmamalı.
1. Bu sitede daha önce Zaman gazetesine yönelik 'kınama' dahi yayınlandı. Ancak güncelliğini kaybeden yazılar belli aralıklarla sistemden siliniyor.
2. "Özgürlük mücadelesi veriliyorsa, bence A'nın, B'nin, C'nin ayrımı yapılmamalı."
Ben de zaten öyle bir ayrım yapmadığımı söylemiştim. Dediğim şuydu:
"[B]ir insanın sadece tek bir konudaki özgürlük ihlallerine odaklanıyor olması durumunda dahi 'sadece kendi özgürlüğünü savunduğu' sonucuna varılamaz. Böyle bir sonuca varabilmek için, söz konusu kişinin kendisi gibi olmayanlara kendi doğrularını dayatmak istediği yönünde en az bir örnek gösterilmesi gerekir."
Bunu da kendim için değil, tam olarak benim gibi davranmayan kimi insanları da savunma ve daha da önemlisi, belli bir prensibi ortaya koyma amacıyla söyledim. Zira konu kim ve ne olursa olsun, A, B ve C'nin ayrımını yapmak başka, tek konuya odaklanmak başkadır. Mesela ben özürlülere ve kadınlara yönelik ayrımcılıktan ve hatta hayvanlara yönelik eziyetlerden de çok rahatsız oluyorum. Ama gerek özürlülerin Türkiye'deki sorunlarını çok iyi bilmediğimden, gerekse feminist teoriye çok hakim olmadığımdan ötürü, sağlam bir teorik zemin sunamayacağım ve doyurucu seviyede örnekler veremeyeceğim konulara girmekten çekiniyorum.
Bence herkes aynı şekilde davransa ve uzmanlaşmaya çalıştığı alanda yazılar yazsa, çok daha sağlıklı olur. Böyle bir tavır başkalarının haklarını ihlal etmek anlamına gelmez. Konu seçiminde hassas davranıldığı ve uzmanlaşmaya önem verildiği anlamına gelir. Ve aslına bakarsanız, her konuda fikir beyan eden insanlar, ekseriyetle, herhangi bir konuda uzmanlığa sahip olmayanlardır.
Serdar Bey,
"Ve aslına bakarsanız, herhangi bir konuda uzmanlığı olmayan insanlar her konuda konuşurlar."
Öncelikle buradan başlayayım. Çünkü benim konuştuğum bu konular hakkında hiç bir uzmanlığım yok.
Haklısınız. Ancak bir lisans mühendislik öğrencisi olarak, takdir edersiniz ki, politika bilimi üzerine teorik kitaplara çok vakit ayırıp; teknik okuma yapacak entellektüel seviyeye kendimi ulaştırmak için özel bir çaba sarfedemiyorum. Siyaset Bilimi'ne teorik anlamda da meraklıyım, ama bu bilimin de sadece geceleri okunan kitaplardan öğrenilemeyeceğini biliyorum. (Öğrenilebilecek olsa da o kadar vaktim yok. Çünkü mühendislik daha çok ilgimi çekiyor.) O yüzden tabii ki burada teorik tartışmalara katılamam. Ama teorik içeriği olmayan şekilde de olsa bir şeyleri anlatmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Hiç konuşmamaktansa.
O yüzden de Resmi İdeoloji ile ilgili yazılarınızın yanında, diğer hak ihlalleri ile ilgili de yazılar bekliyordum. Ancak belli bir konuya yoğunlaşma sebebiniz buysa, öğrendiğime sevindim; çünkü gerçekten merak ediyordum. Merak etme sebebim de, kuşkusuz teokrasi yanlısı olduğunuza inanmamamdı. Öyle olduğunuza inansam, ısrarla yorum yapıp; fikrinizi sormaz, siteyi kapatır ve giderdim.
Mevzuya dönersek, bu yorumların bir sebebi de, daha önceki güncel tartışmaları uzun süredir gözleyemiyor olmam. Bu konudaki yanlışlarımı lütfen mazur görün.
Kişinin teokrasi yanlısı olması objektif davranamayacağı anlamına gelmese de, demek istediğiniz şeyi anladığımı zannediyorum. İlginiz için teşekkür ederim.
""Ancak Türkiye'de tarih (ve özellikle Kurtuluş Savaşı tarihi) hala Yükseliş Dönemi Osmanlısının mentalitesiyle, yani yüzölçümü esas alınarak anlatıldığından, Batılı güçlerin ülkemizin topraklarını paylaşması ya da burada bizi ezecekleri bir sömürge devleti kurmaları düşüncesi hiç kimseye tuhaf gelmiyor"""
Serdar Bey bu noktada itirazlarim var..
Eger yanlis anlamadiysam buradan Osmanlinin da fethettigi ulkeleri somurdugu manasi cikiyor.
Oysa ki Osmanli gittigi yere hak hukuk ve adalet getirmistir.
Bu yuzdendir ki; kendi rizalariyla Osmanlinin bu topraklarda hukmetmesini isteyen devletler ve krallar olmustur. Bunu tarih sayfalarinda cok defa gormek mumkundur.
Ozetle ; Osmanli bir ulkenin zenginliginden, yeralti kaynaklarindan, hammaddesinden ve cesitli kaynaklarindan istifade etmek icin toprak kazanmamis, ya da o niyetle ve o amacla cenk etmemis sadece hak hukuk ve adalet icin ordaydi. Ulvi gayeler oldugu icin bunlar Fetihtir... Isgal veya somurge degil...
Fetih ile isgal ya da somurge arasindaki fark da budur zaten...
Peki amacini asan cenkler olmamis midir? Tabii ki olmustur... Fakat Osmanlinin cenk mantiginda bu ulvi gaye vardir, istisnalar haric...
Hatta bir arkadas soruyordu biz Istanbul'u aldigimizda fetih, yabancilar ulkemizi aldiginda isgal oluyor diyordu ve buna anlam veremiyordu. Umarim simdi anlamistir.
Yorumunuz Osmanlinin da somurgeci bir mantalitesi varmis izlenimi uyandirdi ya da ben yanlis anladim. Yorum sanki biraz flu kalmis, aciklarsaniz sevinirim...
Yanlis anladiysam pesinen ozur dilerim.
Saygilarimla...
Nuray Canan Bezirgan'a "Nasıl bir Türkiye düşlüyorsunuz?" sorusu sorulmuş bugün bir internet sitesindeki röportajda. Cevabı aynen şöyle:
"Düşünce özgürlüğünün hakim olduğu, kimsenin farklı olduğu için baskı altına alınmadığı bir Türkiye elbet özlemimdeki Türkiye. Örneğin Kürtlerin ana dillerini konuşabildikleri eğitimini alabildikleri, kadınların töre cinayetlerine kurban gitmediği bir Türkiye. Sosyal adaletin sağlandığı, emekçilerin emeğinin hakkının teri kurumadan tam olarak verildiği bir Türkiye. Çocuklarımın hiçbir ideolojik dayatma, yemin töreni vs. olmadan alternatif biçimde okuyabileceği okulları olduğu bir muhtırasız, darbesiz bir Türkiye, vicdani reddin doğal olduğu bir Türkiye…"
Evet ben de böyle bir ülkede yaşamak istiyorum.
Röportajın tam metnini okumak isteyenler aşağıdaki linke bakabilir. En azından yargısız infaz yapılmasının önüne geçme fırsatı da bu şekilde doğacaktır diye ümit ediyorum:
http://www.timeturk.com/Nuray-Bezirgan-Sozlerimin-arkasindayim-13399-haberi.html
Konudan uzaklastigimi farketmekle beraber su Fetih-Isgal isine cok az deginmek istiyorum.
Osmanli'nin hukmetmesini isteyen krallar oldugu kadar gitmesini isteyen krallar da olmustur herhalde. Cikan isyanlarin tamami provokasyon olmadigina gore.
Osmanli'nin niyeti Istanbul'a hak hukuk goturmek gibi basite mi indirgenmeli? Istanbul bir ulkenin baskenti olabilecek kadar ihtisamli, alinmasiyla bir guc gosterisi, kredibilite elde edilecek kadar onemli bir sehirdir. Bogazi elinde tutan Karadeniz'in cevresindeki tum ulkeleri de vergiye baglar. Ekonomik guc yonunden cok onemli bir sehirdir Istanbul. Bir ulkenin bir sehri ele gecirmesini hak hukuk gibi soylemlerle aciklamak cok guduk olmaz mi?
Bir ulkenin sehrini hangi nedenle alirsaniz alin ismi isgaldir. Tabii ki tarihi yargilayacak degiliz, o zamanin gercekleri ve cozum bicimleri o tarihe gore degerlendirilebilir. Bununla beraber bir yere adalet goturmek ugruna askerlerin kaninin nehirler gibi akmasi, babasiz buyuyen binlerce cocugun kaderini cizmenin de uzerini Fetih gibi suslu kelimelerle aciklamak ilginc.
Osmanli'nin gittigi yere hak hukuk goturmesi de bir tespit. O ulkelerde yasayanlarin okuduklari tarih oyle yazmiyor olabilir mi? Cezayir'i, Misir'i ve Libya'yi bir arastirin bakalim hangi hizmetler gitmis.
"Oysa ki Osmanli gittigi yere hak hukuk ve adalet getirmistir."
Allah allah! (Hristiyan) cocuklari kucuk yaslarda ailelerinden koparip once Anadolu'da egitici ailelere gonderip sonra orduya piyade yapmak hangi hak hukuk ve adalet anlayisina giriyor acaba?
Evet, yenicerilerden bahsediyorum.
Aslında Serdar Bey’in bu konudaki görüşleri yaygara koparanların zihin dünyasını deşifre etmek için yeterince doyurucu... Ben burada STV’nin yaptığı haberlere ilişkin bir yorum yapmak istiyorum. STV’nin terbiyesizliği, bağlı bulunduğu cemaatin temel bir algısı ve korkusundan kaynaklanıyor. Devleti “baba” gören cemaat, “sopa”dan korkuyor. Bunda ilk kuşak Risale öğrencilerinin gördüğü eziyetler ve darbe dönemlerinde yaşanan ve halen az da olsa devam eden işkence vak’alarının payı olduğu söylenebilir, lakin bu yapılanı hiçbir şekilde mazur göstermez. “Kardeş”inin hata yaptığını zannettiği bir noktada “baba”dan önce davranıp ona döverek, bir bakıma kendisinin “hata”dan beri olduğunu ispatlayarak “baba”nın öfkesinden kurtarmaya çalışan bu tavır, bir hastalık halidir ve kronikleşmiştir maalesef...
Resmi ideolojinin şerrinden niye Allah’a değil de kartel medyanın affına sığındıkları ise önemli bir sorudur. Demek ki Allah’a teslimiyet/güven konusunda kalpleri mutmain olamadığından, korkularını giderecek başka mekanizmaları devreye sokmaktadırlar ki, bu anlayışın İslam bağlamında bir meşruiyeti bulunması ne kadar mümkündür?
Fadime Şahin’e yapılan benzetme İfk hadisesiyla örtüşmektedir. Hiçbir delil olmadan atılmış çirkin bir iftiradır. İlginçtir ki bu STV ve Zaman çizgisinin ilk vak’ası da değildir. Yıllar önce İzmir’de başörtüsü eylemlerine destek verenlerin kaldığı bir öğrenci evine baskın yapılmış, polis tarafından evde ‘porno dergiler’ olduğu iftirası atılmıştı. Kesinlikle ama kesinlikle bir iftiraydı ve o evde gözaltına alınan başörtülü hanımlara yönelik bir karalama kampanyasıydı. İftira olduğu da ispatlanmıştı. Başörtüsü eylemlerine desteği ortadan kaldırmak için yapılmış bayağı bir hamleydi. O zaman da, şimdi Yeni Şafak’ta yazan Fehmi Koru, bu olayı Zaman’da gerçekmiş gibi haber yaparak resmi ideoloji muhafızlarına şirin görünmeyi tercih etmişti. Kendilerine hata yaptıkları, iftira attıkları ısrarla söylenmişti ama dinlememişlerdi. Şimdi de dinlemiyorlar. Ne telefonlarımıza yanıt veriyorlar ne de maillerimize... Demek ki geçmişten ders alınmamış; sonuçta attıkları çamur ilk olayda olduğu gibi yine ellerinde kalmıştır.
Son olarak, öncüsü Amerika’da yaşanan bir cemaatin “bu işte bir yabancı parmağı” var diye şüphe uyandırmaya çalışması bile tek başına ne kadar traji-komik!
Selim ve Hayri Beylere katılıyorum. Gerçekten de bugün liberal aydınlar dediğimiz kesim 'irtica' dediğimiz olguyu tamamen görmezlikten gelmekte hatta tarihsel gerçekleri saptırmaya-aynen kemalistlerin yaptığı gibi irtica falan filan diye dalga geçme kolaylığına sapmaktadırlar. Bu da kısmen kafayı kemalizmle bozmalarından kaynaklanmaktadır. Dillerınde, yazılarındaki sürekli tekrar ve kendini anti-kemalizm etrafında tanımlamaları, kemalizm yapmışsa mutlaka yanlıştır saplantısı çok açıktır.
Lütfen İlhan Arsel Şeriat ve Kadın kitabını yayınladığında hükümetin gösterdiği tepkileri hatırlayın ve okuyun. Devlet ideolojisi kesinlikle homojen değil. O zamanlarda-sanırım 88-kitap üzerıne Talat Halman bır yazı yazmıştı ve hükümetin ve Diyanet'in 'dine saldırı var', 'yeni bir din mi aranıyor' tarzındaki gerici tepkilerini unutmuyorum. Liberal aydınlar türbanı sadece özgürlük sorunu olarak gösterip bunun geri planındakı bir kısım müslümanların ve hatta İslam'ın ve Kuran'ın tartışılmasına yanaşmamalarıyla bu ülke demokrasisine çok büyük bir kötülük yapmaktadırlar. Maalesef ulkemızde dını tabular ıslamın kadına bakısı sorunu acıklıkla tartısılamamıstır. Mesela Zaman gibi tarıkat gazetelerinde yazan lıberal aydınların ben bu tür konulara girdiklerini hiçbir zaman görmedim. Aydın kişilerın görevı akla ve müspet ahlaka ters düşen emir ve söylevleri, velev ki bunları Kuran veya kimilerinin peygamber saydığı kişiler söylemiş olsunlar, mazur ve meşru göstermeye çalışmak, bunlar üzerınden özgürlük tanımları yapmak değıl, aksine eleştirmek, yermek, elemektir. Bu açılardan da benim gözümde Türkıye'dekı liberal kesim tamamen sınıfta kalmaktadır.
Herkese saygılar.
Serdar Bey,
Her zaman olduğu gibi konunun tüm bulanıklığını gidermiş ve nü bir tablo resmetmişsiniz.
Teşekkürler
Nuray Hanım'ın yukarıdaki Türkiye idealinin altına ben de imzamı atarım. Sivri çıkışından dolayı hayranlığımı belirtir, delikanlılığını takdir ederim. (Humeyni'yi sevmem ayrı mesele.)
İnsanları geçmişte yaşadıklarıyla birlikte düşünmek lazım. Nuray hanım bütün bunları yaşadıktan sonra nasıl Atatürk'ü sevebilir ki?
İngiliz mandası Türkiye'ye ne özgürlük ve demokrasi getirir miydi? Tarihte şunlar şöyle olsaydı demek doğru bir yaklaşım değil ama Pakistan'ın seyrinden farklı bir şey olmazdı bence. Jinnah çıktı, darbe oldu, başka darbeler oldu vs.
Özgürlükler konusundaki yaklaşımım Türkiye liberalleri gibi değil.Öncelikle dinle olan ilişkim sadece kimliğimde öyle yazıyor olması ve çocukken sünnet olmak gibi benim dışımda gelişen olaylar. Benim blue jean ile girdiğim her yere kamusal bile olsa başörtüsü ile girilebilmeli, bu temel hak ve özgürlüktür. Başörtüsü yasağından dolayı bu ülkenin yurttaşları başka ülkelere gitmek zorunda kalmasın. Türkiye'ye dışarıdan bakmayı başarabilsek, üniversitelerde kıyafet düzenlemesi olmayacağını görebiliriz. Biz Fransa'dan daha mı laikiz?
"Türkiye Cumhuriyeti, egemenliğin kaynağı açısından laik; devlet örgütlenmesi açısından teokratik; dini yönlendirme açısından laikçi bir devlettir." Sami Selçuk. Sami Selçuk bu konuda açık teşhisi koymuş.
Laiklik konusundaki düşüncem gerçek anlamıyla daha laik bir devlet yaklaşımıdır.
"Problems cannot be solved by the same level of thinking that created them" - Albert Einstein.
Cok guzel bir soz. Yine dunyam zenginlesti. Sagolun.
Hangi haberlerin medyada daha çok yer aldığına ve Türkiye'de gündem oluşturduğuna bakılmasının mevzunun daha iyi anlaşılmasına yarar sağlayacağını düşünüyorum.
1-Zaman, Yeni Şafak, vs: Başörtülü öğrenciler yine kapıdan döndüler.
2-Hürriyet, Milliyet, Posta, vs: Doktor, başı açık olduğu için hastayı muayene etmeyi reddetti.
Bunlardan acaba hangisi flaş haber olarak verilip, tartışma programlarında "Türkiye nereye gidiyor?" başlığında irdelenir. Alçaklığın geldiği nokta hangisi?
Serdar Bey,
Yazınızdaki mükemmel tespitler bir yana, son günlerde Nuray Bezirgan hakkında, nedense provakatif tabloya alet oldukları şeklindeki düşüncelerim ağır basıyor.
Her ne kadar “2. Fadime Şahin ve Provakatör” benzetmeleri hoş olmasa da, bu onların Fatih Altaylı'nın oyununa gelmedikleri ve provakatif tabloya alet olmadıkları manasına gelmez.
Böyle düşünmek için pek çok sebeplerim de var. Uzun süredir kafamda bu olayı sorguluyorum. İşte kendi kendime sorduğum sorular. (Çok mu paranoyakça bilmiyorum.)
1.Ülkemiz için böylesi kırılgan ve gerilimli bir dönemde; bu tip bir çıkışın (düşünce özgürlüğü bir yana, o ayrı bir mevzu) kime ne faydası oldu? Özellikle hakkı gasbedilen başörtülü kardeşlerimiz hangi haklarını geri alabildiler?
2.28 Şubat’ın medyadaki baş aktörlerinden F.A., topluma veya atanmış bürokratik elite retorik tuzaklarla da olsa nasıl bir düşünce enjekte etmeye çalışıyor?
3.Tabiri caizse ağır çekim darbe süreci hızlandırılmaya mı çalışılıyor?
4.Yaşanan darbe sürecine, gerekçeler mi oluşturuluyor?
Bu ülkeye ve bu millete yazık oluyor...
Saygılarımla...
Merhaba Serdar Bey,
Acikcasi daha doyurucu bir yazi bekliyordum sizden. Ilk gozume carpan soz konusu kadinin Kanada tercihi konusuna getirilen elestirilerdeki bazi haklilik paylarini gormemeniz ve elestirinin yanlisligini bastan varsaymaniz. Gemileri yakan bir sosyalist olsam Kuba'ya giderim. Bu bence cok mantiksiz degil.
Kendisi icin rejim tehdidine donusmemis bir "renge" tahammul edecek bir Kanada'dansa islami tandansli Iran'a gitmesi daha tutarli olurdu. Bu "Komunistler Moskova'ya" gibi sig bir slogan degil, rejim tehdidi derken de cumhuriyetin temel arızalarini gormuyor degilim.
Ikincisi, yazinizi, yabanci himayesi konusundaki goruslerinin bile ciddiyetini golgeledigi bu hanimefendi uzerine kurmanizdansa, kemalist burokratik oligarsi ile mucadeleye dogmatik ve pek de cagdas dunyayla ortusmeyen islami degerleri savunan kisiler tarafından onderlik edilmesine serzenis uzerine insa etmenizi beklerdim.
Burada bir karsiliklilik ilkesi gozetmemiz gerektigini dusunuyorum. Islami kesimin politik kanaat onderleri ozgurluklerden ve demokratiklesmeden liberal demokratlarin anladigini anlamiyor. Ozgurlukleri turbana indirgemis bir Ak Parti'nin azinlik haklari veya marjinal toplumsal katmanlarin yasam alanlarinin guvence altina alinması konularinda duyarli olması fiziken mumkun degil, zira vekillerinin cogu ortalama Turk muhafazakari (Bkz: Uskul'un basina gelenler).
Hayiflanmamiz gereken siyasi ve entellektuel acidan bu pek ciddiye alinmayacak hanımefendinin soylediklerine gosterilen ulusalci fasizan tepkilerden cok, ulkenin gelecegini aydinlatma misyonunu Islamcilarin uzerine birakmamizdir.
Bati tarzi bir demokrasi ancak Islam'in marjinallesmesi ile mumkundur. turbana her alanda elbette ozgurluk. Bati ulkeleri yillardir vitrinde basi acik kadinlari gordu de ne oldu? Ama gercek ozgurluk ve gercek demokrasi.
Bati demokrasisi ile aramizdaki farklari vurguladiginiz yazilariniz elbette begenerek okuyoruz. Bu farkliliklari vurgulama nedeninizin Bati tarzi bir demokrasi ozlemi oldugunu da biliyoruz. Ama uzerinde ancak Dogan medyasinin duracagi bir konuda farkli bir yaklasim beklerdik.
Saygilarimla.
Ben bütün bu Atatürk'ü sevip sevmeme tartışmasından ziyade, yukarıdaki "Hangi cemaati eleştirsek din karşıtı damgası yiyoruz" türündeki söze takıldım. Pardon, hangi cemaat böyle bir yakıştırmayı yapmış ya da yapıyor? Bazen yorum ve tartışmalarda aşırıya kaçanlar var ama bunu cemaatlerin bütününe genellemek neyin nesi oluyor?
Bir başkası da dinin denetim altına alınmasından vs.den bahsetmiş. Şimdi sormak lazım: %99'u müslüman (zamanında bu %99 üzerine epey bir geyik yapılmıştı) olduğu söylenen bir ülkede, bu %99'luk kesim İslamiyet'i ne kadar doğru ve iyi biçimde biliyor?Bütün bu olanların sorumlusu olarak İslam'ın kendisini mi görmemiz lazım?
İrtica nedir? Kur'an-a göre irtica, cahiliye devri adetlerine -içki,kumar,fuhuş vb- dönmek demektir. Bugün devletin en önemli organlarından olan TSK, MİT ve Emniyet hep irtica raporu hazırlar. Ancak her nedense bu kurumlar ülke dışından gelen ve çoğunun sapkın olduğunu sonradan hayretler içerisinde öğrendiğimiz oluşumlar hakkında rapor yayınlamazlar (ya da yayınlarlar ama basın-yayın kuruluşları bunu yayınlamazlar, neden yayınlamadıkları da ayrıca tartışılır). Öte taraftan Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinde çocuklara ilahi söyletildi diye yeri göğü inletip irtica geliyor paranoyasıyla hareket edenler. Bir tatil yöresinde 12-14 yaşlarında çocuklara dansözlük ya da striptizcilik yaptırılırken neredeydiler? (Haberi tazedir, dileyen araştırıp bulabilir.)
Son olarak hep söylediğim bir şey, İslam'a ister inanın ister inanmayın; ama Hz. Muhammed'e (asm) 'Muhammed' diye hitap edilmesini geçtim 'arapoğlu' diyecek kadar çirkefleşen insanları bu resmin neresine koymak gerekir?
Aksam gazetesinde haber gibi verilmeye calisilan yorumda yine Bezirgan'in donek oldugu vurgulanmis.
http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=121289,4
Ataturk'ten nefret etmiyorum dedigi icin Ataturk'u seviyormus gibi bir yoruma girmisler. Serdar Bey'in yaptigi sevgi-nefret boyutunda bir yorum yine.
Bana yillar once bir adamla yaptigim konusmayi hatirlatti. Adam soruyor:
- Siz sagci misiniz?
- Hayir
- Solcu musunuz?
- Hayir.
- O zaman dincisiniz.
- Hayir, inancsizim.
- Hadi be kardesim, o zaman nesin?
Tolga Bey'in işaret ettiği yer önemli, liberal, demokrat ve özgürlükçülerle İslamcıların hedefleri aynı değil, şu an düşmanları ortak.
İslamcılığın yolu özgürlük değil, kollektivist otoriterliktir. Türkiye'de güçlü olan İslami akımlar eski Osmanlı din ve toplum anlayışının bir türevi değil, Ortadoğudan ithal edilmiş akımlardır. Osmanlı teokratik değildi, bu memlekette teokrasi hiç olmaz demek yanlıştır. Bizim ülkemizin din anlayışında da özel koşullar yok (Aleviler müstesna). Bu adamlar Kuran'ı selefi bir yorumla anlarlar ve uygulayabildikleri kadar uygularlar.
AKP'nin bizi götüreceği yer liberal demokrasi veya demokratik cumhuriyet değil, despotizmdir. İslamcılar için hoşgörü, diyalog, toplumu kucaklama amaca ulaşılıncaya kadar izlenecek stratejilerdir. Yeterince güçlenince ipleri sıkacaklardır.
"Bati tarzi bir demokrasi ancak Islam'in marjinallesmesi ile mumkundur."
İslamın değil, İslamcılığın marjinallesmesi olursa daha doğru olur.
Mister No:
Sizce "İslamcılar" tek bir öznede incelenebilecek kadar monolitik bir yapıya mı sahipler? Mesela içlerinde hiç mi samimi olan kimse yok? Ya da düşünsel karşılığı "otoriter kollektivizm" olan tek bir İslamcılık mı var? Şayet öyleyse bu sonuca ne şekilde ulaştınız?
Bir de düşüncelerini Orta Doğu ülkelerinden ithal ettiklerine dair deliliniz nedir? Hangi ülkelerdeki hangi grupların hangi düşünce "akımlarından" etkilenmişler de Osmanlı geleneğinin de dışına çıkarak bu şekilde yeni bir yaklaşım ortaya çıkarmışlar, belirtmeniz mümkün mü?
Tek öznede inceleme durumu liberaller için de geçerli. Her liberal, demokrasi ya da özgürlükçülüğü benimsemiştir denebilir mi? Bana denemez gibi geliyor, çünkü konuştuğum pek çok liberalin kendi düşüncelerini ifade ve savunma adına Kemalistlerden pek de farklı olmayan bir kabalık ve tahammülsüzlük sergilediğini görüyorum. Daha farklı türden de olsa yine bir Kemalist bir etki sizin yorumunuzda, (ve özellikle de "İslamcılar için hoşgörü, diyalog, toplumu kucaklama amaca ulaşılıncaya kadar izlenecek stratejilerdir" gibi genelleyici yargı cümlelerinde) var.
İslamcıların monolitik olduğu ile ilgili bir şey söylemedim. İslamcılar heterojenlik gösterirler, çoğu geniş tabanlı akım gibi. Anaakım var, yan akımlar var. Ben ana akım hakkındaki görüşlerimi belirtiyorum.
İçlerinde özgürlükler konusunda samimi olanları var, hatta sayıca az sayılmazlar, fakat hiçbir zaman karar mekanizmalarında etkili olamayacaklardır.
Düşünce ithal ettiklerinde dair göstergeler var bence. Yahudi karşıtlığı, kadınları örtme biçimi gibi konularda Mısır ve Filistin'den etkilenme var. Osmanlı'da bu derece Yahudi karşıtlığına hiçbir yerde rastlamadım.
Günümüzde Türkiye'deki İslami akımlarda Sayyid Qutb (Seyyid Kutup)'un düşüncelerinden izler görmek mümkün.
Kemalist kabalıkların ne olduğunu anlamadım, ama liberaller de, Kemalistler de monolitik değildir. Bir grubun monolitik olduğunu baştan beri hiç söylemedim.
Hoşgörü, özgürlük, bireysel haklar gibi kavramlar bizim için önemli olsalar da, politikacıların elinde bu kavramlar stratejiler ve psikolojik silahlardır aynı zamanda. AKP'lilerin söylemleri de ekseriyetle politik stratejiidir. Samimi olanlar olabilir, ancak etkili olamayacaklardır.
Kemalist etkiye gelince, bir Kemalistle spesifik bir konuda aynı şekilde düşünmem etki anlamına gelmeyebilir. Etki de olabilir, nihayetinde bu atmosfer içinde yaşıyoruz.
Mister No:
Yorumumda özellikle "islamın marjinalleşmesi" ifadesini kullandım.
Asıl konudan sapmadan açıklamaya çalışayım; bir yazısında Serdar Turgut "ateistler zor olanı seçmiştir,her olayı rasyonalize etmelidir" mukabili birşey söylemişti. Ben tam tersini düşünüyorum. Şu an herhangi bir dine mensup olanların işi çok daha zor. Metafiziği sindirseler dahi pek çok çağ dışı uygulamayı rasyonalize etmek zorundalar (Serdar Kaya Bey Kemalist refleksler bulacak şimdi ama; 4 kadın, eşleri dövmek, şahitlik, miras mevzuları vb.:) )
Bu ortam devletlerin her zaman işine yaramıştır ve din bu rasyonalizasyon zorunluluğuna uygun olarak "ehlileştirilmiştir". Yaşar Nuri Öztürk vb.din akademisyenlerinin hız verdiği bu süreç sonuçta dinini "light" (rejime sorun yaratmayacak, diğer yandan ruhsal sağlığı da bozulmayacak dozda) yaşayan, 11 ay içki içip ramazanda oruç tutan bireyler yetiştirdi.
Bu bireyler, birileri dinin siyasi yönleri olduğunu söyleyince söyleyeni yobaz ilan ettiler vs vs. bundan sonrası farklı bir konu.
Sizin değindiğiniz noktaya gelirsek İslamcılar dediğimiz kesim benim gözümde dinin gereklerini en yüksek düzeyde yerine getirmeye çalışanlardır. İslam = İslamcı diyebilirim. Bu öbür dünya korkusu nedeniyle ve hayatınaki bazı şeyleri din yoluyla açıklama gereksinimleri nedeniyle pek çok kişiye ters gelmektedir. Ama din istediğinde çantasından çıkarıp kullanıp işi bitince tekrar rafa kaldırılacak bir "alet" değildir bence.
Saygılarımla.
Mıster No:
Böyle söylediğinizde nisbeten daha makul bir yaklaşım ortaya koymuş oluyorsunuz. Ama ilk mesajınızdan bu anlamlar çıkmıyor.
Tolga Bey:
Bu yorumuzda itiraz edilecek bir yön görmüyorum. Hatta katıldığımı da söyleyebilirim.
Serdar Bey'in konuyu ele alma biçimi-usulü ve konunun esasına ilişkin yorumları beni fazlasıyla şaşırtıyor. Endoktrinasyon dersleri bende bir devrim yarattı diyebilirim.
Beynime giden 12 bilgi kanalını tanımama ve buradan gelen bilgilerin algılamamda ne derece önemli olduğunu anlamama sebep oldu. Ki en önemlisi, endoktrinasyona tabi tutulan bireyin algı havuzuna gönderilen ileti ''ya sev, ya terk et'' düzeyinde olunca, herhangi ek bir çabaya gerek kalmaksızın bu iletinin diğer kanalları tıkama vazifesi gören bir kör tıpa işlevi de gördüğünü farkettim. Havuzda, kendinden başka hiçbir iletiye tahammül edemeyen bu önerme, havuzu daima temiz tutmaya yaradığı gibi; aynı zamanda havuz içinde çatışma kirliliğini de önlemiş olarak ''kafa konforu'' denen huzur verici işlevi de sağlıyor. Dolayısıyla, bazı yorumcularda göze çarpan bariz ''kafa konforları''nı, kendi özgürlükleri bakımından taşımalarında benim açımdan hiçbir sakınca yokken; metafizik bir inan olmuş bu bence enteresan fikirlerin, başkalarınca taşınmamasına duydukları hayret onları ''eğer benden farklı düşünüyorsa, kafa kanallarımızı ve dolayısıyla bizi tehdit eden bir durum var!'' endişesine sürüklüyor ki, içinden çıkılamaz paradokslar üretebilme becerisi sağlayan önermelerine, dolayısıyla ''ulu''larına daha bir sarılma ihtiyacı duyuyorlar.
Korkunun kaynağı ''belirsizlik''tir arkadaşlar, belirsizliği aydınlatabilecek yegane araç ''bilgi''dir. ''Cehalet, mutluluktur'' önermesi her ne kadar kafa konforuna bir gönderme ise de, aslı, korkundan korunma yöntemi olarak dayandığın, dayatılmış tek fikir tek millet tek devlet tek bayrak tek vatan tek çıkış tek ergenekon... sendromudur. Buradan bakınca, bu kızların söylemleriyle tüm bir ülkenin baskısını (mahalleden çok daha büyük) göze almaları ve üstüne üstlük bir tanrıyı(!) sevmediklerini söyleyebilecek kadar da bu sendromu aşmış olduklarının göstergesidir. Bence, pek çoğumuzu ürküten, bu kızların, bizim tanımakta bile güçlük çektiğimiz püskülü bol apoletli ve çok silahlı adamlar sultanlığının karşısında aleyhte konuşabilme cesaretleri ve korkusuzluklarıdır.
Bence, pek çoğumuzu (ya da beni) ürküten, bu kızların riyakarlıklarıdır...
Sözkonusu İslamcılık olunca ciddi kafa karışıklıkları yaşanıyor. Dolayısıyla siyasal talebi olan her "dindar" İslamcı zannediliyor. Dindarların yer aldığı her hareket de İslamcılık serüvenine dahil ediliyor. Gerçekten İslamcılık dışarıdan bakınca yekpare mi görünüyor, kendini İslamcı olarak niteleyen bir şahıs olarak merak ediyorum doğrusu.
Örneğin AKP kesinlikle İslamcılık yapan bir parti değildir, öyle olması da doğasına aykırıdır. Ama ısrarla "İslamcı" kabul edilir ve AKP'ye yüklenenler oradan İslamcı hareketleri de mahkum etmeye çalışır. Aynı şey, AKP'nin içinden geldiği MSP, RP, FP ve şimdi Saadet Partisi çizgisi için de geçerlidir. Bu partiler, evet İslami motifler taşıyan söylemler kullanmışlardır, belki bir dönem "İslam devleti" gibi siyasal projeler de geliştirmişlerdir ama bunu geleneğin içinden yapmaya kalkışarak zaten en başta yanlış bir adım atmışlardır. Çünkü İslamcılık, mevcut dini gelenek karşısında "ıslah ve ihya" iddiası taşır.
Ben, bir vakit fırsat bulursam, İslamcılık ile İslamsılık arasındaki farkları kapsayan bir deneme yazmaya niyetliyim. Böylece rengi yeşile çalan her tonun, her cemaat, söylem veya partinin "İslamcı" olmadığını ifade edebilirsem ne mutlu.
Ana fikir şu: İslamcılık, hem mevcut dini geleneğe "öze dönüş" çağrısı yapan bir ıslah ve ihya projesidir, hem de mevcut siyasal düzenlere karşı tevhid, adalet ve özgürlük mücadelesi veren bir harekettir. Dolayısıyla mevcut dini anlayışa dokunmak istemeyen "dindar" kitle üzerinden sadece politik iddialar ortaya atanlar da, kurulu sistemi kuran ve yöneten iktidarla yüzleşme ve hesaplaşma cesareti göstermeden sadece insanları "dindarlaştırma" amacı taşıyanlar da İslamcılık şemsiyesi altına dahil edilemez.
İKİ KİTAP ÖNERİSİ
Türkiye'de İslamcılık mevzusunu incelemekte kararlıysanız, bu konuda şu sıralar okuduğum iki kitabın kesinlikle atlanılmaması gerektiği kanaatindeyim. Yıllardır İslami bir mücadelenin içinde emek vermiş bir şahsın birikim ve tecrübesinden faydalanacağınız gibi bu konuda "içeriden" bir bakış açısıyla yazılmış iki kitabı da okumuş olursunuz.
Türkiye'de İslamcılığın Kökleri, Hamza Türkmen, İstanbul: Ekin Yayınları, Mayıs 2008.
Türkiye'de İslamcılık ve Özeleştiri, Hamza Türkmen, İstanbul: Ekin Yayınları, Mayıs 2008.
"[M]evcut dini anlayışa dokunmak istemeyen "dindar" kitle üzerinden sadece politik iddialar ortaya atanlar da, kurulu sistemi kuran ve yöneten iktidarla yüzleşme ve hesaplaşma cesareti göstermeden sadece insanları "dindarlaştırma" amacı taşıyanlar da İslamcılık şemsiyesi altına dahil edilemez."
Beytullah Bey,
Mevcut dini anlayış derken herhalde Milli Eğitim'in din dersi kitaplarında ya da Diyanet'in cuma günleri okuttuğu hutbelerde ifade bulan ve daha çok "Temizlik İmandandır" tarzında suya sabuna dokunmayan önermelerden ibaret olan resmi dini kast ediyorsunuz. Eğer kastınız bu ise, o zaman bu "dini anlayışa dokunmak istemeyen" insanları ya da bu insanları taban alarak politika yapmak isteyenleri İslamcı olarak nitelendirmek istememeniz makul olabilir. Ama ikinci kısım biraz problemli gibi. Çünkü bazı yanlışları eleştirmemeyi tercih eden ve sadece insanları dindarlaştırma amacı güden (herhalde Gülen Cemaati gibi) oluşumların İslamcı olamayacağını söylüyorsunuz.
Bu yaklaşım, İslamcılığı daha geniş olarak tanımlama kaygısından ileri geliyor sanırım. Zira genel geçer bir duruş ortaya koymayan ve söz konusu genelin sadece kimi tekil noktalarına odaklanan çevrelerin aldığı tavrın İslami (ya da sizin ifadenizle İslamsı) olsalar da İslamcı olarak nitelendirilemeyeceğini söylüyorsunuz. Ama (eğer kastınız bu ise) bana kalırsa böyle yaparak çerçeveyi genişletme adına aslında daraltmış olmuyor musunuz? Çünkü sizin yaptığınız tanıma göre, İslam dini adına bir şeyler yapmak isteyen insanlar sırf siyasi bir duruş ortaya koymadıkları (ya da koyamadıkları) için İslamcı olamıyorlar.
Ya da belki siz İslamcılık derken zaten baştan siyasal İslamcılığı kast ediyorsunuz, ama bunu belirtmediğiniz için ben yanlış anlıyorum?
Çerçeveyi daraltmaktan ziyade çerçevenin kendisinin zaten dar olduğu kanaatindeyim ama geniş tutuluyorsa, niyetimin daraltmak şeklinde okunması da doğru bir tespit kabul edilebilir. Mevcut dini anlayış derken devletin anlattığı resmi din tanımını da kapsayan ama aynı zamanda onu fazlasıyla da aşan bir "gelenek"ten bahsediyorum. Çünkü Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkede Kur'an eksenli ilahi bir dinden ziyade üretilen bir gelenek din gibi yaşanıyor. Mevcut dini anlayışın Kur'anın maksadına denk düşmediği kanaatindeyim.
Siyasal İslamcılık mevzusu da, mevcut dini anlayıştaki sorunlar gibi ise çok uzun bir "dini anlama" meselesine kapı aralar. Ama kısaca şunları söyleyebilirim: İslam'ın, kendisinden önceki tüm tevhidi dinler gibi, "siyasal" bir talebi her zaman varolmuştur. Din bir bütündür ve yönetme mevzusu da bu bütünün dışında kalamaz; İslam'ın siyasallığı da... Siyaseti dinden ayrı görme/gösterme çabaları İslam'ın doğasına aykırıdır. Çünkü "tevhid" Allah'ı birleme ise -ki öyle- O'nun "egemenliğinin" yeryüzünde de birlenmesi gerekmez mi? "Siyasal İslam" terkibi bu bağlamda yanlıştır. Çünkü siyasalın İslam'dan ayrı bir şey olduğu ama birilerinin bu iki ayrı terkibi yanyana getirdiği gibi yanlış bir sonuca yol açar.
Anlıyorum.
Peki şu sorulara ne diyeceksiniz?:
1- "Din bir bütündür ve yönetme mevzusu da bu bütünün dışında kalamaz" diyorsunuz. Ancak burada özneyi hep "din" olarak kullanıyor olsanız da, uygulama söz konusu olduğu vakit, yönetimi dinin kendisi değil, o dini temsil iddiasında olan kişiler gerçekleştirecek. O zaman hangi dini anlayışın uygulanacağına kim karar verecek? Seçim ile halk mı? Eğer öyle ise, kendini İslamcı olarak tanımlayan ancak iktidardaki İslami zihniyete katılmayan muhalifler kendi anlayışlarını dile getirmekte tamamen hür olacaklar mı? Aynı soru İslamcı olmayan kesimlerin temsilcileri için de sorulabilir.
2- İslamiyetin bir bütün olduğu düşüncesine Türkiye'deki hiçbir dini grubun itirazı olacağını zannetmiyorum. Ancak sizin de belirttiğiniz gibi, kimi müslümanlar belli çekinceler doğrultusunda her düşündüklerini söyleyemiyor ya da uygulama alanlarını sınırlı tutuyor olabilirler. Peki bu onların İslamcı olmadıkları anlamına mı gelir, yoksa bir tür gizli İslamcılık güttükleri anlamına mı? Eğer birincisi ise, ki ilk söylediklerinizden o anlam çıkıyor, o zaman bu durumda sizin İslam anlayışınız kişileri belli bir seviyede katılımcılığa zorluyor ve bu katılımcılığı görmediği takdirde dışlıyor ve kendinden saymıyor demek değil midir?
3- Herhangi bir İslami grup belli bir konuda uzmanlaşmış ve o konuda faaliyet gösteriyorsa, mesela yıllardır bir cemaatin yaptığı gibi Kuran kursu ve öğrenci yurdu açıp işletiyorsa, o zaman bu gruba sırf belli noktalara odaklanıyor ve kimi diğerlerine odaklanmıyor diye İslamcı değildir mi diyeceğiz? Yani herkes her işi aynı anda yapmalı ve sizin uygun gördüğünüz konularda (ki sözlerinizden bu konuların siyaset öncelikli olduğu anlaşılıyor) mutlaka belli bir katılımcılık mı sergilemelidir? Peki bir insan istese bile her konuda katılımcı olabilir mi? Dahası, böyle bir iddia, sizin uğraşmadığınız bir dalda faaliyet gösteren bir başka İslamcıya da aynı eleştirileri (bu sefer kendi uğraş alanını esas alarak) size yöneltme ve söz konusu alanlarda faaliyetiniz olmadığı için sizi İslamcı olmamakla itham etme hakkını vermez mi?
1. Bu maddedeki sorulara yönelik bir reçete maalesef yok. Şayet teorik zeminde konuşulacaksa olması gerekenler listesi çıkarılabilir ama pratiğe ne şekilde yansıtılabileceği konusu tartışılır. Sorular da, "bahsettiğiniz ilkelerin harekete dönüştüğü bir ortam var mı" sorusuna yönelik algılanmaya müsait. Cevabım maalesef olumsuz olacaktır. Şayet Kur'anı ve İslamı anlama hususlarında, temel kaidelerde ortak bir kanaat oluşabilse, zaten sorduğunuz sorulardaki sıkıntılar kendiliğinden çözülebilir. Ama yine genel konuşursak, düşünce ve ifade özgürlüğü herkes için her şekilde sağlanabilmelidir. Dini temsil iddiası ise hiçkimse için söz konusu olamaz. (Bu konuda sorularınıza doğrudan yanıt vermediğimin farkındayım, yalnız bu şu durumla ilgili: Sorularınız "Sen iktidar olsan ne yapardın" gibi, oysa ben şu sıralar mevcut durum gereği belki de nelerin yapılmaması gerektiğine kafa yoruyorum ve kendime "iktidar" da değilde "muhalefet" de bir rol biçiyorum. Bu sebeple "ideal" bir yönetim konusunda "yapılması gerekenler" listesi hazırlığında değilim... Bu "nasıl bir yönetim" sorusunu umursamıyorum şeklinde yorumlanmasın. Evet, İslam tarihi boyunca bu çok temel bir sorun olarak çok tartışılmış ve belki de sayfalarca metin yazılmıştır. Ama genelde yönetenlerin adaleti konusu gündeme alınmıştır, yaşanan durum gereği belki de... Ben ise, yönetenlerden de önce yönetilenlerin adaletli davranması gerektiği bir ortamın inşası derdindeyim. Çünkü kendi içinde, birbirine karşı adil olmayan bir toplum, nasıl adil yöneticiler bekleyebilir ki? Yaşadığım pratik içinde bu soruları uzun uzun düşünmek ve konuşmak bana erken gibi geliyor. Yakıcı sorunlar karşısında büyük ütopyalar kurup, o esnada büyük yangınları görmeyen kişi gibi olmak istemem. Bir karınca misali o yangına su taşıyabilmeliyim. Ateşi söndürebilir miyim bilemem, en azından safım belli olsun... Ama illa ki ilkesel bağlamda cevap vermem gerekirse, "herkes için adalet ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir yönetim" derim. Bunun özü itibariyle ya da şeklen nasıl mümkün kılınacağı sorusuna, benden şimdi hazır bir cevap isterseniz, açıkçası bunu o kadar kolay veremem. Herkesin katılacağı ayağı yere basmayan büyük iddialar/idealler ortaya atmak da istemem.)
2. Kanaatime göre, gizli İslam olmayacağına göre, gizli İslamcılık da söz konusu değildir. İslam'ın aktif bir katılımcılığı teşvik ettiğine inanıyorum ama katılmayanların durumu için de hüküm beyan etmek zorunda değilim. Bu kişilerin imtihanı ve nihai kararlar kişilere kalmış... Bu "İslam" konusunda böyledir ama "İslamcılık" bağlamında derim ki, iddiasız, tepkisiz ve edilgen bir hal kabul edilemez. Bu dışlamak mıdır? Zaten içeride olmayan, nasıl dışlanabilir? Bence bunu dışlama değil, pozisyonları ve sınırları netleştirme çabası olarak görebiliriz.
3. Bir fizik profesörü uzmanlık alanı olmadığı için "işkence" konusunda duyarsız ve tepkisiz kalabilir mi? İyi bir matematikçi sosyal konulardan soyutlanabilir mi? İyi bir ilahiyatçı insan hakları ihlallerine kayıtsız kalabilir mi? Derdimi anlatmaya bu sorulara verilecek cevaplar tam olarak yeter mi, emin değilim ama ne demek istediğim herhalde daha somutlaşmıştır. Bir konuda uzmanlaşmak, "insan" olma halimizi doğrudan ilgilendiren konularda edilgen kalmamızı meşrulaştırır mı? Elbette herkesden aynı yoğunlukta bir "faaliyet" beklenemez ama bunun karşılığı da kayıtsızlık ya da tepkisizlik olmamalı. Bahsettiğim bu konuda bir dengenin gözetilebilmesine dair...
"Bu maddedeki sorulara yönelik bir reçete maalesef yok. ... Şayet Kur'anı ve İslamı anlama hususlarında, temel kaidelerde ortak bir kanaat oluşabilse, zaten sorduğunuz sorulardaki sıkıntılar kendiliğinden çözülebilir."
İyi ama, herkes aynı fikirde olduktan sonra politikaya (yani politika üretmeye) gerek var mı? Farkındaysanız, sorunu çözme adına sunduğunuz öneri, ancak ve ancak sorunun bir şekilde ortadan yok olması durumunda işlevsel olabiliyor.
"Dini temsil iddiası ise hiçkimse için söz konusu olamaz."
Tamam. Ama dini kendi anlayışı çerçevesinde yorumlayıp uygulayan (ya da bir başkasının yaptığı yorumlamayı ödünç alıp uygulayan) kişiler, şahısları adına dini temsil etme gibi bir iddia ortaya atmıyor olsalar dahi, giriştikleri uygulamaların dayandığı yorum dini anlamda herhangi bir temsil hüviyetine sahip olmayacaktır denebilir mi?
"[B]en şu sıralar mevcut durum gereği belki de nelerin yapılmaması gerektiğine kafa yoruyorum ve kendime "iktidar" da değilde "muhalefet" de bir rol biçiyorum. Bu sebeple "ideal" bir yönetim konusunda "yapılması gerekenler" listesi hazırlığında değilim... Bu "nasıl bir yönetim" sorusunu umursamıyorum şeklinde yorumlanmasın."
Dikkat ederseniz CHP de öyle yapıyor. Yani iktidarların hemen her türlü uygulamalarını eleştirirken, bunu ortaya herhangi bir alternatif koymadan yapıyor. Yani varlığını sadece bir şeylere karşı olma üzerine bina ediyor. Aynı tavrın günümüz sol düşüncesi için de geçerli olduğu söylenebilir. Peki herhangi bir politik duruş, prensipler bütünü ya da alternatif düşünce ortaya koyamayan bir kişi ya da grubun ben şucuyum ya da bucuyum demesi bir anlam ifade eder mi? Bana sorarsanız, bu durumdaki bir kişinin İslamcıyım demesiyle İslam karşıtıyım demesi arasında işlevsellik itibariyle pek bir fark yoktur.
"Evet, İslam tarihi boyunca bu çok temel bir sorun olarak çok tartışılmış ve belki de sayfalarca metin yazılmıştır."
Ben sizin yerinizde olsam, kendimi ait hissettiğim düşünce geleneğinin kimi temel sorulara odaklanan literatürüne ve birikimine referans verirken "belki de sayfalarca" gibi bir nitelendirme yapmazdım. Herhalde bir dil sürçmesidir ama yine de belirtmek istedim.
"Ben ise, yönetenlerden de önce yönetilenlerin adaletli davranması gerektiği bir ortamın inşası derdindeyim. Çünkü kendi içinde, birbirine karşı adil olmayan bir toplum, nasıl adil yöneticiler bekleyebilir ki?"
Makul bir nedensellik ilişkisi kuruyorsunuz. Ama şayet böyle düşünüyor iseniz, o zaman daha önce (isim vermeden) Gülen Cemaati'ne yönelttiğiniz eleştiriler konusunda biraz daha dikkatli olmanız gerekmez miydi?
"Yaşadığım pratik içinde bu soruları uzun uzun düşünmek ve konuşmak bana erken gibi geliyor."
Aslında hemen her konuda konuşmak hepimiz için her zaman erkendir. Ama sonu olmayan bu yolculukta düşünsel anlamda bir ilerleme gerçekleştirebilmek için belli varsayımlardan hareket etmek ve belli tanımlar yapmak durumunda kalıyoruz. Yanılabilirliğimizin farkında olmak şartıyla bunda da bir mahzur yok. Ama şayet öğrenme sürecinin devam ettiğinin farkında isek, o zaman "Ben şu düşüncedeyim. Bu düşüncenin gerçek anlamı budur. Bu tanıma uymayan şu ve şu kişi ya da gruplar da bu yolda sayılmazlar" gibi total önermelerden de mümkün mertebe sakınmamız gerekir.
"Kanaatime göre, gizli İslam olmayacağına göre, gizli İslamcılık da söz konusu değildir."
Gizlilikten kastım, düşündüklerini söyleyecek hürriyete ya da cesarete sahip olmama durumuydu. Böyle bir durumda olan kişinin farkı, düşüncelerinde değil, ifadelerindedir. Yani gizli derken düşüncesini değil, düşüncesini kendisine saklamasını kast etmiştim. Bunun İslami ya da İslam yanlısı (ya da İslamcı) bir tavır olmadığını iddia ederseniz, o zaman Hz. Muhammed'in müslüman olan, ancak bunu açıklaması durumunda tehlike altına girecek olan kimi kişilere yeni kimliklerini gizlemelerini öğütlemesini de açıklayabilmeniz gerekir. Bulund