derinsular.com
Derin Sular: Makaleler
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

May 31, 2008

Eurovizyon'da Türkçe Şarkı ve Kimlik

Eurovizyon'da Türkiye adına yarışacak olan şarkının Türkçe söylenecek olması, Türk dili konusunda duyarlı olan kesimlerce takdirle karşılandı. Ancak konu ile ilgili tartışmalar, müziğin dili ya da kullanılan lisanın yarışmanın sonucuna etkisinden ziyade, milliyetçi gerekçelere odaklandı. Türk dilinin bayraklaştırılması olarak da nitelendirilebilecek bu tavır, aslında, Cumhuriyet ile birlikte daha radikal bir ivme kazanan Batılılaşma ile yine aynı dönemde güçlenen Türkçülük arasında kalmış bir neslin neredeyse bir asırdır sürmekte olan kafa karışıklığının bir ifadesiydi.

Cumhuriyet rejiminin Türkçülüğü, Mustafa Kemal'in 1929 sonlarından itibaren etkisi altına girdiği (o yıllarda bilimsel kabul gören) ırki köken merkezli kimlik politikaları doğrultusunda formüle ettiği Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi'nde ifade buldu. Bu iki nazariye, Türk ırkını tarihin başlangıcına yerleştirme düşüncesinin bir eseriydi. Bu çerçevede, Türk Tarih Tezi, Aryan ırkın merkezinin Avrupa değil, Orta Asya olduğunu öne sürüyor, Türklerin aslen Orta Asyalı olmalarından hareketle de medeniyeti dünyaya armağan eden ırkın Türkler olduğu sonucuna varıyordu. Yine bu tezle bağlantılı olan Güneş Dil Teorisi ise, dünyadaki bütün dillerin Türkçe'den türediği iddiasına dayanıyordu.

Cumhuriyet'in kurduğu eğitim sisteminin öğrencileri, bu türden bir 'üstün Türk ırkı' düşüncesiyle yetiştirildiler. Tamamen hayal ürünü kurgulara dayanan söz konusu ırkçı nazariyeler bugün itibariyle dünyada bilimsel ve politik çevrelerde ciddiye alınmıyor olsalar da, söz konusu şoven anlayış tek parti dönemini takip eden onyıllar boyunca ders kitaplarındaki yerini hep korudu. Bu anlayışa tipik bir örnek olarak, 1939 yılı basımı bir Yurtbilgisi ders kitabında yer alan şu cümleler gösterilebilir:

Orta Asya'dan sel gibi akıp yayılmış olan Türk milleti, dünyanın dört bucağına medeniyet ışığını ilk ulaştıran millettir. Mağara kovuklarına sığınan insanlara, evlerde barınmağı Türkler öğretti. Yüzlerce yıl evvel Türkün yaptığı eşsiz yapılara bugün bütün dünya şaşkın şaşkın bakıyor. Bütün dünya, kumaş dokumasını, hayvan yetiştirmesini Türkten öğrendi.

Binlerce yıldan beri kuvvetimiz ve kılıcımız önünde boyun eğen insanlığa; ata binmeği, kılıç kuşanmağı öğreten gene Türktür.

Cumhuriyet, özellikle 1932 yılından itibaren, bu gibi çok sayıda örnekle hem Osmanlı'yı paranteze alarak kendisini doğrudan Orta Asya ile irtibatlandırmaya, hem de o güne kadar Anadolu'da görülmedik bir biçimde Türklük düşüncesini halkı birbirine bağlayan bir ortak kimlik olarak inşa etmeye çalışmaya başladı. Ancak Cumhuriyet'in ulus inşa süreci sadece Türkçülük düşüncesine dayanmıyor, özellikle 1925'ten itibaren ısrarla üzerinde durulan radikal Batılılaşma da ortaya çıkarılmak istenen yeni kimlik için halen gerekli görülüyordu. Bir başka deyişle, Türklüğü her fırsatta yücelten ve bütün vatandaşlarını Türklükleriyle ve Türklüğün beraberinde getirdiği zengin mirasla iftihar etmeye teşvik eden Cumhuriyet, onlara aynı zamanda Batılılar gibi olmaları gerektiğini söylemeye de devam ediyordu. Şöyle ki, müziğinden aksanına, folklorundan kıyafetine kadar yerel kültüre ait olan herşeyi gericilikle ilişkilendiren tek parti rejimi, ideolojisine milliyetçilik ilkesini entegre etmiş olmasına rağmen, halen hakim kültürü mümkün mertebe ortadan kaldırma ve Batılılar gibi giyinen, Batılılar gibi yiyip içen, Batılılar gibi düşünen ve nihayetinde hayatını Batılılar gibi yaşayan bir "Türk" toplumu inşa etme gayretini sürdürüyordu. Ancak, Kemalizm eleştirilerinde sıklıkla ortaya konduğu gibi, bu denli radikal bir Batıcılık, bütün dünyaya medeniyet adına herşeyi ilk başta öğretmiş olma iddiası ile yan yana konduğunda ciddi bir çelişki ortaya çıkıyordu.

Söz konusu çelişki, Batıya bir yandan hayranlık duyup ona benzemeye çalışırken, diğer yandan propaganda mahsulü, inanılması güç faraziyeler doğrultusunda kendisini Batıdan farklı ve üstün olduğuna ikna etmeye çalışan, kafası karışık bir insan tipini sonuç verdi. Eurovizyon şarkı yarışması hakkında söylenenler bu arka plan göz önüne alınarak değerlendirildiğinde, bu konuda gerçekleşen tartışmaları Cumhuriyet döneminde yaygınlaşan zihniyetin tipik yansımaları olarak görmek mümkün.

Özellikle tek kanallı devlet televizyonunun gündemi belirlediği yıllar boyunca Eurovizyon'a hak ettiğinden çok daha büyük bir önem vererek bu yarışmayı ülke adına bir gurur meselesi olarak algılayan kitlelerin söz konusu zihniyetin temsilcilerine karşılık geldiği söylenebilir. Batı karşısında ölçüsüz bir hayranlık ve eziklik duygusuyla bocalayan ve yarışmada başarısız olmayı 'Batılılara rezil olmak' olarak nitelendiren bu anlayış, Türklüğü de bir tür 'kendini ispat etme kaygısı'na indirgedi. Söz konusu 'kendini ispat' da yine Türkiye'nin başarılı bir şekilde Batılılaşmasıyla mümkün görüldüğünden, Türkçülük ile Batıcılık arasında (Türkçülük aleyhine işleyen) simbiyotik bir ilişki doğmuş oldu. Bunun sonucunda da, inkılapçılık ve milliyetçilik ilkelerinde ifade bulan bu iki anlayış arasındaki şüpheli bütünsellik de iyice bozulmuş oldu.

Türklüğün, "rüştü Batılılara ispat edildiği ölçüde kıymetli olan" bir kavram haline gelmesi, ne Batıcılıktan ne de Türkçülükten vazgeçebilen kitleler için uluslararası bir şarkı yarışmasına Türkiye'yi temsilen katılacak şarkının hangi dilde söyleneceği konusunu önemsiz kılmıyor. Aksine, şarkının Türkçe söylenmesi (ve mümkünse bu Türkçe şarkının başarılı olması) düşüncesi, bir yandan kadim Türklük damarına basması itibariyle Cumhuriyetçi zihniyetin milliyetçi duygularını tatmin ederken, diğer yandan da icra edilen müziğin Batı kaynaklı olması itibariyle Türkiye'nin Batılı yüzünü ortaya koymuş oluyor. Bu noktada da, "Batı müziği enstrümanlarıyla yapılan, Batı müziği ritimleriyle kurulu olan ve Batılı bir sound'a sahip olan bir şarkı bir de İngilizce söylenmiş olsa ne fark eder?" sorusu artık anlamsız hale geliyor.

Bu konu, elbette, İttihadçılığın 1920'li yıllarda Türkiye'de iktidara gelen radikal Batıcı kolunun o yıllarda Türk müziği yasağı uygulamasına gitmiş ya da vapurlarda insanlara zorla klasik Batı müziği dinletmeyi bir Batılılaştırma aracı olarak görmüş olması sonucunda ortaya çıkan çelişkili zihin yapısından ibaret değil. Müzik konusu, Türk siyasal rejiminin kimlik ve Batılılaşma politikaları doğrultusunda ürettiği zihniyet yapısı adına iyi bir gözlem alanı sunuyor olsa da, asıl sorun, Türk halkını dünyayı daha 'biz ve onlar' çerçevesinde şekillenen klancı bir bakışla ve bu bakışın doğurduğu kompleksli yaklaşımlarla algılamaya zorlayan Kemalist paradigmada gizli. Böyle bir zihniyetin kendisini dünya vatandaşı olarak gören insanlar ortaya çıkaraması bir yana, Türkiye içindeki farklı kimlikleri ülke adına tehdit olarak etiketleyebilecek denli ileri gitmesi dahi fazlasıyla kolay. Zira, yine müzikten bir örnek vermek gerekirse, günümüzde Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği ve hatta Klasik Türk Musikisi olarak referans verilen müzik türlerinin ya da bu müzik türlerinin icra edildiği enstrümanların hiçbirinin Osmanlı'yı paranteze alarak göçebe (yani şehirsiz) bir Orta Asya medeniyetine dayandırılması mümkün olmadığı gibi, bütün bu birikimi Anadolu ve çevresindeki medeniyetler ve bu medeniyetler arasındaki etkileşimleri göz ardı edilerek açıklamak da mümkün değildir. Çünkü Anadolu medeniyetleri Orta Asya medeniyetine eşit değildir; hiçbir zaman da olmamıştır. Hatta eşitlik bir yana, arada (1930'lardan bu yana ısrarla iddia edildiği gibi) kuvvetli bir bağ da yoktur.

| Yorumlar (23)

Okuyucu Yorumları (23)

Bir defa da Lazca veya Kürtçe şarkı ile katılsak?

Hayal mi?

Milli takintimiza sonunda parmak basmissiniz. Bekliyordum ne zamandir.

Bu yarisma basladigi yillardan beri cok buyuk bir takinti haline getirildi. Bunu tabii ki milli asagilik kompleksiyle iliskilendirmek olasi. Avrupa'da basari kazanmak, onlara gol atmak, "bakin biz de sizdeniz" gibi bir mesaj vermek saniyorum amaclanan.

Basit haliyle bakildiginda bir "beste" yarismasi. Yani juri notalarin duzenlenmesine puan vermek durumunda. Yapilan showlarin, giyilen kiyafetlerin, sarkilarin dilinin, basta ve sonda yapilan tanitimlarin puanlamada hic etkisi olmamasi gerekiyor.

Ikinci linkte son ornegi goruldugu uzere, puanlama tamamen olmasa da oldukca politik. Turkiye Azerbaycan ile 12 puan gondermesi yapiyor birbirine. Yunanistan da nedense Ermenistan'a gomuyor 12 puanini. Bu tur "tesadufler" nedense her yil tekrarlaniyor. Politik mesajlar havada ucusuyor.

Bu yarisma neredeyse her Turkiyeli ailede onemsendi yillarca. O gece ya insanlar plan yapmazlar, yapanlar da gittikleri yerlerde televizyon karsisinda ailecek seyrederler. Herkes once muzik bilgisi dahilinde muzikal yorumlar yapar parcalara. Ancak puanlama geldiginde bunun zaten politik oldugunu o yuzden bizim de "dostlarimiza" puan vermemiz gerektigi soylenir. Bazen Yunanistan'a yuksek puan verilerek, dostluk mesajlari gonderilir. Tabii karsiligi da biraz daha dusuk bir puan olarak geri gelir. Bir anda bir Ege Turkusu kivaminda ici sicacik olur insanlarin. "Iki saatte Atina'dayiz" diyenler bile agizlarini tutarlar o an.

Eurovision kurulusu itibariyle bir beste yarismasi gibi gorulse de hicbir zaman olamadi. Icinden guzel parcalar da cikmadi fazla. Bir San Remo muzikalitasine asla erisemedi mesela. Avrupa'nin egemen Anglo Sakson kulturunun bir dayatmasi oldu cogu zaman. Kendi tarzinda muzik yapmak isteyenlerin sonu genelde husran oldu. Anglo Sakson kulturu evrensellesirken, Ingilizce'de beraberinde geldi.

Bana ilginc gelen, Rock. Bu muzige ne kadar Turkce soz yazarsaniz yazin Turk kulturuyle uzaktan yakindan alakasi yok. Icindeki sozleri hangi dilde soylerseniz soyleyin, sarkinin verdigi duygu cok farkli olmaz saniyorum. Boyle bir sarki yarismasina kopuzla, yarenle, zurnayla katilmiyorsaniz dilinin Turkce olmasi israrinda ben yapay bir durum seziyorum.

Bu yarismanin halen gordugu onem, muzigin aksine, ulkemizin kendini nerede gormek istedigiyle ilintili saniyorum.

Yarışmada jüri diye birşey yok Levent bey. SMS oylarıyla ülke puanları belirleniyor. İzleyiciler oy kullanıyor. Örneğin kanlı bıçaklı Bosna ve Sırbistan birbirlerine puan verebiliyor azınlıklar nedeniyle.

Yarışma siyasi olmaktan çok diaspora lobilerinin kendini göstermesine dönüştü. O yüzden de prestiji iyice düştü. Yani gurbetçi ve azınlık oyları belirleyici oluyor. Zaten izlenecek tarafı da o. Kim kime neden vermiş öğrenilebiliyor. İsviçre'de ciddi bir Arnavut azınlık olduğunu öğrenebiliyorsunuz mesela :) (İsviçre, hiç iddiası olmayan Arnavutluk'a 8 puan verdi)

Bir de bu rock olur mu olmaz mı demişsiniz de Levent bey. Müzik evrenseldir sözü hiçbir şey çağrıştırmıyor mu size? Hele ki rock gibi evrensel olma iddiasını gösteren bir müzik türü bence her daim geçerliliğini korur. punk rock ve heavy metalin milliyeti yoktur!

Ahmet Cem Bey,

Sonucta SMS yi gonderenler de bir tur juri degil mi? Benim juriden kastim sandalyeye oturup bekleyen bir grup secilmis insan degildi zaten. Jurinin kim oldugu sonucta yarismanin beste yarismasi oldugunu etkilemiyor.

Diaspora lobileri de sonucta siyasetin ta kendisi. Siyaseti de parlementodaki sandalyede oturan 500 kisiye indirgememek daha dogru diye dusunuyorum. Bu yarismalarin demografik yapi hakkinda fikir verdigi gorusunuze katiliyorum.

Muzigin evrenselligi kismi evreni hangi buyuklukte tanimladiginizla alakali olabilir mi? Simdilik dunya boyutunda saniyorum soyleminiz.

Evet rock oldukca yaygin bir muzik turu. Asagi yukari dunyadaki bircok kulturun muzigiyle yogrulmus durumda, haklisiniz. Muzigin bir dil oldugunu dusunursek rock artik bu isin Ingilizcesi olmus diyebiliriz. Rock'in bu derece yaygin olmasini sadece muzikalitesiyle aciklamak mumkun mu? Yoksa bir kultur tarzinin yuz kusur yillik yayilimci politikasi da var mi isin icinde?

Rock tabii ki kullanilabilir buna karsi oldugumu sanmayin. Ama son paragrafimda kullanilan dilin Turkce olup olmadiginin onemli olmadigi vurgulaniyor. Bir beste yarismasinda konusulan dilden bahsetmemiz zaten cok ilginc.

Sadece saydiginiz (sizin hoslandiginiz) tarz olan muziklerin degil, baska muzik turlerinin de milliyeti, dini yok. Bu muzigin evrenselligi kadar egemen kulturun, kultur asisinin tuttuguna isaret etmiyor mu?

Söylediğiniz çok kilit bir nokta.

Bir şeyi, doğduğu yeri baz alarak yayılmacı kültür vs. gibi algılamak yerine etkilerini gözlemlemek gerekir.

Yoksa futbol ve demokrasi de Batı kaynaklı. Batı, demokrasiyi Antik Yunan'dan, futbolu ise sömürgelerdeki oyunlardan aldı. O yüzden kopyalamaktan ve taklitten korkmayalım.

Sanılanın aksine kopyalamak iyidir. Yaratıcılığı gösterir. Kopyalanan şeyin gelişmesine katkıda bulunur.

Yayılmacı ülkeler iyi taklit eden ülkelerdir. Örnek olarak ABD'nin "milli" yiyecekleri hamburger ve pizza aklıma geliyor. Hamburger Almanya, pizza ise İtalya kökenli.

'Kopyalama' ifadesi rahatsızlık verebilir. O nedenle 'etkileşim' demek daha doğru. Ancak asıl sorun, kopyalama/etkileşim değil, herhangi bir kültüre ait kimi öğelerin otoriter bir yönetim tarafından bir başka topluma zorla dayatılması.

Tesaduf ogle yemeginde Brunei'li dostumla 70'li ve 80'li yillari konusuyorduk. Dallas dizisini takiben JR'a ozenen kovboy sapkali tipler Malezya sokaklarinda geziyormus o yillarda.

Kopyalamanin veya etkilesimin iyiligi kismini sizin degerlendirmenize birakarak kopyaladiginiz seyleri gelistirme misyonu yerine yerel kulturunuzu gelistirmek nasil olur? Herhalde diger yerel muzikler kiytirik da sadece rock muzigini gelistirmeye calisiyoruz butun dunya.

Bu arada, Amerika'nin pizzasinin Italyan pizzasindan, hamburgerinin de Alman hamburgerinden daha iyi oldugunu da sanmiyorum. Futbol ve demokrasi de vazgecilmezlerden ne de olsa. Taraftarlari da oldukca paralel.

"Kopyalamanin veya etkilesimin iyiligi kismini sizin degerlendirmenize birakarak kopyaladiginiz seyleri gelistirme misyonu yerine yerel kulturunuzu gelistirmek nasil olur?"

Yerel kültür dediğimiz şey de geçmişte etkileşimden payını almamış değil ki. İnsanlar tarih boyunca birbirlerinden bir şeyler öğrendiler. Birilerinin bir zamanlar çizmiş oldukları siyasi sınırları sosyal ve kültürel alana da taşımak çok da makul sayılmaz. Kaldı ki aramaya kalksak yerel kültür içerisinde de aynı rengin farklı tonlarına her zaman rastlayabiliriz. Bence dünya vatandaşı olmanın kimlik reddi anlamına gelmediğini fark etmek lazım.

Bence olguları kültürel olarak kodlamaktan vazgeçmeliyiz.

Yerel kültürün geliştirilmesi diye bir şey olamaz. Zira yerel kültürün bir yaşanmışlığı ve muhafazakar bir tarafı vardır. Geliştirmeye kalktığınızda orjinalliği gider.

"Yerel kültürün geliştirilmesi diye bir şey olamaz. ... Geliştirmeye kalktığınızda orjinalliği gider."

"Hadi hep birlikte kültürümüzü geliştirelim" diyerek işe başlarsak elbette öyle olur. Ama bu tür şeyler kendi olağan seyri içinde zaten her gün her dakika değişirler. Bu kimi zaman değişerek gelişme şeklinde olur, kimi zaman da olmaz.

"Yerel kültür dediğimiz şey de geçmişte etkileşimden payını almamış değil ki. İnsanlar tarih boyunca birbirlerinden bir şeyler öğrendiler"

Yani bunu kim reddedebilir ki? Benim dikkat cekmek istedigim nokta farkli. Nedense kopyalanan veya etkilesilen Avrupa veya Amerikan sanati-muzigi oluyor. Tesaduf mu bu? Turku'yu Flamenco formatinda soylediniz, eh iyi cok guzel benim de hosuma gidiyor. Peki neden Mali'nin yerel calgisiyla veya Urdu ezgisiyle etkilesilmiyor? Kultur emperyalizmini irdelerken sanki kulturel etkilesimi reddediyor durumuna dusurdunuz beni.

Kulturun gelistirilmesi tabii ki "haydi Selami turku yap" formatinda olmaz. Sukriye Tutkun bir soyleside opera egitimi aldigi halde turkuye yonelmesini ait hissetmekle aciklamisti. Insanlari ozgur biraktiginizda zaten dogal etkilesim olacaktir. Zorlama etkilesimde Adnan Saygun'un ucube besteleri cikar. Ben oturup konsey kurup "haydi kultur gelistirmeye kafa yoralim" demiyorum. Ahmet Bey'in cumlesinde soyle deniyordu:

"Sanılanın aksine kopyalamak iyidir. Yaratıcılığı gösterir. Kopyalanan şeyin gelişmesine katkıda bulunur."

Gelisme lafi buradan alindi. Yerel kultur gelistirilmez ama yabanci kultur gelistirilebilir gibi bir anlam cikiyor.

Demek istediğim;

Yerel kültüre neden yerel diyoruz. Çünkü belli bir süre geçtikten sonra toplumca kabul görüyor ve ister istemez bir noktadan sonra kabuk bağlıyor, yerelleşiyor. Değişime kapalı oluyor. O yüzden geliştirilmesi kolay değil.

Örneğin Türk Sanat Müziği'nin kendi iç gelişiminde pek çok farklı türden etkilendiği söylenebilir. Ancak bugün TSM ile ilgili bir dönüşüm girişimi TSM severler tarafından aforoz edilecek hatta bunu milli bir davaya dönüştürecek insanlar da çıkacaktır.

Kültür emperyalizmine gelince;

O konuda tamamen kapitalist maskemi takıyorum ve diyorum ki: piyasada satılabilen kültürel ürünler ayakta kalır. Pazarlanamayan ürünler de çürümeye mahkumdur. Örneğin klasik Türk mutfağının dünya çapında belli bir yere gelmesi mümkün değildir. Zira satılabilirliği (fast-foodabilitesi) yoktur. En iyi ihtimalle dünya pazarında egzotik bir tad olmaktan öteye geçemeyecektir.(Kuru fasulye pilavı pakette satarım diyorsanız o ayrı.)

O yüzden illa ki bir kültürel unsur korunmak isteniyorsa satılabilir hale getirilmelidir. Örneğin bir tarihi köşkü çürümeden korumak istiyorsanız orasını turistik bir cafe yaparsınız.

Yukarıdaki hiçbir cümleye katılmıyorum.

Her kültür ve medeniyet, başkalarıyla mutlaka etkileşimde bulunmuş olsa da nihayetinde yereldir - ve iyi ki de öyledir. Yerel olmasında ne mahzur var? 'Yerel' kelimesini adeta kızılderililer için kullanılan ve ilkellik çağrıştıran 'yerli'ye yakın bir anlamda kullanmak makul olabilir mi? Hem yerellik neden değişime kapalılığı da beraberinde getirsin? Alternatiflere imkan tanımayan kapalı bir toplum olmak başka, yerel olmak başkadır.

Konunun kapitalizm ile ilişkilendirilmesi de ilgisiz. Ekonomik anlamda doğru olan (ki bu doğruluk epey tartışılır), kültürel anlamda da doğrudur denilebilir mi? Hem çoğunluk tarafından talep edilen (ya da güçlü firmalar tarafından arz edilen) bir değer/ürün/alışkanlık neden diğerlerinden daha kıymetli/muteber/nezih olsun? Kaldı ki böyle 'piyasa' değerler (ortalama tüketiciye hitap ettiği için) neredeyse her zaman bayağılık ve sıradanlığı hakim kılar.

Evet, piyasada ayakta durabilenler, gerçekten de pazarlanılabilen ürün ya da değerlerdir. Ama bu durum, ne pazarlanmaya çok müsait olmayanları daha değersiz kılar, ne de daha az insan tarafından tercih edilen şeyler için 'Bırakalım yok olsun' demeyi gerektirir. (Mesela en değerli kitaplar en çok satan kitaplardır denebilir mi?)

Kendi adıma, (bugünkü gibi) pis bir piyasadan uzak durmayı ve fazla göz önünde olmayan güzellikleri gerek koruyup gerekse keşfetmeye çalışarak en azından kendi dünyamda canlı tutmayı tercih ederim. Bu, isteyenlerin fast-food ile karın doyurmaya devam edebilecekleri, ama benim (sözgelimi) kendi yemek kültürümü buna indirgemek istemediğim anlamına geliyor.

Ben söylediklerimin arkasındayım. Cevabınız pek bir şey içermiyor. Biraz daha zenginleştirirseniz sevinirim.

"Konunun kapitalizm ile ilişkilendirilmesi yanlış" cümlesinde gülmekten kendimi alamadım. Hiçbir konuyu kapitalizmle ilişkilendirmek yanlış olmaz şu an yaşadığımız dünyada.

Cumhuriyetin kuruluş amacında Osmanlı'dan kopma fikri vardı. Bunun nedenlerini herkes farklı şekillerde açıklayabilir ama bu konumuz değil.

Ziya Gökalp in hayatını okuduğum bir kitapta Baytar mektebindeki Ermeni kökenli hocası ona "bir millet yaratmadan devlet yaratılmaz" demiş. Daha sonra İttihat Terakki ilişkileri yazılar, kitaplar ve "bir milletin uyanışı".

Bence bu teorilerden en çok Türk Kültürü zarar görmüştür. Resmi söylemin desteklediği, şişirdiği bir kültürün halk tarafından benimsenip geliştirilmesi beklenemez. Oysa kültür halkın yaşattığı bir olgudur, günlük yaşamdan beslenir. Neyse ki Alevi toplumu Şaman kökenleri gereği sazlarıyla sözleriyle devlete karşı duruşlarıyla Türk kültürünü yaşayan bir kültür olarak korumuştur. Dilimizin en estetik en melodik ifadeleri bu türkülerde, deyişlerde gizlidir. Sözümün özü, bence resmi söylemin en önemli kurbanı Türk kültürüdür ve bin yıldan fazladır Anadolu'da yaşamaktadır. Artık sadece Orta Asya'dan bahsetmek anlamsızdır.

Eurovizyon'a gelince, şahsen gereksiz bulduğum bir yarışma ama sadece Türkiye'nin değil bütün ülkelerin kendi dilleriyle yarışmaları gereken bir yarışma olduğunu düşünüyorum. İngilizcenin tahakkümü baydı artık. Söz konusu olan aslında müzik yarışması değil, şov gösterisidir. Sertap Erener'le Batılıların "harem" fantezilerine hitap ettiğimiz için birinci olduk. O kadar kısa bir süre içinde benim gibi müzikten anlamayan bir sürü abuk sabuk insan ancak en renkli ve ışıltılı olanına oy verir. Gereğinden fazla önem atfedilen bir yarışma bu.

Ama gözardı edilmemesi gereken bir şey daha var, bu yarışmanın seyircisi bir sürü insan var, bunlarda oluşan sempati bazen turizm gibi alanlarda insanları etkilemeye yarayabiliyor. Türkiyenin de bu alanda işine yarayabilir.

Zamanımızda kültürümüz belly dance ve rakıdan ibaret olduğu için ve içselleştirilmiş ve yaşayan bir müzik kültürümüz olmadığı için kendimize ait bir müzikten bahsetmek zor. Aslında bunun bize özgü bir şey olduğunu da sanmıyorum. Eurovision'daki hiçbir şarkıda hiçbir yerellik yok. Hepsi birbirine benziyor. Neyse ki artık aşağılık kompleksiyle söylediğimiz "işteee operaaa" gibi saçmalıklar yok. Bence şarkının Türkçe söylenmesi de, milliyetçilikten çok bu kompleksten biraz sıyrılmakla ilgili. Zaten Mor ve Ötesi'ndeki çocukların konuşmaları da bunu gösteriyor. Biz eğlenmek ve eğlendirmek için buradayız diyorlar. Eh, ben yaptıkları müziği seviyorum. Ne Eurovision için ayrı bir dümbelek davul atraksiyonu yapmışlar, ne arka planda Pamukkale, Düden Şelalesi görüntüleri var. Adamlar çıkıp müziklerini yaptı, başka da hiçbir şey yapmadılar, helal olsun.

Blue guzel soylemis. Serdar Bey'in yazisini da zevkle okuduk.

Bunca yillik seruveninde bir tek sarkisini bile donup dinlemeye deger veremeyecegimiz uyduruk bir sarki yarismasi icin ne yorumlara girdik.

Butun bu batililasma ugraslarin sonunda ortaya cikan asagidaki linkteki zorlama garabetler de olayin bir baska parcasi. Bati tinilari olan muzik yapmayalim demiyorum. Neyi istiyorsak, neyi seviyorsak onu yapacagiz. Ama boyle sacmalamanin da alemi yok ki kardesim.

http://www.youtube.com/watch?v=727cbzlGnuo

Bir de suna bakin.

http://www.youtube.com/watch?v=QRZm26EJEe4&feature=related

Bir onceki yorumda gonderdigim linkle bu link arasindaki fark Turkiye'deki iki kesim arasindaki farki tamamen ortaya koyuyor aslinda.

Videolara bırakılan yorumlar arasındaki fark da CHP'nin normal şartlar altında neden seçim kazanamadığını gösteriyor sanki. :)

Engin Ardic'in CHP ile ilgili bugunku yazisi (4 Haziran 2008) da secimleri neden kazanamadiklarini hayli kronolojik olarak irdelemis.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca