April 15, 2008
Ya Hep Ya Hiç Kültürü
Kişisel sitemin aphorisms bölümüne geçenlerde şöyle bir cümle eklemiştim: "Since childhood, people who knew me tended to either like or hate me so much. For some reason, there has rarely been a midway between extremes." Bugün tekrar düşündüğümde bu durumun sadece Türkler için geçerli olduğunu fark ettim ve cümleyi şöyle değiştirdim: "All the Turkish people who got to know me personally tended to either like or hate me so much. For some reason, there has rarely been a midway between extremes." (Dikkat edilirse, burada beni site üzerinden değil, şahsen tanıyan insanlardan bahsediyorum.)
Türkiye'de herşeyi ya hep ya hiç mantığı ile ele alma eğilimi maalesef çok güçlü. Mesela iki yıl evvel, Düşler ve Erdemler'de, yeni çekilen Hababam Sınıfı filmlerine IMDB kullanıcılarının verdikleri oyların niteliği ile ilgili çok önemli bir değerlendirme yapılmıştı. Şöyle ki, sitenin kullanıcıları her filme 1 ila 10 arasında bir rakama karşılık gelen bir oy verme durumunda iken, Türkler daha çok ya 1 ya da 10 verme eğiliminde oluyorlardı. Örneğin, oy veren her iki Türkten biri, o günlerde gösterime giren Hababam Sınıfı filmine ya 1, ya da 10 vermişti. Yazıda bu durum ile ilgili şöyle bir yorum yapılıyor:
Bir sinema filmini değerlendirirken bile ya hep ya hiç mantığının, hain/kahraman, siyah/beyaz şablonlarının bu şekilde karşımıza çıkıyor olması oldukça ilginç ve üzücü değil mi? Bir filmi izleyip, şu, şu, şu özelliklerini çok sevdim ama bu, bu, özellikleri iyi değildi deyip 6 ya da 7 vermek aynı filme 1 ya da 10 vermekten daha zordur. Bir kafa disiplini gerektirir. Düşünce tembeli olmamayı gerektirir.
Ya hep ya hiç mantığının (ve bu mantığın doğurduğu kavgacı zihniyetin) sadece sinema ya da siyaset gibi farklı fikirlere sıklıkla rastlanan alanlara yönelik yaklaşımlarla sınırlı kalmayıp, Türk insanının dünyayı ve hatta varlığı algılayış şeklinde de doğrudan belirleyici olduğu söylenebilir. Son derece geniş bir şekilde incelenebilecek olan bu konu sadece kişisel ilişkiler bazında ele alındığında, etrafındaki herşeyi iki boyutlu sevgi/nefret ya da biz/onlar ilişkisi içinde değerlendiren bir zihniyetin varlığı göze çarpıyor.
Herşeyi bir sevgi/nefret ilişkisi içerisinde ele alma eğiliminde olan zihniyete, birilerine ya da bir şeylere 'gıcık olmak' için sebep arayan (ve o sebebi mutlaka bir şekilde bulan) insanlar örnek verilebilir. Böyle bir zihniyetin ürettiği yığınların tahammülsüz, kavgacı ve belki de hepsinden önemlisi 'meraksız' olacağı açık. Ancak yargılayıcı zihniyetin toplum hayatı üzerinde çok daha geniş yansımalara sahip olduğu da bir gerçek. Zira herkes, diğer herkesin bakışlarının dostane olmaktan ziyade yargılayıcı olduğunun (farkında olmadan) farkında olduğu için, başkalarının ne dedikleri, ne diyecekleri ya da ne düşünecekleri de haliyle herkes için çok önemli ve belirleyici olmaya başlıyor. Söz konusu belirleyicilik doğrultusunda hayatını başkalarına yönelik bir tür prezentasyon gibi yaşamaya başlayan bu insanlar için de, (sözgelimi) giysilerinin markası, bindikleri arabanın değeri ya da kullandıkları telefonun modeli doğal olarak bir statü göstergesi haline geliyor.
Klancı zihniyete karşılık gelen biz/onlar ilişkisinin ise, iç içe geçmiş daireler formuna karşılık gelen bir tür karşıtlıklar oyununda ifade bulduğu söylenebilir. Kendisi ile aynı daire içerisinde bulunan insanlarla olmadık sebeplerle de olsa mutlaka küçük ve önemsiz de olsa bir çatışma zemini bulan insanlar, söz konusu dairenin dışına çıktıklarında ise, bu sefer de üst kimliklerinin gerektirdiği tavrı takınarak (bir yandan başka konularda uyuşmazlık içinde oldukları) kişilerle bu sefer birlikte hareket ederek, daha başka kişilerle daha üst perdeden bir kavgaya girişiyorlar. Örneğin, sonucu ekran karşısındaki seyircilerin oylarıyla belirlenen bir amatör müzik yarışmasında, pek çok insan yeteneğinden bağımsız olarak, sırf memleketlisi olduğu için bir adaya oy gönderebiliyor. Bir başka deyişle, kişiler, bir müzik yarışması gibi zararsız ve eğlence merkezli bir konsept çerçevesinde dahi, asıl konuyu görmeyip, (sanki başka bir şehirde yaşamak suçmuş gibi) zihinlerinde canlandırdıkları teritoryal bir dayanışma ilişkisi doğrultusunda hareket edebiliyorlar. Şehirlerarası seviyedeki klancılık, bir kademe yukarıda ele alındığında da, sürü halinde bir yerlere email ya da oy gönderek Atatürk'ü, Türklüğü(!) ya da ülkeyi temsil ettiği düşünülen başka şeyleri savunmak gibi eylemler göze çarpıyor. (Bu tür ilişkiler aile ve hatta aile içi ilişkiler gibi çok daha alt seviyelerde de ele alınabileceği gibi, klancı zihniyetin aynı seviyede körüklediği çok sayıda farklı çatışmaya da yatay bir bakışla odaklanılabilir.)
Gerek sevgi/nefret, gerekse biz/onlar türü yaklaşımlar, sadece düşünce ve eylemleri itibariyle sorunlu insanlar üretmiyor. Bu yaklaşımların çok daha vahim bir sonucu, bu zihniyetin tesiri altındaki kişilerin kendi kimliklerini, belli karşıtlıklar, anlamsız aidiyetler ya da anlamlı kimi aidiyetler adına anlamsızca savunma şekilleri ile tanımlama durumuna gelmeleri. İnsanların kendilerini ne olduklarından ziyade, neye karşıt olduklarıyla tanımlamalarını sonuç veren bu anlayış, toplum içindeki kimliklerin negatif tanımlama yoluyla oluşturmakta olması itibariyle toplumsal huzur adına da fazlasıyla tehlikeli.
Onbinlerce insanın (sözgelimi) kimi partilere ya da politik figürlere ne kadar çok kişinin karşı olduğunu birilerine gösterebilme amacıyla üye oldukları kimi Facebook gruplarının tartışma forumlarının bomboş olması ya da söz konusu grupların sayfa içeriklerinin hemen her zaman sadece ağız dalaşı denilebilecek türden seviyesiz duvar mesajlarından ibaret olması, negatif tanımlama yoluyla oluşmakta olan kimliklere daha güncel bir örnek kabul edilebilir. Türklerin neden dünya vatandaşı olamadıkları, ya da günümüzde dünya vatandaşı kabul edilebilecek kimi Türklerin neden ülkede hakim olan hegemonik zihniyeti pek çok yönü itibariyle reddettikleri sorusunun cevabı da zaten negatif kimlik ile de ilişkili olan ya hep ya hiç kültüründe gizli. Ancak gerek sevgi/nefret, gerekse biz/onlar şeklinde ortaya çıkan yargılayıcı ve kavgacı bir zihniyetin sebepleri, sonuçlarından çok daha önemli.
Okuyucu Yorumları (7)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Bahsettiginiz seyi ben de yillardir elestiririm. Ama siz hakkini vermissiniz dogrusu.
Bir ornek de ben vereyim. Biliyorsunuz gazetelerin online sayfalarinda haber yorumlari var. Milliyet'inkinde 3 secenekle yorumlari oyluyorsunuz. Ondan tarafayim, karsi tarafayim veya ne alakasi var (notr) gibi uc secenek var. Burada secenekleri koyanlar zaten bahsettiginiz insanlardan.
Hurriyet versiyonundakini degistirdiler. 5 secenege cikti. Ancak ara secenekleri isaretleyen yok. Mesela bir dusunceye "kotu" veya "normal" diyen az, "cok iyi" veya "cok kotu" diyenler cogunlukta. (Zaten cok lafini cumle icinde ne siklikta kullandiginiz da ele verici bir davranis).
Kendinizle ilgili yazdiginiz kismi okuyunca kendimi dusundum. 4-5 saatlik beraberligimizde ben Serdar Kaya icin ne demistim kendime?
Sizi bir ekstremle tanimlamam olanaksiz. Isinizi iyi yaptiginiz icin, ilkeli oldugunuz icin elbet begeniyorum. Ilk gozume carpan sey, espri anlayisinizin benimkinden farkli olduguydu, ama kendine ozgu oldugu icin zamanla sizi saran bir espri anlayisiydi. Olaylara bu sekilde bakinca da komik gorunuyormus dedirttiren bir anlayis.
Ince ayari olan bir insansiniz. Sizi tartmak icin kefeli-kilolu teraziden cok altin terazisi lazim. O ince gramlari tek tek koyarak, bekleyerek tartmak lazim.
Yazilarinizin altina 1'den 10'a kadar bir puanlama sistemi koyabilirseniz aslinda bu site okuyucularinin Turk toplumuyla benzerlikleri veya farkliliklarini irdeleyebilirsiniz diye dusunuyorum. Gecici bir sure bile olsa. Sonuclari merak ediyorum.
Bir konuyu derinlemesine tartismakta da ne kadar yetkinsiz bir toplum oldugumuzu, IMDB'yi okudukca anliyorum. Bir filmi yuzlerce renkte tartisabiliyor insanlar. Bu farki gormek gerek.
Aslinda kose yazarlarinin bu kadar cok olusu da bir parca sinyal vermiyor mu bu kulturle ilgili? Her gazetede yiginla yorumcu, genelde de tektip tarzda ya birseyleri goklere cikariyor, ya da yerin dibine batiriyor. Genellikle de isimler cevresinde donuluyor.
Isin zor tarafi, bu kaliptan cikmis insanlarla yapilan sohbetlerin beni biktirmasi.
Bazi ornekler:
* Yillardan 2000. Time dergisi Yuzyilin adami yarismasinda Winston Churchill onde giderken bir anda bir kampanya ile Ataturk one gecti. O yillarda mukerrer oylara engel olacak fazla yazilim olmadigi icin bazi bilgisayar dahisi (!) adamlar robot yazilimlar kullanarak oy verdiler. Tabii farkedilmesi gecikmedi. Sonradan birileri de espri(!) olsun diye Fenasi'yi yukseltti o listede.
* Hurriyet ve Milliyet gazeteleri guzellik yarismalarinda ve dunyanin yedi harikasi yeniden secilirken herkese kimin daha guzel olduguna bakmaksizin Turkiye adaylarina destek vermeye cagirdi.
Ayrıca bizim ülkemizde, mesela politik fikirlerini beğenmediği için sanatçıları izlememe kararı alan tipler var. Bir ara Ahmet Kaya ile ilgili böyleydi; şimdi daha ilginçleri var. Akrabalarım Yılmaz Erdoğan'ın kardeşinin karısı olduğu için Gülben Ergen'i beğenmeme kararı almışlar mesela. Aynı şekilde Orhan Pamuk'un da zaten romanları, Ermeni soykırımı konusundaki sözlerinden olacak, çok anlaşılmazmış ve edebi değeri yokmuş...
Bize ait olan her şey iyi, onlara ait olan her şey kötü anlayışı da hakim.
Adama çocuğuna "Saint Exupery'nin Küçük Prens'ini, Vasconcelos'un Şeker Portakalı'nı okusana" diyorsun; o "sahabe hikayeleri"ni okutacakmış. Çünkü onun değerlerine ait olan herşey tertemiz; ona göre sancağı tutmak için kopan kollarına aldırış etmeyen bir savaşçıyı betimleyen satırlar, çocuğa kendi değerlerinin aktarılması; Küçük prensin yazarı ise bir papaz... Ne anlattığının bir önemi yok yani.
Tabi ırkçılık da aynı kaynaktan besleniyor. Bir tanıdığım, "Türk çocukları dururken markette "gavur" çocuğunu sevdiği için eşine çıkışıyor".
Eski "dini bütün" patronum da sevdiğim bir arkadaşımın ismini duyunca yüzünü ekşitiyor: "O Ermeni mi!", "Hayır Türk Yahudisi..." diye düzeltiyorum. "Ermeni, Yahudi işte, hepsi aynı..." diyor.
Sanırım tespit ettiğiniz eksikliği, nasıl bilmiyorum, giderdiğimiz zaman tüm problemlerin birden çözüldüğünü göreceğiz.
Medeniyetin ve hoşgörünün had safhada olduğu bir geleneğe sahip (bunda İslam'ın etkisi yadsınamaz) bir millet, nasıl olup da bu kadar radikal (hem sağ hem sol görüşler açısından) tahammülsüz, kestirip atan bir karaktere büründü? Bu değişimin sosyolojik tarihinin araştırılması sonucunda, bazı değerlerimizi, Batının ve Batı heveslilerinin etkisiyle nasıl kaybettiğimizi göreceğimiz kanaatindeyim.
"Ya sev ya terk et" kültürü de denilebilir.
"Medeniyetin ve hoşgörünün had safhada olduğu bir geleneğe sahip (bunda İslam'ın etkisi yadsınamaz) bir millet, nasıl olup da bu kadar radikal (hem sağ hem sol görüşler açısından) tahammülsüz, kestirip atan bir karaktere büründü? Bu değişimin sosyolojik tarihinin araştırılması sonucunda, bazı değerlerimizi, Batının ve Batı heveslilerinin etkisiyle nasıl kaybettiğimizi göreceğimiz kanaatindeyim."
Modern çağda başarısız olmakla alakası olabilir.
Rumuz Yok,
"Modern çağda başarısız olmakla alakası olabilir."
Milletin kendine güvenini kaybetmesi gibi bir durumu mu kast ettiniz?