November 6, 2006
Fransız Modeli ve Türkiye (1)
Türkiye, 'cumhuriyet' idealinin hayata geçtiği, ve böylelikle sosyal ve politik hayatın akışının vatandaşlarının fikir alışverişleriyle şekillendiği, değişim ve gelişimin bu yapı bünyesinde gerçekleştiği bir yer olmayı ne yazık ki başaramadı. Bunun yerine, ithal edilen bir model doğrultusunda halkın cumhuriyet(!) elitleri tarafından devşirilmesini öngören bir yapı esas alındı.

Yukarıdan-aşağıya doğru yapılanan hemen her örgütlenmede görüldüğü gibi, Türkiye'de de 'aşağıdaki' konumunda olanların, 'yukarıdakiler' tarafından çizilen resmin tamamını görmeleri ya da bu resimde kendilerine nasıl bir 'rol' (ve daha da önemlisi, nasıl bir 'karakter') biçildiğini algılamaları mümkün olmadı. Ancak aradan geçen onyıllardan sonra Türkiye'de belli sorunların hala sürmekte olduğunu gören insanlar, (fikir alışverişinin bir parça özgürleşmesinin de yardımıyla) Türkiye'nin bütün bu dertlerine deva olacağı (hala) iddia edilen söz konusu modelin, aslında derdin bizatihi kendisi olup olmadığını sorgulamaya başladılar. Bu noktada da, sorulara hedef teşkil eden ülke (doğal olarak) rejim ithalatının yapıldığı Fransa oldu.
Fransız olmayı vatandaşlık ilişkisinden ziyade kültür ekseninde tanımlayan Fransız modeli, bu niteliğinden ötürü, farklı kimlikleri dışlayan bir tavrı baştan kabul etmiş oluyor. Bir başka deyişle, Charles de Gaulle'un 'Bütün Fransa Fransızdır'1 şeklindeki sözlerinden de anlaşılabileceği gibi, Fransa çokkültürlülüğü esas alan anlayışlara karşı çıkıyor.
Fransa'nın bu yaklaşımının, Fransız cumhuriyet(!) anlayışının ulusun 'komünitelerden' değil, 'vatandaşlardan' oluşan bir topluluk olduğunu öngörmesinden ileri geliyor.2 İlk bakışta son derece masum görünen bu yaklaşım, ne yazık ki Fransız devletinin toplumun her bireyini aidiyetlerinden bağımsız olarak 'bir vatandaş' olarak algıladığı anlamına gelmiyor. Aksine, her türlü aidiyeti 'toplumun ahengi adına' bir tehlike olarak gören devlet, kişilerin etnik ya da dini kimliklerinden olabildiğince soyutlanarak sosyal alanda 'nötr' bir varlığa sahip olmalarını öngörüyor. Aksi yöndeki davranışlar da, 'cumhuriyet değerlerine' (valeurs republicaines) yönelik birer tehdit olarak algılanıyor.
Eşitlik ve uyum adına herkesin tek bir kalıba sokulmaya çalışıldığı bu yapı, elbette pek çok yönüyle ciddi anlamda sorunlu. Ancak Fransızlar bunun 'Avrupalılığın Fransız versiyonu' olduğu iddiasındalar.3
Önce belli değerler tanımlayıp, ardından da herkesin o değerler doğrultusunda kendisini hizaya sokmasını beklemenin bireysel haklar çerçevesinde izahı pek de kolay olmasa gerek. Ancak özeleştiri kavramına epey yabancı olan Fransızlar, bu uygulamalarda herhangi bir sorun görmüyorlar. Ancak bu yaklaşımları nedeniyle, varoşların isyanlarını öngörmeleri mümkün olamadığı gibi, olaylar sürerken ya da sona erdikten sonra dahi bütün olan biteni anlamlandırabilmekte güçlük çektiler.
İsyanlardan sadece üç ay önce Londra'ya terörist saldırılar düzenlendiğinde, Fransa'nın azınlık sorunları hakkında o gün itibariyle pek bir fikri olmadığı anlaşılan Le Monde gazetesi, bu tür saldırıların Fransa'da değil Londra'da gerçekleşmiş olmasını, 'Fransa'nın entegrasyon modelinin gücü' ile açıklamaya kalkıyordu.4 Ancak Kasım ayında yaşanan ve üç haftadan fazla süren isyanlar dahi, Fransa'nın bu yöndeki iddialarından geri adım atıp özeleştiriye başlaması için yeterli olmayacaktı ne yazık ki...
Fransa'nın Entegrasyon Modelinin Yapısı
Fransa'nın (sözde) cumhuriyet değerleri herkesin belli bir kalıba sokulmasını öngördüğünden, azınlıklar söz konusu olduğunda gündeme gelen 'entegrasyon' kavramının içi, ister istemez 'asimilasyon' çağrıştıran öğelerle dolduruluyor. Bunun sonucunda da, entegrasyon adına gerçekleştirilen akıl almaz uygulamalar çıkıyor karşımıza.
Örneğin, Fransa'da göçmenlik bürosu memurları Kuzey Afrikalı vatandaş adaylarına 'haftada kaç kez kuskus yediklerini', 'neden Mekke'ye gittiklerini', 'aileleriyle hangi dilde iletişim kurduklarını' ve hatta 'hangi gazeteleri okuduklarını' sorabiliyorlar.5 Vatandaş adayları Fransız isimleri almaya da teşvik ediliyorlar.
Her ülke için olduğu gibi Fransa'nın göçmenlik politikaları da hakim olan zihniyetin farklılıklara ne derece müsamahakar olduğu konusunda fikir verebilecek mahiyette. Fransa, vatandaşlarının farklı bir dine mensup olmasından, farklı bir dil konuşmasından, Fransız olmayan isimlere sahip olmasından dahi rahatsızlık duyuyor.
Böyle bir bakış hakim olduğu ölçüde de, toplum içerisinde ayrımcılığın mevcudiyeti kaçınılmaz oluyor.
Ayrımcılık
Fransa'da azınlıklara uygulanan ayrımcılıkları kabaca ırka dayalı 'istihdam', 'ikamet' ve 'hukuki' ayrımcılıklar olarak kategorize etmek mümkün.
İstihdam konusundaki ayrımcılık hakkında SOS Racisme adlı ırkçılık karşıtı bir kuruluşun yaptığı bir araştırma, Fransızların bu konuda tutumlarını ortaya koymak adına tek başına dahi fazlasıyla yeterli olabilir.
Söz konusu araştırma, iki hayali kişi için hazırlanan, tamamen aynı alt yapı ve niteliklerin listelendiği iki hayali özgeçmiş ile şirketlere başvurularda bulunulmasından ibaret. Özgeçmişlerin birbirlerinden tek farkı, başvuru sahibinin ırkını belli etmek üzere birine Arap, diğerine Fransız ismi yazılmış olması. Fransız şirketlerinin tamamen aynı özelliklere sahip olan bu iki kişiden Arap olana diğer kişiyle mukayese dahi edilemeyecek denli az yanıt vermiş olmaları, azınlık mensubu bir gencin, Fransa doğumlu ve üniversite eğitimi almış dahi olsa önündeki 'ayrımcı' engelleri aşmasının çoğu zaman mümkün olamadığı anlamına geliyor.
İstihdam konusundaki ayrımcılık, evini azınlık mensuplarına kiralamak istemeyen Fransızların ikamet konusundaki ayrımcılıklarıyla birleştiğinde, azınlıkların varoşlarda gettolaşmaları kaçınılmaz oluyor. Gelir seviyesi zaten çok düşük olan ve işsizlik oranı %40'lara kadar çıkabilen gettolar da, Fransa'da, birbirinden tamamen kopuk olan iki farklı hayatı sonuç veriyor.
Fransa'da azınlıklar hukuk karşısında da eşit değiller. Polislerin azınlıklara karşı keyfi uygulamaları da yine Fransa'nın gerçekleri arasında. Fransız profesör Alain Badiou, 16 Kasım 2005 tarihinde Le Monde gazetesinde yayınlanan bir yazısında evlat edindiği siyah oğlunun, hiçbir suçu olmamasına rağmen, sadece siyah olduğu için, son 18 ayda 6 kez tutuklandığını, defalarca hakarete uğradığını, kimi zaman dövüldüğünü ifade ederek, 'Fransa bu isyanları hak ediyor' sonucuna varmıştı.5
Polislerin beyazlara 'siz', azınlık mensuplarına ise 'sen' diye hitap ettiklerini ve bu gibi davranışların azınlıkların polis memurlarına bakışlarına zarar verdiğini bugün itibariyle Fransız emniyeti yetkilileri dahi itiraf ediyor.7 Fransız polislerinin, karşılaştıkları azınlık mensuplarına sürekli kimlik kontrolü yapmaları da sabırları taşıran bir diğer uygulama. Azınlıklara uygulanan yüksek derecede polis şiddeti ve gözaltında ölümler de Fransız entegrasyon modelinin diğer başarıları arasında.
Fransa'da dar bir çevrenin bütün bunları yanlış buluyor olmasına rağmen, halkın çok büyük bir kısmının entegrasyon sorununun göçmenlerden kaynaklandığını düşünmesi ve hemen hiç kimsenin, ne sömürge döneminde ne de sonrasında yapılanları objektif bir gözle değerlendirmeye yanaşmaması, Fransa'nın azınlıklar sorununun geleceği konusunda iyimser olmayı engelliyor.
Hepsinden acısı, Fransızlar, bütün bunlara rağmen, çokkültürlülüğü benimseyen İngiliz anlayışıyla ('komüniteryen' yaftası yapıştırmak suretiyle) her fırsatta alay etmeyi ve (biraz da tarihten gelen eziklikleri nedeniyle) kıymeti kendinden menkul Fransız modelinin üstünlüğünü vurgulamayı hala marifet zannediyorlar. İngiltere'nin çokkültürlü yapısını 'etnik ve dini gettolar yığını'8 demek suretiyle aşağılayan aynı insanlar, kendi ülkelerindeki gettolarda yaşayan ve Paris'i ayrı bir dünya olarak gören (ve bu nedenle şehrin içine gitmekten bile çekinen) vatandaşlarını 'Fransız' bile saymak istemiyorlar.
Fransa'da isyanlar yaşanmadan kısa bir süre önce İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'nin varoşları 'basınçlı hortumla' temizleyeceğini söylemesi de, başka bir etnik ve dini kökene mensup olan vatandaşlarını 'böcek' gibi gören Fransız anlayışının doğal bir dışavurumu.
1 Maillard, Dominique. 2005. "The Muslims in France and the French Model of Integration." Mediterranean Quarterly 16(1):1
2 a.g.e. 74
3 Murray, Graham. 2006. "France: the riots and the Republic." Race and Class 47(4):34
4 Wihtol de Wenden, Catherine. 2006. "Urban Riots in France." SAIS Review 26(2):50
5 Murray 36
6 Fassin, Didier. 2006. "Riots in France and silent anthropologists." Anthropology Today 22(1):2
7 Murray 36
8 Murray 37
FRANSIZ MODELİ VE TÜRKİYE
Fransız Modeli ve Türkiye (1)
Fransız Modeli ve Türkiye (2)
Fransız Modeli ve Türkiye (3)
Okuyucu Yorumları (2)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Bu yazınızda post-modernist "farklılıkların kutsanması" kavramının arz-ı endamını okuyunca hiç şaşırmadım. Ancak şu soru yanıtlanmalı: "Farklılıkları önemsemeyen egemenler ne değişecek de bunları önemsemeye başlayacak?"
Şiddete başvurmak çözüm değil. Cezayir'li Malik bin Nebi'nin "Bu sömürücüleri anlamak kolay ama bizlerin onlara boyun eğişini anlamaya çalışmamak ve bunu değiştirmek için düşünmemeyi anlamak zor" şeklinde özetlenebilecek düşünceleri bence "varolanın" ötesini görmek için doğru bir pencere açıyor. Ne dersiniz?
"Fransa'da isyanlar yaşanmadan kısa bir süre önce İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'nin varoşları 'basınçlı hortumla' temizleyeceğini söylemesi de, başka bir etnik ve dini kökene mensup olan vatandaşlarını 'böcek' gibi gören Fransız anlayışının doğal bir dışavurumu."
O şimdi Cumhurbaşkanı.