September 22, 2006
Kahramanlaştırma ve Hawthorne Etkisi
'Çalışma ortamının ışıklandırılmasında farklı bir rengin kullanılması işçilerin verimliliğini artırabilir mi?' sorusuna yanıt arayan bir grup araştırmacı, bir fabrikada çeşitli renkleri tek tek denemeye başladı. Araştırmacıların amacı, hangi renk aydınlatma kullanıldığında işçi verimliliğinin maksimum düzeye ulaşacağını tespit etmekti. Ancak araştırma sona erdiğinde şaşırtıcı bir sonuç elde edildi. Zira, aydınlatmada hangi renk kullanılırsa kullanılsın, işçi verimliliği gözle görülür bir şekilde artış gösteriyordu. Kısa bir süre sonra anlaşıldı ki, işçilerin daha hızlı çalışmalarının nedeni aydınlatmada kullanılan renkler değildi. İşçiler ışığın rengi her zamankinden farklı bir renge dönüştüğü an gözlenmekte olduklarını anlıyor ve daha hızlı çalışmaya başlıyorlardı.

İnsanların 'gözlenmekte olduklarını bilmeleri nedeniyle' her zamankinden daha farklı davranmalarına Hawthorne etkisi adı veriliyor. Hawthorne etkisini insan davranışlarının söz konusu olduğu pek çok duruma uygulamak mümkün. Politika söz konusu olduğunda ise, Hawthorne etkisi 'kontrol' başlığı altında değerlendirebilebilir.
1984
George Orwell'in (bugün itibariyle bir klasik olarak kabul edilen) 1984 adlı eserinde yer alan kimi öğeler, Hawthorne etkisinin bir 'kitlesel kontrol' tekniği olarak kullanımına iyi bir örnek olabilir.
1984 adlı romanın geçtiği ülkede, her türlü kapalı ve açık alanda mikrofonlu kameralar yer alıyor. Böylelikle kendilerine 24 saat gözlemlenmekte oldukları hatırlatılan insanlar, kendilerini gözleyen devlet görevlilerinin dikkatini çekebilecek ‘sakıncalı’ söz ve davranışlardan uzak duruyorlar. Ancak romanda devletin 'gözlem' adına yaptığı şeyler sadece bunlardan ibaret değil.
Politikanın söz konusu olduğu her yerde, insanların fiillerinden de önce 'düşünceleri' önemli olduğundan, 1984'te konunun bu yönü de ihmal edilmiyor. Zira devlet kurumlarından sokaklara kadar pek çok yerde, 'Büyük Abi' (Big Brother) olarak adlandırılan milli kahramanın resimleri mikrofonlu kameralara eşlik ediyor. Bu resimlerin yanında yer alan 'Büyük Abi Sizi Gözlüyor' yazısıyla da, insanlara, 'kime' (ve dolayısıyla kimin doğrularına) sadakat göstermeleri gerektiği konusunda bilinçaltı düzeyinde telkinde bulunuluyor. (1984 romanından uyarlanan filmde duvarları 'süsleyen' Büyük Abi posterleri yukarıdaki resimde olduğu şekilde tasarlanmıştı.)
Büyük Abi'ye mal edilen deha ve bu dehanın eseri olan büyük başarılar etrafında örgülenerek efsanevi bir hüviyet kazandırılan bu konsept, ileri derecede kollektivist bir yapıya sahip olan resmi öğretiye yedirilerek halka sunuluyor ve memleketin her köşesinde yer alan bir 'kafa' resmiyle yaşatılıyor.
Mikrofonlu kameraların insanların ne yapıp ettiklerinden, başkalarıyla ne konuştuklarına kadar herşeyi tespit ederek her türlü fiili kontrol altında tutmalarına rağmen, buna ek olarak bir de 'Büyük Abi' konsepti oluşturulmuş olması nedensiz değil elbette. Hatta duygu ve düşüncelerin insan davranışlarındaki belirleyiciliği dikkate alınacak olursa, böyle bir 'kahramanlaştırma' tekniğinin kameralardan dahi gerekli ve işlevsel olduğunu bile söylemek fazlasıyla mümkün olabilir.
Kahramanlaştırma
Hemen her toplumda (hedeflenen kollektivizmin seviyesine bağlı olarak) farklı şekil ve dozlarda uygulanan kitlesel kontrol ve endoktrinasyon programında yer alan 'kahramanlaştırma' tekniği, insan doğasında yer alan 'hayranlık duyma', 'örnek alma', 'boyun eğme', 'korkma' gibi duygulara hitap etme amacıyla kullanılır. Bu duyguların küçük yaştan itibaren manipüle edilmesi suretiyle düşünce ve davranışların istenilen şekle sokularak önceden belirlenmiş olan kalıba uyacak hale getirilmesi ve bu şekilde endoktrinasyonun ana misyonuna hizmet edilmesi esastır.
Kahramanlaştırma tekniğinin kitleleri 'dönüştürmekte' nasıl kullanılabileceğine örnekler sunabilmek için yine 1984'ün ürkütücü dünyasına göz atmak yeterli.
1984'te kullanılan 'Büyük Abi' karakteri, kusursuz, ulaşılamaz ve insan ötesi bir imaja sahip. Mesela, Büyük Abi'nin ne zaman doğduğu ve ölüp ölmediği bilinmiyor. Bir resmi yetkilinin ağzından da, onun 'hiçbir zaman ölmeyeceği', çünkü 'halkın örnek alacağı böyle bir varlığa ihtiyaç olduğu' bilgisi veriliyor.
Büyük Abi herkes gibi adı ve soyadıyla değil, sadece kendisine has olan bir lakapla çağırılıyor. Bu lakabın doğru şekilde seçilmiş olması da başlı başlına önemli bir konu. Zira o toplumdaki resmi öğreti 'aile' kavramının yok edilmesini öngördüğü için, milli kahramana yok edilen bu mefhumun yerine geçebilecek bir isim verilerek, aile büyüklerine yöneltilecek olan sevgi ve saygının ona odaklanması sağlanıyor.
Bu örnekleri (1984'ün içinden olsun olmasın) çoğaltmak, dahası, her bir örneği diğer kitlesel kontrol uygulamalarıyla ilişkilendirerek endoktrinasyonun bütünsel yapısını çözümlemek elbette mümkün.
Ancak dünya tarihi boyunca pek çok ülkede gözlemlenmesi mümkün olan 'kahramanlaştırma' uygulamalarına bir çıkış noktası sunabilme açısından bu kadarı yeterlidir diye tahmin ediyorum.
Zaten bu çizgi film kahramanlarının her biri - sunuldukları konsept gereği - bakışlarıyla, görüntüleriyle ve kendilerine atfedilen herşeyle bir diğerine benzer. İçlerinden birini tanırsanız, diğerini fark etmeniz pek de zor olmaz.
Okuyucu Yorumları (4)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Yaziyi okudugumda gecenlerde okudugum bir makale geldi aklima. Ozellikle resmi gordukten sonra burada ondan bahsetmeden duramadim.
Universitenin birinin psikoloji bolumundeki kisiler bir deney yapmislar. Ogrencilerin kantin olarak kullandiklari alana bir kahve makinasi konulmus, makinanin yanina da aldiklari kahvenin parasini koyabilecekleri bir kutu. Kutunun uzerine, insalarin goz hizzasina gelecek yere haftada bir degisen bir poster asmislar. Posterde kimi zaman cicek fotograflari oluyormus kimi zaman da bir cift goz. Her hafta kutuyu acip toplanan parayi saymislar.
Arastirmanin sonucunda bir cift gozun asili oldugu haftalarda kutudan daha cok para ciktigi, insanlarin aldigi kahvenin parasini odemeyi ihmal etmedikleri gorulmus.
Ozet olarak diyorlardi ki, insanlar izlendiklerini hissettikleri zaman kurallara uymaya daha cok dikkat ediyorlar. Izlenmelerini hissetmek icin de ortamda ille de bir kamera olmasina gerek yok, o hissi verecek sekillerin (goz posterlerinde oldugu gibi) olmasi yeterli.
Bir evvelki konuyu tamamlayici olarak bu konunun seçilmesi zekice. Yazi da en az seçim kadar basarili.
1984'te yaratilan dünya, bilhassa iç parti, dis parti ve proleterler olarak tanimlanan toplumun -bilhassa proleterlerin- yapisi ve sürekli her yerden "izleyen" Büyük Birader'in soyut kisiliginin büyüklügü altinda ezilen insanlar, özellikle farklilastirilan ve bozulan -hatta yok edilen- dilbilgisi günümüz Türkiye'sini ne kadar da andiriyor... (Katilmayacaklara simdiden roman okuma ile ilgili altyapiya sahip olmalarini salik verelim, lüzumsuz tartismaya girmeyelim...)
Acaba bu soyut dünya günümüze aktarilip düsünülürse, sonumuz Winston gibi mi olacaktir; ne dersiniz?.. Zira her geçen gün "savas baristir, özgürlük köleliktir, bilgisizlik kuvvettir" saptamasinin ne denli hakli oldugunu daha siddetli bir sekilde hissediyorum. Velakin Winston olmak istemiyorum!..
Orwell'in topragi bol, ruhu sad olsun; bunca derin düsüncelere düstügüm her vakit, onun da ayni dertten muzdarip oldugunu hissetmek yalnizlik hissimi hep gidermistir.
"Fucault Sarkacı" romanında okumuştum sanıyorum, orta çağ İtalya'sında bir zaman kesitinde herkes herkesi Gül-Haççı sanır olmuş. Böylece Gül-Haç tıpkı T gibi "her yerde hazır ve nazır" olmuş. Marksizm-Leninizm-hatta-Maoizm itikadında "Big Brother" HALKTIR. Ne diyor ozan: "Ben halka hesap veririm, şaha padişaha değil." Ben de ancak Bertrand Russel çapında bir matematikçinin riyasetindeki bir halk mahkemesine hesap veririm. Tamam mı Sayın Yazıcıoğlu?
Saygılarımla,
Murat Aygen
Tamam.