derinsular.com
Derin Sular: Makaleler
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

September 4, 2006

Cumhuriyet Düşmanları

Hannah Arendt, 'Şiddet Üzerine' (On Violence) adlı kitabında, 18. yüzyılda Romalıların, 'komuta-itaat' ilişkisinin söz konusu olduğu, insanın insanı yönettiği bir rejimden uzaklaşarak, 'hukuku üstün tutan' ve 'gücünü insanlardan alan' bir cumhuriyet inşa ettiklerini söylüyor. Arendt, daha adil bir sistem arayışı içerisinde olan Roma halkının, insanın insanı yönettiği sistemlerin 'olsa olsa esirler için uygun olabileceğini' düşündüğünü de belirtiyor.

Diktatör

Romalılar, 'itaat' kavramını, inşa ettikleri cumhuriyet anlayışı çerçevesinde de kullanmaya devam ettiler. Ancak cumhuriyet yönetiminde, itaat edilmesi gereken 'insanlar' değil, 'kanunlar'dı. Dahası, devlete meşruiyet kazandıran da 'insanların desteği' idi.

Bütün bunlar doğrultusunda, cumhuriyet dendiğinde, 'gücünü insanlardan alan' ve 'insanlara ait olan' bir sistemin ortaya çıktığını söylemek mümkün. Cumhuriyetlerin lehinde ya da aleyhinde sarf edilen sözlere kulak vermeden önce, bu gibi ayırt edici niteliklerin net bir şekilde ortaya konması ve cumhuriyet dendiğinde ne anlaşılması gerektiği konusunun açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Aksi takdirde, yaşanacak olan kavram karmaşası gereği, belli odakların cumhuriyeti koruma ve müdafaa etme adına işledikleri cürümlerin, cumhuriyet rejimine değil, otoriteryen bir zihniyete hizmet ettiği fark edebilmek mümkün olmaz.

Bu durum, cumhuriyete düşman olanları cumhuriyet adına dost bilme sonucunu doğurması itibariyle son derece tehlikeli. Ancak en az o kadar tehlikeli olan bir diğer durum da, cumhuriyeti keyfince tanımlayan (ya da cumhuriyet kavramını değişen şartlara göre istediği şekilde manipüle edilebilme amacıyla hiçbir zaman net bir şekilde tanımlamayan) hakim gücün, iktidarına hasım bellediği kişi ya da grupları 'cumhuriyet düşmanı' ilan edebilmesi.

Halka ait olması gereken gücü kendi zihniyet ve otoritesine düşman olanları yok etmekte kullanan ve bu duruma dezenformasyon eksenli bir meşruiyet kılıfı biçmeye çalışan güçlere, farklı kimlik ve yapılarda da olsa, rastlamak zor değil.

'İnsanlara ait olması' itibariyle, özgürlükleri de tanımı gereği kuşatan cumhuriyet anlayışı, her konuda genel-geçer doğrular dikte etmekten ziyade, (insan merkezli olmasından ötürü) değişime açık olan, insanlar değiştikçe onlarla birlikte hayatın doğal akışı içerisinde değişebilen bir yapıyı öngörür. Zira cumhuriyette esas olan, insanın insana hükmetmemesidir. Bir başka deyişle, cumhuriyetlerde rejim insanlara aittir, ancak hiçbir insan bir başkasına ait olamaz.

Konu bu açıdan değerlendirildiğinde, cumhuriyetin asıl düşmanının kral idaresinden de önce, tiranlık olduğu sonucuna varılabilir. Zira kral, Bertrand de Jouvenel tarafından ifade edildiği şekliyle1, nihayetinde münferid bir insandır ve iktidarda kalabilmek için halkın desteğini temin etmek durumundadır.


Kral ve Tiran (Güç ve Şiddet)

Bir tiranı kraldan ayıran özellik, tiranın şiddet uygulayarak, korku ile hüküm sürmesidir. Bu durumun sürdürülebilir olması ise, tiranın, söz konusu şiddeti, kendisine bağlılık içerisinde olan bir ekip ile birlikte işlevsel kılabilmesine bağlıdır.

Hannah Arendt, bu konuyu oransal çoğunluk ekseninde değerlendiriyor ve çoğu zaman hatalı olarak birbirleri yerine kullanılan 'güç' ve 'şiddet' kavramları arasındaki farklara dikkat çekiyor:

Güç ve şiddet kavramları arasındaki en belirgin ayrım, gücün her zaman rakamsal ihtiyaç içerisinde olmasına karşın, şiddetin, enstrümanlara dayanması itibariyle rakamsal destek olmadan da bir noktaya kadar idare edebilmesidir. Kanunen sınırlanmayan çoğunluk yönetimi, yani anayasal olmayan demokrasi, azınlıkların haklarının bastırılması konusunda son derece çetin olabileceği gibi, aykırı düşüncelerin şiddet kullanmadan boğulması konusunda da epey etkilidir. Fakat bu, güç ve şiddetin aynı şey oldukları anlamına gelmez.

Gücün had safhadaki şekli, herkesin bir tek kişinin karşısında olmasıdır; şiddetin had safhadaki şekli ise, bir tek kişinin herkesin karşısında olmasıdır.

Bu bilgiler doğrultusunda, cumhuriyetin en büyük düşmanlarının, iktidarlarını 'zor kullanarak' elde tutan tiranlar olduğu söylenebilir. Zira, tiranlık, halkın iradesini yansıtmanın aksine, kendi iradesini halka yansıtmanın söz konusu olduğu bir rejimi akla getiriyor.

Bir rejimin halkın özgürlüklerini kısıtladığı ölçüde, insanlara ait olmaktan uzaklaştığı ve dolayısıyla da, cumhuriyet olma vasfını kaybettiği hatırlanacak olursa, 'halkın taleplerini yerine getirmek üzere iktidarda bulunan temsili yöneticiler' ile 'kendi kafasındaki içtimai hayatı ortaya çıkarmak üzere halkı kendi doğruları ekseninde yontmaya çalışan zorbalar' arasındaki fark çok daha net bir şekilde anlaşılabilir.

Bu şekliyle, hür iradeye hiçbir devlet müdahalesinin olmadığı toplumlar cumhuriyet ideali ile örtüşürken, tiranların hüküm sürdüğü vahşet ortamları bu durumun tam tersine karşılık gelir.


Osmanlı'dan Günümüze Cumhuriyet

İktidarın babadan oğula geçtiği Osmanlı dönemini bir cumhuriyet olarak nitelendirebilmek elbette mümkün değil. Ancak Osmanlı Devleti'nin son döneminde canlanan meşruti idare talepleri neticesinde 23 Aralık 1876'da II. Abdülhamit'in ilk anayasamız olan Kanun-u Esasi'yi ilan etmesi (1. Meşrutiyet), cumhuriyete geçiş adına bugüne dek atılmış olan en ciddi basamak olarak değerlendirilebilir.

'Hükümdarın yetkilerinin anayasa ile sınırlandırılması' olarak tanımlanabilecek olan meşrutiyet idaresi ile birlikte yürürlüğe konan Kanun-u Esasi, (halifelik makamının bir gereği olarak) padişahı 'mukaddes ve gayri mesul' saymakla birlikte (Madde 5), Osmanlı'nın hakimiyeti altında olan topraklarda yaşayan her ferdin 'hangi din ve mezhepten olur ise olsun bilaistisna Osmanlı tabir olu[nacağı]' hükmünü de içermekteydi.

Aşağıda sadeleştirilerek sunduğum Kanun-u Esasi'deki diğer iki madde de, Osmanlı halklarına tanınan bireysel özgürlükler konusunda fikir verebilecek mahiyette:

Osmanlıların tamamı bireysel özgürlüklerine sahip ve başkalarının hak ve hürriyetlerine tecavüz etmemekle mükelleftir. (Madde 9)2

Bireysel özgürlük her türlü saldırıdan korunmuştur. Hiç kimse, kanunun tayin ettiği sebep ve suretten başka bir bahane ile cezalandırılamaz. (Madde 10)3

Kanun-u Esasi, Osmanlı Devleti'nin siyasi anlamda ciddi karışıklıklar yaşadığı yıllara denk gelmiş olması nedeniyle uygulamada kesintilere uğramış olsa da, 1918 yılının Aralık ayına kadar yürürlükte kaldı.

Cumhuriyet'in ilanından bu yana geçen süre zarfında, bireysel haklar adına ileriye ve geriye doğru pek çok adım atıldığını söylemek mümkün.

Kanun-u Esasi'nin aksine, halkçılığın değil, ulusçuluğun üstün tutulduğu 'cumhuriyet dönemi', her darbenin ardından askerlerce hazırlanan anayasalarla şekillendi ve bireysel haklar çerçevesinde izahı mümkün olmayan uygulamalar neticesinde rejimin ismiyle müsemma olması mümkün olmadı.

1940'lı yıllarda gayrimüslim nüfusun maruz bırakıldığı Varlık Vergisi, asırlardır Anadolu'da yaşayan Kürt nüfusun (diliyle4 ve kültürüyle birlikte) yok sayılması, sadece yazdığı bir yazıdan ötürü insanların parmaklıklar arkasına tıkılabilmesi, aykırı görüşlerin susturulması, sorgulamalarda işkenceye yer verilmesi gibi sonu gelmeyen onca uygulama bu duruma örnek olarak verilebilir.

Halkın, iktidarın öngördüğü şekilde dönüştürülmesi, değişmemekte direnenlerin idama kadar varan cezalara çarptırılmaları, hepsinden kötüsü, hakim kılınan resmi ideoloji doğrultusunda her sabah tekrar tekrar bağlılık yeminleri ettirilerek devşirilen yeni nesillerin çarpıtılmış bilgi ve yanlışlanamaz önkabullerle şekillenen değer yargıları nedeniyle bütün bunları normal (ve hatta 'gerekli') addedecek şekilde 'eğitilmeleri', cumhuriyet anlayışı içerisinde izah edilmesi epey güç olan uygulamalar.

'Cumhuriyeti korumak' adı altında kavramlaştırılan bir mücadeleyi ilke edinecek şekilde yetiştirilen ve kendilerine herşeyleriyle bu amaca odaklanmaları telkin edilen yeni nesillerin en büyük dezavantajları, özgür olmayan her eğitiminin ürünlerinde görüldüğü gibi, ne anlama geldiğini tam olarak bilmedikleri (ve kendilerine giydirilen değer yargıları nedeniyle de çoğunlukları itibariyle hiçbir zaman bilemeyecekleri) kavramları savunuyor olmaları. Zira, cumhuriyet etrafında koparılan onca yaygaraya rağmen, Türkiye'de üniversite mezunu insanların dahi önemli bir çoğunluğunun cumhuriyet rejiminin, sözgelimi, demokrasi ya da meşrutiyet kavramlarından farklarını bilmemeleri, bu ezberci, ancak bir o akdar da acımasız devşirme sisteminin bir sonucu.

'Cumhuriyet çocuğu' olmakla övünen, ancak cumhuriyetçi olduğuna iman ettiği eğitim sistemi gereği eleştirel düşünebilme, soyutlama yapabilme gibi insani vasıflarından tecrid edilmiş yeni neslin çocukları, cumhuriyet kavramını ayırt edici özellikleriyle birlikte algılayabilmek bir yana, 'tanım yapma' ifadesi ile kast edilenin ne olduğunu dahi bilmekten aciz olarak yetiştiklerinden, Türkiye'de yaşanan fikri(!) münazaralar özellikle 'kavramlar' söz konusu olduğunda içinden çıkılmaz bir hal alıyor. 'Cumhuriyet en iyi yönetim şeklidir', 'Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir', 'Kitap en iyi dosttur' gibi ifadeleri 'tanım' zanneden yığınlar, bu gibi rölatif cümlelerin öznelerinin isteğe bağlı olarak rahatlıkla değiştirilebileceğini dahi akıl edemediler.

'Cumhuriyeti korumak' elbette önemli. Ancak 'cumhuriyeti koruma' ifadesi, cumhuriyetin 'kimden' ya da 'neden' korunması gerektiği sorusunu da beraberinde getiriyor. Bu açıdan, Türkiye'de 'cumhuriyet düşmanları' dendiğinde akla ilk gelen kesimler herhalde herkesin malumudur. Ancak resmi ideolojinin bize anlattığı zehirli slogan ve masalları bir kenara bırakıp, 'İnsanlara ait olan bir rejimin en büyük düşmanları kimlerdir?' sorusuna yanıt aranacak olursa, ortaya çok daha farklı bir tablonun çıkacağı kesin.

Cumhuriyet düşmanlarının kimler olduğunu anlayabilmek için sorunun bu şekliyle, cumhuriyetin gerçek anlamı dikkate alınarak sorulması şart. Bu nedenle de, düşünce dünyamızı inşa ederken, Milli Eğitim Bakanlığı'nın yalan söyleyen kitaplarını değil, uluslararası akademik yayınlar doğrultusunda şekillenen politika teorilerini esas almamız gerekiyor. Çünkü bizden gizlemeye çalıştıkları bütün gerçekler oralarda saklı.



1 Jouvenel, çoğunluğun yönetiminin sadece demokrasilerde mümkün olabildiği düşüncesinin 'fantastik bir yanılsama' olduğunu söyler ve tekil bir insan olan kralın, çoğunluğun desteğine diğer tüm yönetim şekillerinde olduğundan daha fazla ihtiyacı olduğunu belirtir.

2 Osmanlıların kâffesi hürriyeti şahsiyelerine malik ve aherin hukuku hürriyetine tecavüz etmemekle mükelleftir. (Madde 9)

3 Hürriyeti şahsiye her türlü taarruzdan masundur. Hiç kimse kanunun tayin ettiği sebeb ve suretten maada bir bahane ile mücazat olunamaz. (Madde 10)

4 1921, 1924 ve 1961 anayasalarında yer alan 'Resmi dili Türkçe’dir' ifadesinin, 1982 anayasasıyla birlikte 'Dili Türkçe’dir' şekline dönüştürülmesi de, lisanın halka değil, devlete ait olduğu varsayımını içermesi itibariyle bu cümleden sayılabilir.

| Yorumlar (2)

Okuyucu Yorumları (2)

"Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir."

Mustafa Kemal Paşa biz Türkiye halkına cumhuriyeti böyle açıklıyor.

Biz bunu 'laiklige dusmanlik' diye algiliyoruz ki bu cok cahilce ve yanlis bir tutumdur.

Herkesin bildigi gibi Islam cumhuriyetleri de var bu dunyada.

Cumhuriyet'in esas kelime anlami 'temsilciler tarafindan yonetilmektir'.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca