June 24, 2006
Cumhuriyet ve Sanat (1)
Türkiye'de hakim olan ve temel anlamda cumhuriyet tanımına epey yabancı olan sözde cumhuriyetçi kesimin düşünce dünyasını tartışılmaz kabul ettikleri kimi önermeler belirliyor. Bu önermelerin 'kıymeti kendinden menkul doğrular' olarak algılanması, temel varsayımlarının sorgulanmasını dahi gereksiz kıldığından, Türkiye'de hakim olan cumhuriyetçi söylemin düşünsel bir sığlık içerisine girmesi ve (ilkokulda öğretilenleri gereğinden fazla ciddiye alanlar haricinde) yeni neslin nezdinde inandırıcılığını yitirmesi kaçınılmaz oluyor.

Söz konusu kesimin, gerek (artık duymaktan usandığımız) aynı basmakalıp ifadeleri sürekli tekrarlıyor olmaları, gerekse önerdikleri politikaların taşlaşmış yapısının (tıpkı söylemleri gibi) geçmişten bugüne hep aynı kalması, hakim kıldıkları 'şartlandırmaya dayalı eğitim' modelinin zincirlerini kırmaya başlayan yeni neslin nazarında kendilerini 'sürekli ilericilikten, çağdaşlıktan bahseden modası geçmiş gericiler' sınıfına itiveriyor.
Gazi Üniversitesi öğretim üyesi ve siyasal bilimler profesörü Atilla Yayla, 'Hangi Cumhuriyet? (1)' başlıklı yazısında bu durumu, söz konusu kesimin 'olabildiğince çok tekrarın tezlerini doğru hâle getireceğini veya' itirazı imkânsızlaştıracağını zannetmeleriyle açıklıyor.
Resmi ideoloji yanlısı kesimin diline en çok doladığı kavramlardan biri de (maalesef) sanat. Sanat kavramının, malum jargon dahilinde ilericilik, çağdaşlık gibi kavramlarla bir arada kullanılması da yine duymaya alışık olduğumuz şeyler arasında.
Hürriyet gazetesi yazarı Tufan Türenç, bir süre önce, İnönü Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu'na ait bir mektup yayınladı köşesinde. Sayın Hilmioğlu'nun (kime hitaben yazıldığı belli olmayan) mektubu şu ifadelerle başlıyor:
MİLLİ Mücadele'yi takiben kurulan cumhuriyetin ve bir dizi devrimlerin tek bir amacı vardı; Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak. Bunun için çağdaş eğitim kurumları kuruldu, bilim ve teknolojide önemli atılımlar gerçekleştirildi.
Bu girişten de kolayca tahmin edilebileceği gibi Sayın Hilmioğlu, mektubun geri kalan kısmında tek parti dönemine övgüler düzen, sonrasını da kayıtsız şartsız öcü gösteren yorumlar yapıyor. Mektupta, Atatürk ve İnönü döneminde dünya çapında sanatçılarımız yetiştiğinden (Sahi kim onlar?), sanata ve sanatçıya verilen değerin tek parti dönemiyle sınırlı kaldığından, devletin sanatı yeterince desteklemediğinden söz ediyor.
Rektör Hilmioğlu, İnönü Üniversitesi'ndeki kimi uygulamalardan da söz ediyor. İnönü Üniversitesi'nde öğrencilerin oluşturduğu sahne sanatları, müzik ve dans toplulukları desteklenmiş, kimi sanatçılar okula davet edilmiş.
'Bu çalışmalar sonucu üniversitemizde yaratılan çağdaş iklimden öğrencilerimiz derinden etkilendi.' diyor Rektör Hilmioğlu. Ne şekilde bir 'etkilenme'den söz ettiğini de ilginç bir şekilde açıklıyor:
Öğrencilerimizin yürüyüşünden giyim kuşamına, kafelerde oturmasından kitap okumasına ve gerek kendi aralarında gerekse üniversitemizin akademik ve idari personeline karşı tutum ve davranışlarında çağdaş anlamda büyük farklılaşma gözlendi.
'Çağdaş anlamda büyük farklılaşma' nedir bilemeyeceğim. Büyük ihtimalle Sayın Hilmioğlu da bilmiyordur. Sonuçta sanatın yüceliğinden bahsedebilmek için sanattan anlamak bile gerekmiyor. Zaten Rektör Hilmioğlu'nun sanat konusundaki asıl kaygısını, takip eden ifadelerden anlamak mümkün:
Bu çağdaş dönüşümdeki lokomotif güç olan sanatın, üniversitelerimizde çok daha yaygın ve etkin bir şekilde kurumsallaşması gerekir.Bunun için her üniversitede mutlaka Batı müziği eğitimi veren bir konservatuvar, bir güzel sanatlar fakültesi olmalıdır.
Bu ifadeleri bir çok açıdan eleştirmek mümkün. Ama daha da kötüsü, bu eleştirilerin neredeyse tamamının yukarıdan aşağıya örgütlenen otoriteryen başlık altında toplanabilecek oluşu. Zira, sanatın aynı zamanda bir 'ifade' olduğu hatırlanacak olursa, 'icrasının hür düşünceden ziyade kurumsallaşmaya dayandırılması', sanatın kendi içinde bir amaç olmaktan ziyade 'toplumsal dönüşüm' adına bir araç olarak algılanması, 'toplumun dönüşümünün istikametinin belirlenmesi adına da 'Batı' müziği eğitimi veren konservatuvarlar açılması gerektiğinin ifade edilmesi' üzerine ayrı ayrı uzun yazılar yazılabilir.* Sanatın, kültürel anlamda rölativist ve çoksesli yaklaşıma ciddi bir katkısının olacağı izahtan vareste olsa da, Türkiye'nin 'herşeyi bilen' statükocu kesimi, 'sanatı lokalize etme' gayretiyle, ileride bugünleri değerlendirecek nesillere siyasal olduğu kadar mizahi anlamda da son derece zengin malzeme sunuyor.
Bir Ekşi Sözlük yazarının ifadeleriyle, 'sürekli operadan falan bahsederek ne kadar çağdaş olduğundan, operanın, klasik müziğin cağdaşlıkla birebir gittiğinden dem vuran, herhangi bir konuda analitik yorum geliştirmekten çok ama çok uzakta olup, dedikodu tarzında, havada kalan cümlelerle yazısını süsleyen' Tufan Türenç, yayınladığı rektör mektubunun sonuna 'bu saptama, değerlendirme ve önerilerin çağdaş uygarlık düzeyini yakalamanın tek yolu' olduğu notunu düşmüş.
Acaba?
(*) Geçtiğimiz günlerde, bir yakınım, ABD’li bir profesörle konuşması esnasında sözün Türkiye’deki müzik eğitimine gelmesi üzerine, söz konusu profesörün Türkiye’deki üniversitelerde sadece klasik müzik çalışılıyor olmasını eleştiren bir yazı okuduğunu belirttiğini ve böylesine tek yönlü bir uygulamayı şaşkınlıkla karşılaştığını belirtmişti. Bunun üzerine, vapurlarda halka zorla klasik müzik dinleten, düşüncenin de sanatın da sadece Batıda olduğunu zanneden zihniyeti hatırlamadan edemedim.
Cumhuriyet ve Sanat
Cumhuriyet ve Sanat (1)
Cumhuriyet ve Sanat (2)
Okuyucu Yorumları (3)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Klasik müzik değil de arabesk dinleseydik vapurlarda o da zorla dinlenmiş olmayacak mıydı? Sanatın batı hayranlığından geçmemesi ne kadar doğru tespitse, dünya şehri İstanbul'da evrensel müzik duymak da o kadar doğru geliyor.
Sayın Lal,
Şöyle yazmışsınız :
"Sanatın batı hayranlığından geçmemesi ne kadar doğru tespitse, dünya şehri İstanbul'da evrensel müzik duymak da o kadar doğru geliyor."
Sanatın batı hayranlığından geçmemesinin doğruluğunu anladıkta, buradaki "evrensel müzik" kıstasının ne olduğunu anlayamadık.. Nedir "evrensel müzik" bir açar mısınız? Ya da var mıdır? Veya varmıştır da biz mi hiç dinlememişizdir?
Evrensel olan ne? Her şeyden evvel bu sorunun yanıtını bulmak lazım. Evrensellikten maksat baskın kültür (Batı kültürü) ise bu çok yanıltıcı olur; çünkü Batı kültürünün baskın kültür olma özelliği ne kadar daha sürecek,bu belli değil. Evrensel olan değişmez olandır. Diyelim ki Çin, küresel güç oldu, bugünkü ABD'nin yerini aldı ve bütün dünyaya kendi kültürünü dayattı. O takdirde evrensel kültür Çin kültürü mü olacak? Bu çok büyük bir yanılgıdır, daytmadır.
Bugün için gözü Batı'nın ışıklarıyla kamaşmış olanlar, doğuyu ihmal etme, hatta küçümseme gayreti içine giriyorlar. Heyhat, oysa biz de bir Doğuluyuz. Kendisini küçümsemek ile öz eleştiri yapmayı birbirinden ayırt edemeyenlerin öncülüğünde evrenseli yakalamayı düşünen bir toplumun vay haline!
Yazarlar, çizerler hülasa toplumu yönlendirenler kırk kere düşünüp bir kere konuşmalıdır. öyle her aklına geleni söyleme gibi bir lüksü olamaz o insanların.