May 19, 2006
İnşa Kültürü ve Üretmeden Tüketmek
[19 Mayıs 2006 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı.]
'Vahşi kapitalist' olarak nitelendirilen (ve aslında 'vahşi korporatist' olan) endüstriyelleşme dönemi, hiçbir etik kaygının güdülmediği bir dönemdi. Bu dönem sona erdiğinde de, yine ne sosyalist, ne de kapitalist etiğe sığmayan yeni bir dönem başlamış oldu. Avrupa Sosyal Devletleri'nin başını çektiği bu yeni anlayış, vatandaşlarının eğitim ve sağlık başta olmak üzere tüm temel ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olan bir devlet yapısı öngörüyordu. İhtiyaç duyan herkesin bir şekilde hazineden geçindirildiği bu modele 'sosyal devlet' adı verildi.

'Herkesin görülüp gözetilmesi' düşüncesi, her ne kadar kulağa hoş gelse de, bu yaklaşım, insanın üretmeden de pekala tüketebileceğini öngören tuhaf bir kültürü sonuç verdi. Zira insanlar, hiçbir şey üretmiyor olsalar bile, sadece ve sadece 'insan oldukları' gerekçesiyle pek çok şeye otomatikman hak kazandıklarına inanmaya başladılar.
Böyle bir gerekçe üzerine bina edilen taleplerin sınırı olamayacağı için de, zaman geçtikçe daha fazlasını talep etmekte bir mahzur görmediler. Örneğin, çalışma saatlerinin azaltılmasını, asgari ücretin artırılmasını ve daha erken emekli olmayı aynı anda talep etmeyi doğal karşılıyorlardı. Mümkün olduğunca az üreterek mümkün olduğunca fazla kazanmak şeklinde özetlenebilecek, salt 'kanun zoruyla daha fazlasını elde etmek' üzerine kurulu bu anlayışa sahip çıkan sosyal devlet, bu talepleri 'başkalarından alarak' gerçekleştiriyordu. Bir başka deyişle, sosyal devlet adı verilen konsept, 'üreterek kazananlardan' alıp, 'insan olduğu için üretmesi gerekmeyenlere' vermeyi öngörüyordu.
Sosyal devletin 'toplumu tembelliğe itmesi', 'verimsizliğe neden olması', 'üretenden alıp üretmeyene vermesi' gibi sosyal ve etik açıdan problemli noktaları sıklıkla eleştirilse de, bu türden uygulamaların hakim olduğu toplumlarda gözlenen 'zihniyet' sorunu çoğu zaman göz ardı ediliyor.
Sosyal devletin (sosyalleştikçe dozu artan kollektivizminin) doğurduğu zihniyet, çevrelerinde gördükleri herşey üzerinde hak iddia etmeye odaklanan insanların sayısını artırırken, 'çalışma' ve 'üretme' gibi kavramları birer değer olmaktan uzaklaştırıyor. Bu durum, 'çalışma' ve 'üretme' kavramının yerine, üreten/üretmeyen ayrımı gözetmeksizin 'paylaşma' düşüncesini ikame eden sosyal devletler için geçerli değil sadece. Kapitalist toplumlarda da 'çalışma' ve 'üretme' kavramlarının her zaman bir değer olarak yüceltildiğini söylemek doğru olmaz. Çünkü, kapitalist toplumlarda da bu kavramlar çoğu zaman bir 'değer' olarak olarak algılanmaktan ziyade, gelir elde etme adına birer 'araç' olarak değerlendiriliyorlar.
Çalışmanın, üretmenin, yeni bir şey ortaya koymanın bir 'değer' olarak algılanması ve yüceltilmesi, sonuçları itibariyle ekonomik bir incelemeye konu olabilecek olsa da, temel anlamda etik bir konu. Bu noktada, sorun, üretenlerin sırtından geçinmeye hakkı olduğunu düşünen asalak bir güruhun peydahlanması değil. Asıl sorun, bir filmi, bir şarkıyı, bir şiiri, bir cep telefonunu ya da bir otomobili gördüğünde, varlıklarını veri kabul edip tüketmeye/elde etmeye odaklanan, ancak nasıl oluşturulduklarına kafa yorma ihtiyacı hissetmeyen bir insan türünün ortaya çıkmış olması.
Kapitalist sistemin kibirli insanı, parasını ödeyerek sahip olduğu herşey üzerinde hükümran olduğunu zannederken, sosyal devletin (çalışmasa ve hiçbir şey üretmese bile) 'sırf insan olduğu için' temel ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini düşünen şımarık çocukları, başkalarınca üretilen herşeyi 'ele geçirilmesi gereken kaleler' olarak görüyor. Popüler kapitalist kültür herşeyi 'Ne kadar köfte, o kadar ekmek' ifadesine indirgerken, sosyal devlet yaklaşımı 'Ağlamayana meme vermezler' misali bir karaktersizlik sergiliyor.
Her iki kesim de 'çalışma'yı ve 'üretme'yi' birer değer olarak yücelten 'inşa kültürü'ne sahip olmadığı için, hayata başka bir gözle bakmaları da mümkün olmuyor.
Okuyucu Yorumları (5)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Sayın Kaya,
Türkiye'de politize olmuş kitle bütünü ile üretici yanlısıdır. Bu kitleyi oluşturan bireylerin doğru-yanlış cetvellerinde "tüketim", "tüketici" v.b. sözcüklerin karşısına (-) işareti konmuştur. Her ne kadar Eylülist sol tüketici hakları ile ilgileniyor görünmüşse de, yaptıkları eylemler tekellerin 999-0-bilmemkaç "Müşteri Danışma Hattı" hizmetini gönüllü olarak vermekten öteye geçmemiştir. Üretmeden tüketmek sanki mümkünmüş gibi bu tüketim karşıtı koroya destek vermeyelim derim. Hala parya muamelesi gören tüketiciye "önce üretmeyi öğren" demek reva mıdır?
Saygılarımla,
Veysel Aratlıoğlu
Yaziniz bütünlügü itibariyle onaylanabilir tarafi var. Almanya´da paylastirmadan kisitlamaya yönelik gecisi, yakin gözleme olanagim oldu. Yazinizin (bana göre) eksik buldugum tarafini tamamlamak ve katki icin sunlari söylemem mumkun:
Unutmayin ki, bu ülkeler ürettiklerinin karsiligi; 3. ülkeleri bir sürü yöntemlerle mahkum etmislerdir ve sattiklarinin ya da borc karsiligi verdiklerinin faturasini kat kat geri almaktadirlar. Bu alinan fazla karsilik insanlarina sunulmaktadir (öyle idi); ortak para degerine gecisle birlikte her sey degismis paylastirma geride kalmistir. Bu ayari sunan sistemin kendisidir, insanlar aliskanliklariyla yasarlar, acimasiz yeni liberal yutturmaca rekabeti vahsete dönüstürmektedir. Ne kadar kurallari var gözükse de, bu kapitalist anlayis belirli taslari oturtana kadar yayilmasini sürdürmek isteyecektir, isbirlikcileriyle beraber. Asil tehlike bu yöntemle insanlari kültürel ve inanc itibariyle katagorize etmeyi becerip, birbirine düsürerek aradan siyrilip alacaklarini alip gitmeleridir. En son örnek olarak Irak söylenebilir. Ülkemiz icin gelecek günler bu tür olaylarin senaryo denemelerine uygun hale getirilmeye calisilmaktadir. Kapital önüne dini motivi koyar da gelirse, günlük kargasadan kafasini kaldirmaya mecali olmayan insanimizi istenilen yerlere cekebilmek zor olmaz! Namus, bu günlere, cocuklarin gelecegi adina cok gereklidir. Insanimizin her kesimden dürüst olanlara cok ihtiyac duydugu, iliskilerin sakin tartismalara olanak verecek zemine oturtulmasindan memnuniyet duyacagi arzusunu herkes dikkate almalidir diye noktaliyorum.
Sagliklar, iyilikler.
Siz her ne kadar "sosyal devlet" i Batı ile ilişkilendirseniz de,
bu topraklarda "devlet baba" "devlet versin" anlayışı çok eskidir.
Merhabalar,
Bu yazıdaki tespit ve eleştirilerde doğruluk payı çok büyük. Ancak, "üretmeden tüketmek" konusuyla giderek daha yakından ilgilenen biri olarak bazı sebep-sonuç ilişkileri kurmaya çalışırken yazınızda aklıma takılan bir nokta var:
Çalışmak ve üretmenin toplumlarda bir "değer"den çok "araç" olarak görülmeye başladığını söylerken, değer ile araç ayrımını nasıl yapıyoruz? Ne değerlere, ne de araçlara ayrıcalık tanımadan, aşırıya gitmeden, bu ikisini nasıl tanımlayabiliriz? Üretimin bugün için daha farklı bir anlam/tanım kazanmaya başladığını görüyoruz. Hizmet sektöründe çalışan veya "bildiğimiz anlamda" üretime katkısı çok az da olsa, varlığıyla tüketim veya yaşam tarzları üzerinde yarattığı etkinin ne kadar önemli ve üretime dönük olduğunu düşünen pek çok insanla karşılaşabiliriz. Bu insanlar, kurumsal aidiyetleri ile birlikte yaptıkları işi üretim olarak görürler. Böyle görmedikleri zaman, zaten statü kaybederler veya işten atılırlar ve o andan itibaren "başkalarınca üretilen her şeyi" isteyen insanlar olmayı öğrenme süreçleri başlar. Belki hazcılık, çalışma ve üretmenin yerini alan yeni bir değer görüntüsüne bürünüyor da olabilir.
Üretme ve çalışmanın araçtan çok değer olarak görüldüğü bir kültür veya ekonomi arıyorsak, hizmet sektöründe düşük statü veya maaşla çalışıp, işini yine de sevdiğini söyleyen, ürettiklerinin müşterileri için "memnuniyet", "zevk"... gibi sonuçlar olduğunu ifade edebilecek çalışanlara bakabiliriz. Aldıkları maaşla veya çalışma koşulları ile karşılaştırıldığında, verdikleri hizmeti veya bir nevi üretimi(!) araç olarak görmeleri ne kadar mümkün olabilir? Bunu değer haline dönüştürmedikçe, bu şekilde çalışmaya devam edebilirler mi ki? Bu tespit elbette başka kanıtlarla yanlışlanabilir. Yoksa, değerler ve araçlar arasındaki ayrım, değişen derecelerde sosyal devlete sahip kapitalist toplumlar sayesinde bulanıklaşmış mıdır?
Laçin Hanım,
Kısaca yanıtlamaya çalışayım:
1- Araç ile değer arasındaki fark rakamsal getiri değil, kültür bazında yapılan bir ayrım. Harcayamayacağı kadar para kazanmış olan bir insan eğer üretmeyi bir 'araç' olarak görüyorsa, artık çalışmak istemeyecektir. Çalışmayı ve üretmeyi 'kendi içinde bir amaç' olarak gören bir insan için ise, üretme eyleminin kendisi getirisinden bağımsızdır. Ya da bir başka deyişle, böyle bir durumdaki getiri, üretimin kendisidir.
2- Bir mal ya da hizmete ödenen fiyat/ücret, söz konusu mal ya da hizmeti elde edebilmek için bir başkasının ne kadar maddi fedakarlıkta bulunduğunun ifadesidir. Söz konusu ödeme, malın piyasa değerini ifade eder, mutlak değerini değil. Bugün 21. yüzyılın anlayışının çok ilerisinde bir kitap yazılsa, muhtemelen içeriğini pek kimse anlayamayacağı için, bu kitabın çok satması (piyasada değer bulması) mümkün olmaz. Ancak bu kitabın değersiz olduğu anlamına gelmez.
3- Üretilen mal ya da hizmete ödenen (ya da ödenmeyen) fiyat/ücret ya da bunları üretme esnasında harcanan emeğe karşılık alınan maaş da bu konuyla birinci dereceden ilgili değil aslında. Yazıda daha çok, 'çalışma' ve 'üretme' kavramlarının bir değer olarak 'benimsenmesi'nden söz ediliyor. Verdiğiniz örnekten de zaten bunu anlamış olduğunuz anlaşılıyor. Ancak 'hayat mücadelesi' bu konuyu netleştirmekten ziyade karmaşıklaştırıyor. Çünkü geçim sıkıntısı içerisinde olan bir insan, doğal olarak, 'istediği' hayatı yaşayamayacaktır. Bu da, benimsediği kimi değerleri istese bile hayata geçiremeyeceği anlamına gelebilir.