derinsular.com
Derin Sular: Makaleler
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

December 21, 2005

Padişah Kovuldu


Giriş

İlkokul sıralarında yerlerini aldıkları ilk günlerden itibaren, çocuklarımıza Cumhuriyet'in en iyi yönetim şekli olduğunu, 1920'li yıllarda Cumhuriyet'i ilan edip padişahı kovduğumuz için ne kadar mutlu ve gururlu olmamız gerektiğini söylüyoruz:

İşte, bugün bir meclis kuruldu,
Sonra hemen padişah kovuldu.
Bugün yirmi üç Nisan,
Hep neşeyle doluyor insan.1

Padişah Kovuldu

Cumhuriyetle ilişkilendiriyor olduğumuz değer, aslında 'halk iradesi'. Padişahın kovulmuş olması ise, bundan böyle halkın iradesinin tecelli edecek oluşunun bir işaretçisi olarak algılanıyor. Tuhaf durumlar da yaşanmıyor değil. Zira, tarih dersinde Fatih'in torunları olmakla övünen çocuklar, konu inkılap tarihine geldiğinde, Fatih'in asıl torununu bu ülkeden kovmuş olmakla övünüyor ve kendi bayramlarını bunu bayraklaştıran marşlar söylerek yapıyorlar.

Peki saltanatın kaldırılmış olması, cumhuriyetin ya da demokrasinin varlığı için yeterli mi? Yoksa yıllardır çocuklarımızla beraber kendimizi de mi kandırıyoruz?


Cumhuriyet ve Demokrasi

Ne Roma'nın (yolu monarşiden de geçmiş olan) cumhuriyeti, ne de Yunan yarımadasının ayrımcı demokrasisi, bu kavramlardan bugün anladığımız manaları ifade ediyordu. Her iki kavram da, tarih boyunca farklı anlayışların tesirinde değişime uğradı.

Moderniteyle birlikte temel hak ve özgürlüklerin ön plana çıkması, gerek cumhuriyet, gerekse demokrasi anlayışlarına olan etkileriyle bu iki kavramı birbirine yakınlaştırdı. Hatta, bu farklı (ve kimi düzlemlerde çelişen) kavramlar, (her ne kadar yanlış bir şey de olsa) günümüzde birbirleri yerine dahi kullanılıyorlar. Bu kavramları, farklı anlayışlardan mümkün olduğunca soyutlamak gerekirse, cumhuriyetin 'seçilmişlerin', demokrasinin ise 'çoğunluğun' iktidarına işaret ettiği söylenebilir.

Saltanatın kaldırılmasının, cumhuriyet kavramıyla ilişkilendirilmesi bu yönüyle gayet tutarlı. Ancak ortada bir kralın ya da padişahın olmaması, halkın iradesinin tecelli ettiği bir cumhuriyetten söz edebilmek için yeterli değil. Çünkü cumhuriyet, doğası gereği, halkçıdır ve 'gücünü de halktan alması gerekir'.

Elbette bir ülkenin isminde cumhuriyet kelimesinin geçiyor olması, orada hakim olan rejimin, 'halkın iradesinin tecelli etmesi' gibi bir kaygısı olduğu anlamına gelmez. Dünyada bugün kendisine cumhuriyet diyen, ancak cumhuriyetle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan çok sayıda rejim var. Hemen her türlü bireysel hak ihlalinin yaşandığı Çin Halk Cumhuriyeti (People's Republic of China) gibi. Bir yönetimin gerçekten cumhuriyet olup olmadığını anlayabilmek için ise, söz konusu tecelliye esas teşkil eden halk ile devlet arasındaki ilişkinin anayasal niteliğine bakılması gerekir.


Halk İradesi

Bir ülkede, sadece çoğunluğun oyunu alan bir partinin iktidarda olmasından hareketle, o ülkede demokrasi olduğu söylenemeyeceği gibi, iktidarın seçimle iş başına geldiği her rejim de cumhuriyet değildir.

Halkın iradesinin tecelli etmesi, herşeyden önce, ortada hür bir 'halk' olmasına bağlıdır. Bir başka deyişle, halkın temel haklarının anayasa ile tanınmış olması gerekir. Söz konusu tecellinin demokratik ya da cumhuriyetçi olup olmadığı da, yine anayasa metninin niteliğine bağlıdır. Hukukun üstünlüğü ise, her iki durumda da gerek şarttır.

Anayasa, hür insanların, yaşadıkları yerde hüküm sürmesini istedikleri nizamın niteliklerini belirlemek üzere kaleme aldıkları ve üzerinde bir uzlaşmaya vararak yürürlüğe koydukları bir metindir. (En azından, özgür bir ülkede öyle olması beklenir.) Bu yönüyle, haklar zaten en başından beri vardır. Devlet ise, vatandaşların bu haklarını kullanarak vücuda getirdikleri bir mekanizmadır. Bu yapı, ortada bir cumhuriyetin olup olmadığı konusunda turnasol kağıdı işlevi görür. Zira, cumhuriyetin var olduğu bir yerde, devlet, bireysel hakları 'korumak' için vardır. Diğer yönetim biçimlerinde ise, devlet, bu hakları 'koruyan' (protector) değil, 'bahşeden' (grantor) durumundadır. Vatandaşlarının haklarını 'lutfeden' böyle bir anlayışın ise, cumhuriyet kavramıyla izahı mümkün olmaz.

Dünyanın (yürürlükte olan) en eski ve ilk hür anayasası olan ABD anayasasının giriş beyanında (preamble2) şu ifade yer alır:

Biz Amerikalılar, daha mükemmel bir birlik oluşturmak, adaleti tesis etmek, dahilde huzuru sağlamak, genel savunmayı temin etmek, refahı teşvik etmek, özgürlüğün bize ve bizden sonraki nesillere olan nimetlerini korumak üzere, Amerika Birleşik Devletleri için bu anayasayı onaylıyor ve yürürlüğe koyuyoruz. [Çeviren: SK]

Açıkça anlaşıldığı gibi, aynı toprak parçası üzerinde yaşayan ve aralarındaki ihtilafları sona erdirmek isteyen bir grup insan bir araya gelmiş ve üzerinde herkesin uzlaşacağı bir metin meydana getirmişlerdir. Bu metinde özne, o yörenin ahalisidir. Anayasayı kaleme alan da, özgürlüğü bir değer olarak yücelten de, devlet adını verdikleri mekanizmayı kuran da, hep onlardır.

2004 yılında 25 ülke tarafından Roma'da imzalanan Avrupa Birliği Anayasası taslak metninin giriş beyanı da bu konuda bir diğer örnek olabilir:

İnsanın ihlal edilemez ve geri alınamaz3 hakları, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerleri doğuran Avrupa'nın kültürel, dini ve hümanist mirasından ilham alarak,

Avrupa'nın, acı tecrübelerden sonra tekrar birleştiğine, en güçsüzleri ve en yoksunları da dahil olmak üzere tüm halkının iyiliği için uygarlık, gelişme ve ilerleme yolunda devam etmeye niyetli olduğuna; ve kültüre, öğrenmeye ve sosyal gelişime açık bir kıta olarak kalmayı dilediğine; ve kamu hayatının demokratik ve şeffaf tabiatının derinleşmesini, dünyanın her yerinde barış, adalet ve birlik için çaba sarf etmeyi dilediğine inanarak,

Avrupa halkının, kendi milli kimlik ve tarihinden gurur duymakla beraber, eski bölünmelerini aşmaya, eskisinden de sağlam bir şekilde birleşmeye ve ortak bir kadere adım adım yürümeye kararlı olduğuna ikna olmuş olarak,

Bu şekilde 'çeşitlilikte birleşmiş' olan Avrupa'nın, kendilerine, çeşitliliği insani umudun özel bir alanı haline dönüştüren bu büyük girişimi - her bireyin haklarına dikkat ederek ve gelecek nesillere ve dünyaya karşı olan sorumluluklarının bilincinde olarak - hedefleme adına en büyük şansı verdiğine ikna olmuş olarak,

Şimdiye kadar yapılan Topluluk kanunlarının tamamının devamlılığını temin etmek suretiyle, Avrupa Topluluğu ve Avrupa Birliği anlaşmaları çerçevesinde gerçekleştirilen çalışmalara devam etmeye kararlı olarak,

Avrupa'nın vatandaşları ve devletleri adına bu anayasa taslağını hazırlayan Avrupa Kongresi üyelerine minnettar olarak, [temsilciler] aşağıdaki konularda uzlaştılar: [Çeviren: SK]

Dikkat edilirse, anayasanın, 'vatandaşlar adına' hazırlandığına, onların özgürlüğünden ilham alındığına ve bu hakların geri alınamaz, transfer edilemez ve teslim edilemez olduğuna dikkat çekiliyor. ABD kurulmadan önce Amerika kıtasında yaşanan eyaletler arası çatışmalar nasıl Amerikan Anayasası'nın yazılması için bir sebep teşkil etmişse, ki yukarıdaki alıntıda yer alan 'dahilde huzur' ifadesi aslında bunlara işaret eder, Avrupa Anayasası'nda da Avrupa'da yaşanan acı tecrübeler hatırlatılmış. Yani özne yine insanlar. Yani devlet, yine onların kendi elleriyle oluşturdukları bir mekanizma. Yani amaç, aynı toprak parçası üzerinde yaşayan insanların birbirlerinin farklılıklarına saygı göstererek uzlaşmaya çalışmaları.

Darbecilerce hazırlanan ve hazırlandığı günden bu yana antidemokratik olduğu gerekçesiyle değiştirilmesi sürekli gündemde olan Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasası ise bambaşka bir zihniyetin ifadesi durumunda. 1982 Anayasası'nın 'giriş beyanı'na karşılık gelecek olan başlangıç bölümü şu cümlelerle başlıyor:

Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

Dikkat edilecek olursa, anayasamızda konuşan 'Türk halkı' değil, devlet. Dahası, devlet anayasada, vatandaşlarına, hangi anlayış ve ilkeler doğrultusunda hazırlanan kanunlarla yönetileceklerini 'haber veriyor'.

Avrupa Birliği anayasasında yüceltilen kavramlar, 'Avrupa'nın kültürel, dini ve hümanist mirası' ve bu mirasın doğurduğu 'özgürlükler', 'insan hakları', 'demokrasi', 'eşitlik', 'özgürlük' ve 'hukukun üstünlüğü' gibi evrensel değerler iken, bizim anayasamızda bunun yerini 'vatan', 'millet' ve 'devlet' alıyor. Vatanımızın ve milletimizin ebedi, devletimizin bölünmez olduğundan söz ediliyor.

Burada özne (her ne kadar sonradan 'Türk Milleti' denecek de olsa) Türkiye Cumhuriyeti. Zaten metinde de, Türkiye Cumhuriyeti'nin, şerefli bir üyesi olduğu dünya milletleri ailesiyle eşit haklara sahip olduğu ifade ediliyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti ile diğer devletler arasındaki bir ilişkiden söz ediliyor. Yani devlet zaten baştan var. Onu vücuda getiren bir halktan ise söz edilmiyor. Zaten, metinde Türkiye Cumhuriyeti'nin, dünya 'devletlerinin' değil, 'milletlerinin' oluşturduğu bir ailenin üyesi olduğu ifade ediliyor - ki bu son derece manidar. Devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü böyle bir şey olsa gerek...

Çıkış noktası insan olan Avrupa Birliği anayasasında 'tüm [Avrupa] halkının iyiliği için' ifadesi yer alırken, 1982 Anayasası, 'Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu' diyerek, refah ve mutluluğu devlet bazında değerlendiriyor.

Cümleler şöyle devam ediyor:

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

Yukarıdaki cümlelerde, millet iradesinin mutlak üstünlüğüne yer veriliyor ki, bu son derece önemli. Ancak cümlenin ikinci yarısında ve geriye kalan paragrafların önemli bir kısmında, kişilerin ve kuruluşların 'yapamayacakları' şeyler sıralanıyor. Yani, bir anlamda, devletin neler yapamayacağından söz eden ABD Anayasası'ndaki anlayışın tamamen tersi bir durum söz konusu.

Başlangıç bölümünün son cümlelerinde ise, aslında epey yabancısı olduğumuz ancak buna rağmen dilimizden düşürmediğimiz demokrasi kavramının, bu kez de 'antidemokratik kanunları yüceltme adına' sloganlaştırıldığını görüyoruz:

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.

Anayasamızın ilk maddelerine gelince...

Madde 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Madde 3: Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

Açıkça görüldüğü gibi, bu maddeler sadece devletten söz ediyor. Ortada insan yok. İlk madde okunduğunda, 'ortada baştan bir devletin varolduğu' göze çarpıyor. Bu maddelerin 'değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez' olduğunu da belirtmek gerekli. (Böyle bir durum diğer anayasalarda yok.)

Bir araya gelen insanların ya da onların temsilcilerinin, 'Biz, bu değerlere inanan insanlar olarak, burada, bu şekilde yaşamak istiyoruz.' gibi sözleri yer almıyor anayasamızda. 'Kendi ellerimizle oluşturduğumuz bu mekanizmanın, daha sonra bize bunu, bunu ve de bunu yapmasını istemiyoruz.' da denmiyor. Tam tersine, bizim anayasamızda, vatandaşlarından evvel varolmuş olan devlet, halkına neleri yapmamaları gerektiğini anlatıyor.

Bütün bunlar, 1982 Anayasası'nın Avrupa Birliği'ne girmek üzere müzakerelere başlamış olan Türkiye'nin önünde bir engel olduğunu söyleyenleri haklı çıkarıyor. Çünkü herşeyden önce, bu anayasa halkın iradesinin tecelli ettiği bir yasa değil. Dahası, demokratik olmak bir yana, demokrasinin ne olduğuyla ilgili uzaktan yakından bir fikri olmayan tuhaf bir zihniyet tarafından kaleme alındığı aşikar ve bu nedenle, AB'nin Türkiye'den talep ettiği demokratikleşme sürecinin önündeki en büyük engellerden biri.


Sonuç

Anayasal metinlerin sihirli kelimelerden oluşmadığını söylemeye gerek yok. Ancak sorun, maalesef, anayasamızın antidemokratik ifadelerini ortadan kaldırmakla ve onların yerine, 'Biz Türkler Anadolu'da oturduk, konuştuk ve karar verdik' türünden cümleler koymakla çözülebilecek kadar basit değil.

Onyıllardır darbe anayasalarıyla yönetilen halkımız, insan hakları, özgürlük, demokrasi, cumhuriyet gibi kavramlara ve bu kavramların neden önemli olduğuna dair 'bilgi'ye son derece yabancı. Bu, zannedildiği gibi eğitimsizlikle ilgili bir durum da değil. Zira, ülkemizde eğitim, insanlara evrensel değerleri değil, köy enstitülerinde resmi ideoloji doğrultusunda devşirilen öğretmenlerin, aynı hezayanları ilkokuldan itibaren çocuklarımıza vargüçleriyle aşıladıkladıkları, aptallaştırıcı4 bir süreci akla getiriyor.

Resmi ideolojinin tekerlemelerini ezberlemeyi eğitim zanneden insanlar, slogan bazında düşünmeye alıştırıldıklarından, kullandıkları kavramların ifade ettikleri manalara yabancılar. Onlar için sadece hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmadıkları 'iyiler' ve 'kötüler' var. 'Demokrasi', 'cumhuriyet', 'laiklik' gibi kavramlar elbette 'iyiler' arasında yer alıyor. Ancak sadece adından öte pek bir şey bilinmiyor. Tanımları bile... Bu şartlar altında da, bilmedikleri kavramları, ifade ettikleri manaların tamamen hilafına ölesiye savunan insanların yüzeysel tartışmaları, eleştirileri, tel'inleri gündelik (sözde) düşünce hayatımız içerisinde olağanlaşıyor. Çünkü bu kavramların temsil ettikleri evrensel değerlerin bu şekilde içselleştirilmesi mümkün değil.

Batıda anayasaları kaleme alan 'insanları' ve 'anlattıklarını' değerlendirelim.

Düşünmesini bilen, ne dediğinin, neden bahsettiğinin farkında olan, daha iyisini hedefleyen, bu niyetle aynı ortamı paylaştığı insanlarla - belli ihtilafları olmasına rağmen - sağlıklı iletişim kurabilmeyi başarabilen ve hepsinden önemlisi, lisan-ı haliyle, 'Ne olursa olsun bir yol bulup uzlaşmalıyız' diyen insanların sosyal sorunlarını nasıl çözdüklerinin bir belgesidir o anayasalar aynı zamanda.

Yani, sorun bir zihniyet sorunudur.

Türkiye'nin, tekrar bir kanun ithali hamlesine başlayarak, insan merkezli bir anayasa metnini kendisi için uyarlayıp yürürlüğe koyması, maalesef bu sorunları çözmez. Çünkü bizim kağıtlar üzerindeki başkalarından menkul metinlere değil, algıları ve değerleri o metinleri yazabilecek çapa erişmiş insanlardan müteşekkil bir topluma ihtiyacımız var.

Kısacası, bu iş, maalesef padişahları vatanlarından kovmakla halledilecek kadar kolay değil. Halkları adına Avrupa Birliği anayasına imza atanlar arasında kral ve kraliçeler de var.5



1 Saip Egüz'ün 23 Nisan adlı şiirinden.

2 Metnin orijinalindeki başlık 'preamble'. Bu hukuki terim, kanun maddelerinde girizgah olarak kullanılan bölümün adıdır. Bu bölümde söz konusu kanunun hangi sebeple ve ne amaçla yapıldığını ifade edilir. Anayasanın 'neden var olduğu' konusu burada açıklandığından, yukarıdaki yazıda bu kısımları alıntılandı.

3 Metnin orijinalinde 'inalienable' kelimesi kullanılıyor. Bu hukuki terim, verilen söz konusu hakkın geri alınamayacağı, başkalarına transfer edilemeyeceği ve kişi tarafından bir başkasına teslim edilemeyeceği anlamına gelir.

4Bu durum, ilkokula başlayan çocukların mezun olana kadar geçen süreçte IQ'larının düşüş eğilimi gösterdiğini ortaya koyan testlerle ispat edilmiştir.

5 Belçika Kralı, Danimarka Kraliçesi, İspanya Kralı, Lüksemburg Dükü, Hollanda Kraliçesi ve Britanya Kraliçesi, anayasaya vatandaşları adına imza attılar.

| Yorumlar (7)

Okuyucu Yorumları (7)

"Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş" diyor şair. Kemalizm'den de geriye kalacak olan Ziya Aydıntan'ın "Kırlara Doğru" adlı şarkısı olacaktır. Ayrıca 23 Nisan, 1920 koşullarını bilmem ama 2005 koşullarında çok hayırlı bir gündür. Hakim sınıfların borusu iki yerde ötmez: Biri cami, öteki TBMM. "Başkanlık sistemi" isteyen faşisttir. Bütün Derinsular okurlarını AKP hükümetinin başlattığı 23 Nisan Geleneksel Halk Yürüyüşü'ne katılmaya davet ediyorum. Yol uzun değil, Kızılay'dan Meclis'e kadar yürünüyor. Ben katılıyorum.

Saygılarımla,
Veysel Aratlıoğlu

Kendimi, bir Mustafa Erdoğan yazısı okuyor gibi hissettim. En az onun kadar akıcı, konusuna hakim ve anlamlı.

Haddime düşmez ama tebrik ederim.

Tarihinde ATÜT olan uluslara modern çağda monarşi yaramıyor. İmparator Japonya'nın Pearl Harbour macerasına girişmesinin önüne geçebildi mi? Bizim İttihatçıların gönüllerinde yatan arslan da Göbels ve Breslau macerasına engel olamayacak bir Sultan Reşat'tır. Sayın Kaya: (Haddim olmayarak) "bu tiplerin sözcüsü olmayın" derim.

Saygılarımla,
Veysel Aratlıoğlu

Kutluyorum. İşte hal-i pür-melalimiz... Bu mudur, budur!

Bu kadar anlaşılır, mantıklı ve analist yaklaşılabilirdi. Tebrik ediyorum. Daha ötesi nasıl yazılabilirdi, bilemiyorum. Bizim memleketimizden neden süper zeka adam çıkmaz, bilir misiniz? Yanlış soru. Bu vatan bağrından çıkıp ihraç ettiğimiz beyinlerden ne cevherler çıktığını görüyoruz. Bu cevherlerin ülkemizden çıkmamasının sebebi bu dayatmacı, ideoloji aşılamaktan başka bir amaca hizmet etmeyen eğitim sisteminin potasında eritilmiş olmalarıdır. Bu zihniyetin ürettiği eğitim sistemi tıpkı bir kıyma makinesi gibi çalışmakta, tekdüze robotik beyinler üretmektedir. Her fırsatta vatan,millet,demokrasi,cumhuriyet muhabbeti yapanlar, geleceği emanet ettikleri(!) gençlere dünyanın muadil ülkelerin çok altında bir eğitim imkanı sunmakla yarın bu gençlerin global bir rekabet ortamında nasıl ayakta kalabilecekleri sorusunun cevabını vermek zorundadırlar. İçeriğinizi bu gün itibariyle takibe aldım. İyi çalışmalar...

26 Mayıs 1960 günü sadece Eskişehir'de 250.000 insan Adnan Menderes'i alkışlıyordu. 28 Mayıs 1960 günü bütün Türkiyede Adnan Menderes için bir tek kişi parmağını kımıldatmadı. Abdullah Öcalan derdest edildiğinde gencecik bayan taraftarları üzerine benzin döktü.

Herhangi bir otorite çıkıp da: "Biz Katolkiliği lağv ettik, papalık müessesini de ilga ettik" iradesini buyurduğunu farz edelim. Katolik inancına mensup milyarlarca insanın bu karara tepkisi ne olur? Papalarını ertesi gün defterden silerler mi?

Peki biz halifemizi daha ertesi gün nasıl defterden silebildik? Kimse şu mukabil argümanı öne sürmesin: Fakat halife de 1. Dünya Savaşı'nda cihad-ı ekber fetvası ilan ettiğinde kimse ka'ale almadı. Arapların fetvayı ka'le almadığı iddiası hakikati tam olarak yansıtmıyor. Velev ki almamış olsun, Araplar zaten halifeliğin Türklerde olmasını tartışmalı buluyordu asırlardır. Ama Türkler halifeleri için bizim halifemiz diyordu. Kimse Padişah annelerinin Rum Slav vs. asıllı, yani yabancı tohumu oldukları teranelerini bir kez daha okumasın. Leydi Diana, kocası ve gelin gittiği kraliyet ailesi için şöyle hakaretamiz tabir kullanmıştı bir kızgınlık anında: ALMAN TOHUMLARI.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca