derinsular.com
Derin Sular: Makaleler
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

December 15, 2005

Ey Türk Gençliği! Çalışmaya Niyetin Var Mı? (2)

[15 Aralık 2005 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı.]

Önceki yazıda, ‘McJobs’ olarak tanımlanan düşük ücretli işlerin, ABD’de pek çok kişi için, çalışma hayatlarında son derece öğretici bir ilk basamak yerine geçtiğinden söz etmiştim. Ülkemizde ise, eğitimin doğuştan edinilen bir hak olduğunu düşünen ve bu nedenle aldığı eğitimin maliyetine katkı payı dahi ödemek istemeyen gençlerin önemli bir kısmı, üniversite yıllarında çalışmıyor. Çünkü çoğu, niteliksiz işlerde çalışmayı onur kırıcı bir şey olarak görüyor ve çalışmak için mezuniyet sonrasını bekliyor.

Emek

Ancak, üniversite mezunu olmanın büyüsü de, mezuniyet yaklaştıkça bozuluyor. Çünkü günümüzde çok sayıda üniversite mezunu işsiz olduğu için, cari ücret hadleri son derece düşük. Hatta belli başlı üniversitelerin mezunları istisna edilecek olursa, çoğu üniversite mezununun da (McJobs olarak tanımlanan işlerde olduğu gibi) asgari ücretle işe başladığı söylenebilir. Türkiye’de, bu şartlarla yüzleşen, yani asgari ücretle çalışmak ile işsiz kalmak arasında seçim yapmak durumunda olan pek çok üniversite mezunu, suçu yine devlete atıyor.

Hükümetlerin, ekonominin büyümesi yönünde sağlıklı politikalar üretmeleri elbette çok önemli. Ancak, gerek üniversite eğitiminin, gerekse çalışma hayatının asli niteliğinden farklı algılanıyor olmasının üniversite öğrencilerini yanlış beklentilere sürüklediği de bir gerçek.

Bu noktada yapılması gereken ilk şey, kavramların gerçekte ifade ettikleri manaları ‘hatırlamak’. Unutulmamalı ki, üniversite eğitimi sihirli bir değnek değil. Yani bir eğitim kurumunda hasbelkader dört yıl geçiren bir öğrenci farkına varmalı ki, ortada başının bulutlara varmasını gerektirecek bir durum yok. Üniversiteler, belli branşlarda uzmanlık sahibi olmak isteyen öğrencilere gerekli eğitimi vermesi umulan kurumlar sadece. Her ne kadar, akademik anlamda, amaç bilginin bizzat kendisi olsa da, gündemimizi daha çok bu bilginin nasıl bir ekonomik getirisi olacağı konusu işgal ediyor.

Bilginin kendisi ile ekonomik getirisinin aynı şey olmadığının yeterince kavranamamış olması, üniversite mezunlarının devletten sosyoekonomik alanda düzenleyici rol oynamasını talep etmelerine neden oluyor. Halbuki, bir üniversiteye kaydolan bir öğrencinin kurum ile girmiş olduğu ilişki, ilgili alanda lisans seviyesinde bir eğitim almaktan ibarettir. Üniversite bir iş bulma kurumu olmadığı için, ‘Öğrenci mezuniyet sonrasında bu bilgiden ekonomik bir getiri elde edebilir mi?’ gibi bir soruyla muhatap olması düşünülemez. Dahası, öğrencinin bu bilgiyi talep etmesindeki amacın ekonomik olup olmaması dahi üniversiteyi ilgilendirmez. Çünkü, üniversitenin tek kaygısı ‘bilgi’dir. (Ya da öyle olması beklenir!)

Benzeri bir gerçek, hükümetler için de geçerli. Hükümetlerin ekonomik sorumlulukları elbette var. Eğer demokratik olmak gibi bir kaygı söz konusu ise, bu sorumluluk, yasama çerçevesinde, özel ve tüzel kişilerin ekonomik özgürlüklerini teminat altına alma amacıyla, kanunun bir kişi ya da grubu diğerlerinden daha imtiyazlı kılmamasını sağlamakla yerine getirilir. Ekonomi politikalarının oluşturulmasında da, başkalarının etik haklarına müdahele edilmediği müddetçe, işsizliği mümkün olduğunca azaltma kaygısı güdülmesi son derece doğaldır. (Yüksek vergi ya da bürokrasi yüküyle istihdamı zorlaştırmamak gibi.)

Ancak bütün bunlar, hükümetlerin ‘her lisans diploması sahibine bir iş bulmak’ gibi bir görevleri olduğu anlamına gelmiyor. Bunun aksini savunmak, kişisel bir ilgiden (ya da bizi hiç ilgilendirmeyen herhangi bir nedenden) ötürü, sözgelimi sanat tarihi okuyan birine, talep etmesi durumunda, devlet tarafından mutlaka bir iş bulunması gerektiği anlamına gelir ki, böyle bir politikanın etik temelleri ve uygulamada doğuracağı sonuçlar 20. yüzyılda yaşanan tecrübeler neticesinde herkesin malumudur.

Türkiye, genç nüfusu nedeniyle uzun süredir bir işsizlik problemi yaşamakta. Ancak özellikle diplomalı işsizliğin çözümü, bilginin kendisi ile ekonomik getirisi arasındaki farkın anlaşılmasından geçiyor. Üniversite yıllarını kimi işlerde çalışmanın onur kırıcı olduğunu düşünerek geçiren ve herhangi bir iş tecrübesi edinmeden mezun olan gençlerimiz, sonuç itibariyle işsizlik ile asgari ücret arasında seçim yapmak zorunda kaldıklarında, sadece kendileri dışındaki kabahatlileri suçlama yolunu seçiyorlarsa, küçümsedikleri alt kademe işlerde çalışmış olanlardan hayata dair öğrenmeleri gereken önemli şeyler var demektir.



Ey Türk Gençliği! Çalışmaya Niyetin Var Mı? (1)
Ey Türk Gençliği! Çalışmaya Niyetin Var Mı? (2)

| Yorumlar (19)

Okuyucu Yorumları (19)

Üniversite ve görevleri hakkındaki yorumlarınıza tamamiyle katılıyorum.

İşsizlik, tüm devletlerin çözmekle yükümlü olduğu bir sorun gibi duruyor. Tam anlamıyla öyle olmasa da... Ama işşizliğimize daha çabuk bir çözüm arıyorsak küçük, büyük demeden bir ucundan çalışmaya başlamak lazım bence de. Fırsatlar kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Hiçbir şey yapmamak herhangi bir fırsat doğurmuyor doğal olarak. Doğurmaz da zaten.

Kendimden ornek vereyim; Universitenin ilk yıllarından beri birçok "McJobs"da çalıştım. Çogu yarı zamanlı idi. İstanbul'da yaşamanın zor olduğunu anlamış, yalnızca yaşamı devam ettirebilmek için başlamıştım çalışmaya. Daha sonra Bilgisayar alma isteği doğdu içimde. Daha çok gelir getiren fakat daha çok "sömüren" bir işte (kasiyerlik: hafta içi üniversitede ders olmadığı tüm zamanlarda ve hafta sonu sabah 8'den 22'ye kadar) çalışmaya başladım. Evet çok yoruluyordum (Kazancımın azalmaması için işe yürüyerek gidip geliyordum. Yaklaşık 1 saatlik bir yürüyüş. Günde 2 saat. Rota içinde Bebek yokuşu da vardı). Ve sonuç olarak 4 ay içerisinde o zaman için en iyi parçalara sahip bir bilgisayar aldım (Toplamda: 800 milyona).

Aldığım (ve şu an hala kullanmakta olduğum) o bilgisayar sayesinde hayatımın geri kalanını şekillendirecek bir aktivite içerisindeyim şu an. Bir umudum bir planım var. Universiteden mezun olmayı beklemiyorum artık. Hatta üniversiteden mezun olmanın, o diplomanın bana bir getirisinin olmayacağını düşünüyorum (Yanlış tercih yaptım da: Boğaziçi Universitesi Fizik Öğr.). Yanlış bir görüşe sahip olabilirim ama benim açımdan böyle sanırım.

Daha önce üniversite ve görevleri ile alakalı olabilecek bir karalama ( http://www.anafikir.com/goster.asp?t=560 ) yapmıştım belki ilginizi çeker.

derinsular bireyin rolü ve ne yapması gerektiği konusunda yazmış buna bir de makro bakış eklerseniz çelişen noktalar ortaya çıkar. zira ekonomik vaziyetimize bakarsak pek iç açıcı bir durum yoktur. birey konusunda gene ipin ucu kaçmış.

Tansel Bey,

Çok muğlak ifadeler kullandığınız için eleştirinizi hangi gerekçelerle yaptığınız belli olmuyor.

'Hangi önkabuller üzerine bina edilen bir makro bakış eklenecek?', 'Birey konusunda ipin ucu neresidir?', 'Bu sınırı belirleyen ölçü ve prensipler nelerdir?' gibi sorular sormak mümkün.

Tabii hepsinden önemlisi bireyin etik hakları ve bu hakların genelin iyiliği (common good) adına ikinci plana atılıp atılamayacağı.

Herkes her konuda fikrini söyleyebilir, ancak sosyal bilimlerde söylenenlerin bir anlam ifade edebilmesi için, fikirlerin belli bir insan tanımının ve buna ilişkin etik anlayışının üzerine bina edilmeleri gerekir.

Yoksa sizin cümlenizdeki 'birey' kelimesinin yerine 'kollektif' yazan biri de, tersi yönde düşünce ürettiğini zannedebilir. Ancak bu türden beyanların herhangi bir kıymeti olmaz.

Sevgili Derinsular,

Üzülerek belirtmeliyim ki yine sapla samanın birbirine karıştırıldığı bir yazı olmuş. (1) nolu yazınız anlamlıydı, çünkü ABD'deki McJobs üzerine ABD koşulları içerisinde WALTER E. WILLIAMS'un düşünceleri ve sizin yorumlarınız doğru olabilirdi. Ancak bu ikinci yazınızda ,Türkiye koşulları gözönüne alındığında yazdıklarınız havada kalmakta. İsterseniz ABD ve Türkiye ekonomik verilerine ilişkin birkaç noktayı hatırlayalım.

GSYIH :
ABD: 11.75 trilyon USD
Türkiye: 508 milyar USD

Toplam işgücü:
ABD:147.4 milyon kişi
Türkiye:25.3 milyon kişi

Toplam gelirin sektörlere göre dağılımı:
ABD:
Tarım :%0.9
Üretim :%19.7
Servis :%79.4

Türkiye:
Tarım :%11.7
Üretim :%29.8
Servis :%58.5

İşsizlik oranı:
ABD : %5.5
Türkiye: %9.3

Veriler: CIA Factbook
http://www.cia.gov/cia/publications/factbook/geos/us.html#Econ

http://www.cia.gov/cia/publications/factbook/geos/tu.html#Econ

Yukarıdaki verilerden görülebileceği gibi Türkiye ile ABD'nin kıoşulları birbirinden oldukça farklı. Yazınızda üniversite eğitimi gören gençlerin McJobs benzeri işleri küçümsedikleri ve iş yaşamına üniversite çağlarında başlamadıkları gibi ifadelerin sadece yakın çevreniz ile kısıtlı gözlemler, ya da klasik önyargılar ile olsa olsa böyledir yaklaşımı olduğunu sezinliyorum. Eğer elinizde şu kadar adet McJobs benzeri iş olanağı vardır, şu kadar adet üniversiteli bunlara başvurmuş, ya da şöyle bir anket yapılmış, üniversiteliler şöyle şöyle demiştir gibi veri mevcut ise bizimle paylaşırsanız seviniriz. Eğer yoksa yazdıklarınız bir önyargıdan öteye gitmemektedir.

Türkiye'de McJobs'ın karşılığı, (üzülerek söylüyorum) bence işportada sergi açmak olabilir. (elimde ne yazıkki böyle bir veri benim de yok, tamamen gözlem). İşporta için liberal dünya görüşünüz "kayıt dışı ekonomi" ve "haksız rekabet" gibi çağrışımlar yapacağından bilemiyorum, üniversitede okuyan arkadaşlarımızın iş yaşamına "işporta" sektörü ile atılmasına sıcak bakar mısınız?

"Ey Türk Gençliği! Çalışmaya Niyetin Var Mı? sorunuza ise Türkiye genelinde 12-17 yaş arasında çalışan 1 milyon 59 bin çocuğun yanıtı sanırım EVET olacaktır.

Sayın İskender'e:

1- Eğer yazıda piyasa şartlarıyla ilgili bir çıkarsamada bulunulsaydı, verdiğiniz veriler anlamlı olabilirdi. Ancak yazıda, 'gençlerin çalışma hayatına bakışları', 'çalışma kavramından ne anladıkları' konu ediliyor. Yazının başlığında sorgulanan 'çalışma niyeti' de, yazının genelinden anlaşılacağı gibi, mutlak manada bir çalışmayı değil, McJobs kavramıyla ifade edilen ilk basamaklardan başlamayı göze alıp almamayı kast ediyor. Buna ek olarak, devletin ya da üniversitelerin iş bulma kurumu olup olmadıkları sorgulanıyor. Bu sorgu ise, etik bir sorgu. Sizin verdiğiniz rakamlar ise operasyonel sonuçların ifadesi. Arada doğrudan bir ilgi yok. Çünkü etik sorgu, 'Nasıl olmalı?' sorusunu sorar, veriler ise 'Ne olmuş?' sorusunun yanıtını verir.

2- Türkiye'nin işsizlik sorununun alt kademe işler için söz konusu olduğunu düşünmüyorum. Yeterince büyümemiş bir ekonomiye sahip olmanın bir sonucu olarak, üst düzey istihdamda sorun var. Zaten yazıda, ülkemizde çok sayıda üniversite mezunu bulunmasının asgari ücretle çalışan diplomalıların sayısını artırdığına da değiniliyor.

3- Yazı ile ilgisi yok ama değindiğiniz için 'kısaca' yanıtlıyorum: Türkiye'de belki her mahallede bir McDonald's ya da Migros yoktur; bu durum gün gün değişmekte olsa da, yine de bu noktada haklı olabilirsiniz. Ancak alt kademe iş dendiğinde, bunu, ille de bir dev zincirde çalışmak şeklinde anlamamız gerekmez. Gerek yol kenarındaki büfelerin, gerekse 'Türk' lokantalarının camlarındaki 'Eleman aranıyor' yazıları kriz dönemlerinde dahi hep vardı. Buna yemek sektörü haricindeki binlerce örneği de ekleyebilirsiniz.

4- İşportacılığın kayıt dışı ekonomi ile ilgili olduğu doğru. Ancak bu durumla 'devletçi olmayan ekonomistler' değil, 'zabıtalar' ilgilenirler. Ben kayıt dışı ekonomide hiçbir mahzur görmüyorum. Dahası, kayıt dışını kayda almak yerine, kayıt altında olanı kayıt dışına almak çok daha doğru olur diye düşünüyorum. Bu konuda farklı düşündüğümü nereden çıkardınız anlamadım. Bu sitede tersi istikamette bir beyan var mı?

5- Lisans eğitimimi özel bir üniversitede tamamlamadım. Okulun genelindeki öğrencilerin çok önemli bir kısmı, Türkiye'nin çeşitli yerlerinden gelmiş olan ve maddi durumu iyi olmasa da üniversite yıllarında çalışmayı düşünmeyen gençlerden oluşuyordu. İstanbul'daki diğer üniversitelerde de farklı bir durum gözlemlediğimi söyleyemem. Haklısınız, bu bilimsel bir veri analizi sonucunda değil, kişisel gözlemlerle varılmış bir kanıdır. Ancak takdir edersiniz ki, İstanbul, Türk üniversite gençliği için çok ideal bir gözlem alanıdır. Türkiye'deki üniversitelilerin çok önemli bir kısmı İstanbul'da. Üstelik; kira, ulaşım ve diğer nedenlerle hayat pahalılığının zirvede olduğu bir şehirde, 'zengin olmadığı halde' çalışmayı düşünmeyen bir öğrenci kesiminin varlığı da epey anlam ifade eder. Bu durumdan, 'bazı' fakirlerin neden hep fakir kaldıklarına dair birkaç izlenim edinmek de mümkün.

Yeni mezun birisinin profosyonel hayata adapte edilmesinin ne gibi bir rodeo oldugunu hic dusundunuz mu? :-)

--

Ben bugune kadar, yeni universite mezunu herhangi birinin masabasi ve seksi olmayan isler icin basvurdugunu ya da kabul ettigini pek gormedim..

Kendine gore elinde kapi gibi bir diploma (!) var ya, dogrudan dogruya onemli bir makamda yonetici olacak... baskasi kurtarmaz..

Arkadaslarina dagitsin diye, 'HerSeyin Uzmani', 'Isyerinin Vazgecilmezi', 'Sektorun Allahi' gibi anlamlara gelecek sekilde fiyakali bir unvan da tasiyan cok sayida kart da basilmak zorundadir onun icin..

Hele de bir de yabanci dille egitim yapan bir okuldan mezunsa, tutabilene, burnundan kil alabilene askolsun.

Akademik dil ile meslek/sektor/isyeri dilinin ayni oldugunu ciddi ciddi zanneder ve hicbirini dogru durust bilmiyor olsa bile, o allame-i cihandir.

Emir verecek, buyuracak; fakat bundan oteye varligi ile sereflendirmekten oteye bir zahmete katlanamaz.. isyeri ona muhtac olmasaydi onu ise alirlar miydi sanki..

Eksikleri varsa onun da calistigi isletme tamamlamak zorundadir; kurslar, seminerler filan emrine amade olacak, o ise lutfen ve belki ogrenecektir.

Ogrenemiyorsa onun problemi degildir --oyle ya, o bir okul bitirmistir. Kolay mi. Baska kac kisi bunu yapabiliyor ki (amirleri dahil, disaridaki binlerce yuzbinlerce kisi tabii ki)..

Isletmedeki problemler ona gore basit ve anlamsiz seylerdir. Daha once kimsenin cozememis olmasi zaten orada var olanlarin topyekun suzme salak oldugunun kaniti degilse nedir..

Bu Augias Ahirini, kendisi gibi Herakles'in gelip temizlemesi buraya nasip olmamistir.. Nasipsizler. Kesinlikle baska izahi yoktur bu durumun...

Ayrica, ve daha da beteri, isletmede cozulmege calisilan problemler pek de tanimli degildir --coktan secmeli de olmadiklari icin zaten asina gelmez.

Bilgi akisinda kullanilan raporlar ve diger evrak kesinlikle yeniden optimize edilmek zorundadir ve ilk is olarak buna kosulurlar... Yeni mezun bir veledin yepisyeni bir rapor formati ortaya cikmayisini artik yadirgiyorum.

Ve en onemlilerinden bir baska sorun da, Allahin belasi isletmelerde nicin somestri tatilleri olmuyordur. Ve, uzun yaz tatilleri nicin yoktur?

Onundeki bilgisayardan da nicin istedigine istedigi icerikte mesaj goneremiyor, istedigi ile istedigi kadar uzun uzun telefonla konusamiyordur? Olacak sey degildir.. Hele de Internet erisimi kisitili ise, bu insan haklarina hepten aykiridir.. Fasisttir bunlar.

Sacina sakalina, mini etegine, dapdaracik pantolonuna, cart renkli moda zevkine filan da kimse karisamaz.. Ozgurluklerinden odun veremez cunku..

Ne amir begenir ne memur. Patronlar zaten ya lucky sperm club uyesidir; ya da hirsizin allahi, ceberrut somurgen.. zaten uc kurus maas veriyorlardir, halbuki onun gibi bir cevher XXXX memleketinde olsa havada kapilirdir. Yasanmaz bu memlekette ama, na'apalim, kader utansindir..

Musteri de kimmis.. eldekini ister alir ister almaz; anlattigini dinlemek, ona gore etrafa (sagiya yukariya) bilgi akisi saglamak gibi fuzuli seylerle o ugrasamaz.

Hele de isci taifesi yok mu; sefil mahluklardir --universite kapisindan iceri girmege layik olamamis olduklari ortada, bunlar herhalde baska bir gezegendedirler ve asla muhatap alinmazlar.

---

Bunlar ozel sektorden... Bir de 'hamil-i kart yakinimdir' kapsaminda ise baslayanlarin oldugu resmi kurumlardaki idarecileri vs.yi dusunuyorum.. Allah sabir versin.

Sevgili Derinsular,

Aklınıza gelen her konuda, istediğiniz ya da işinize geldiği şekilde yazmak hakkınız. Sonuçta burası kişisel blogunuz. Ancak bildiğim kadarı ile iktisatçısınız, ve bir konuda anlamlı birşeyler söylemek istiyorsanız verilerden faydalanmalısınız. Çünkü veriler , olayları anlamamıza ve doğru sonuçlara varabilmemize yardımcı olurlar.

Bu nedenle daha önceki yorumlarımı açarak tekrarlayayım.

ABD ile Türkiye'nin ekonomik durumları farklıdır. Gerek ekonomik büyüklükler, gerek işgücü kapasitesi, gerekse işsizlik oranları farklıdır.

Tekrar istatistiklere dönelim. Devlet Istatistik Enstitüsünün 2004 yılı İstatistik Yıllığına bakalım beraberce:

http://www.die.gov.tr/yillik/10_Calisma.pdf

Bu çalışmanın 6. sayfasında 15 yaş ve üzeri çalışabilir nüfusun 49.9 milyon, çalışan nüfusun 21.8 milyon, işsiz nüfusun 2.5 milyon olduğunu görüyoruz. Yine aynı sayfada kentlerde yaşayan işsiz nüfusun 1.8 milyon, işsizlik oranının ise %13.6 olduğunu görebiliriz.Çalışmanın 16. sayfasında yaş gruplarına göre, 18. sayfasında ise eğitim durumlarına göre işsizlerin dağılımını görüyoruz. Bu tablolar incelendiğinde en fazla işsizliğin "25-44" yaş grubu,ona çok yakın bir oranda sonrasında "15-24" yaş grubundanda, eğitim olarak en fazla ilkokul mezunu sonrasında lise mezunu insan arasında bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu ne demek? Her konumda, her ücrette (genelde asgari ücret ve kayıt dışı olarak asgeri ücret altı) iş için her yaş grubundan, her eğitimde insan için iş bulabilmek sorun olmaktadır. Siz dönercide çalışan üniversite öğrencisi gördünüz mü? Bu üniversite öğrencilerinin çalışmak istememesinden değil, bu işe talip 15-44 yaşları arasında ilkokul-orta-lise mezunu, asgari ücretle (ve hatta sosyal güvenlik olmaksızın daha altı veya daha üstü)günlük 10 saat veya üzeri çalışmaya hazır çok sayıda işsiz bulunmasındandır. Üniversite öğrencilerine McJobs işlerde niçin çalışmıyorsunuz, yoksa bu işleri küçümsüyor musunuz diye sormak abesle iştigaldir. Buna karşı sorulacak soru şudur: Kaç adet McJobs iş vardır, bu işlere hangi profilde, hangi eğitimde kaç kişi daha taliptir?

"Bazı' fakirlerin neden hep fakir kaldıklarını " İstanbul'daki üniversitelerde "bir kısım 'zengin olmadığı halde' çalışmayı düşünmeyen öğrencilerin " varlığı ile açıklayacağımız yerde "zengin olduğu halde", bu zenginliği istihdam yaratıcı kanallara aktarmak işlerine gelmeyen kesime havale etsek daha doğru olmaz mı?

Sayın İskender,

Verilere itibar etmemem düşünülebilir mi? Ben sadece farklı bir şeyden söz ettiğimi söylüyorum, verilere gerek olmadığını değil.

Sizin için bir cümleye sıkıştırmaya çalışayım bu konudaki düşüncelerimi:

'İnsanların, hiçbir şey başaramasalar bile 'en azından denemelerini' istiyorum.'

Az önce yayına giren aşağıdaki yazı, belki ne demek istediğimi bir parça daha netleştirebilir:

http://www.derinsular.com/archives/2005/12/genclige_hitabemin_perde_arkasi.php

makro bakış dediğimiz zaman aynı şeyi anladığımızı düşünüyorum. zira siz de iktisatçısınız. işsizlik, büyüme oranı, nüfus artış oranı, gelir dağılımı vs. gibi verileri de içeren bir makro bakışı kastetmiştim. bireycilik te ipin ucu kaçıyor çünkü siz her türlü etik durumu cümlelerinizdede kabul ettiğiniz üzere bireye yüklüyorsunuz. halbuki topluma yüklenecek sosyal anlamda bir etik anlayışımız; bu yazdığınız yazıda bireycilikte ipin ucunun kaçtığı noktaları gösterir. bireyin hakları tabii ki geri plana atılmamalı. ama birey adına toplumu kurban edersek o zaman hata yaparız görüşündeyim. bireycilikte ipin ucunu kaçırdığınız nokta bence budur. zaten liberallerle olan fikir ayrılığımın özü de budur. teşekkürler.

Tansel Bey,

'Topluma yüklenecek sosyal anlamda bir etik anlayışı' nedir? Böyle bir şeyi daha önce hiç duymadım.

Beni ve diğer ziyaretçileri aydınlatabilirseniz sevinirim.

siz her türlü etik yükümlülüğü bireye yüklüyorsunuz. söyledğim şey bir kavram değildir zaten. cümle biraz düşük olabilir. bahsettiğim şey kamu yararıdır. ama siz toplumu bireylerin toplamı olarak gördüğünüz için kamu yararını 2. plana atıyorsunuz. etik topluma da atfedilmesi gereken bir kavramdır. dolayısıyla yaptığınız toplum tanımı itibariyle kamu yararınıda bireylerin tek tek yararları toplamı olarak gördüğünüz için böyle bir şeyi anlamanızda zaten güç. ancak bu iktisadi düşünce tarihi kitaplarında bahsedilen ekollerin anlayış farklarını incelerken (özellikle ortodox ve heterodox teorilerin)karşınıza ister istemez çıkacaktır. teşekkürler.

Tansel Bey,

Kamu yararının bireylerin tekil yararlarının toplamı olduğunu hiçbir zaman söylemedim. Söylemiş olduğum şey, toplumun bir araya gelmiş bireylerden mürekkep bir yapı olduğuydu. Bu ikisi tamamen farklı şeyler. Daha önce de bu sitede ifade edilmeyen şeyleri benim düşüncem olarak sunmuştunuz. Bundan sonra bu konuda lütfen daha dikkatli olun.

Konuya gelince...

'Topluma yüklenecek sosyal anlamda bir etik anlayışı' ifadesiyle bir tür sosyal fayda kast ettiğinizi tahmin etmiştim ama emin olmak için sizden duymak istedim.

Hatanıza gelince:

'Kamu yararı' kavramı bir 'oluş' belirtir. Etik bir değer ifadesi değildir.

Açıklayayım:

'Bir insanın ürettiğinin karşılığı tamamen kendisine aittir' gibi bir ifade, bir ölçüdür. Bu ölçüden hareketle, bireyin eylemlerinden elde edeceği yararın ya da katma değerin tamamen kendisine ait olacağı 'sonucuna' varabilirsiniz.

Bu bireysel etik.

Sizden istenen ise, 'Bireylerin topluma aldıklarından fazlasını vermelerinin etik gerekçesi nedir?' sorusuna bir yanıt vermenizdi.

'Kamu yararı' ifadesi ise, bu sorunun cevabı değil, aksine, bizzat size baştan sorulan sorunun kendisi.

Sürekli iktisadi kavramlara vurgu yapıyorsunuz, ama daha bu siteye yazdığınız ilk gün, kavramları daha dikkatli kullanmanız gerektiğini düşündüğümü ifade etmiştim. İktisadi düşünce tarihinden örnekler vermeniz çok gereksizdi, çünkü verdiğiniz örnekler konuyla bire bir ilgili değil.

Ekonominin ve diğer sosyal bilimlerin yüzde 90'ı etiktir. Etik ve teori ise (maalesef) doktora seviyesinden itibaren öğretiliyor.

Bunun nedeni de akademik olmaktan ziyade politik.

Daha önce yazdığım bir konuyu tekrar etmiş olmamak için bir link veriyorum. Eğer okursanız, birbirimizi daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum:

http://www.fiscalstudy.com/opinion/2004/08/paradigms_of_economics.php

serdar bey,
size yaptığım eleştiri çok netti. doğru kastettiğim sosyal faydadır.

etik açıdan her türlü değerlendirmenizi özellikle birey üstünden yaptığınızı görüyorum. ama toplum üstünden de yapmamız gerekir bunu diyorum. siz bu ekonomik koşullarda hala bireye yüklenerek bu sorunlara nihai çözümü bulamazsınız diyorum. bu yüzden makro bakışta gerekir diyorum. sadece o da yetmez toplum üstündende bir etik anlayış geliştirmek gerekir diyorum. yani bu konuda beni doğru anlamışsınız.
kısacası yazılarınız size sunulan eleştirilerdeki gibi ya bizim milletten bizim insandan adam olmaz diyen tamamen kahve köşesi muhabbetine ek olarak bireyi liberal anlamda rasyonalize etmeye dönük bir çabaya işaret eder gibi duruyor. öyle olmayabilir ama bunu birçeşit liberal içgüdü olarak değerlendiriyorum.

ayrıca "bireyin ürettiği değer tabiiki bireyin olmalıdır" ama bundaki anlayışımız tabiiki çok farklı! teşekkürler.

NOT: etik'i bir disiplin olarak araştırmışlığım vardır. kavrama yabancı değilim.

Tansel Bey,

Etik etiktir. Birey ya da toplum üzerinden yapılmaz.

Sürekli aynı şeyleri tekrarladığınızın ve karşınızdaki kişinin sorduğu soruları teğet bile geçmeyen yanıtlar verdiğinizin farkında mısınız?

Önemli not: Bu sitenin dışında bu site hakkında atıp tutanların sözleri öncelikle kendilerini ilgilendirir. Ancak, verdiğim yanıtlar hoşunuza gitmediğinde karşınızdaki insanı 'kahvehane sohbeti yapmakla' itham etmeye başlayacaksanız, bu tür yorumlarınızın yayınlanmayabileceğini baştan belirtmek isterim. Bu tabii diğer ziyaretçiler için de geçerli. Yorum sayfaları sadece ve sadece fikir alışverişi için var ve çizgiyi aşmayan herkes burada misafir olabilir.

bu arada bu konu ile iktisadi düşünce arasında göbekten bir bağ vardır hemde. iktisatçı olarak bunu nasıl söylediğinize şaşırdım diyim sadece. bu algınız her yazınızda mevcut olduğu için değişik ekolleri örnek olarak gösterebilirim.

Genclerin dusuk ucret ve prestijsiz islerde calismak istemedikleri fikrine ben de katiliyorum. Genclerin erken yasta deger uretmeye baslamalari gercekten de hayirli olur. Ama yazinizda egitimin bir hak olmadigi ve egitim masraflarina illa katki yapilmasi gerektigi gibi iki onerme ile baslamissiniz. Bu ikisinin de genclerin calisma gerekliligi ile dogrudan ne alakasi oldugu pek anlasilmiyor. Kaldi ki egitim insan hakkidir ve herkesin de egitim hakki vardir, hem de dogustan. Yuksek ogrenim de buna dahildir. Bir de su var, Turkiye'de zaten milyonlarca issiz var. Eger bu dusuk ucretli isleri de universite ogrencileri yaparsa bu daha cok yoksulluga neden olur.

Arkadaşlar sorun bizim içimizde değil, dışarıda. Biz kardeşiz, kopamayız. Ayırmak, birilerinin oyunu, sizlerinde bildiği gibi. Ama maalesef önsezisel değil, bilimsel yaklaşılıyor, benim şahsi kanaatim bu.

"Başım yumuşak diye sanma uysal koyunum, kesilir ama eğilmez benim boynum" M.A.Ersoy

Yorumlarınıza katılıyorum. Üniversite gençliği olarak eğitim sisteminin yanlış uygulamalarından dolayı yanlış düşüncelere kapılabiliyoruz. En büyük yanlışımız da, dediğiniz gibi universite biter bitmez iş bulabilecegimizi düşünmemiz. Bence bu da bir plandır. Bu sayede, üniversitede gençlik oyalanacak ve okuyanlar zaten işsiz görülmedigi icin, işsizlik oranı düştü gibi gösterilmiş olacak. Yoksa niçin bütün üniversite gençliği böyle düşünsün?

Ancak bütün bunlar, hükümetlerin ‘her lisans diploması sahibine bir iş bulmak’ gibi bir görevleri olduğu anlamına gelmiyor demissiniz. Size hak vermemek elde degil. Ama isin diger kismida su: Devletin insanlarin refah seviyesini yukseltmek, en azindan kotulestirmemek gibi sorumluluguda var.

Size bir hayat hikayesi aktarayim. Genc kisi 9-16 yaslarin arasinda yaz tatillerinde cay bahcesinde, pastahanede, tamircide ve son olarakta emlakcida calisir. Girdigi tum sinavlarda Turkiyede ilk 500'e girer. Son derece populer, talebi cok fazla olan muhendislik fakultesine girer. Ordada devamli calisir. Yaz aylarinda rehberlikten tutunda programlamaciliga kadar her isi yaparak hayatini ikame ettirir.

2001 yilinda yeni mezun olur. Ingilizce bilir. Ama o da ne... Aylik 300 dolar maas onerilir. Siyasi kriz ekonomik krize donusmustur, memlekette is yoktur. Yeni mezunun maasi begenmez. Ustune isveren piskin piskin simdi hemen kararini ver, olmazsa diger basvuranlarla gorusecegiz der. Bana gore bu durumda yeni mezunun devleti suclamasi gayet normal.

Zira en kaliteli yetismis 100 universite ogrencisine dahi is bulmaktan aciz ulkede yeni mezunun 1-2 sene ‘McJobs’ degil ama "onur kirici" islerde calisip, yurtdisina kapagi atar. 2004 yilinda orta derecede bir okuldan master ini alir. Yeni mezunun yeni ulkesindede ekonomik kriz var denir. Ama yeni mezun ne zaman istese ‘McJobs’ is bulur. Hayatini ikame eder. Ustune mezun olmadan 6 ay once is teklifleri gelmeye baslar. Yeni mezun yeni ulkesini cok sevmistir, zira calisan, didinen, emeginin karsiligini bu yeni ulkede almistir.

Yeni mezunun eski ulkesinde ‘McJobs’ isler genelde asagilanir, hor gorulur. Ama bu isleri yapan, yapmak zorunda olan insanlar vardir. Ilk yazinizda belirttiginiz isten ayrilma ve maas artislari malesef yeni mezunun yeni ulkesinde gerceklesir. Eski ulkede ‘McJobs’ calisan malesef devamli bu islerde kalir.

Eski ulkede ‘McJobs’ isleri yeni mezunlar pek begenmez. Hor gorur, ama ‘McJobs’ isleri begenenler bile zaman zaman ‘McJobs’ is bile bulamaz.

Herseyi devletten beklememek lazim, yeni mezunlarin " bilginin kendisi ile ekonomik getirisi arasındaki farkın anlamasi lazim tarzinda aciklama yapmissiniz. Goreceli olarak dogru ama devletinde genclerin istihdam sorununu cozmesi lazim. En azindan bu ise kafa yoranlara sorun cikarmamasi gerekiyor. Zira bu krizler devamli tekrarlanacak. Yeni mezunlar ilk firsatte kapagi yurtdisina atmayi surdurecek.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca