August 8, 2005
Nasıl Vergi Toplanır
[08 Ağustos 2005 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı.]
Kayıt dışı ekonominin küçümsenmeyecek bir boyutta olduğu ülkemizde vergi kaçakçılığı konusu da dönem dönem gündeme gelmekte. Ancak, bugüne kadar öne sürülen fikirlerin hiçbiri derde deva olmadı. Zaten 'Vergi oranlarını düşürelim ki herkes vergi versin, böylece daha çok vergi toplarız' gibi - aslında uygulanabilirlik açısından çok da yanlış olmayan - basmakalıp önerileri aşan, ciddiye alınabilecek, kapsamlı bir vergi reformu tasarısından da söz edilmedi.

Köhne anlayışların ve politikaların kıskacındaki Maliye Bakanlığı bugün itibariyle, tahsil edebildiği vergiyi 'acımadan alan', tahsil edemediği vergiyi de bir yolunu bulup almak isteyen, ama bu yolu da bir türlü bulamayan bir duruma gelmiş durumda. Birinci duruma, (brüt) gelirlerinin çok önemli bir kısmı daha ellerine geçmeden vergilendirilen kamu kesimi çalışanları, ikinci duruma ise kayıt dışı faaliyetlerde bulunanlar örnek gösterilebilir. Bu dengesizlikler sonucunda, yaptıkları iş gereği vergi kaçırmaları mümkün olmayan kesimin sırtına - hiçbir etik gerekçe belirtilmeksizin - her gün daha fazla yük yüklenmekte.
Türkiye'nin pek çok sorununda olduğu gibi, vergi konusunda da işlevsel ve adaletli bir sistem kuralamıyor olması, 'pratik' olma adına salt olaylara odaklanıp, sorunların arka planlarını ve felsefelerini anlamayı ihmal ediyor olmamızdan kaynaklanıyor. Bu durum, spesifik anlamda vergi konusunda da, herşeyi rakamlara indirgeyen ve tahsil edilen vergi miktarını artırabilme adına değişik (ve bazen acayip) yollar deneyen bir anlayışı sonuç veriyor.
Bu da 'vergi ödeme gücü' (ability to pay) olarak adlandırılan, ve her vatandaşın 'gücü yettiği kadar' vergi ödemesi gerektiğini öngören bir anlayışın fazlasıyla tesirinde olduğumuzu gösteriyor. Dahası, ekonominin kayıt altına alınamadığı bir ülkede, zatında adaletsiz olan bu kavram, hepten zıvanadan çıkmış bir vergi cinnetini sonuç veriyor.
'Ödeme gücü' prensibinin adaletsiz yaklaşımına tepki gösterenler, 'fayda yaklaşımı' (benefit approach) olarak tanımlanan ve vatandaşların kamu hizmetlerinden yararlandıkları nisbette vergi vermelerini öngören bir prensip dahilinde ilgili politikaların yeniden düzenlenmesini istiyorlar.
Bu anlayışa göre; yol, su, elektrik, köprü olarak bize geri döndüğü iddia edilen vergilerin, ilgili yolu, suyu, elektriği kullananlar, ya da ilgili köprüden geçenler tarafından ödenmesi gerekiyor. Bir başka deyişle, hiç kimse geçmeyeceği köprünün, kullanmayacağı otobanın parasını ödemek zorunda bırakılmıyor.
Bu aynı zamanda merkeziyetçiliğin terk edilmesi sonucunu da doğuracak bir sistem. Çünkü bu yaklaşım çerçevesinde, A ilçesinde yapılacak olan bir parkı, Z ilçesindeki bir vatandaş finanse etmek zorunda kalmıyor. Dahası, vatandaşlar yerel kamu hizmetlerinden doğan vergileri başkentte tanımadığı insanlara değil, kendi 'hemşehrisi' yerel yöneticiye verecekleri için, vergi gelirlerinin nasıl ve ne şekilde kullanıldığının hesabını sorabilmek çok daha kolay.
Vergilerin 'verebilen' (ve tabii bulunabilen) herkesten alındığı, toplanan vergilerin Ankara'da tek elden 'uygun görülen' harcamalara tahsis edildiği, ve çoğunun da maalesef 'farklı' konulardaki 'benzeri' dar görüşlü uygulamalar nedeniyle ya verimsiz olarak kullanıldığı, ya da geçmişteki verimsizliklerin bir sonucu olarak birikmiş olan borçların faizlerine gittiği düşünülecek olursa, 'fayda yaklaşımı'nın önemi ve adaleti daha iyi anlaşılır. Ama herşeyden önce, vergi denilen şeyin, vatandaşa olduğu kadar, devlete de sorumluluk yüklediği konusunda vergi mükelleflerinin gerekli bilince sahip olmaları gerekiyor.
Okuyucu Yorumları (9)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Bence fayda yaklaşımı gerçekten de güzel bir yaklaşım yalnız şöyle bir sakıncası olur, yüksek nüfuslu ve yüksek vergi alan şehirler kendilerini gittikçe daha çok geliştirirken, az vergi verebilen bölgelerde kalkınma duracaktır. Ha şu anki sistemde o bölgeler çok mu kalkınıyor? Hayır çünkü vergi gene gitmiyor oralara çalıp çurpmalar sayesinde. Aslında bu fayda yaklaşımında yüksek nüfuslu şehirlerden düşük nüfuslu bölgelerle "kardeş bölge veya şehir seçilerek" vergilerinin belli bir kısmını paylaşarak hem fayda yaklaşımı kullanılabilir, gene vergilerin izlenmesinde bir sorun yaşanmaz hem de düşük nüfuslu bölgelerin aynı oranda kalkınması sağlanabilir.
Mert,
Sosyal anlamda haklı olabilirsin.
Ama unutmamak lazım ki şehirlerin giderleri de büyüklükleriyle doğru orantılı.
Ama benim üzerinde durmak istediğim nokta daha farklıydı.
Ben daha çok bir insandan geçmeyeceği bir köprü için para tahsil etmenin dayandığı etiği sorguluyordum.
Geçmeyeceğimiz köprüye para ödemenin mazisi ünlü Türk büyüğü Deli Dumrul'a kadar iner. Temennileriniz ve tespitleriniz yerinde ancak "merkeziyetçiliğin terk edilmesi sonucunu doğurma" ihtimali bile bu sistemin gündeme gelmemesi için yetip artacaktır.
Bu ülkede yüz yıldır adem-i merkeziyet diyene "hain-i vatan", yerinden yönetim diyene "vatan haini" damgası yapıştırılagelmiştir. Merkezdekilerin saltanatı bırakıp sorumluluklarının farkına varması bilmem mümkün olabilir mi?
Selamlar.
Peki birgün gelip de o kişi hiç para ödemediği yolu kullanmaya kalkarsa ne olacak? :)
Anlatamadım sanırım.
Bir örnekle izah etmeye çalışayım.
Mesela Boğaziçi Köprüsü'nden bir adam geçtiğinde, memleketine, hatta uyruğuna bakılmaksızın aynı parayı öder. Nedeni de diğerleriyle aynı hizmeti kullanmış olmasıdır.
Fayda merkezli yaklaşım bunu söyler.
Umarım açıklığa kavuşmuştur.
Orada sorun yok.
Benim kastım ara yollar.İstanbul'da oturan birisi İzmir'e gittiğinde İzmir'lilerin paralarıyla yapılmış bir ara yolu kullandığında ne olacak?
İzmir'de oturan adam İstanbul'a geldiğinden ne oluyorsa o olacak. Bir yanlış yok yani ortada.
Bu soru aslında daha can alıcı şekilde şöyle sorulabilirdi: İzmirliler çok çalışıp çok kazanıp çok güzel bir şehir inşa ettiklerinde dışarıdan burada gelip birisi taşındığında ne olacak? Adam hazıra mı konacak?
Bunun cevabı da söyle verilebilir: Bu sistem sonucunda eğer İzmir bir cazibe merkezi haline gelecekse bundan yine İzmir kazanır.
Bugün politik anlamda nefret edilmesine rağmen herkes hala ABD'ye gidebilmek için uğraşıyor. Hiç kimsenin 'Şükürler olsun, kaçak da olsa Polonya'ya ayak bastım' dediği yok.
Cazibe merkezi olmanın da doğurduğu faydalar ortada.
Tabii her gelen insanın da 'gelmesi arzu edilen kimse' sınıfına girmediği de bir gerçek. Ama gerek İstanbul'dan İzmir'e gelip oradaki yolları kullanan adam, gerekse bu konu, zaten bir prensibin temel değil yan unsurları.
Zaten vergı politikası deyince herkesten toplayıp yine herkese dağıtmaktan söz ediyoruz.
Yani toplanan paranın birebir aynı oranda aynı şekilde aynı kimselere dağıtılmasının imkansız olduğunu da daha baştan kabul etmek lazım.
Bu noktada, en adil olanı seçmek durumundayız.
Elbette Fayda Yaklaşımı'nın da bu konuda varılacak son nokta olduğunu söylemek elbette doğru olmaz. Ama 'Ödeme Gücü' prensibine göre çok daha makul olduğu konusunda kuşku duymuyorum.
Aynen katılıyorum.
Fayda yaklaşımı mevcut durum içinde second best'tir.
Gerçi ben bütün yolların OGS'li olmasından yanayım o ayrı.Kim ne kadar gezerse ve hangi yolu kullanırsa o oranda ödeme yapacak.Bukadar basit.Tabii bu theory of Ayvaz Best :)
Hiç verginin, dolayısıyla da devlet hizmetinin olmadığı mülkiyeti kutsayan bir saldım çayıra toplumu tesis edilmedikçe bu tartışmalar uzar gider. Zamanında "Ferman padişahın dağlar bizimdir" diyen, Bolu Beyinden başlayıp jandarma dipçiği ve tahsildar zorbalığıyla sürüp giden eziyeti bilen halkımızın kafası bu otoritesizlik işine dünden yatar, yeter ki anlatması bilinsin.