Zihniyet / Paradigma Kategorisinde Yayınlanan Son Yazılar
August 11, 2008
Kemalizm, Din ve Kimlik İlişkisi [Yıldız]
"Ne Mutlu Türküm Diyebilene", Ahmet Yıldız:
Türk ulusal kimliğinin Kemalist tanımlanmasında dinin belirgin önemini koruduğu tezi, pratik gerçekliğin tarihi sürekliliği yok sayma imkanına sahip olmadığını göz ardı etmektedir. 18 Temmuz 1923'te Ankara Garında Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlık ettiği bir toplantıda, dinin toplumsal ve siyasi hayattan kovulmasının öncü mimarlarından olan, Hıristiyanlığın resmi din olarak kabulünü isteyen ve Medeni Kanun'a yazdığı önsözle din karşıtlığına dayalı laiklik anlayışının açık sözcülüğünü yapan Mahmut Esat Bozkurt'un, dinin mahremiyet ölçüsünü, hem de kitabi dinin değil yerleşik geleneklerin ölçüsüne göre yorumlayarak, karısını doktorla yüz yüze görüştürmeden "odadan odaya iletişimle" tedavi ettirdiğini, Fahri Ecevit'in, oğlu Bülent Ecevit'e yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. Bkz. Faruk Bildirici, "Ecevit'e Aileden Mektuplar," Hürriyet, 1 Şubat 2000, s. 22. Kemalizmin "kılıçlarından" Ali Çetinkaya'nın, şapka kanunundan haberi olmadığından, Atatürk'ün Kastamonu'dan şapkayla döndüğünü haber aldığı için kaldırımda şapkasıyla yürüyen Vakit gazetesi Ankara muhabiri Mecdi Bey'i "gavur şapkası" giydiği gerekçesiyle "içeri attırması", Atatürk'ü karşılamaya giderken de, duruma muttali olunca, Mecdi Bey'in şapkasına konup karşılamaya şapkalı gitmesi (Bkz. Tercüman, "Anası helal, kızı haram," 10 Mayıs 1989, s. 5), tarihi süreklilik ile "ıslahat tedbirlerinin" yol açtığı "çatışmanın" kişisel kimlikleri nasıl parçaladığını ortaya koymaktadır. Ne eşine "perde" uygulayan Mahmut Esat "dinci"dir; ne de şapka giymeyenleri asan Ali Çetinkaya "ultra-ilerici"dir. Bu trajikomik durum, ciddi bir incelemeye ihtiyaç göstermektedir.Yıldız, Ahmet. [2001] 2007. "Ne Mutlu Türküm Diyebilene": Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938). İstanbul: İletişim Yayınları. 264-265.
June 27, 2008
Otoriter Toplum Yapısı, Korku, Eğitim ve Propaganda [Mahçupyan]
Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:
Otoriter zihniyetin toplumsal bir modele dönüşmesi ise genel ve kapsayıcı bir kontrol mekanizmasının varlığını gerektirir. Bu denetim insanların nasıl davrandıklarını gözlemlemekle yetinmez, onlara nasıl davranmaları gerektiğini de söyler. Özgürlüğün bilgiye dayandırılmasının özgürlük alanını genişletmesi beklenirken, tam tersine özgürlük belirli bir bilgiye mahkûm olur ve toplumun nasıl düşünmesi gerektiği de tepeden belirlenir. Böylece toplumun tepeden tırnağa tek bir sistematik içinde denetlenebilmesi mümkün kılınarak bir tahakküm düzeni oluşur. Bu sistemin işleyişi, korkunun yasallaşmasına ve toplum tarafından içselleştirilmesine dayanır. İnsanlar iki tür korku içinde kalırlar: yönetimle anlaşamayanlar maddi/manevi baskı altında olmanın getirdiği korkuyu yaşarken, yönetime yandaş olanlar da gerçekliği otoritenin anladığı biçimde anlamama ihtimalinin endişesini taşırlar. Çünkü dış gerçekliğin aynen algılanması nasıl mümkün olamıyorsa; bu gerçekliği çok yakından takip etmekte olduğunu iddia eden otoritenin anlaşılması da sıradan insan için son derece güçtür. Bu nedenle otoritenin sürekli bir propaganda ve eğitim içinde olması gerekir. Bu eğitim kontrol olanaklarını artırdığı için yönetim tarafından istendiği gibi, yönetime ters düşmek istemeyen yönetilen kesim tarafından da talep edilecektir. Bu süreç insanların robotlaştığı ve üstelik insanların isteyerek robotlaştığı bir süreçtir. Otoriter toplumsal yapılar düşünceyi bir kamu sahası haline getirerek, özel alanı tamamen yok ederler ve özgürleşme adı altında insanı dünyevi otoritenin esareti altına alırlar. Toplum edilgen bir yığınla, militan bir aktif sınıf şeklinde ayrımlaşır. Sistemin tanımlayıcı ve belirleyici gücü, edilgen kesimi tam bir homojenizasyona doğru sürüklerken; militan kesim kendi içinde katı bir hiyerarşik yapıya dönüşür. Kaynağını en üst otoritede bulan güç; hiyerarşinin altına doğru giderek azalarak edilgen yığınlarda sıfırlanır. Dolayısıyla otoriter toplumsal yapı, ataerkil yapılardaki sürekli, geçişli ve rızaya dayalı hiyerarşik düzenlemelere sahip değildir. Otoriter zihniyet toplumu kategorize eder ve ancak 'bilinçli' kategorisine dâhil olabilenleri, tepeden ve alternatifsiz bir hiyerarşiye oturtur. Diğerleri ise mümkün olduğunca homojen, tek tip bir var olma biçimiyle sınırlandırılırlar.
Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 180-181.
June 27, 2008
Demokratlık ve Özeleştiri [Mahçupyan]
Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:
Demokrat bakış özeleştirinin çok önemli olduğu bir bakış. Bana ve bana benzeyenlere daha sert bir bakış taşımamı gerektiriyor bu
Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 154.
June 26, 2008
Dünyayı Sadece Emperyalizm ile Açıklamaya Çalışmak [Mahçupyan]
Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:
Madem ki emperyalizm hep olacak, sürekli bir emperyalizm ararsınız ve bulursunuz da Ama dünyayı çok fazla anlamazsınız. İşte dezavantajı da budur; dünyayı anlayamamak.Dünya emperyalizm kelimesiyle açıklanamayacak kadar karmaşık başka ilişkileri de doğurmuş durumda.
Şu anda sol dünyaya pozitif bir şey söylemiyor, sadece yanlışları söylüyor hem de bu yanlışları ötekinin üstünden dile getiriyor. Kendisiyle ilgili hiçbir tartışması olmayan, "Ben niye topluma, dünyaya hitap edemiyorum" diye hiç sormayan, buna karşılık sadece kapitalizmin ideolojik yanlışlarına sürekli vurgu yapan ve de küresel bir dünyada olduğumuz için emperyalizm gibi bir kelimeye dayanan bir dil.
Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 88-90.
June 23, 2008
Fenomen-Zihniyet İlişkisi [Mahçupyan]
Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:
Okuyan insanın zihniyeti daima kitaptan daha önemlidir. Dünyanın en önemli kutsal kitabı bile olsa belirleyici olan okuyanın zihniyetidir.
Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 52-53.
June 22, 2008
Hindistan Örneği ve Ortak Ahlak [Mahçupyan]
Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:
Hindistan'a baktığınız zaman herkesin kendi hayal gücünü kullanarak kendi kutsalını üretebildiği, bu nedenle de kaldırım taşlarının bile, “Belki birinin kutsalıdır,” diye değiştirilemediği bir toplumla karşılaşıyoruz.
Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 48.
June 21, 2008
Zihniyet, Kültür ve İdeoloji [Mahçupyan]
Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:
Zihniyet, dışımızdaki gerçeklikle karşı karşıya kaldığımız zaman ona yaklaşırken kullandığımız, farkında olmadığımız ve farkında olmadan içselleştirdiğimiz birtakım ön varsayımların, ön kabullerin bir araya geldiği ama kendi içinde tutarlılık ürettiği bir tür geniş paradigmadır. Bu arka planın önünde insanlar kültür üretiyorlar. Yani günlük hayat ya da davranış kalıpları üretiyorlar. Birbirleriyle olan ilişkilerini düzenliyorlar ve de geleceğe yönelik olarak idealler ve normatif önermeler yapıyorlar. İşte bu üçüncüsü ideoloji dediğimiz şeydir. Yani ideoloji sonuçta olması gereken durumla ilgili bir önerme anlamı taşıyor.
Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 36.
June 20, 2008
Dört Epistemolojik Yaklaşım [Mahçupyan]
Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:
Epistemoloji alanına baktığınız zaman insanoğlunun dört epistemolojik yaklaşım ürettiğini görüyorsunuz. Bunlardan birisi materyalist yansıma teorisi. Buna göre doğa da maddi bir nesnedir, zihnimiz de. Doğadan zihnimize bir yansıma olduğu zaman bunun direkt bir yansıma olduğu ve gerçeğin bu şekilde bilinebileceği demek bu. Bu otoriter zihniyetle çok yakından ilişkili bir bakış, çünkü hiçbir kuşku duymadan insanlar kendi doğrularının net ve biricik doğru olduğunu öne sürme şansına sahipler. Buradan siyaset ve güç üretmek meşru hale gelebiliyor. Bir başkası çıkıp da "Ben de doğadan doğrudan yansımayla bilgi alıyorsam, neden senin görüşünün doğruluğunu kabul edeyim?" derse, Lenin gibi cevap veriyoruz; "O zaman sen de bir ihtilal yapmayı dene, ben de... Bakalım kim başaracak." Çünkü kim başarılı olursa, o doğa kanunlarını anlamış demektir. Dolayısıyla karşımıza pratikle sınanan bir otoriter bakış çıkıyor. Bu epistemolojiyle biraz önce değindiğimiz o sosyo psikolojik yaklaşımı birlikte düşündüğümüzde, ortaya pratikle sınanmış bir otoriter zihniyet çıkıyor.Buradan çıkan da hiyerarşik ve homojen bir toplum tasavvuru oluyor. Sosyal psikolojide tekil bir otoriter kişiliğe baktığınız zaman onun da hiyerarşik ve homojen bir dünya algıladığını görürsünüz. Lenin gibi otoriter zihniyetin en uç noktasma varmış birinin de hayaline baktığımız zaman Sovyet Rusya'da olduğu gibi hiyerarşik ve homojen bir toplum olduğunu görürüz. Çok açıktır ki Sovyet Rusya'da iktidardaki Komünist Parti'nin politbürosu toplumdan farklıdır ve toplumun dışındadır, toplumun parçası olmaktan ziyade toplumdan farklı bir ontolojik duruşa sahiptir.
Aynı şekilde epistemoloji açısından baktığımız zaman doğrudan maddi temelli yansımanın dışında, binlerce yıldır ruhani, manevi özün bir tür yansıma içinde bizim zihinlerimize aktığı varsayımına dayanan bir yaklaşım karşımıza çıkıyor. Bu, tabii dinî inançlarla çok bağlantılıdır. Ataerkil zihniyetin ideolojik duruşu dinlerdir, her türlü din... ...
... Burada da bir yansıma meselesi vardır. Ancak burada zihin maddi olarak değil, maneviyatın bir parçası olarak tanımlanıyor. O yüzden de benim zihnime yansıyan şey gene doğrudur. Çünkü o Tanrısal yaradılışın bir parçasıdır. ... Tabii gene aynı sorun var. Eğer yansıma söz konusuysa farklılıklar nereden geliyor? O zaman da şöyle deniyor: Çünkü ben Tanrı'nın söylediğini senden daha çok anlıyorum. Bunlar da rahip sınıfları ya da onlarla işbirliği içindeki aristokratik sınıflar. Bunun doğrudan sınaması öteki kadar güçlü değil. Bir eylem yapıp bunu sınamak gibi pratik bir tarafı yok. İdeolojik bakışa ihtiyacın var. ...
Üçüncü zihniyet rölativizm. ...
Bunu en belirgin biçimde John Locke'da görüyoruz. Şöyle diyordu: Dışımızdaki gerçeklik sonuçta maddidir. Zihnimiz de maddidir. Ama dış gerçeklikten zihnimize doğrudan bir yansıma olduğunu söyleyebileceğimiz hiçbir meşru araca sahip değiliz çünkü zihnimizin dışına çıkamıyoruz. Ama şunu biliyoruz, zihnimizin yaptığı önermeleri doğruluyoruz, onların anlamsız olmadığını da gözlemliyoruz, demek ki biz dışımızdaki gerçekliği anlıyoruz. Belki bu bir yansıma ilişkisi değildir ama elbette bir karşılıklılık olduğunu söyleyebiliriz. ... Locke'a göre zihin bir "tabula rasa" yani boş kutudur. Oraya duyular aracılığıyla bir sürü şey gelir. Beyin onları düzenler ve oradan fikirler, gözlemler vesaire oluşturur. Burada bir karşılıklılık var tabii. Ama bu öyle bir karşılıklılık ki bizim bilgilerimizin gerçekliğin bilgisi olduğunu garanti etmesine rağmen bunun gerçekliğin sadece küçük bir kısmı olduğunu da kabul etmemizi gerektiriyor. Bizim deneyimimiz tüm deneyimler içinde o kadar küçük bir kısımdır ki buna dayanarak gerçekliğin bütününü anladığımızı, kavradığımızı iddia etmek mümkün değildir. Buradan giderek rölativist bir zihniyet yapısına geliyoruz, çünkü kimseyi kimseyle mukayese edemiyoruz. Hiyerarşisi olmayan ama tümüyle homojen bir yapıdan söz ediyoruz çünkü burada herkes aynı tür deneyimlerden geçip gerçekliğin küçük bir kısmına sahip ve herkes eşit durumda. Dolayısıyla bireyden ve vatandaştan söz etmek mümkün...
Dördüncü zihniyete gelirsek; demokrat zihniyet, epistemolojik açıdan baktığımızda Immanuel Kant ve David Hume'un büyük katkılanndan söz etmemizi gerektirir. Hume, aslında modernist, liberal bir düşünürdü fakat çok zekiydi ve zekâsının çıkarsamalannı gizlemeyecek kadar da namusluydu. Dolayısıyla öyle şeyler söyledi ki bir yerden sonra modern bakışı anlamsızlaştırdı. Modernitenin bütün epistemolojik alt tabanının sallantılı oldugunu söylemiş oldu. Kant da aslında moderniteyi kurtarmak adına bir arayışa girdi. Ama aradığı şey bugün demokratlığın temeli olarak ortaya çıkıyor. "Eğer herkes bu duyularımızın verileri ve boş bir sayfa olan zihnimizle hareket ederse" diyordu David Hume, "Herkes sadece kendi zihnine gelen verileri yeniden kurarak hareket ederse o zaman yapılan şey bir süre sonra alışkanlık haline gelir." Hume'un meşhur önermesiyle "Güneş yarın yeniden doğacak önermesi aslında şimdiye kadar güneşin defalarca doğmasıyla ilişkili bir şey." Yani güneşin doğuşunun tekrarlanır olması nedeniyle güneşin de kendisini tekrarlayacağını düşünüyoruz.
Hâlbuki belki de bir olay oldu ve güneş yarın doğmayacak. Bunu bilmiyoruz. Kendi alışkanlıklarımız bize bilgiymiş gibi görünüyor. Buradan giderek de kendi bilgimizin olmadığına, bütün bilgilerin aslında alışkanlıklardan ibaret olduğu sonucuna varabilirsiniz. Böyle bir durum insanın gerçekliği hiçbir zaman bilemeyecegi anlamına geliyor. Kant buradan çıkmanın yolunu şöyle buldu: Zihin bir "tabula rasa" yani beyaz sayfa değildir, belli kategorilere sahiptir ve kendi anlama biçimi, metodolojisi vardır.
Örneğin Kant dedi ki nedensellik dediğimiz şey belki de dış gerçekliğin parçası değildir, bilmiyoruz. Biz kendi zihnimizle baktığımız için ve zihnimiz nedensellik üstünden anladığı için bunu varsayıyoruz ve dış dünyada da bu nedenselliklerin olduğunu varsayıyoruz. Bunun gibi gerekli koşul, yeterli koşul gibi şeyler dünyanın gerçekliği olmayabilir. Ama bunlar bizim için anlamlı kategorilerdir çünkü dış gerçekliği bizim için anlamlı hale getiriyorlar. Bizim zihnimiz dış gerçekliği çarpıtıyor demektir bu; ama iyi ki çarpıtıyor çünkü böyle çarpıtmasaydı anlamayacaktık demektir. Çarpıtarak kendine has, insana has bir anlam yaratıyor. Buradan da şuna geliyoruz, insanın kendisi rölativist bir pozisyondadır. Yani demokratlık aslında ontolojik rölativizmi savunan bir pozisyondadır. İnsanın rölativist bir var olma hayalini paylaştığını ama insanın fikirlerinin bir rölativist yoruma muhtaç olmadığını söylüyor, demokratlık.
Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 27-33.
June 19, 2008
Epistemoloji-Zihniyet İlişkisi [Mahçupyan]
Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:
Ancak epistemolojiye gittiğiniz zaman bu bulguların ne kadar anlamlı olduğunu anlıyorsunuz. Epistemolojiye gitmezseniz siyaset biliminin terminolojisi içinde kalırsanız bu sosyo psikolojinin bulgularıdır, bizi hiç ilgilendirmez diyebilirsiniz. Ama epistemolojiye döndüğünüzde, bizzat modernliğin bir zihniyet kombinasyonu olduğunu anlıyorsunuz, o zaman modernliği eleştirmek ve anlamak çok daha mümkün hale geliyor.
Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 27.
June 19, 2008
Zihniyet ve Yedi Temel Davranış Tarzı [Mahçupyan]
Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:
Robert Blake ve arkadaşlan 1950'lerde giderek genişleyen bir çevre oluşturuyorlar. Bunların geliştirdiği yöntemler günümüzde tıpta ve pedagojide de sıkça kullanılıyor. 20. yüzyılın en önemli sosyal psikologlarından Türk asıllı Muzaffer Şerif de bu grubun içindeydi ve çok önemli deneyler yaptı. Bu insanların çalışmalarından çıkan temel bulguyu şöyle özetleyebiliriz: Herhangi bir insanın, herhangi bir durum karşısında ürettiği yedi temel davranış var. Mesela biz şurada otururken birisi geliyor, "Adanın öteki ucu yanıyor" diyor. Şimdi bizim bu durum karşısında sergileyeceğimiz yedi davranışımız var. "Merak etme bir şey olmaz," "Aman bana ne," "Vay anasını, şimdi oradan bir yer alsak," "Tamam sen şimdi git şuraya telefon et," "Bekle geliyorum" gibi davranış kalıpları bunlar... Ama bunların her birisi kendi içinde tutarlı bir dünyaya bakış biçimi aslında. Bu araştırmalardan çıkan sonuç bu... Herhangi bir tekil durumda takındığımız tekil bir tutumla biz aslında iç tutarlılığı olan bir dünya görüşünün içinde o şekilde davranmış oluyoruz. Mesela az önce dile getirdiğimiz örnek olayda birisi eğer kayıtsız kalıyorsa, "Bu dünyada hiçbir şey için böyle koşuşturmaya değmez" diye düşünüyordur. Blake ve arkadaşlan bunun gibi yedi temel davranış tarzı olduğunu keşfettiler.Bunun sonucunda da şöyle bir bulguya ulaşıldı: İnsanoğlunun hayatının ilk iki üç yılında bu davranış biçimlerinden bazılarını çocuk benimsiyor ve onlan öğreniyor. İki üç yaşına kadar olan deneyimleri onu zihniyet açısından belli bir noktaya getiriyor. Öğrenme süreci sonucunda kişi, bir yetişkin olduğunda ise herkes en az iki zihnî tavır sergiliyor. Tek bir zihnî tavır sergilemek mümkün değil. Tabii teorik olarak mümkün ama uygulamada öyle bir insan yok. Gerçek insanlar en az iki ama bazen dört veya beş zihnî tarzı yani dünya görüşünü bir araya getiriyorlar ya da değişik durumlarda farklı zihniyet tarzları kullanıyorlar. Belirli durumlar, belirli bir zihniyet yapısı yani dünya görüşüyle değerlendiriliyor ama bazı başka durumlar başka bir zihnî tarzla, dünya görüşüyle yargılanıyor. Bu araştırmalar gösteriyor ki bir zihniyetten diğerine geçiş, olumlu veya olumsuz endişelerle ilgili. Kendinizi ne kadar streste hissediyorsanız, olumlu veya olumsuz anlamda endişe, kaygı duyuyorsanız o kadar hızlı bir şekilde bir zihniyetten diğerine geçiyorsunuz. ...
Bu yedi tarz, dörtlü ve üçlü olarak iki gruba ayrılabilir gözüküyor. Üçlü grubun içinde dış dünyaya bir şey öneren herhangi bir tarz yok. Mesela kayıtsızlık böyle bir şey... Kayıtsız olan kişi, başkalarına da "Kayıtsız ol" demiyor, çünkü o zaten kayıtsız. Başkalarını memnun etmek istiyorsanız, o memnun etmek istediğiniz şahsa "Sen de başkalannı memnun et" demiyorsunuz. Oportünistçe davranan bir kişi de diğerlerine "Sen de oportünistçe davran" demiyor, çünkü diğerleri öyle davranırsa kendisinin oportünist tarzıyla başarılı olması zorlaşır.
Bu üç tarz aslında adaptasyona yönelik tarzlar ve benim terminolojimle "kurucu tarzlar" değiller. Yani dışlarındaki gerçeklikle ilgili bir şey kurmuyorlar. Ama diğer dört tarz ki bunlara Robert Blake ve arkadaşları çok değişik adlar verdiler, sonuçta da bunun ne kadar sakıncalı olduğunu anladılar. Çünkü değişik kültürlerde değişik adlandırmalar olabilir, bu nedenle ad koyma yerine numaralandırmayi tercih ettiler. Ama bu dört tarz benim kullandığım o dört zihniyete oturuyor.
Bir otoriter yaklaşım var. Bu, kabaca ne istediğini bilen ve karşısındakilerin de kendisi gibi yapmasını isteyen ve kendi görüşünün her zaman doğru olduğunu düşünen bakış tarzı. Bir şeyi bilmiyorsa paniğe kapılan, bir konuda başarısızlığa uğramaktan korkan, başarısızlığa uğramaktansa anormal bir iş yükünü kendi üstüne alan ve diğer insanları sürekli denetlemek isteyen, denetleyemezse rahatsız olan bir insan tipi bu. İkinci bir bakış tarzı; ataerkil yaklaşım. O da doğruların kendisine ait olduğunu düşünüyor ve bir tek kendisinin o doğruları bildiğini düşünüyor fakat başkalarının bunu isteyerek yapmasını bekliyor ve yaptıktan sonra da gelip kendisine teşekkür etmelerini, kendisine olan saygılarını ifade etmelerini tercih ediyor. Herkesin kendine ait bir alanının olduğu ve herkesin biricik olduğunu ve tabii kendi biricikliğinin kimseyle paylaşılmadığını düşünen birisi bu... Bir başkası, rölativist zihniyetli dediğimiz kişi. Aslında doğruların olmadığını, dolayısıyla herkesin kendi yolunda gitmesi gerektiğini düşünen, başarılı olmanın ancak etrafa uyum sağlayarak bir anda popüler davranışlar sergileyerek mümkün olduğunu söyleyen, dengeleri çok kollayan, eskiden birtakım sorunların yaşanmış olduğundan hareketle kendi davranışlarını belirleyen, risk almak istemeyen birisi. Bir de demokrat zihniyet var. Bu da kendi düşüncesini söyleyen ama karşısındakine düşüncesini soran, birlikte çözüm arayan, insanları katılımcılığa yönlendiren bir yaklaşım. Onları ikna yoluyla bir yerlere getirmeye çalışan, bu arada kendisinin de diğerleri tarafından nasıl algılandığını merak eden ve bunu onlara soran bir yaklaşım. Sinerji ve karşılıklı katkının maksimizasyonu üstünden başarı arayan, bundan da zevk alan birisi. Yani bunları bir filozof söylediği için değil, kendisi bundan zevk aldığı için yapıyor. Bu dört tipten her biri kendisinden memnun, hiçbiri bir zaaf içinde olduğunu düşünmüyor.
Ayrıca zihniyet, akılla, zekâyla ya da ahlakla ilişkili değil. Çok otoriter bir adam, çok ahlaklı, çok zeki, çok çalışkan olabiliyor. Demokrat bir insan son derece tembel veya bir katil olabiliyor. Bu da önemli bir nokta... Zihniyet dediğimiz şey esas olarak insanlar arasındaki ilişkide ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bir hırsız çetesi kendi içinde çok demokrat bir tarzda çalışabilir ama yaptığı şey hırsızlık olabilir.
Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 23-27.
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters
