derinsular.com
Derin Sular: Kitap
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

Laiklik / İslam Kategorisinde Yayınlanan Son Yazılar

July 22, 2008

Cumhuriyetin Hakim Değerlere Alternatif Oluşturmaktaki Başarısızlığı [Yıldız]

"Ne Mutlu Türküm Diyebilene", Ahmet Yıldız:

Kitlesel ölçekte heyecan ve romantizm muhtevası son derece zayıf olan cumhuriyet ülküsü, birleştirici ve harekete geçirici bir ideal olarak halk İslamının günlük hayata nüfuz etmiş gücü karşısınca "varlık gösteremediği" için kendi etrafında bir aidiyet duygusu da oluşturamadı. Siyasi bir mühendislik projesi olarak günlük hayattaki davranış kalıpları için bir "davranış rehberi haritası" sunamadı; sundukları da resmi bayramlarda icra edilen "soğuk" merasimlerle sınırlı kaldı. Milli Mücadele dönemindeki meşruiyet zemini ile, yani İslamla, ilişkisini kestiği için Kemalist ulusçuluk hem entelektüel hem de popüler düzeyde İslamı "ilzam" edecek yeni bir ideale şiddetle ihtiyaç duymaktaydı. İslamla ilişkisini kestiği için Milli Mücadele ile Kemalist Cumhuriyet arasındaki süreklilik bağını yitiren Kemalist Cumhuriyet, kendinden referanslı bir ideal durumundaydı. Bu kendinden referanslı ideal, Mustafa Kemal kültü vaz ettiği ilkeler üzerinde temellenmekteydi.

Yıldız, Ahmet. [2001] 2007. "Ne Mutlu Türküm Diyebilene": Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938). İstanbul: İletişim Yayınları. 160.

July 17, 2008

Mustafa Kemal'e Göre CHP Programı [Yıldız]

"Ne Mutlu Türküm Diyebilene", Ahmet Yıldız:

Atatürk'e göre, Cumhuriyet Halk Partisi'nin programı hükümet ve siyasetin rehber ilkelerini oluşturur: "Bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat, bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz (alkışlar).

Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin binbir facia ve ıztırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir (alkışlar)." "Beşinci Dönem Üçüncü Toplanma Yılını Açarken," Söylev ve Demeçler I, 1 Kasım 1937, s. 423.

Yıldız, Ahmet. [2001] 2007. "Ne Mutlu Türküm Diyebilene": Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938). İstanbul: İletişim Yayınları. 135-136.

July 15, 2008

Kemalizmin İslam Milliyetçiliğini Savunduğu Dönem [Yıldız]

"Ne Mutlu Türküm Diyebilene", Ahmet Yıldız:

Osmanlı döneminde Müslüman tebayı "unsur-u asli" olarak değerlendiren görüş, Jön Türkler tarafından da hararetle benimsenmiş, ilk Milli Meclis'te de hakim cereyanı oluşturmuş ve Kemalist ulusçuluk tarafından devralınmıştır. Bu fikrin ilk Meclisteki ateşli savunucuları, sonraki dönemin Kemalist kadrosunu oluşturmuştur. Bu dönemin bütün resmi metinlerinde, mesela, Amasya Tamimi, ya da yeni Meclisin seçilmesine ilişkin tebliğde söz konusu edilen millet, Osmanlı İmparatorluğu'nun Araplar dışında kalan Müslüman milletidir.

Daha önce de belirtildiği gibi, Milli Mücadele süreci Tanzimat döneminden o güne kadar süren sekülerleşme trendini geçici olarak tersine çevirmiştir. Böylece ilk defa Milli Meclis'te gayrimüslimler temsil edilmemiştir. İslam milliyetçiliği Anadolu ve Trakya'nın Müslüman sakinlerine saldıran Hıristiyanlara yöneltilmiştir. Bu dönemde oluşturulan ve içinde Türklerin yanı sıra Kürtler, Çerkezler ve Lazların da bulunduğu etnik koalisyonun ortak paydası ve sosyopolitik meşruiyetin zemini İslamdı. Bu dönemde İslama aykırı olabilecek hiçbir metin yasalaşmamıştır.

Yıldız, Ahmet. [2001] 2007. "Ne Mutlu Türküm Diyebilene": Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938). İstanbul: İletişim Yayınları. 127-128.

July 2, 2008

Osmanlıcılık Düşüncesine Tepki Olarak İslamcılığın Doğuşu [Yıldız]

"Ne Mutlu Türküm Diyebilene", Ahmet Yıldız:

Müslümanların eski nizamdaki hakimiyetlerini yeniden kazanma amacının bir ifadesi olarak İslam birliği (ittihad-ı İslam) politikası, Osmanlıcılığın eşitlik politikasına bir tepki olarak 1860'ların sonlarında doğdu. ...

Osmanlı aydınları İslam cemaatini modern bir ulus olarak görmekteydi. İslam onlar için hem demokratik taleplerinin, hem de devletin yeniden yapılandırılması için milli bir ideal olarak başlangıç noktasıydı. Batı dünyasının fikir ve zihniyet dünyasında Aydınlanma ile yaşanan büyük kopuş, Osmanlı toplumunda tekrarlanmadığı için, Osmanlı aydınları İslamı bir ulusal ideolojiye dönüştürmede çok da zorlanmadılar. Peygamber ve dört halife dönemi, selefi geleneğe uygun olarak, Batılı kurumların tarihi ve sosyolojik bağlamlarından koparılarak İslami boyayla yeniden üretilmesinde referans çerçeveyi oluşturmakta kullanılınca tarihi geleneklerin getirdiği sınırlamalar aşıldı. Batılı kurumların iktibas edilmesi sürecinde ihtiyaç duyulan felsefi gelenek böylece tarihi değil "asli" İslam'dan devşirilmiş oldu. Osmanlıcılıktan daha şümullü bir dayanışma çerçevesine duyulan ihtiyaç, Batı tipi ulusçulukları devre dışı bırakırken sahneye, bütünüyle, İslamı getirdi. Batı'da bulundukları sürece her çevreyle etkileşimleri olan Genç Osmanlılar, bu fikir çevrelerinden yalnızca iki unsuru kabule şayan buldular: Demokrasi ve ilerleme fikri. Popüler temeli olan yegane sosyal dayanışma gücü olarak İslam, sısyal kimlik problemi ve hürriyet ideali için de haklılaştırıcı kaynak olduğu için, geriye ittihad-ı İslam üzerine kurulu bir siyasi mücadele teorisinin formülasyonu kalmaktaydı. ...

İttihad-ı İslam, terakki yolunda bir Müslüman aydınlanmasına dönüştü ve Müslüman kamuoyunda çok güçlü bir destek doğurdu; böylece siyaset, anayasa ve eğitim alanlarında modernliğe erişmede harekete geçirici bir misyon edindi. Etnik ve lengüistik bağların üzerinde, dini kimliğe dayalı, kültürel açıdan homojen Müslüman bir cemaatin geliştirilmesi için İslamın kullanımı, kitlesel göçler ve Balkan Yarımadası'nda yeni uılusların oluşumuna paralel olarak, Osmanlı Devletine baskın bir İslami görünüm kazandırdı. Yeni Osmanlı-Müslüman devleti, İslam dayanışması üzerinde temellenmiş teritoryal bir devletti.

Yıldız, Ahmet. [2001] 2007. "Ne Mutlu Türküm Diyebilene": Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938). İstanbul: İletişim Yayınları. 63-64.

June 27, 2008

Laik Kesimin Mahalle Baskısı [Mahçupyan]

Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:

Mahalle baskısını diline dolayanlar hem toplum hakkındaki cehaletlerini sergiliyorlar hem de topluma büyük bir saygısızlık yapıyorlar. Öte yandan ahlaki de davranmıyorlar zira aynı mahalle baskısı laik kesimde de var. Defalarca şahit oldum; kaç tane caz konserinde başörtülü oldukları için bazı kızlar salonda oturamadı ve çıkmak zorunda kaldılar.

Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 156-157.

June 21, 2008

Atatürkçülük, Toplum ve Siyaset [Mahçupyan]

Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:

[Erimekte olanın Kemalizm olduğu, ancak Atatürkçülüğün gücünü ve varlığını koruduğu iddiası] ideolojik bir önermeye dayanıyor aslında. İddianın sahiplerine göre bu toplumu bir arada tutacak tek ortak bağ Atatürkçülük. Bu durumun böyle devam edebilmesi için Kemalizm mümkün olduğunca gevşek olarak ortaya konuyor. Yani siz öyle bir Atatürkçülük tanımı yapacaksınız ki içine herkes girecek. Bunun kökenine indiğiniz zaman Türkiye toplumu diye bir şeyin aslında olmadığı sonucuna varırsınız. Türkiye bir cemaatler toplumu ve Kemalizm de kendi cemaatini üretti. Türk ve laik olma temel özelliklerine sahip olan cemaat, hiyerarşinin tepesine oturdu. Yani Osmanlı'da Sünni - Hanefi olmak neyse şimdi Türk ve laik olmak aynı anlama geliyor. O cemaat de diğer cemaatlerle hiçbir şekilde kaynaşamadı, onların uzağında kaldı, onları anlamadı ve şimdi de anlamamaya devam ettiği için AK Parti'nin nasıl yüzde 47 oy aldığını anlamıyor. Kemalizm uygulamada ayrımcı bir ideolojiye dönüştü. Kendilerine Kemalist diyenler toplumu kuşatamıyorlar. Buradan bir toplum üretemiyorlar. Kendileri cemaatleştiler. Çağlayan ve Tandoğan mitinglerinde gördük ki bir sürü apolitik insan pikniğe gider gibi çoluk çocuk ellerine bayraklar alıp sallıyorlar ve buna da Atatürkçülük diyorlar. Ortak noktaları apolitik olmak... Eğer Atatürkçülük apolitik olacaksa, siyasi arenada bir piknik malzemesi olarak kalır, gerçek siyaseti hiçbir zaman etkileyemez.

Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 39-40.

June 13, 2008

Diyanet İşleri Başkanlığı [Parla]

Türkiye'de Anayasalar, Taha Parla:

[12 Eylül darbecileri] toplumu bir yandan kendi tekellerinde bulunacak bir Kemalizm yorumuyla ideolojik kuşatma altına alırken; öbür yandan da -ve her ne kadar belli bir düzeyde Kemalizm'le çatışsa da- neredeyse yarı-resmi devlet dini haline getirilmiş olan İslamiyet'i kullanarak ikinci bir ideolojik kontrol ve türdeşleştirme önlemi almışlardır. Amaçları çok açıktır: Hem Kemalizm hem İslamiyet kullanılarak, çoğulcu düşünceye -sosyalizmden liberalizme kadar- çifte kelepçe vurulacaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı'na verilen aşağıdaki görevin başka bir açıklaması yoktur:
Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek; özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.

Ancak, hemen eklemeliyiz ki, bu durumun emsali de 1961 Anayasası'ndadır; anayasa metninde böylesine açık seçik bir görev verilmemiş olmakla birlikte, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı, "Devrim Kanunlarının Korunması"na ilişkin 153. madde ile birlikte ve hemen onun ardından 154. madde olarak Çeşitli Hükümler arasına koyan 1961 Anayasası da bu kurumu "genel idare içinde yer alan" bir anayasal organ olarak görmüştür. ... Yoksa, 1982'nin yaptığı, malumu ilandan çok öte bir iş değildir.

Parla, Taha. [1991] 2002. Türkiye'de Anayasalar. İstanbul: İletişim Yayınları. 104.

June 2, 2008

12 Mart Muhtırası'na Doğru Gerçekleştirilen İrtica Kampanyaları [Aktaş]

Tanzimat'tan 12 Mart'a Kılık-Kıyafet ve İktidar, Cihan Aktaş:

Bu konudaki şartlandırmalar, geçen yıllarla birlikte halk arasında da üzüntü verici olayların meydana gelmesine yol açıyordu. Başörtülü ve çarşaflı kadınlara tesettür aleyhtarı kampanyaların etkisiyle hakaret edenler ve hatta saldıranlar oluyordu. Dindar erkekler de çoğu zaman sakalları yüzünden saldırılara maruz kalıyorlardı. Örneğin '68 Ocak'ında Fethiye'de liseli gençler sokakta gördükleri ve "Nurcu" diye adlandırdıktan bazı sakallı adamları zorla berber dükkânlarına sürüklemişler, ilerici ve uygar bir davranışta bulundukları düşüncesiyle bu adamların sakallarını kestirtmişlerdi. Gençlerin bu davranışı karşısında direnme gösteren birkaç kişi ise çeşitli yerlerinden yaralanarak hastaneye kaldırılmışlardı.

Bu yıllarda "Nur Risaleleri" okuyanlar akılalmaz muamelelere maruz bırakılıyorlardı. Evlerine yapılan baskın sonucu bu risalelerden okudukları tespit edilenlerden yakalanarak akıl hastanelerine gönderilenler oluyordu. "İrtica ve Nurculuk" şeklindeki suçlamalar İslâm'a yönelik saldırıları yasal kılan bir gerçekliğe sahipti. Buna bağlı olarak yayın organlarında İslâmî kavramlara ve Müslüman şahsiyetlere yönelik saygısızca tutumda artış başgöstermişti. Bir gazetede Hz. Aişe'nin ressama çizdirilmiş yarı tesettürlü resminin yayınlanışı halk içinde büyük bir tepkiye neden olmuştu.

12 Mart Muhtırası'na doğru -tıpkı 1960 İhtilâli öncesinde olduğu gibi- "irtica" kampanyaları yoğunluk kazanırken, İslâmî eserler okudukları ya da evlerinde bulundurdukları gerekçeleriyle veya Kur'an kursları basılarak birçok Müslüman tutuklanmıştı. Bu yıllarda dinî eserler okudukları için yakalananlardan artık "Nurcu" yerine "Müslüman" diye söz edilmeye başlandığı da dikkat çekici bir gelişmeydi.

Dine, Kur'an'a, Müslümanlara, kadınlann örtüsüne, erkeklerin sakallarına ve camilere yönelik saldırıların en büyük ilericilik sayıldığı bugünlerde çeşitli şekillerde sol teröre karşı bir güç olarak kullanılmış olan Müslümanlar, bir yandan da anarşi ve terörün neredeyse asıl sorumluları gibi hedef gösteriliyorlardı.

Aktaş, Cihan. [1991] 2005. Tanzimat'tan 12 Mart'a Kılık-Kıyafet ve İktidar. İstanbul: Kapı Yayınları. 302-303.

May 31, 2008

1956 Yılına Ait Bir Başörtüsü Tartışması [Aktaş]

Tanzimat'tan 12 Mart'a Kılık-Kıyafet ve İktidar, Cihan Aktaş:

1956 Mart'ında Diyanet İşleri Başkanlığı bir genelgeyle, bünyesinde çalışan bayan memurların başlarını başörtüsü ile örtmelerini istediğinde, bir kısım basın bunu hemen olay haline getirdi. Gazetenin birinde bu genelgeyi "Diyanet İşleri binası cami değildir" diyerek eleştiren bir okuyucu mektubu yayınlandı. Mektupta, "Bu tamimi yazdıran ve altına imzasını koyan zat, Allah'a olan inanç ve sevgisinin başörtü, peçe, çarşaf giymekten ziyade asıl, kalpte yerleşen iman ile kaim olabileceğini acaba bilmiyor mu?" diye soran okuyucu şunları yazmıştı:
Diyanet İşleri binası bir cami değildir. Bir devlet müessesesidir. Çalışma Vekâletinde vazifeli bir kadın memur veya Toprak Ofisi'nde çalışan bir kadın memur ile Diyanet İşleri Reisliği'nde çalışan bir kadın memur arasında hiçbir fark yoktur ve olamaz. Binaenaleyh, işe giderken camiye girer gibi kadınlann başlarına örtü örtmesini emreden bu müessese erkek memurlar için de belki mest-lastik giymelerini tamim etmiş olabilir.

Gazete ise, bu okuyucu mektubunu sunarken "memleketin ikinci bir Kubilay vakası görmeğe tahammülü yoktur" diyerek, başörtüsünün "irtica" ile ilgisini anlaştırıyordu. Aynı gazetede [Cumhuriyet gazetesi - S.K.] buna benzer birçok yazıya yer verilerek, "başörtüsü ve çarşaftan gelecek tehlike" konusu gündemde tutuluyordu. Örneğin "İnkılâplarımızı Nasıl Koruyabiliriz?" konulu fikir yarışmasında derece kazanan makalede "namus ve şerefin çarşafla, fesle muhafaza edilemeyeceğinin daimi propaganda ile herkese kabul ettirilmesinin mümkün olduğu; irticaın başgösterebileceği yerlerde sık sık açılacak sergilerle; milletlerin tarih boyunca kıyafetlerinde olan değişiklik ve tekâmüllerin zamana, ihtiyaca, iklimlere göre vuku bulduğunu halkın gözü önüne sermenin gerekliliği" gibi önerilerde bulunuluyordu. Yine İsviçre'den gönderilen ismi saklı bir okuyucu yazısında da kadınların çarşaf giyme "alışkanlığını" korumaları eleştirilerek şöyle deniyordu:

Artık bizim için bir yüz karası haline gelen çarşafa mani olmalıyız. Kadın cemiyetleri seferber olmalı, konferanslar tertip etmeli, çarşaf yerine giymeleri gereken elbise önerilerini bizzat giyerek göstermeli, sevdirmeli. Bir köydeki bütün kadınlar vazgeçerse, namus, ayıp meselesi kalmayacağı anlatılmalıdır. Köylü saatinde radyolar harekete geçmeli, bilhassa şarkı ve türküler arasmda bunun lüzumsuzluğunu belirtmeliler. Nihayet, muayyen bir tarihten sonra çarşaf giyenlerin çarşafı alınacağı gibi, para cezası almayı, hatta çarşaflar toplanmalı ve çarşaflık imal ve satışı yasak etmeli, köylere havadan broşürler atmalı.

İsviçre'den "hüviyeti mahfuz" olarak yazan okuyucunun bu "demokratik" önerileri ve gazetenin ısrarlı yayını etkili olur ve hemen ertesi günü (13 Mart 1956) 3 kadın milletvekili çarşafın yasaklanması için Meclis'e kanun teklifi götürürler. Turk Kadınlar Birliği tarafından da olumlu karşılanan bu teklif Meclis'te hiçbir işlem görmezse de bazı çevreler tarafından takdirle ve ilgiyle karşılanır. Cumhuriyet gazetesi bu teklif üzerine çeşitli siyasal kişiliklere sorular sorar. Bir milletvekili, "tasarının kanunlaşmasını beklediğini, medenî bir memleket olarak çarşaf acayipliğinden kurtulmak gerektiğini" söyler. Başka bir milletvekili, Pertev Arat ise, çarşafın bir kanun meselesi değil zamanla halledilecek bir telkin ve terbiye meselesi olduğunu ve fes "ucubesi" ile çarşaf meselesini ayrı değerlendirmek gerektiğini ileri sürerek şöyle konuşmuştu:

Eğer çarşafla dolaşanlar son günlerde çoğalmış ise, bunun sebebi alakalı teşekküllerin vazifelerini ihmal etmiş olmalarıdır. Milli Eğitim Bakanlığı, kadın teşekkülleri ve diğer sosyal müesseseler mayolu defileler tertip edeceklerine, çarşafla gezenlerle mücadele etsinler. Şu veya bu, sık sık antidemokratik kanunlardan bahsedilmektedir. Tasarı eğer kanunlaşırsa, çarşafın yasak edilmesine dair kanun, antidemokratik kanunların başında gelecektir. Biz, vatandaşların arzularına aykırı hareket edemeyiz.

Çarşafın yasaklanması yönünde kamuoyu oluşturma faaliyetlerine Turk Kadınlar Birliği de katılacaktır. Kadınlar Birliği Merkez İdare Kurulu aynı günlerde bir toplantı yaparak, tasarının kabulü halinde çarşaflarını çıkartacak kadınlara ucuz manto temini ve bunlann tipi gibi konuları görüştüler. Kadın mantoları satan mağazaların sahipleri de bu toplantıda bulunarak görüşlerini belirttiler. Sonuçta, yerli kumaşlardan hazırlanacak çeşitli tipteki mantoların istenilen zarafette olması ve ucuza mal edilmesi kararlaştırıldı; modellerin hazırlanması ve kadınlara tavsiyesi işlerini de Olgunlaşma Enstitüsü üstlendi.

Aktaş, Cihan. [1991] 2005. Tanzimat'tan 12 Mart'a Kılık-Kıyafet ve İktidar. İstanbul: Kapı Yayınları. 281-283.

May 29, 2008

Yeraltı Kuran Kursları [Aktaş]

Tanzimat'tan 12 Mart'a Kılık-Kıyafet ve İktidar, Cihan Aktaş:

[H]alkın en saf şekliyle dindar kalmış kesimlerinde Kur'an öğretimine, ibadetlere, İslâm'ı yaşama biçimine ve törenlere büyük önem verme şeklinde, her şeye rağmen canlı kalarak İslâmî unsurlan koruyan bir akım ... halk içinde birçok fedakârlığa katlanarak gizlice Kur'an öğretmeyi sürdüren kadınların başlattıkları "illegal Kur'an Kurslan" da denilebilecek bir akımdır. Dindarlara baskının bütün ağırlığıyla kendini hissettirdiği 1946'lı yıllarda bu akım, on binlerce Kur'an hafızının yetişmesini sağlamıştır. Kur'an öğreticisi kadınlann bu faaliyeti herhangi bir siyasî bilinç taşımıyor gibi görünse de, İslâmî Varlık'ın canlı kalması ve geleceğe taşınması açısından oldukça etkili olmuş; katkısız, saf İslâmî yapılanmada önemli bir rol oynamıştır. Kadınların Kur'an'ı canlı tutma yönündeki bu gayretleri, İslâmî tesettür olgusunun halk içinde sürdürülüşü açısından da önemlidir. Kur'an öğretimi yönündeki bu gayret, çeşitli İslâmî akımlann ötesinde bir anlamı ifade etmektedir:
... orta yaşlı kadınlar evlerini mahallenin gönüllü çocuklarına açmışlardı. Kışın o soğuk aylarında fistanlarının altına gizlenmiş mushaflar, ısınmak için taşınan küçük kömür torbaları ve öğle yemekleri o dönemin en acıklı hatıralarıdır. Binlerce, onbinlerce çocuk Kur'an öğrenmektedir. Ama okutanlar da bilmediği gibi, okuyanlar da, hafız olanlar da Kur'an'ı sadece yüzünden okuyabilirler. Gerisi ise yasak ve imkansız zaten.

Aktaş, Cihan. [1991] 2005. Tanzimat'tan 12 Mart'a Kılık-Kıyafet ve İktidar. İstanbul: Kapı Yayınları. 272-273.

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca