derinsular.com
Derin Sular: Kitap
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

June 20, 2008

Dört Epistemolojik Yaklaşım [Mahçupyan]

Bir Demokratın Günlüğü, Etyen Mahçupyan:

Epistemoloji alanına baktığınız zaman insanoğlunun dört epistemolojik yaklaşım ürettiğini görüyorsunuz. Bunlardan birisi materyalist yansıma teorisi. Buna göre doğa da maddi bir nesnedir, zihnimiz de. Doğadan zihnimize bir yansıma olduğu zaman bunun direkt bir yansıma olduğu ve gerçeğin bu şekilde bilinebileceği demek bu. Bu otoriter zihniyetle çok yakından ilişkili bir bakış, çünkü hiçbir kuşku duymadan insanlar kendi doğrularının net ve biricik doğru olduğunu öne sürme şansına sahipler. Buradan siyaset ve güç üretmek meşru hale gelebiliyor. Bir başkası çıkıp da "Ben de doğadan doğrudan yansımayla bilgi alıyorsam, neden senin görüşünün doğruluğunu kabul edeyim?" derse, Lenin gibi cevap veriyoruz; "O zaman sen de bir ihtilal yapmayı dene, ben de... Bakalım kim başaracak." Çünkü kim başarılı olursa, o doğa kanunlarını anlamış demektir. Dolayısıyla karşımıza pratikle sınanan bir otoriter bakış çıkıyor. Bu epistemolojiyle biraz önce değindiğimiz o sosyo psikolojik yaklaşımı birlikte düşündüğümüzde, ortaya pratikle sınanmış bir otoriter zihniyet çıkıyor.

Buradan çıkan da hiyerarşik ve homojen bir toplum tasavvuru oluyor. Sosyal psikolojide tekil bir otoriter kişiliğe baktığınız zaman onun da hiyerarşik ve homojen bir dünya algıladığını görürsünüz. Lenin gibi otoriter zihniyetin en uç noktasma varmış birinin de hayaline baktığımız zaman Sovyet Rusya'da olduğu gibi hiyerarşik ve homojen bir toplum olduğunu görürüz. Çok açıktır ki Sovyet Rusya'da iktidardaki Komünist Parti'nin politbürosu toplumdan farklıdır ve toplumun dışındadır, toplumun parçası olmaktan ziyade toplumdan farklı bir ontolojik duruşa sahiptir.

Aynı şekilde epistemoloji açısından baktığımız zaman doğrudan maddi temelli yansımanın dışında, binlerce yıldır ruhani, manevi özün bir tür yansıma içinde bizim zihinlerimize aktığı varsayımına dayanan bir yaklaşım karşımıza çıkıyor. Bu, tabii dinî inançlarla çok bağlantılıdır. Ataerkil zihniyetin ideolojik duruşu dinlerdir, her türlü din... ...

... Burada da bir yansıma meselesi vardır. Ancak burada zihin maddi olarak değil, maneviyatın bir parçası olarak tanımlanıyor. O yüzden de benim zihnime yansıyan şey gene doğrudur. Çünkü o Tanrısal yaradılışın bir parçasıdır. ... Tabii gene aynı sorun var. Eğer yansıma söz konusuysa farklılıklar nereden geliyor? O zaman da şöyle deniyor: Çünkü ben Tanrı'nın söylediğini senden daha çok anlıyorum. Bunlar da rahip sınıfları ya da onlarla işbirliği içindeki aristokratik sınıflar. Bunun doğrudan sınaması öteki kadar güçlü değil. Bir eylem yapıp bunu sınamak gibi pratik bir tarafı yok. İdeolojik bakışa ihtiyacın var. ...

Üçüncü zihniyet rölativizm. ...

Bunu en belirgin biçimde John Locke'da görüyoruz. Şöyle diyordu: Dışımızdaki gerçeklik sonuçta maddidir. Zihnimiz de maddidir. Ama dış gerçeklikten zihnimize doğrudan bir yansıma olduğunu söyleyebileceğimiz hiçbir meşru araca sahip değiliz çünkü zihnimizin dışına çıkamıyoruz. Ama şunu biliyoruz, zihnimizin yaptığı önermeleri doğruluyoruz, onların anlamsız olmadığını da gözlemliyoruz, demek ki biz dışımızdaki gerçekliği anlıyoruz. Belki bu bir yansıma ilişkisi değildir ama elbette bir karşılıklılık olduğunu söyleyebiliriz. ... Locke'a göre zihin bir "tabula rasa" yani boş kutudur. Oraya duyular aracılığıyla bir sürü şey gelir. Beyin onları düzenler ve oradan fikirler, gözlemler vesaire oluşturur. Burada bir karşılıklılık var tabii. Ama bu öyle bir karşılıklılık ki bizim bilgilerimizin gerçekliğin bilgisi olduğunu garanti etmesine rağmen bunun gerçekliğin sadece küçük bir kısmı olduğunu da kabul etmemizi gerektiriyor. Bizim deneyimimiz tüm deneyimler içinde o kadar küçük bir kısımdır ki buna dayanarak gerçekliğin bütününü anladığımızı, kavradığımızı iddia etmek mümkün değildir. Buradan giderek rölativist bir zihniyet yapısına geliyoruz, çünkü kimseyi kimseyle mukayese edemiyoruz. Hiyerarşisi olmayan ama tümüyle homojen bir yapıdan söz ediyoruz çünkü burada herkes aynı tür deneyimlerden geçip gerçekliğin küçük bir kısmına sahip ve herkes eşit durumda. Dolayısıyla bireyden ve vatandaştan söz etmek mümkün...

Dördüncü zihniyete gelirsek; demokrat zihniyet, epistemolojik açıdan baktığımızda Immanuel Kant ve David Hume'un büyük katkılanndan söz etmemizi gerektirir. Hume, aslında modernist, liberal bir düşünürdü fakat çok zekiydi ve zekâsının çıkarsamalannı gizlemeyecek kadar da namusluydu. Dolayısıyla öyle şeyler söyledi ki bir yerden sonra modern bakışı anlamsızlaştırdı. Modernitenin bütün epistemolojik alt tabanının sallantılı oldugunu söylemiş oldu. Kant da aslında moderniteyi kurtarmak adına bir arayışa girdi. Ama aradığı şey bugün demokratlığın temeli olarak ortaya çıkıyor. "Eğer herkes bu duyularımızın verileri ve boş bir sayfa olan zihnimizle hareket ederse" diyordu David Hume, "Herkes sadece kendi zihnine gelen verileri yeniden kurarak hareket ederse o zaman yapılan şey bir süre sonra alışkanlık haline gelir." Hume'un meşhur önermesiyle "Güneş yarın yeniden doğacak önermesi aslında şimdiye kadar güneşin defalarca doğmasıyla ilişkili bir şey." Yani güneşin doğuşunun tekrarlanır olması nedeniyle güneşin de kendisini tekrarlayacağını düşünüyoruz.

Hâlbuki belki de bir olay oldu ve güneş yarın doğmayacak. Bunu bilmiyoruz. Kendi alışkanlıklarımız bize bilgiymiş gibi görünüyor. Buradan giderek de kendi bilgimizin olmadığına, bütün bilgilerin aslında alışkanlıklardan ibaret olduğu sonucuna varabilirsiniz. Böyle bir durum insanın gerçekliği hiçbir zaman bilemeyecegi anlamına geliyor. Kant buradan çıkmanın yolunu şöyle buldu: Zihin bir "tabula rasa" yani beyaz sayfa değildir, belli kategorilere sahiptir ve kendi anlama biçimi, metodolojisi vardır.

Örneğin Kant dedi ki nedensellik dediğimiz şey belki de dış gerçekliğin parçası değildir, bilmiyoruz. Biz kendi zihnimizle baktığımız için ve zihnimiz nedensellik üstünden anladığı için bunu varsayıyoruz ve dış dünyada da bu nedenselliklerin olduğunu varsayıyoruz. Bunun gibi gerekli koşul, yeterli koşul gibi şeyler dünyanın gerçekliği olmayabilir. Ama bunlar bizim için anlamlı kategorilerdir çünkü dış gerçekliği bizim için anlamlı hale getiriyorlar. Bizim zihnimiz dış gerçekliği çarpıtıyor demektir bu; ama iyi ki çarpıtıyor çünkü böyle çarpıtmasaydı anlamayacaktık demektir. Çarpıtarak kendine has, insana has bir anlam yaratıyor. Buradan da şuna geliyoruz, insanın kendisi rölativist bir pozisyondadır. Yani demokratlık aslında ontolojik rölativizmi savunan bir pozisyondadır. İnsanın rölativist bir var olma hayalini paylaştığını ama insanın fikirlerinin bir rölativist yoruma muhtaç olmadığını söylüyor, demokratlık.

Mahçupyan, Etyen. 2007. Bir Demokratın Gündemi. İstanbul: Hayy Kitap. 27-33.


HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca