derinsular.com
Derin Sular
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
memorandum
medya defteri
alt beyin
deep waters

Felsefe

 

1. POLİTİKA FELSEFESİ VE HAKLAR

a. Giriş: Sosyal Felsefelerin Kişisel Felsefelerden Farkı
b. Devlet
c. Güç
d. Kontrol
e. Kitlesel Eğitim ve Endoktrinasyon
f. Sonuç

 

2. TÜRKİYE'DE HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

a. Giriş: Ulus İnşası Süreci ve Hakim Politik Felsefe
b. Türk Resmi İdeolojisinin Temel İlkeleri
c. Türkiye'de Eğitim
d. Resmi İdeolojinin Toplumsal Dönüşüm Projesinin Başarı Düzeyi

 

3. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

a. Resmi İdeolojinin Reddi
b. Kişisel Alan ve Bireysel Haklar
c. Devlet Otoritesinin Sınırlandırılması
d. Bilginin Araçlaştırılmasının Reddi
e. Yeni Bir Eğitim Felsefesi

 


 

1. POLİTİKA FELSEFESİ VE HAKLAR

 

a. Giriş: Sosyal Felsefelerin Kişisel Felsefelerden Farkı

Sosyal felsefeler, 'insanlar arasindaki' ilişkileri analiz eder. Eğer her birimiz ıssız bir adada yaşıyor olsaydık, sosyal bilimlere, sosyal felsefelere ya da siyasal rejimlere ihtiyacımız olmazdı. Eğer bu adalarda ikili gruplar halinde yaşıyor olsaydık, yine bir sosyal felsefeye ihtiyacımız olmazdı. Bir 'anlaşma'ya ihtiyacımız olurdu. Eğer söz konusu adalarda üçlü gruplar halinde yaşıyor olsaydık, 6 tekil anlaşma yapmayı göze aldığımız müddetçe, yine bir sosyal felsefeye ihtiyacımız olmazdı. Günümüzde her yetişkin bireyin milyarlarca sözleşme yapması ihtimal dahilinde olmadığı için, münzevi bir hayatı tercih eden kimseler istisna edilecek olursa, kalabalık toplumlarda insanların haklarını birbirlerinden koruyacak, insanların birbirlerine karşı etik olarak ne gibi hak ve sorumlulukları olduğunu belirleyecek bir sosyal felsefeye (ve bu felsefe doğrultusunda yapılacak kanunlara) ihtiyaçları söz konusu.

Farklı sosyal formülasyonlar öneren ideolojilerin müdafaasına ya da reddine koyulmadan önce, sosyal etik kodlarının kişisel etik kodlarından farklı bir konumda değerlendirilmesi gerektiğini anlamak gerekiyor. Zira, sosyal bir yapılanma öngören siyasi ideolojiler, kişilerin 'kendi iç dünyalarında olup bitenleri' değil, 'birbirleriyle olan ilişkilerini' konu alır.

Hakim otoriyeye karşı mutlak bağlılık ve itaati zorunlu kılan otoriteryen rejimler, kullarının bu farkı bilmesini istemezler. 'Düşünce Özgürlüğü' ve 'Bireysel Haklar' başlığı altına giren her konu da, otoriteryen rejimlerin gözlerden uzak tutmak istediği bu küçük (ama önemli) ayrıntıyla doğrudan ilgilidir.

 

b. Devlet

Devlete olan ihtiyaç, bir arada yaşayan insanların günlük hayatın işleyişini kolaylaştırma ve haklarını teminat altına alma isteğinden ileri gelir. Haklarını korumak isteyen insanlar, üzerinde anlaştıkları kuralların belirlediği bir işleyiş ortaya koyarlar. Üzerinde anlaşılan kurallar bütünü anayasaya, anayasa doğrultusunda gerçekleştirilecek olan işleyişin idaresi ise hükümete karşılık gelir. İşleyişteki kimi uygulamalar konusunda uyuşmazlıklar söz konusu olduğunda, bağımsız mahkemeler, hükümetin uygulamalarının 'üzerinde anlaşılan kurallara uygunluğunu' karara bağlar. Bu yönüyle, anayasa, insanları, hem birbirlerinin, hem de tesis ettikleri kurumda (devlet) çalışanların fiillerinden koruyan bir belgedir.

İnsanların temel hak ve özgürlüklerinin başında 'hayat hakkı' gelir. İnsanlar, başta 'hayat hakkı' olmak üzere, temel haklarını harici tehditlerden korumak üzere bir ordu, dahili tehditlerden korumak üzere bir polis teşkilatı tesis edebilirler. Polis teşkilatının görevi, herhangi bir hakkı ihlalle suçlanan kişileri cezalandırmak değil, yargılanmak üzere adalete (bağımsız mahkemelere) teslim etmektir.

Otoriteryen rejimler, kullarına, devletin insanlar tarafından tesis edildiği gerçeğini unutturmak isterler. Bunu gerçekleştirebilmek için de, devletin insanlardan önce var olduğu fikrini uyarırlar. Bu nedenle de, otoriteryen rejimlerin anayasalarında özne insanlar değil, devlettir.1

Otoriteryen rejimlerde; hükümet, bağımsız mahkemeler, ordu, polis teşkilatı ve diğer devlet kurumları insanlara ait değildir. Güç kimin elindeyse, anayasa da, ordu da, hükümet de onundur. Böyle bir yapının içerisinde mahkemeler de bağımsız olamaz.

Bir rejim otoriteryenleştiği ölçüde, insanlar, üniformalı olan ya da olmayan tüm güç ve yetki sahiplerinden korkarlar. Otoriteryen yapıdan uzaklaşıldığı ölçüde ise, devlet görevlileri insanların haklarını ihlal etmekten korkarlar. Ve bir rejim, otoriteryenleştiği ölçüde meşruiyetini yitirir.

 

c. Güç

Despotik olmayan, ya da 'insanlara ait olan' devletlere 'cumhuriyet' denir. Cumhuriyetlerde, 'politika' terimi, 'insanlara ait' olan devlet mekanizmasının işleyişini, bu işleyişin tarzını ve odaklandığı faaliyetlerin alanını akla getirir. Otoriteryen devletlerde ise, sadece dış değil, iç politika da bir güç ve kontrol sanatıdır.

Güç, insan tabiatı gereği, ele geçirilmek istenen bir şeydir. Gücü 'ele geçirmek' ve 'elde tutmak', şuurlu bir eylem planı gerektirir. Bu eylem planı da, arenadaki diğer aktörleri şuursuzlaştırmaya ve dolayısıyla, kolaylıkla 'kontrol' edilebilir hale getirmeye yöneliktir. Çünkü güç, mukayeseli bir kavramdır ve mukayese unsuru da, potansiyel rakip durumunda olan diğer insanların elinde bulunan güçtür. Dahası, güç odakları çoğu zaman yığınları politik ve özellikle de ekonomik anlamda kullanılabildikleri ölçüde güçlerini pekiştirebilirler.

'Güç' amaç, 'kontrol' ise araçtır. Çünkü gücü elinde tutanlar, diğer insanları kontrol edebildikleri ölçüde konumlarını sağlamlaştırabilirler. Zira düşünceleri kontrol altına alınan insanların, davranışları da tahmin edilebilirlik kazanacağından, güç odakları onları hem istedikleri şekilde yönlendirerek daha da güçlenebilir, hem de muhalefetlerini kırmak suretiyle güçlerine bir tehdit oluşturmalarını engellerler.

İnsanları korumak gibi meşru amaçların yanı sıra, insanları kontrol altına almak, sindirmek ya da ezmek gibi gayrimeşru alanlarda da kullanılabilecek olan güç, bu özelliği nedeniyle devlet teorisinde merkezi bir öneme sahiptir. Gücün kim tarafından ve ne şekilde kullanılabileceği, insanların gücün kullanımı konusundaki politikaların belirlenme sürecine katılımları gibi konular, hakim rejimin niteliği konusunda da fikir verebilecek parametreler durumundadır.

Günümüz dünyasında tam anlamıyla 'insanlara ait olan' bir devlet yoktur. Farklı derece ve şekillerde otoriter unsurlara sahip olan devletler vardır. İnsanlara ait olan bir devletin varlığını zorlaştıran 'güç' savaşıdır.

 

d. Kontrol

Gücü elde etmek ya da elde tutmak için insanları kontrol edebilmek gerekir. Bunun için de gerek fiziksel, gerekse zihinsel kontrol yöntemleri kullanılır.

Fiziksel kontrol yöntemleri korku eksenlidir ve niteliklerinin insanlar tarafından anlaşılması kolaydır. Zihinsel kontrol yöntemleri ise sinsi niteliklerinden ötürü hem kolay fark edilmez, hem de gönüllü ve sadık kullar yetiştirdiklerinden çok daha etkili olur. Tarih boyunca çok daha yaygın bir şekilde kullanılmış olmalarının sebebi de budur.

Zihinsel kontrol, insanları aynı değer yargıları doğrultusunda şartlandırarak, mümkün olduğunca birbirlerine benzetme esasına dayanır. Çünkü aynı konularda aynı şekilde şartlandırılmış olan insanlar belli eylem kalıplarının dışına çıkmayacak, aynı durumlara aynı tepkileri vereceklerdir.

Düşünceleri kontrol altına alabilmek için belli önkoşulların yerine getirilmesi gerekir. Herşeyden önce, insanları eleştirel düşünebilme ve soyutlama yapabilme yeteneğinden yoksun bırakmak şarttır. Belli konulara hiç değinilmezken kimi başka konulara ileri seviyelerde öncelik tanımak suretiyle gerçekleştirilecek bir odaklandırma, kişileri dış dünyanın gerçeklerinden tecrit ederek sahte gündemlere hapsedebilme adına esastır. Bu sürecin en önemli etkisi, endoktrine edilen zihinlerde belli mefhumların ve değerlerin baştan oluşmayacak olmasıdır. Bu durumun insanlar arasındaki iletişim ve etkileşim üzerinde de olumsuz etkileri vardır. Zira, şartlanma ve odaklandırmaya maruz bırakılan kişiler, 'kafa yormamaları gereken' konular hakkında başkalarınca dile getirilen hassasiyetlere anlam veremezler.

İnsanların düşünce dünyasında istenmeyen kavramlara da yer vermelerinin ve bu doğrultuda kavramsallaşmalar ortaya koyarak farklı şekillerde de düşünmenin mümkün olabileceğini fark etmelerinin önüne geçebilme adına, dildeki kelime ve kavramların mümkün olduğunca azaltılması, düşüncelere istenilenden farklı konseptler tesir ediyorsa, bunların deforme edilmeleri ve mümkünse tamamen ortadan kaldırılmaları gerekir. Kontrol edilmek istenen zihinler, tek yönlü ve çoğu zaman çarpıtılmış bilgilere maruz tutulur ve belli konuların çocukluktan itibaren sürekli tekrar edilmesiyle şartlandırılırlar. 'Kimi konuların çok önemli olduğu' kendilerine aşılanarak, bu konuları merkeze alan değer yargılarını benimsemeleri ve paradigmalarını bu değer yargıları ekseninde oluşturmaları sağlanır.

Bu şekilde devşirilen bir kişi, kendisinden gizlenen bilgilere sonradan ulaşsa dahi, sağlıklı değerlendirmeler yapabilme adına gerekli olan zihinsel araçlardan baştan bir kez mahrum bırakılmış olduğundan, edindiği yeni bilgileri etkin bir şekilde kullanamayacaktır. Çünkü insan beyni, belli bir şekilde mantık dizisi kurmaya (ya da kurmamaya) alıştıktan ve bu şekilde kemikleştikten sonra, bunun değişmesi çok zordur.

 

e. Kitlesel Eğitim ve Endoktrinasyon

Belli konuları insanların gündeminden çıkarmak (ya da mümkünse bu konuların gündeme alınmasını baştan engellemek) ve kitlelerin sadece istenilen noktalara odaklanıp şartlanmalarını sağlamak için merkezi ve kitlesel bir eğitim şarttır. İnsan, yapısı gereği, küçük yaşta kendisine belletilen ve sürekli tekrarlarla çok önemli olduğu telkin edilen şeylerin tesiri altına girme eğiliminde olacak ve kıymeti kendinden menkul olan bütün bu değerler, kişinin zihninde tartışılmaz bir nitelik kazanacaktır.

Bu şekilde programlanan bir insana ilerleyen yıllarda söz konusu sözde doğrularının yanlışlığını ispat dahi edilse, iyi/kötü eksenli düşünmeye alıştırılmış olan kişi, iyinin ne olduğu konusunda kendi normlarına sahip olduğundan, kendi kafasındaki sahte iyilerinin varlığına bir tehdit hissettiğinde rahatsızlık hissedecek, zihnindeki normlardan uzaklaşmaya başlaması durumunda da suçluluk duygusuyla başbaşa kalacaktır.

Bütün bunların sağlanabilmesi için, örgün eğitimin zorunlu kılınması ve kontrol altına alınması vazgeçilmezdir. Yapısını otoriteryen devletin belirleyeceği eğitim kurumlarının misyonu, insanların gelişimlerini sağlamak değil, herkesi (ama herkesi) istenilen kalıba sokmaktır. Böyle bir eğitim, eğitilenin lehine değil, aleyhine işleyen bir süreçtir. Bir başka deyişle, kişi böyle bir yapı bünyesinde ne kadar çok eğitilirse, özgür ve özgün bir şekilde düşünebilmesi de o kadar zor olur.

Kontrolün sağlandığı toplumlarda, otoriter devlet, insanlara nasıl düşünmelerini, nasıl davranmalarını, nasıl yaşamalarını, neleri/kimleri sevmelerini ve neleri/kimleri sevmemelerini dikte edebilecek duruma gelmiş olur. Böyle bir toplumda yaşayan insanlar, 'bireysel haklar' ya da 'özgür düşünce' kavramlarını sıklıkla duymuş olsalar da, bu kavramlarla ifade edilmek istenen asıl manaları kavrayamazlar. Çünkü zihni esaret, fiziksel esaretin aksine, sinsidir. Kişi esir olduğunun bilincinde olmadan yaşar. Dahası, iyi/kötü eksenli düşünce sistemi, kişilerin kulağa hoş gelen (sözgelimi) 'bireysel haklar' gibi kavramları da otomatikman kendi ideolojilerinin hanesine yazmalarını ve 'Bireysel haklar iyi ve gerekli bir şeyse, ona da en iyi bizim ideolojimiz sahip çıkar' şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşım sergilemelerini olağanlaştırır.

Kontrol bir kez sağlandıktan sonra, gücü elinde bulunduranların dikte etmek istedikleri ideolojiyi resmi kılmaları ya da söz konusu düşüncenin insanların nazarında vatanseverlikle eşdeğer tutulmasını sağlamaları fazlasıyla kolaylaşır. Bu türden durumların gözlendiği toplumlarda, devletin, halkı kontrol altında tutmak isteyen otoriteryen bir azınlık tarafından ele geçirilmiş olması ihtimali güçlenir.2

 

f. Sonuç

Bütün bunlardan ötürü:

(1) 'Düşünce özgürlüğü' ve 'bireysel haklar' kavramları, devletin otoriteryen uygulama ve reflekslerinden, güç ve kontrol arayışı içerisinde olan grupların kullandıkları yöntemlerden soyutlanarak incelenemez.

(2) 'İnsanlara ait olan' devletlerde, yani cumhuriyetlerde, devletin resmi ideolojisi olamaz; ya da, hiçbir ideoloji resmi olamaz. Buna karşın, hür olan insanlar, istedikleri ideolojiye sahip olmakta, istedikleri ideolojiyi eleştirmekte, istedikleri şahısları sevmekte, istedikleri şahıslardan da nefret etmekte özgürdürler. Bu sürece devletin bir müdahelesi olamaz. Zira özgür ülkelerde hükümetler, halkı değil, halkın işlerini yönetirler.3

(3) Eğitim, her yönüyle pozitif bir kavram değil, gerek doğru gerekse yanlışa yönelik ciddi bir potansiyele sahip olan ve bu nedenle de son derece dikkatli bir şekilde yönetilmesi gereken tehlikeli bir süreçtir. Öğrenciler devletin kulları olmadıklarından, devletin eğitimin yapısı ya da içeriği konusunda bir tekel olma hakkı da olamaz. Okullar endoktrinasyon degil, objektif bilgi sunmalıdır. Ancak bilgiden de önce, bilginin ne olduğu, nasıl 'üretildiği' üzerinde durularak öğrencilerin gerçek ile kurgu arasındaki farkı öğrenerek objektif değerlerle düşünebilmeleri sağlanmalıdır. Bu çerçevede farklı düşünce ekolleri kendi okullarını kurabilmeli, (ilk günden itibaren her fikri kendi paradigmasıyla birlikte öğretmek ve şartlandırmalara yer vermemek kaydıyla) kendi subjektif değer yargıları doğrultusunda eğitim verebilmelidir.

 

 

2. TÜRKİYE'DE HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

 

a. Giriş: Ulus İnşası Süreci ve Hakim Politik Felsefe

Türkiye'de hakim olan politik felsefe tipik bir ulus inşası sürecine karşılık gelen tek parti rejimi döneminin (1925-1945) bir ürünü olduğundan, ileri seviyede tektipleştirici (konformist) ve kollektivist bir niteliğe sahip. Söz konusu tektipleştirici ve kollektivist yapı, sosyal felsefe ile kişisel felsefe arasındaki farkları önemli ölçüde göz ardı ettiğinden, hakim rejimin kişisel tercihlerde de belirleyici olabileceği düşüncesini olağanlaştırıyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan normatif ortamda, devlet (ya da rejimle özdeşleşmiş olan ilke ya da liderler), 'bireylere yol gösterici olma', 'onları aydınlığa ulaştırma' gibi bir misyon da yükleniyor - ki bu durum da, dinin modern dönem öncesindeki rolünü devralan devletin, kendine has ritüelleriyle bir tür seküler din haline gelmiş olmasının bir sonucu.

Böyle bir siyasi yapılanma totaliter öğeleri de beraberinde getirdiğinden, sosyal ve kişisel alanları da kendi yetki dairesinde görmeye başlayan Türk siyasal rejimi, (yine söz konusu ulus inşası süreci dahilinde) kendinde vatandaşların düşünce ve davranışlarına doğrudan müdahale etme hakkını da görüyor. Vatandaşlar için kimi optimum değer ve davranış kodlarının belirlenmesi ve ardından herkesin bu kodlar doğrultusunda (gerektiğinde zor kullanılarak) hizaya getirilmesi şeklinde uygulamaya dökülen söz konusu ulus inşası projesi, bütün bu nitelikleri nedeniyle bireysel haklar konusunda önemli yansımalara sahip. Zira tek parti ideologlarınca belirlenen idealleri benimsemeyip kendi doğrularıyla yaşamak isteyen bireylerin bu yaklaşımlarını kişisel tercihler değil, idealden sapmalar olarak değerlendiren Türk siyasal rejimi, benzeri diğer tektipleştirici ve kollektivist rejimler gibi yukarıdan-aşağıya örgütlenen ve böyle olduğu ölçüde de zaten baştan 'insanlara ait olmayan' bir yapıya sahip.

 

b. Türk Resmi İdeolojisinin Temel İlkeleri

Tek parti döneminin (1925-1945) ilk 10 yılında şekillenen Türk siyasal rejimi, yine o yıllarda resmi bir hüviyet kazandı. Mustafa Kemal Atatürk'ün formüle ettiği altı ilkede ifade bulan Türk resmi ideolojisi, yine bu ilkeler doğrultusunda gerçekleştirilen kimi uygulamalarla sosyal, politik, ekonomik ve hatta kişisel alanlara aktarıldı.

Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1935 yılı programında 'Kamalizm'4 olarak tanımlanan söz konusu ilkeler bütününün, birbiriyle bağlantısı olmayan iki ana bileşene sahip olduğu söylenebilir. Sosyoekonomik dayanışmacılık bileşeni olarak nitelendirilebilecek olan ilk bileşen, halkçılık-devletçilik-milliyetçilik ilkelerinden oluşan tipik bir 1930'lu yıllar korporatizminin ifadesiydi. Bu çerçevede halkçılık, halkı 'birbirleriyle uyum içerisinde faaliyet gösteren farklı parçalardan oluşan bir bütün' haline getirmeyi esas alırken5, 'devletçilik' ilkesi, söz konusu bütünü koordine edecek üst aygıt olarak devleti işaret ediyor,6 son olarak milliyetçilik ilkesi ise, halkın genelini bir 'ulusal mit' etrafında kenetleyebilmek, bireysel değil, kollektif değerleri yüceltmek ve böylelikle de devlete ve idarecilere bağlılığı kolaylaştırmak suretiyle korporatist sistemin işleyişini kolaylaştırmak gibi bir fonksiyon icra ediyordu.7

Devrimci bileşen olarak nitelendirilebilecek olan ikinci bileşen ise, tek parti rejiminin 1920'li yıllarda Türkiye'de sosyal, kültürel ve politik alanda gerçekleştirdiği ve her birini bir 'devrim' olarak adlandırdığı bir dizi köklü değişimin halka benimsetilmesine ve herkesin parti ideolojisine bağlılığının temin edilmesine odaklanıyordu. Devrimcilik adıyla altı ilkeden biri haline gelen bu prensip,8 dini hüviyeti ağır basan bir toplumsal değerler bütününü sekülerleştiriyor olması yönüyle, bir diğer ilke olan laiklik ilkesiyle iç içe geçiyordu. Bir yandan devrimlerin bekası adına sosyal ve politik alandan dini dışlayan, diğer yandan da dini talepleri dizginleyebilme adına İslamiyetin 'sakıncalı' bulunan yönlerini kontrol altında tutma gayreti içerisinde olan laiklik ilkesi,9 bu uygulanış şekliyle seküler Anglosakson modelinin değil, dinin siyasi hayatın yanısıra sosyal hayattan da soyutlandığı Fransız modelinin bir izdüşümüydü.10

 

c. Türkiye'de Eğitim

Kitlesel ve zorunlu eğitimin, Türkiye'deki birincil kaygısı yeni nesilleri hayata hazırlamak değil, hiçbir koşulda değiştirilmemesi gereken hakim rejimin bekçileri (yani statükonun koruyucuları) haline getirmek oldu. Militer milliyetçi ideolojinin konu ile ilgili olan ve olmayan her derste ciddi sayıda tekrarlar yapılarak yıllar boyunca endoktrine edilmesi suretiyle yeni nesillere benimsetilmesini hedef alan Türk eğitim sistemi, bu süreçte odaklandırmadan çarpık bilgilendirmeye, kahramanlaştırmadan korkuya, bilinen hemen her zihin kontrol yöntemini uygulamaya geçirdi.11

Subjektif değer yargıları üzerinde bina edilen proseslenmiş bilgileri her türlü bilimsel gerekçelendirmeden ya da mantık dizisinden soyutlayarak kıymeti kendinden menkul bir şekilde öğrencilere sunan Türk eğitim sistemi, ezberci bir yapıya kendini mahkum etme pahasına da olsa bu ideolojik misyondan vazgeçmedi. Bunun sonucunda da, öğrenciler, bilgi üretim metodolojisi hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadan ve soyutlama yapabilme ya da eleştirel düşünce gibi temel zihinsel fonksiyonlar hakkında donanım kazanmadan lisans ve hatta yüksek lisans diplomasına sahip olabildiler.

Her ne kadar 'aydınlanma' kavramı yüceltilse de, sorgulama ve spesifik anlamda otoriteyi sorgulama kavramlarına hiç değinilmediğinden öğrencilerin zihinlerinde bu konuda herhangi bir mefhum dahi oluşmadı. Buradan doğan boşluk ise, 'O böyle dedi [- ki o zaman doğrudur]' boyutundaki otorite argümanlarıyla (argumentum ad verecundiam) ve gayrimantıki savlarla dolduruldu.

Bu gibi niteliklerinden ötürü seküler mabedlere dönüşen ve bilgiden ziyade telkin sunan okullar, aynı zamanda rejime özgü ritüellerin de uygulama alanı oldu. Her sabah askeri nizamla okul bahçesinde yerlerini alan ve askeri komutların ardından hep bir ağızdan rejime ve rejimin mimarına sadakat andı içen, beden eğitimi derslerinde askerlik hizmetini yerine getirenlerle tamamen aynı şekilde uygun adım marşlar öğrenen, milli bayramlarda ise sadece diktatörlüklerde görülen türden stadyum törenlerinde görev alan öğrenciler, kollektivist bir zihin yapısıyla yetiştirilerek tektipleştirilmek istendi. Karşılaştırma yapabilecekleri herhangi bir standarda sahip olmadıkları için de, zihinlerindeki eğitim kavramı yaşadıkları tecrübelerle şekillendi.

 

d. Resmi İdeolojinin Toplumsal Dönüşüm Projesinin Başarı Düzeyi

Türk resmi ideolojisinin toplumsal dönüşüm projesi belli konularda başarılı olduysa da, kültürel kimliklerde doğrudan belirleyici olan kimi temel unsurlar söz konusu olduğunda Türk toplumunun ikiye bölünmesine de neden oldu.12 Gerçekleştirilen kültür devriminin etkisiyle Türkiye'de okka ya da arşın gibi ölçü birimlerini kullanmak, fes takmak ya da rumi takvime dönmek isteyen pek kimse kalmadı. Ancak diğer yandan, halkın önemli bir kesimi kendisine dikte edilen resmi din, kimlik ve tarih anlayışını reddetti.

Merkeziyetçi uygulamalar ve ileri derece ırkçı dayatmalar13 sonucunda, tek parti rejiminin ilk yıllarından itibaren Türkiye'de çok sayıda büyük çaplı Kürt ayaklanması gerçekleşti. Çok geniş bir coğrafyada çok yüksek seviyede katılımlarla gerçekleşen ayaklanmaları bastırmakta zorlanan tek parti yönetimi, hava bombardımanı yoluna da giderek onbinlerce Kürtü öldürdü.14 Çok partili hayata geçilmesinin ardından önemli ölçüde durulan gerginlik, bu sefer de resmi ideolojinin kimi uygulamalarına son veren ve geniş bir halk desteğini arkasına alan seçilmiş bir başbakanın işbaşındaki üçüncü dönemi esnasında gerçekleştirilen bir darbeyle asılmasıyla farklı bir boyut kazandı. Zira Türk siyaseti o tarihten itibaren hep darbe tehditi altında faaliyet gösterdi.

Aradan yarım asır geçmiş olmasına rağmen halen sürmekte olan askeri vesayet rejimi, bireysel haklara olan talebin giderek artmasıyla birlikte artık daha çok eleştiriye hedef olsa da, resmi ideolojinin militarist, milliyetçi ve tektipleştirici anlayışının Türk siyasetindeki hakimiyetinin devam ettirilmek istenmesi nedeniyle başörtüsü, Kürt sorunu, gayrimüslim azınlıklar, düşünce ve ifade özgürlüklerine getirilen sınırlamalar gibi konularda sorunlar sürüyor. Bu tür sorunların doğmasına neden olmuş olan uygulamalar hakkındaki bilgiler önemli ölçüde yeni nesillerden gizlendiği için de, düşünceler ve tartışmalar çoğu zaman son derece yetersiz bilgiler üzerine bina ediliyor.

 

 

3. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

 

a. Resmi İdeolojinin Reddi

Bir ülkenin sorunlarını tekil bazda ele almak ve her biri için tek tek çözüm önerilerinde bulunmak mümkün olsa da, söz konusu ülkede merkeziyetçi bir yapılanmanın hakim olması durumunda daha kuşatıcı bir yöntem takip etmek ve doğrudan hakim zihniyeti incelemeye alarak problemi kaynağında çözmeye çalışmak mümkün. Türkiye'nin sorunları söz konusu olduğunda, bu yöntemin sadece işlevsel değil, aynı zamanda gerekli olduğu da söylenebilir. Zira muhalefetin mevcut olmadığı bir ortamda tek parti ideologlarınca şekle sokulan, sonraki dönemlerde askeri odaklarca koruma altına alındığı için de uzun yıllar boyunca eleştiriden önemli ölçüde muaf olan Türk resmi ideolojisi, sadece ülkenin siyasal sisteminin merkeziyetçi yapısının değil, aynı zamanda bu yapı içerisindeki pek çok uygulamanın da doğrudan belirleyicisi oldu.

1920'li yılların ikinci yarısında, özellikle Mussolini İtalyasının sosyoekonomik dayanışmacı modelinden ilham alınarak Türkiye'de uygulamaya konan söz konusu sistem, devletin yol göstericiliğiyle hareket eden monolitik bir ulus anlayışı öngörüyordu. Bu anlayış içerisinde son derece güçlü olan ırk ve ülkü birliği vurgusu, ciddi seviyede bir tektipleştirme sürecini gerekli kılıyordu. Ancak Türkiye, yüzyıllar boyunca gerek siyasal geleneği, gerekse demografik yapısı itibariyle homojen değil, çokkültürlü bir yapıya sahip olmuştu. Bir başka deyişle, ithal edilen yeni sistem mevcut yapı ile uyumlu değildi. Tek parti rejimi bu uyumsuzluğu giderme adına, uygulayacağı sistemi değil, halkı değiştirme yoluna gitti. Halkın homojenize edilmesi yönündeki adımların, bir başka dönüşüm projesi olan kültürel devrimlerle eşzamanlı olarak uygulamaya konmasının ardından, ortaya sosyal, politik, ekonomik ve kişisel alanlara hükmeden bir devlet modeli çıktı.

Avrupa'da özellikle 1920 ve 30'lu yıllarda geniş çaplı uygulama alanı bulan söz konusu devlet modeli, sonraki onyıllarda hızla değişmeye başlayan dünyada büyük ölçüde ortadan kalksa da, Türkiye'de rejimin (ve rejimin mimarının) kutsanmış ve tartışılmaz kılınmış olması nedeniyle, yerleşik uygulamalarda herhangi bir değişikliğe gidilmesi mümkün olmadı. Bu konuda sivil siyaset tarafından atılmaya çalışılan adımlar ise, ya küçük çaplı oldu, ya da rejimin hamisi olan askerler tarafından engellendi. Sonuç itibariyle de, Türkiye, savaş sonrası şartlarında askerler tarafından kurulmuş olan tamamen merkeziyetçi ve devlet eksenli bir rejime kilitlenmiş oldu.

Aradan geçen yıllar boyunca doğal olarak değişen, ancak üzerindeki bu değişmez kalıba sığmakta zorlanan Türkiye, söz konusu devlet eksenli merkeziyetçi rejimi ve onun onyıllar boyunca oluşturmuş bulunduğu düşünce geleneği nedeniyle özellikle bireysel haklar odaklı problemlerini çözemez hale geldi. Bu çerçevede, (sözgelimi) Kürt sorununun tek ve monolitik millet anlayışı ile, özelleştirmelerin devletçi ekonomi geleneği ile, başörtüsü sorununun kültür devrimi ile çelişki içerisinde olduğu ve bu sorunlara getirilen güncel çözümlerin her biri statükoyu tehdit ettiğinden Türkiye'nin sorunlarının her seferinde çözümsüz kaldığı söylenebilir.

Bu noktada atılması gereken adım, Türk resmi ideolojisini reddetmek ve düşüncenin önündeki tüm engelleri kaldırarak politikaların üretilme, yürürlüğe konma ve yürürlükten kaldırılma sürecini tamamen sivillerin inisiyatifine bırakmak olmalıdır. Burada Türk resmi ideolojisinin reddedilmesinden kasıt, yerine başka bir ideolojiyi hakim kılmak değil, hiçbir ideolojinin resmi kılınamayacağı, her türlü düşüncenin özgürce savunulabileceği ve eleştirilebileceği bir sistem teşkil etmektir. Zira herhangi bir anlayışın devletle doğrudan ilişkilendirerek resmi kılınması diğer bütün yaklaşımları devlete muhalif bir konuma sürükleyeceğinden, böyle bir uygulama düşünce ve ifade özgürlükleri adına ciddi bir tehdit oluşturacaktır. Yapılması gereken, kimi düşünceleri diğerlerinden üstün tutarak resmi kılmaya çalışmak değil, gerek sivil toplum örgütlerinde, gerekse yasama organında teşkil edilecek çalışma gruplarında her türlü düşüncenin üretilmesine ve çarpışmasına olanak tanıyarak rejimi 'insanlara ait' kılmaktır.

 

b. Kişisel Alan ve Bireysel Haklar

Rejimin devlet bürokrasisi içerisindeki herhangi bir otoriteye değil, insanlara ait olması, hukuki işleyiş adına sorumluluğun da yine insanlara ait olacağı anlamına geliyor. Hangi kanunların yapılacağından, hukuki prosedürün ne şekilde uygulanacağına dek pek çok konunun, hem rejimin sahibi, hem de rejimin uygulamalarının muhatabı olan 'insanlar' tarafından karara bağlanacak olması, haklar dendiğinde herşeyden önce sivil uzlaşıdan söz edildiği anlamına geliyor.

İnsanlara ait olan (ve dolayısıyla herhangi bir otoriteryen uygulamanın söz konusu olmadığı) bir rejimde, bireylerin kişisel dünyaları devletin yetki alanı dahilinde olmayacağından, sivil uzlaşının sadece sosyal alanı kapsayacağı, bir başka deyişle, etkileşimin ya da dışsal zararın söz konusu olmadığı durumların zaten baştan hukukun ilgi alanının dışında kalacağı söylenebilir. Bireylerin hangi konularda ne şekilde düşündükleri, inançları, konuştukları diller, etnik kimlikleri ve kendi kişisel dünyalarına ait diğer gerçeklikler başka insanları (ve devlet de dahil olmak üzere insanlar tarafından tesis edilen kurumları) ilgilendirmeyeceğinden, sosyal alan ve kişisel alan arasındaki bu ayrım, bireysel hürriyetlerin gerek şartını oluşturur.

Kendinde insanların dillerine, inançlarına, kıyafetlerine ve düşüncelerine doğrudan müdahale hakkı gören, dahası, bu konulardaki müdahaleci ve dayatmacı uygulamalarının her birini birer devrim olarak nitelendiren ve yücelten Türk resmi ideolojisinin reddedilmesiyle birlikte, kişisel alana olan tecavüzler de büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Böyle bir adımın atılması, siyasal iktidarın elinin kişisel değer, tercih ve kimliklerden çekilmesi anlamına geleceğinden, öğrencilerin ilkokuldan üniversiteye dek endoktrine edilmesi, Kemalizmin temel kabullerini sarsan düşüncelerin yasaklanması, düşünce ve ifade özgürlüklerine getirilen diğer sınırlamalarla fikirlerin kontrol altına alınmaya çalışılması, Kürt dilinin ve kimliğinin bir tehdit olarak görülmesi, başörtülü insanların ikinci sınıf vatandaş haline getirilmesi gibi Türkiye'de yıllardır gündemden düşmeyen (ve bu gibi konularda 'hassasiyet sahibi' olduğunu ileri süren askeriyenin kaba kuvveti nedeniyle sivil siyaset tarafından da çözüme kavuşturulamayan) sorunların tamamı bir anda tarihe karışacaktır.

 

c. Devlet Otoritesinin Sınırlandırılması

'İnsanlara ait olan' rejimlerde, devlet, insanların, günlük hayatın işleyişini kolaylaştırma ve haklarını teminat altına alma adına kendi elleriyle tesis ettikleri bir kurum durumunda olduğundan, insanları değil, insanların işlerini yönetmek için vardır. Ancak bürokrasi ve hukukun işleyişi ya da iç ve dış güvenlik gibi konularda işlevselliğin sağlanabilmesi adına devlete ciddi seviyede bir otorite tanınıyor olması, söz konusu otoritenin sınırlarına ve kullanılış biçimine dair prensiplerin net bir şekilde belirlenmesi konusunu önemli kılıyor. Şöyle ki, devlet otoritesinin sınırlarının genişleme ve kimi durumlarda keyfi şekilde kullanılma eğilimi göstermesi, hayatı kolaylaştırmak ve hakları teminat altına almak için kurulmuş bir yapı olan devletin, tamamen tersi yönde bir işlevle, hayatı zorlaştıran ve hakları tehdit eden bir nitelik kazanmasına yol açabiliyor.

Bu eğilimin önüne geçebilmek ve devlet otoritesinin kötüye kullanılmasını önleyebilmek, herşeyden önce, rejimin sahibi olan insanların söz konusu tehlikeye karşı sürekli bir ihtiyat hissi içerisinde olmaları ile mümkün. Böyle bir ihtiyat hissinin varolabilmesi ve sürekli kılınabilmesi için ise, devlet otoritesinin varlık nedeni ve meşruiyet temeli hakkında kamuoyunda bir farkındalığın hakim olması gerekli. Batı medeniyetindeki 'otoriteyi sorgulama' kavramına karşılık gelen ve bilhassa Amerikan siyasi kültüründe 'hükümete şüpheyle yaklaşma' refleksinde ifade bulan bu yaklaşım, (doğal olarak) devlet bürokrasisinin mümkün olduğunca küçültülmesi ve şeffaflaştırılması talebini doğuruyor.

 

d. Bilginin Araçlaştırılmasının Reddi

Bir rejimin 'insanlara ait' olabilmesi için, öncelikle sözü edilen insanların kendilerine ait tasavvurlara sahip olmaları gerekir. Bilgi üretiminin ifade ettiği anlamlar, bilgi üretim metodolojisinde data ve enformasyonun anlamları ve proseslenme şekilleri, önkabul-yargı ya da paradigma-düşünce ilişkisi, soyutlama, eleştirel düşünme, bilgiye ulaşmada kolaylık gibi konuların halkın genelince özümsenmiş olması, düşünce üretiminde objektif değerleri hakim kıldığı gibi, uzlaşı ve karar alma süreçlerinin verimliliğine de doğrudan yansıyacaktır.

Türkiye söz konusu olduğunda, rejime bağlılık teması üzerine bina edilmiş olan endoktrinasyon eksenli kitlesel eğitimin, 'eğitimli ancak bilgi kavramına yabancı' olan yığınları sonuç verdiği söylenebilir. Rejime bağlı vatandaşlar yetiştirme adına öğrencilerden bilginin 'üretilerek elde edilen bir sonuç' olduğu gerçeğinin gizlenmesi, bunun yerine, bilgi süsü verilmiş 'kullanıma hazır' yargı cümlelerinin birer değer olarak endoktrine edilmesi, Türk eğitim sisteminde bilginin siyasi anlamda araçsallaştırılmasına karşılık geliyor.

Türk resmi ideolojisinin geri kalma kalmışlıktan duyulan bir utancın etkisinde ve ekonomik kalkınma misyonu doğrultusunda şekillendirilmiş olması ise, Türk eğitim sisteminde bilginin ekonomik anlamda araçsallaştırılması sonucunu doğuruyor. Bilgiyi kendi içinde bir amaç değil, ekonomik büyüme adına bir araç olarak algılayan Türk resmi ideolojisi, bilgi kavramına olan pragmatik yaklaşımı (ya da yabancılığı) nedeniyle sadece Türk eğitim sistemini ya da akademi dünyasını kısırlaştırmakla kalmayıp, halkın genelini kaba ve maddiyatçı bir hayat felsefesinin tesiri altına sokuyor.15

 

e. Yeni Bir Eğitim Felsefesi

Türkiye'de yaşanan pek çok sorunun kaynağında 'eğitim' olduğu konusunda genel bir mutabakat olsa da, sorunların çözümünün 'daha çok eğitim'den geçtiğinin düşünülüyor olması, eğitimin her koşulda pozitif bir kavram olarak görüldüğü ve asıl niteliğinin anlaşılmadığı anlamına geliyor. Özellikle küçük yaşlarda alınan eğitimin kişinin değer ve paradigma oluşumu konusunda ileri seviyede belirleyici olduğu ve daha sonraki yıllarda öğrenilenlerin aksine etkisini ömür boyu sürdürebildiği hatırlanacak olursa, siyasal iktidarların kontrolündeki kitlesel eğitimin yığınlara yönelik bir telkin aracı olarak kullanılmaya müsait olduğu söylenilebilir.

Özgür bir ülkede, çocuklar devlete değil, (belli kayıtlar dahilinde16) ailelerine ait olduklarından, (yine sosyal politika belirleme noktasında kişisel alan ve sosyal alanın ayrıştırılması prensibinden hareketle) özellikle ilköğretimin, siyasal iktidarın kaygıları doğrultusunda rejim bekçileri yetiştirmek yerine, objektif değerlere odaklanması ve sadece ve sadece insanları hayata hazırlama kaygısıyla hareket etmesi gerektiği söylenebilir. Bu durum, eğitim felsefesinin herhangi bir politik ideolojinin felsefesi doğrultusunda şekillenmemesi gerektiği anlamına geliyor.

 


Notlar:

1 Anayasaların insan ve devlet özneli olmaları konusunda bkz.: 'Padişah Kovuldu' başlıklı yazı. derinsular.com / 21 Aralık 2005.

2 Endoktrinasyon konusunda daha geniş bir değerlendirme için bkz.: 'Endoktrinasyon Yazı Dizisi'. derinsular.com / 25 Eylül 2007.

3 Cumhuriyet-Demokrasi ilişkisi için bkz.: 'Demokrasi Yazı Dizisi'. derinsular.com / 6 Temmuz 2006. Spesifik olarak, yazı dizisinin 6. Bölüm'üne bakılabilir.

4 Mustafa Kemal Atatürk, Arapça kökenli olduğu için 'Kemal' ismini kullanmak istemeyerek imzasını öztürkçe olduğu düşünülen 'Kamal' olarak atmaya başladığından, 'Kemalizm' değil, 'Kamalizm' ifadesini tercih etmişti.

5 Kemalizmin Halkçılık ilkesi konusunda bkz.: 'Kemalizm Yazı Dizisi' içerisindeki Kemalizm (3): Halkçılık başlıklı yazı. derinsular.com / 16 Mayıs 2007.

6 Kemalizmin Devletçilik ilkesi konusunda bkz.: 'Kemalizm Yazı Dizisi' içerisindeki Kemalizm (4): Devletçilik başlıklı yazı. derinsular.com / 22 Mayıs 2007.

7 Kemalizmin Milliyetçilik ilkesi konusunda bkz.: 'Kemalizm Yazı Dizisi' içerisindeki Kemalizm (5): Milliyetçilik başlıklı yazı. derinsular.com / 12 Haziran 2007.

8 Kemalizmin Devrimcilik ilkesi konusunda bkz.: 'Kemalizm Yazı Dizisi' içerisindeki Kemalizm (6): Devrimcilik başlıklı yazı. derinsular.com / 15 Haziran 2007.

9 Kemalizmin Laiklik ilkesi konusunda bkz.: 'Kemalizm Yazı Dizisi' içerisindeki Kemalizm (7): Laiklik başlıklı yazı. derinsular.com / 18 Haziran 2007.

10 Türk siyasal rejiminin laiklik anlayışı ve bu anlayışın Fransa ve Amerika'daki laiklik uygulamalarıyla karşılaştırmalı değerlendirmesi için bkz.: Laiklik Yazı Dizisi'. derinsular.com / 28 Mayıs 2006.

11 Farklı endoktrinasyon uygulamaları konusunda bkz.: 'Endoktrinasyon Yazı Dizisi'. derinsular.com / 25 Eylül 2007.

12 Kemalizmin Türkiye'yi ikiye bölmesi konusunda bkz.: 'Samuel Huntington Yazı Dizisi'nde yer alan Samuel Huntington (4): Kemalizm ve Batılılaşma, Samuel Huntington (5): Kemalizm ve Başörtüsü ve Samuel Huntington (6): Kemalist Devrimler başlıklı yazılar. derinsular.com / 21-23 Kasım 2006.

13 Tek parti dönemindeki ırkçı uygulamalar için bkz.: Bireysel Haklar Tarihimiz (7): Cumhuriyet ve Milliyetçilik'. derinsular.com / 14 Şubat 2007.

14 Kürt isyanları ve isyanları bastırmak için uygulanan karşı şiddet için bkz.: Bireysel Haklar Tarihimiz (9): Cumhuriyet, Kürtler ve Şiddet'. derinsular.com / 16 Şubat 2007.

15 Türkiye'de eğitimin araçsallaştırılması konusunda bkz.: Çotuksöken, Betül; Erzan, Ayşe; Silier; Orhan. 2003. Ders Kitaplarında İnsan Hakları: Tarama Sonuçları. İstanbul: Tarih Vakfı.

16 Aile içi şiddet ya da tecavüz gibi durumlar kast ediliyor.

 

Son Güncelleme: Kasım 2007

'Çoğu medeniyet korkaklık üzerine kurulmuştur. Korkak olmayı öğreterek medenileştirmek epey kolaydır. Cesaret standardını düşürürsün. İstekleri sınırlarsın. İştahları denetim altına alırsın. Ufkun etrafını çitle çevirirsin. Her faaliyet için bir kanun yaparsın. Kaosun varlığını inkar edersin. Çocuklara bile yavaş yavaş nefes almalarını öğretirsin. Evcilleştirirsin.'

Frank Herbert - God Emperor of Dune adlı romanından.