January 14, 2008
Endoktrinasyon (12): Kitlesel Eğitimde Kullanılan Yöntemler
Eğitimin zorunlu ve merkezi kılınması, tektipleştirici yapı adına bir gerek şart durumunda. Ancak bu yapının işlevsel olabilmesi için söz konusu kalıpların şeklinin nasıl belirleneceği ya da öğrencilerin preslenmelerinin ne şekilde gerçekleştirileceği gibi konuların da dikkate alınması gerekiyor. Yeter şarta karşılık geldiği söylenebilecek olan bu operasyonel konular yer yer farklılık gösterebilse de, bu uygulamalara temel teşkil eden prensipleri belli başlıklar altında toplamak mümkün:

1. Odaklandırma
Odaklandırma, insanların belli konuları gündemlerine almalarını engelleme amacıyla kitlelerin dikkatlerini başka noktalar üzerine yoğunlaştırmalarını sağlama ve diğer konuları mümkün olduğunca gözlerden uzak tutma kaygısıyla gerçekleştirilir. Eğitim kurumlarında bu doğrultuda yapılan bir odaklandırma, bu nedenle, öğrencilere belli şeyleri öğretme değil, öğretmeme esasına dayanır. Müfredat, kitlelere benimsetilmek istenen proseslenmiş yargılara odaklanırken, bu yargılar hakkında şüphe doğurabilecek, sunulan önermeleri sorgulamaya yöneltebilecek ve nihayetinde alternatif bir değer sisteminin de mümkün olabileceğini sezdirebilecek konuları mümkün olduğunca dışarıda bırakır. Öğrenci, böylelikle karşılaştırmalar yapabilmek şöyle dursun, (eğer haklarında nefret uyarmak gerekmiyorsa) diğer yaklaşımların varlıklarından haberdar dahi olmaz.
Bu noktada önemli olan bir diğer şey ise, üzerinde durulmak istenen konulara haddinden fazla yer vererek, hayatta asıl önemli ve gerekli olan şeylerin bunlar olduğu intibasını uyandırmaktır. Bu şekilde öğrencilerin hayatlarının merkezine konmak istenen subjektif değer yargıları, onları hayata hazırlamaktan ziyade, hayata belli bir şekilde bakmalarını (ve daha başka şekillerde bakmamalarını) hedefler.
2. Bilgi Saklama
Odaklandırma çerçevesinde belli konuların müfredat dışında bırakılmasıyla birlikte zihinlerde farklı kavramsallaşmaların oluşması daha işin başından engelleniyor olsa da, soruların değil, sadece cevapların var olduğu bir suni bir dünya oluşturma adına bu uygulama tek başına yeterli olmaz. Zira amaç sadece kitlelerin belli konuları hayatlarının merkezine almaları değil, aynı zamanda bu konulara kendileri için önceden belirlenen bir açıdan bakmalarının sağlanmasıdır. Bu nedenle de, istenilen noktalara odaklanmakla birlikte, hakim kılınmak istenen paradigmaya cephe alan bir kesimin oluşmasının önüne geçmek gerekir. Bu ise, bilginin kontrol altında tutulması ile mümkün olur. Belli kişi, kavram ya da kurumlar hakkındaki düşüncelerin istenilen şekle sokulmasını ve cepheleşmenin belli noktalara kanalize edilmesini sağlayacak bilgiler sunulurken, benimsetilen yargıların doğruluğu konusunda şüphe uyandıracak olan bilgiler gizlenir.1
Bilginin bu şekilde araçlaştırılmasıyla, sadece tek yönlü ve kullanıma hazır bilgilerle eğitilmiş olan ve bilginin belli yöntemlerle 'üretilen' bir sonuç olduğunu fark edemeyen kitleler yetiştirilmiş olacaktır. Bu kitleler de, gerek bilgilerinin sınırlı olması, gerekse bilgiyi prosesleyecek yöntemlerden mahrum olmaları nedeniyle, içinde yaşadıkları kurguyu eleştirme adına herhangi bir karşılaştırma standardına sahip olmayacaklardır. Kaldı ki, bu tür yapılar, sorgulayan, göreceli düşünen ve merak eden değil, hakim şartları (ve genel anlamda statükoyu) yücelten insanlar üretmeyi hedeflediklerinden, söz konusu süreç başarılı olduğu ölçüde alternatif üretme kaygıları da zaten baştan ortadan kalkacaktır.
3. Bilgi Manipülasyonu
Bilgi akışını kontrol altına almak, sadece kimi bilgileri gizlemekten ibaret olmayıp, çoğu zaman sunulan bilgilerin amaca hizmet edecek şekilde manipüle edilmesini de içerir. Kelime seçimindeki ölçüsüzlük2 ya da övgü ve yergide taraflılık ve aşırılık gibi çarpıtma örneklerinden, tarihi ya da güncel konular hakkında yalanlar üretmeye kadar geniş bir yelpazede incelenebilecek olan bilgi manipülasyonu, makul ve dengeli bir üsluptan uzaklaşıldığı ölçüde nefret aşılamaya ve reaksiyoner bir tavır telkin etmeye başlar. Söz konusu reaksiyoner tavrın bir nedeni de, kitlesel endoktrinasyonun düşünceden ziyade duyguları hedef almasıdır. Zira kitlelerin harekete geçirilebilmesi için öncelikle düşüncelerin değil, duyguların tetiklenmesi gerekir.
4. Ezber Yükleme
Odaklandırma ve bilgi kavramına yabancılaştırma sonucunda mümkün olabilen ezber yükleme, kitlelere, belli önermelerin ispat gerektirmediğinin ve kıymetlerinin kendilerinden menkul olduğunun belletilmesidir. Data ve enformasyon proseslemenin, modeller oluşturmanın ve bu doğrultuda soyutlamalar yapmanın ne anlam ifade ettiğini bilmelerine olanak tanınmayan kitleler, etik temelli doğru ve yanlışlardan ziyade, nedenlerini sorgulama ihtiyacı hissetmedikleri iyi ve kötüler ekseninde düşünmeye alışırlar. Eğitim sürecinde giderek daha bilgili ve eğitimli olmak da, çoğu zaman iyi-kötü merkezli ezberlerin sayısının artması anlamına gelir.
'En güzel ülke' ifadesi bu türden ezberlere tipik bir örnek olabilir. (Sözgelimi) Kuzey Kore'de yaşayan ve sırf küçükken önüne konan kitaplar ya da ezberlediği marşlar öyle söylediği için dünyanın en güzel yerinde yaşadığını düşünen, ancak ülkesindeki onca olumsuzluklara rağmen bu önermeyi sorgulamayı aklına getirmeyen bir insan, son derece basit görünen bu ifadenin ne gibi 'tipik' sorunlar barındırdığını fark edemeyecektir. Söz konusu tipik sorunlar birkaç başlıkta özetlenebilir:
a. Süperlatif kullanımı: Herhangi bir konuda süperlatif bir nitelendirme yapabilmek için aynı başlık altında incelenebilecek tüm diğer öğelerin de analiz edilmiş olması gerekse de, objektif değerleri merkeze alan analizlerle arası hiç iyi olmayan ezberci yaklaşım, ululayıcı ifadeleri çoğu zaman gerekçesiz olarak kullan(dır)ır. Sözgelimi yukarıdaki örnekteki Kuzey Kore vatandaşı dünyadaki 200 civarındaki ülkeyi tek tek değerlendirmiş olmak bir yana, belki ömrü boyunca küçük ülkesinin sınırları dışına dahi çıkmamıştır. Ancak bu durum onu bu şekilde düşünmekten alıkoymaz.
b. Göreceliliğin göz ardı edilmesi: Pek çok konu gibi güzellik de görecelidir. Bir insana göre güzel olan bir şey, bir başkası tarafından daha farklı bir nitelendirmeye layık görülebilir. Buna göre bir şeyin herkese göre güzel (ve hatta 'en' güzel) olması son derece zordur.
c. Heptencilik: Karmaşık olan herhangi bir şeyin 'güzel' olarak nitelendirilmesi, genelleyici bir yaklaşım ifade eder. Halbuki aynı yerde güzel olan ve olmayan pek çok şey aynı anda bulunabilir. Ancak ezberci yaklaşımın genelleyiciliği, ülkenin 'nesinin' güzel olduğu konusunda herhangi bir bilgi vermemektedir. Bu da, herşeyi bir bütün olarak ele almak ve kutsamak suretiyle, olası çirkinliklere yönelik eleştirileri bastırıcı bir işlev görmektedir. Zira herkesin ülkelerinin dünyanın en güzel yeri olduğuna inandığı bir toplumda, kimi şeylerin hiç de güzel olmadığını ya da başka bir yerde nisbeten daha ileri seviyede bir güzelliğin bulunduğunu söylemek cesaret isteyecektir.
d. Belirsizlikle genelleme: 'Güzel' sıfatı hem belirsiz, hem de kuşatıcıdır; ve hemen her konu için kullanılabilir. Şöyle ki, bir ülkenin 'En güzel' olduğunu söylemek kolay, ancak 'En zengin', 'En güçlü' ya da 'En özgür' gibi daha net iddialarda bulunmak zordur. Bu da, 'Neden güzel de başka bir şey değil?' sorusunu akla getirmelidir.
e. Odaklandırma: Güzel (ya da iyi) gibi nitelendirmeler binlerce şey için kullanabilecekken odak noktası olarak ülkenin seçilmiş olması, kitlelere hangi konularda tartışılmaz yargılar benimsetilmek istendiği konusunda fikir verebilecek mahiyettedir. Bir ülke elbette pek çok yönü itibariyle güzel olabilir, ve hatta bu ülkenin kimi yönleri itibariyle 'en güzel' olduğu da düşünülebilir. Ancak güzelliğin 'görülen' değil, 'öğretilen' bir şey olarak ele alınması, bu yaklaşımın ne gibi gerekçelendirmelere hazırlık olarak kullanıldığı sorusunu akla getirmelidir.
5. Tekrar
Geçerliliği ezberlere dayanan bir doktrinin sürekliliği, (doğal olarak) bu ezberlere konu olan sembollere ve diğer kurgusallıklara sıklıkla vurguda bulunulmasıyla sağlanabilir. Bu kurgusallıklara verilen referansların defalarca tekrarlanması, zihinlerdeki ezberleri canlı tutar. Bu çerçevede, öğrenciler aynı ezberleri neredeyse her yıl tekrar etmek durumunda olacaklardır.
'Kavgam' adını verdiği kitabında bu konuya da değinen Adolf Hitler, halkın belli yalanlara inandırılabilmesi için aynı şeylerin sürekli tekrar edilmesinin önemi üzerinde durmuştur. Halkı yalanlara inandırma işini 'büyük bir maharetle gerçekleştirilmesi gereken bir sanat' olarak nitelendiren Hitler, duygulara hitap etmek, az sayıda noktaya odaklanmak ve vurgulanması istenilen şeyleri halkı inandırıncaya kadar defalarca tekrar etmek gibi öğeleri etkin propagandanın prensipleri arasında sayıyor. Hitler'in bu prensiplere özellikle dikkat çekiyor olması, manipülasyonunu kitlelere yönelik tasarlamış olmasından kaynaklanıyor. Zira Hitler'e göre, yığınların anlatılmak istenenleri idrak etmeleri ve gerektiğinde hatırlayacak duruma gelmeleri uzun zaman alacağından, belli konulara inandırılmaları ve şartlandırılmaları adına uzun süreli ve devamlı tekrarlar esastır.3
6. Korku
İnsan, yapısı itibariyle, kendisini büyük bir gücün tehditi altında hissettiğinde direnmekten ziyade uyum göstermeye meyillidir. Merkezi ve kitlesel eğitim bu nedenle korku öğesine de bir ölçüde yer vermek durumundadır. Ezberlere konu olan sembollerin katılığı ve ululanması, merkezin sınıftaki temsilcisi durumunda olan öğretmenin otoritesi (ve hatta kutsallığı), endoktrinasyondaki korku öğesinin dozuyla doğru orantılıdır. Öğrenci, öğretmeninin otoritesini, ululanan sembollerin yüce niteliğini ya da bu kurgusallıklar etrafında tasarlanan ritüelleri hafife alması durumunda cezalandırılacağını bilir.
7. Değer Kazandırma
Eğitim sürecinde benimsetilen ezberlerin toplamı, kitlelerin dünyaya bakış ve hayatı anlamlandırış şekillerinde doğrudan belirleyici olan bir dizi subjektif değer yargısı oluşturur. Oluşum süreçlerinin niteliği nedeniyle çoğu zaman siyah-beyaz netliğinde bir kesinliğe sahip olan bu yargılar, kişinin, kendisi için hazırlanmış olan kalıba artık tam anlamıyla preslenmiş olduğunun bir ifadesidir. Söz konusu kişinin hayatında en merkezi ve öncelikli yere oturmuş olan bu değerler, dogmatik ancak bir o kadar da duru bir dünya görüşünü sonuç verir. Endoktrinasyona konu olan sembollerin ve duygusallıkların hayatı anlamlandırıcı ve tartışılmaz yapısıyla ayakta duran bu dünyada, iyilerin ve kötülerin safları net bir şekilde bellidir. Zira, bu şekilde yetiştirilen bir kişinin gözünde herşey son derece açık ve nettir; tartışılacak bir şey yoktur. Ancak söz konusu kişi, her şey bu kadar açık ve netken başkalarının nasıl olup da hakikatin hilafına beyanlarda bulunabildiklerine anlam veremez. Bu nedenle de, onların aslında gerçeklerin farkında olan, ancak ihanetleri nedeniyle bu şekilde davranan kişiler olduğuna inanmaktan başka çaresi kalmaz.
1 Doğrudan bu konuyla ilgili gibi görünmese de kelime ve kavramlara yapılan devlet müdahaleleri de bu çerçevenin içinde değerlendirilmelidir. Belli kelime ve kavramların yok edilirken yenilerinin tutundurulmaya çalışılması, düşüncelerin hangi kalıplar üzerinden ifade edileceği konusunda duyulan bir kaygının ifadesidir. Bu konuda belirleyici olacak kalıpları tutundurmayı başarabilen bir güç, düşüncenin sınırlarını da önemli ölçüde çizmiş olacaktır. George Orwell'in 1984'ünde de bu konuya değinilir: "YeniDil'in bütün amacının düşüncenin menzilini daraltmak olduğunu görmüyor musun? Sonunda DüşünceSuçu'nu kelimenin tam anlamıyla imkansız kılacağız, çünkü o düşünceleri ifade edecek kelime kalmayacak." Bkz.: Orwell, George. 1977. 1984. New York: Harcourt Brace Jovanovich, Publishers. 53.
2 Kelime seçimindeki ölçüsüzlük muhalif kişi, kurum ya da kavramların yerici bir üslupla ele alınırken, taraftarların (tamamen aynı yöndeki fiillerinin bile) yüceltilmesi şeklinde ortaya çıkar. Bu durumun dünyanın çeşitli bölgelerindeki ders kitaplarında gözlenen en klasik örneği, düşman saldırısının 'istila' ya da 'işgal' gibi haksızlık çağrıştıran kelimelerle ifade edilirken, düşmana yönelik saldırılarda 'ilerleme' ya da 'zafer' gibi olumlu kelimeler kullanılıyor olmasıdır. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı'nı 'hikaye' eden Japon ders kitaplarında yer alan 'Çinlilerin istilası' ya da 'Japonların ilerleyişi' gibi ifadeler için bkz.: Hein, Laura. Selden, Mark. 2000. Censoring History: Citizenship and Memory in Japan, Germany, and the United States. Armonk, New York: East Gate Books. 9-10.
1 Ellul, Jacques. 1969. Propaganda: The Formation of Men's Attitudes. New York: Alfred A. Knopf. 17.
Okuyucu Yorumları (4)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Maddeler halinde yazmaniz netligi ve okunurlugu arttirmis tesekkurler. Ben hemen gorevimi yapayim, bizdeki izdusumleri gozlemlerim cercevesinde aktarayim.
1- Odaklandirma: Cumhuriyet en iyi yonetim bicimidir, ordu demokrasinin koruyucusudur cumleleri neredeyse her sinifta verilir. Komunizm, seriat ve diger sistemler tehlike basliginda tek cumleyle gecilir.
2- Bilgi Saklama: Ataturk'un hayati ve yaptiklari ile ilgili bilgilerde her zaman Afet Inan'in ismini basta bosuna mi gorurduk? Neden muhalifi kisiler de kaynakcada gosterilmezdi? Muhalifi yok muydu?
3- Manipulasyon: Turk Tarih Kurumu'na tarihi manipule etmesi icin ozel adamlar ise alinmis. Sumerlerin Turk oldugu, dolayisiyla Turklerin anayurdunun Anadolu oldugu, oradan Asya'ya gocup sonra gurbetten geri dondukleri gibi sacma teorileri ortaya atan adamlar vardir bizde. Milli Egitim Bakanligi Yayinevi'nin kitaplarina goz atarsaniz bu tur bilgilerle karsilasmamaniz olanaksiz.
4- Ezber: Cennet vatan Turkiye.
5- Tekrar: (Ezberle birlikte): Genclige Hitabe, Istiklal Marsi'nin 10 kitasininda ezbere bilinmesi, Ogrenci andi ve her gun tekrarlanmasi. Ayrica Ataturk'un karga kovalamasini da universite dahil her sene dinledim.
6- Korku: Psikoloji ogretmeninin bile dayak attigini gordum. Din ogretmeni dua ezberlemeyenlerin sacini cekerdi. Bir kere cekti, korkudan 17'sini birden ezberledim 1 haftada. Universitede ise bir dersini kacirsaniz bile sizi sinifta birakacak ogretmenlerim oldu. (Kanada'da dil okulunda ogretmenler gocmen ogrencilere bize "teacher" diye hitap etmeyin lutfen ismimizle hitap edin diye yalvardigi halde bu davranisi ogrencilerin %90'i degistiremiyor).
7- Deger Kazandirma: Gazetelerin online versiyonlarindaki haber basliklarinin yonlendiriciligine, yorumlarin da sanki hep ayni kaliptan cikmis gibi olduguna bakarsaniz gorursunuz.
Tarih kitaplarimizi incelersek bu sistematik cok carpicidir. Ne kadar adil, saf niyetli ve dusmanlarla kusatilmis bir ulke oldugumuz sayfa sayfa ispat edilir. Biz Istanbul'u isgal etmemis, "fethet"misizdir. Ama Istanbul'a girenler "isgal gucleridir". (Istanbul Turkler icin yaratilmis bir sehir oldugundan bu tur sahiplenmeler dogal hakkimizdir).
Ben de bir diğer açıdan bakmak istiyorum. 4 yaşında bir çocuğu öğrenci, annesini, babasını ve çevresini öğretmen olarak görün:
1) Odaklandırma: İslam en son ve en güzel dindir. Her zaman her yerde duyarız. Ama Hristiyanlık, ateizm kötüdür, cehennemliktir, batıldır.
2) Bilgi Saklama: Kuran'da geçen güzel ayetler gösterilir. Ama Kuran'da geçen şiddet ayetleri, öldürme emirleri, beddualar, hakaretler, konuşan karıncalar asla bahsedilmez. 100 iyi insandan 1 tanesi İslam'a inansa her yerde ondan bahsedilir ama İslam'a inanmayan ve kötü bulan 99 kişiden asla bahsedilmez. Örnek olarak bilim adamlarının hemen hemen hiçbirinin dine inanmadığı halka anlatılmaz.
3) Manipulasyon: Türkler Talas Savaşı'ndan sonra kendileri isteyerek Müslüman oldu. Talkan ve Curcan'da Müslümanlığı kabul etmedikleri için Araplar tarafından katledilen on binlerce Türk'ten kimsenin haberi yoktur.
4) Ezber: Allah birdir, Muhammed onun kulu ve elçisidir, doğmamıştır, doğurmamıştır vs.
5) Tekrar: Dualar, ayetlerin tekrar tekrar okunması, İslami kuralların tekrar tekrar sayılması
6) Korku: Allah'a inanmazsan Allah seni cehenneme gönderir ve derini ateşlerle eritip sonra yeni bir deri yapar ve sonra yeniden eritir. Eğer çocuk kendisine eğitim veren ailesine veya çevresine sorgulayıcı sorular sorarsa "Sus! Allah sorgulanmaz! Ukalalık yapma!" gibi sözel ya da bir tokat gibi fiziksel tepkiler alır.
7) Değer Kazandırma: İslam en son ve mükemmel dindir. İnsan hakları İslam'da tamdır, İslam sosyal demokrattır.
Murat Bey,
Sanırım "Resmi ideolojinin yerine İslam dini getirilirse benzeri türden bir endoktrinasyona maruz kalırız" demek istiyorsunuz. Olabilir. Ancak bunu niye söyleme ihtiyacı hissettiğinizi anlayamadım. "Kemalizmi bu şekilde dayatmazsak birileri de gelir İslam dinini aynı şekilde dayatır" mı demek istiyorsunuz?
Eğer kastınız buysa, belirtmek isterim ki, sorun İslamiyet'te ya da Kemalizm'de değil, kimi düşüncelerin resmi kılınarak devlet eliyle insanlara dayatılmasında. Site Felsefesi'nde şöyle bir paragraf var:
"Bu noktada atılması gereken adım, Türk resmi ideolojisini reddetmek ve düşüncenin önündeki tüm engelleri kaldırarak politikaların üretilme, yürürlüğe konma ve yürürlükten kaldırılma sürecini tamamen sivillerin inisiyatifine bırakmak olmalıdır. Burada Türk resmi ideolojisinin reddedilmesinden kasıt, yerine başka bir ideolojiyi hakim kılmak değil, hiçbir ideolojinin resmi kılınamayacağı, her türlü düşüncenin özgürce savunulabileceği ve eleştirilebileceği bir sistem teşkil etmektir. Zira herhangi bir anlayışın devletle doğrudan ilişkilendirerek resmi kılınması diğer bütün yaklaşımları devlete muhalif bir konuma sürükleyeceğinden, böyle bir uygulama düşünce ve ifade özgürlükleri adına ciddi bir tehdit oluşturacaktır. Yapılması gereken, kimi düşünceleri diğerlerinden üstün tutarak resmi kılmaya çalışmak değil, gerek sivil toplum örgütlerinde, gerekse yasama organında teşkil edilecek çalışma gruplarında her türlü düşüncenin üretilmesine ve çarpışmasına olanak tanıyarak rejimi 'insanlara ait' kılmaktır."
Bir de bu noktada belirtmek gerekir ki, dogmalaşma sadece dini referanslara sahip olan ideolojilere mahsus değil. Seküler ideolojiler de pekala dogmalaşabilir, hatta kendilerine has ritüelleriyle seküler bir din haline gelebilirler. Bu noktada yapılması gereken şey, "Dünyada başka dogmalar da var" demek olmamalı.
Ek olarak yazıda geçen 7 maddeyi esas alan karşılaştırmalarınızda kimi hatalar olduğunu belirtmek istiyorum:
1. Odaklandırma: Odaklandırma ile kast edilen "Bu iyi, bu kötü" şeklinde bir karalama yapmaktan ziyade, bir şeyin iyi olduğunu söyleyip diğer alternatiflere kapıyı tamamen kapalı tutmak, onları yok saymak, hiçbir şekilde onlardan söz etmeyerek öğrencinin bir karşılaştırma standartına (standard of comparison) sahip olmamasını sağlamak. Yani sözünü ettiğiniz anne baba 4 yaşındaki çocuklarına din adına sadece İslam'dan bahsederek diğer inançlardan hiç bahsetmeselerdi, o zaman belki bir karşılaştırma yapmak mümkün olurdu. Tabii bir de burada tasvir ettiğiniz anne babanın tipik İslami kesim insanlarına karşılık geldiğini zannetmediğimi de belirtmek isterim. Çünkü Hıristiyanları ehl-i kitap olarak gören ve onların dindarlarına saygı gösteren çok sayıda müslüman tanıyorum.
2. Bilgi Saklama: Genel anlamda böyle bir bilgi saklama eğiliminden söz etmek mümkün olsa da, bilim adamlarının hemen hiçbirinin dine inanmadığını söylemek bence çok abartılı olur. Bu bilimden ziyade pozitivizm ile ilgili bir durum ve dünya postmodernleştikçe bu durum ortadan kalkıyor. Yani buradaki bağımsız değişken bilim adamlığı değil, pozitivizm ve modernizm. Diğer yandan, epey zamandır Batıdaki bilim adamları aynı ortamda bulunmuş bir insan olarak böyle bir korelasyondan söz etmenin benim kişisel gözlemlerimle de çeliştiğini belirtmek isterim.
3. Bilgi Manipülasyonu: Yazıda bir insanı endoktrine etme adına kullanılan genel prensiplerden söz ediliyor. Bunu tekil örnekler üzerinden tartışmak ne derece makul bilmiyorum. Zira dünyanın hemen her yerinde her türlü düşünce adına her türlü çarpıtma yapıldığı söylenebilir. Bence konuyu örnekler üzerinden değil, prensip bazında tartışırsak daha makul noktalara varmamız mümkün olabilir. Ancak verdiğiniz örnek üzerine yine de kısa bir şey söylemek gerekirse, Anadolu'da bugün yaşayan insanların çok küçük bir bölümünün (ırki anlamda) Türk olduğunu düşündüğüm için Talas Savaşı'nın bu yöndeki etkileri aslında beni çok da ilgilendirmiyor. Bu konuda, geçtiğimiz günlerde Sabah gazetesinde yayınlanan bir araştırma sonucuna da bakabilirsiniz. (Söz konusu araştırma bu sitenin Medya Defteri bölümünde de alıntılanmıştı.) Dahası, Anadolu'nun müslümanlaştırılması, İttihadçı zihniyetin uygulamaları çerçevesinde ekseriyetle Cumhuriyet yıllarında gerçekleştirildi. Ondan önce Anadolu'daki müslüman kesimin oranı %99'larda değildi.
4. Ezber: Bu konu da sanırım yanlış anlaşılmış. Ezbercilik tekniği, öğrenciye "Bu budur, bu da budur. Bunları iyi belle" demekten ibaret değil. Asıl konu, düşüncelerin kendileri ile önkabulleri arasındaki bağlantıların ortadan kaldırılarak insanların neye neden inandıklarını bilmeyecek duruma getirilmeleri. "Kıymeti kendinden menkul" (self-evident) doğrularla hareket etmekten kasıt da bu. Yoksa her düşünce belli önkabullere sahiptir - buna özgürlükçü düşünceler de dahil. Sözgelimi, ABD'nin Bağımsızlık Bilgirgesi'nde (Declaration of Independence) şöyle yazar: "We hold these truths to be self-evident, that all men are created equal, that they are endowed by their Creator with certain unalienable Rights, that among these are Life, Liberty and the pursuit of Happiness." Burada kast edilen, Amerikan anlayışının "insanların eşit oldukları, Yaratıcıları tarafından (hiç kimsenin yadsıyamayacağı) kimi haklara sahip oldukları, bu haklar arasında Mutluluk Arayışı, Hayat ve Özgürlüğün de bulunduğu" önkabulleri üzerine bina edildiğidir. Bu durumu bir lokomotifin diğer vagonları çekmesine de benzetebilirsiniz. Çünkü bu değerler, birer varsayımdan farksızdır. Bildirgeyi kaleme alan ve imzalayanlar da, bu varsayımların doğru olduğunu düşündüklerini ifade etmişlerdir. Bütün bunlardan hareketle anlatmak istediğim, sorunun varsayımlara sahip olmak değil, bir önkabul durumunda olan varsayımlar ile nihai yargılar arasındaki bağın koparılması olduğudur. Bu nedenle İslam dininin sahip olduğu varsayımları dile getirmenizin konumuzla hiçbir ilgisi yok. Kaldı ki, İslam dini bu varsayımları gizlememiş, (sizin de belirttiğiniz gibi) açıkça ilan etmiştir.
5. Tekrar konusunda haklı olabilirsiniz. Ancak tasavvufçuların bu konuya getirdikleri çok daha farklı açıklamalar da var.
6. Korku konusunun semavi dinlerde önemli bir yeri olduğu da doğru. Ancak daha önce de söylediğim gibi, bunlar bu yazının konusu dışında kalan şeyler.
7. Yazıda sözü edilen 'değer kazandırma', değer yargılarının 'ezberlerin bir araya gelmesi' ile oluşmuş olmasından söz ediyor. Bu, başka düşünce ya da inançların subjektif değer yargıları yoktur demek değildir. Bu subjektif değer yargılarını başkalarına da kazandırmaya çalışmazlar demek de değildir. Her düşünce ve inancın subjektif değer yargıları vardır ve bu çok doğaldır; zaten olmasaydı ayrı bir düşünce ya da inançtan söz etmek mümkün olmazdı. 'Subjektif' kötü bir kelime değildir; dünyaya nasıl baktığınızı ifade eder. Ancak bu bakışın ezberlerle değil, bilincinde olduğunuz önkabullerle şekillenmiş olması son derece önemlidir.
Bence Murat Bey'in amaci "Kemalizmi dayatmazsak birileri de gelir baska birsey dayatir" demek degil. Yaptigi vurgudan ben "ne olursa olsun birileri cikar birsey dayatir" demek istedigini dusunuyorum. Politik sistemin "liderci" yapisi nedeniyle ben de benzeri bir paranoya yasiyorum.
Bizim politik sistemimizde ve dunyadaki bircok politik sistemde lider cok on planda ve onun dusunceleri ve anlayisi tum partiyi ve ulkeyi suruklemesine olanak verir. Insanin yapisi bir kisinin uzerine bu kadar sorumluluk yuklemeyi kaldiracak kadar guclu degil bence. Belki de bu sebepten iktidar koltuguna oturan insanlar kendilerini baska insanlardan daha onemli hissedip, o gune kadar sentezleyebildikleri bilgiler dahilinde bir seyler yapmaya calisirlar. Diger yandan da cok onemli hissettiklerinden o koltugu tutmak da onlar icin birincil oncelik halini almaya baslar. Eger boyle bakarsak ben de Murat Bey'den farkli dusunmuyorum. Sistemler bu gunku halleriyle kilitlenmeye mahkumdur gibi geliyor.
Murat Bey'in yaptigi tespitlerde dogruluk payi oldugunu dusunuyorum. Ezberler zaten self evidency icerir. 4 yasindaki bir cocuga Tanri birdir, o dogmamis dogurmamistir dediginizde bu sadece "bu budur" seklinde bir ezber degil aslinda kaniti kendinden baska bir seye dayanmayan bir bilgidir.
1980'li yillarda Bilim Teknik dergisi okurken onun dini alternatifi olan "Sizinti" dergisini de karistirirdim. "Sizinti" kendi basina manipulatif bir "bilim" dergisiydi bence. Ornegin "Nature" dergisinden veya baska bilimsel yayinlardan direkt alintilar yapilir, boylece bilimsel bir altyapi olusturulup guven verilir, daha sonra da bu guvenin uzerine "bilim-inanc" ispatlari bazi ham bilgilerle harmanlanirdi. Kaptan Cousteau'nun musluman olusu, Neil Armstrong'un ayda yururken ezan duymasi sonucu Islam'i bulmasi, bal peteklerinde Allah yazmasi gibi bilgiler insanlara gercekmis gibi verildiginde ilimli ancak manipulatif bir cihad ortami gibi bir gizli ajanda oldugu da gozlemlerim arasindadir.
Diger yandan felsefenin dahi cevabinda tikandigi bir konu degil midir self evident olmak? Ornegin kutlesel cekim kuvveti, elektriksel kuvvet sadece vardir. Butun fizik bunun uzerine insa edilir. Esi ve benzeri olmayan cisme "bir", tek esi olana "iki" dedikten sonra uzerine matematik insa edip Schrodinger denklemine kadar cikabiliriz. Evrende sabit bir nokta bulup onun uzerine herseyi insa etmek oldukca zor bir ugrastir diye dusunurum.
Dinler ise insanin kompleks sosyal yasantisi ile ilintili super subjektif "iyilik-kotuluk" gibi kavramlarin uzerine insa edilir. Ama yine de aslinda her kavram, bilim de dahil, bir self evident yapi uzerinde durmaktadir.
Islam dininin insan hayatinin tamamina yonelik duzenleyici etkisi, Kuran'in ayni zamanda bir kanun kitabi olmasi ile siyasetle iliskisini de yakinlastirir. Eger bir kutsal kitap mirasin nasil dagitilacagini, verginin nasil verilecegini, aldatan esin nasil cezalandirilacagini acik sekilde anlatiyorsa, bunlari kanunlari olan bir toplumda uygulamak da bir takim celiskileri yaninda tasir. Gelir vergisi odeyen biri ayni zamanda zekat verir mesela. Bu yuzden bircok dindar madem ki kitap bizim hayatimizi duzenleyecek bilgileri tasiyor, o zaman neden baska bicimleri deneyelim der ve yeterli olduguna inandigi uygulamaya gecmek ister ki bu kendi icinde tutarlidir.
Iyi kotu ben de bazi bilimsel cevrelerde bulundum, bazi calismalari izledim toplantilarina da katildim. Bilim adamlarinin tumunun tanriyi reddettigine katilmiyorum, ama yuzdeleri toplum genelinden oldukca farklidir. Benim bilimsel calismada dikkatimi ceken konu da onkabullerdir. Ornegin dindar bir bilim adaminin kafasinda hep tanriyi ispat etmek gibi bir saplanti olabilirken, diger yandan din karsiti bir bilim adami da bunun tam tersini yapmaya calisir. Ornegin dogadaki kuvvetlerin (elektriksel, magnetik, kutle vs) tumunun aslinda tek bir kuvvet oldugunu savunan spring teorisine dindar bilim adamlarinin bakisi, "o tek kuvvet tanriyla ilintili" gibi bir bakis getirir. Oysa benim gozlemime gore dine inanmak veya inanmamak, Murat bey'in de bahsettigi 4 yasimizla cok alakalidir. "Agac yasken egilir" lafi bizim kulturel endoktrinasyonumuzun bir bulusudur. Agaci neden egelim? agac kendi gibi buyusun diye kimse sorgulamaz.
Tasavvuf yaklasimi cok ilginc bence de. Dindar arkadaslarin hosuna gitmeyecek ama benim kisisel gorusume gore tasavvufcularin bazilari din kavramini peygamberlerin kendilerinden dahi daha genis gorebilmisler. Bu yuzden dindarlar ve ateistler arasinda en onemli kopruyu tasavvuf dusunce tarzina her iki yonden yaklasabilen insanlarin kurabilecegini dusunuyorum.
Toparlayacak olursam, ben endoktrinasyon yazi dizisini, ozgurlukleri kisitlanmaya calisilmis fakat sistemin icinden bir sekilde cok yara almadan kurtulmus insanlarin yol maceralari gibi okuyorum. Farkli sekilde gelsem de ayni noktaya, zaman zaman ortak noktalari, tecrubeleri gorunce de sasiriyorum. Hangi sistemle enjekte edilirse edilsin insanlara baski kurmak, onlarin ozgurluklerini elinden almak cok zalimce. Onceki deneylere baktigimizda bu zalimligin insanlarin en zayif ozelliklerinden ciktigini goruyoruz. Insanligin iyi bir cikisi olmadigini dusunsem de zaman zaman, yine de elimden geldigince dunyanin aptalliklarina, zalimliklerine, ikiyuzlulugune karsi durmamin kisisel sorumlulugum oldugunu dusunuyorum. Bu beni daha mi onemli yapiyor? Hayir. Ama ben kendimi gerceklestiriyorum. Hepimizin aslinda yaptigi bu degil mi?