derinsular.com
Derin Sular: Subjektif Ansiklopedi
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
memorandum
medya defteri
alt beyin
deep waters

November 6, 2007

Endoktrinasyon (10): Kitlesel Eğitim ve Tektipleştirme

Bugüne dek psikoloji alanında gerçekleştirilen çalışmaların sonuçları, insanın, otoriteyi sorgulama noktasında yetersiz, içinde bulunduğu çevre tarafından kolayca şekillendirilmeye müsait ve etrafındaki çoğunluğun doğrularına uyum göstermeye fazlasıyla meyilli bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor. Eğitim bilimcilerin eğitim politikalarının oluşturması esnasında bu durumu dikkate almalarını beklemek elbette doğal. Zira, insan merkezli her disiplinde olduğu gibi eğitim biliminde de, insanın yapısı ve karakteristik özellikleri hakkındaki önkabuller doğrultusunda varılan 'insan tanımı', söz konusu branşta yapılacak çalışmalara ve uygulamalara temel teşkil eder. Buradan hareketle, eğitimcilerin, (özellikle küçük yaşta olan) öğrencileri bu gibi yapısal zayıflıklardan koruma kaygısıyla hareket etmelerini beklemek doğal. Ancak uygulamalar ne yazık ki bu doğrultuda değil.

Kitlesel Eğitim

Dünyanın farklı yerlerindeki örgün eğitim faaliyetlerine bakıldığında, gerçekleştirilen uygulamaların, değil bireyleri insan olmaktan ileri gelen zayıflıklara karşı korumak, bu gibi zayıflıkları suistimal etmeye odaklandığı ortaya çıkıyor. Eğitimin, yığınları istenilen kalıplara sokmakta kullanılan politik bir araç haline getirilmesinin daha çok totaliter idarelere mahsus bir durum olduğunun zannedilmesi ise, demokrasilerde de etkin bir şekilde gerçekleştirilen kitlesel endoktrinasyonun göz ardı edilmesine neden oluyor.

Eğitimin bir endoktrinasyon aracı olarak kullanılabilmesi, insanın otorite, çevre ve çoğunluk karşısındaki zayıflıklarının, (Milgram, Zimbardo ve Asch deneylerinde ele alındığı şekliyle) örgün eğitim kurumlarında da kimi önemli karşılıklarının bulunmasından ileri geliyor. Örneğin örgün eğitimde de Milgram deneyindeki denek öğretmen ile denek öğrenci arasındaki otorite ilişkisine benzer bir ilişki vardır, ancak bu ilişki çok daha uzun süreli ve bağlayıcı bir ilişki durumundadır. Otorite gücünün bir başka yönünü test eden Sorokin ve Boldyreff Deneyi de, okul ortamına göre çok daha zayıf şartlar üzerine kuruludur. Tek bir uzmanın tek bir konu hakkındaki bariz bir yanlış bilgilendirmesinin söz konusu olduğu bu ortam, öğrencilerin hayatın içinden olmayan pek çok farklı konuyla her gün karşı karşıya geldikleri ve kendilerine anlatılanların doğruluğunu sadece beş duyularından biriyle test etmelerinin mümkün olmadığı okul ortamına göre çok daha az karmaşıktır.

Zimbardo deneyindeki hapishane, sıradan bir okula göre çok daha sert şartlar içerse de, bir çevrenin kendi örf ve normlarını o ortamı paylaşanlara benimsetebilmesi noktasında okul çok daha güçlüdür. Çünkü okulun normları görünüşte aşırılıklar içermediğinden tepki doğurmaz; telkinleri sinsidir. Herşey okul dışı dünya ile ilgili ve o dünyada başarılı olmaya yönelik gibi göründüğünden, o ortamı paylaşanlar ciddi seviyede bir tecrit hissi yaşamazlar. Örgün eğitimin doğruluğu ve gerekliliği konusunda okul dünyasının içindeki ve dışındaki herkesin hemfikir olması nedeniyle işleyişin içeriği yerine bizzat kendisinin sorgulanmasına nisbeten çok daha az rastlanır. Öğrenciler bu sürece Zimbardo Deneyi'ndeki deneklere nazaran çok daha küçük yaşta girdikleri ve o çevrede çok daha uzun bir süre kaldıkları için de, okulun ortam etkisi nisbeten çok daha güçlüdür.

Çoğunluk etkisi konusunda da, ibre fazlasıyla örgün eğitime yakındır. Zira Asch Deneyi, herhangi bir okul eğitimine tabi tutulmamış küçük bir çocuğun dahi çözebileceği basit bir sorunun çoğunluk etkisi altında kalmadan yanıtlanabilmesi üzerine kuruludur. Ancak okul ortamında, öğrenciler, karşılaştıkları problemleri çoğu zaman hayatlarında ilk kez görmektedirler. Konu hakkındaki bilgileri de büyük ölçüde öğretmenlerinin anlattıkları ve ders kitabı metinleri ile sınırlıdır. Bu nedenle de, öğrencilerin, yanlış ya da çarpık bilgilendirme ile karşılaştıklarında, (Asch Deneyi'nde yaşandığı gibi) 'herkesçe malum' olan bir doğruya muhalefet edildiğini düşünmeleri mümkün olmaz. Bir başka deyişle, pek çok konuda (bilgi yetersizliği ve tek yönlü bilgilendirme nedeniyle) tartışma noktasına dahi gelinemediğinden, çoğunluğun etkisinin devreye girmesine bile gerek kalmaz.


Tektipleştirme

Örgün eğitim sürecinde öğrencilere eksik, yanlış, taraflı ya da çarpık bilgi aktarılıyor olması her ne kadar ciddi bir problem olsa da, bu durum, aslında sonradan telafi edilmesi tamamen mümkün olan bir soruna karşılık geliyor. Ancak bu noktadaki asıl tahribat, söz konusu süreç boyunca öğrencilere farkında olmadan maruz bırakıldıkları paradigma. Zira kitlesel eğitimin felsefesine temel teşkil eden değer yargılarını farkında dahi olmadan benimseyen öğrenciler, okul içerisinde edindikleri bu paradigma ile dış dünyayı anlamlandırmaya başlıyorlar. Küçük yaşta devlet eliyle edinilen bir paradigmanın sonradan değişmesi çok zor olduğu için de, söz konusu kişilerin hayatları boyunca her alanda, olaylara ve düşüncelere yaklaşımlarından, yapacakları tahlil ve değerlendirmelere kadar hep bu bakış açısının tesiri altında kalmaları kaçınılmaz oluyor. Öğrencilerin yıllar boyu ödevler hazırlayıp sunmaları, yazılı ve sözlü şekillerde sınanmaları, devleti temsil eden kişi ve sembollere yönelik çeşitli ritüellerde yer almaları ve bütün bunları kendilerini geliştirdikleri düşüncesiyle gerçekleştirmeleri, aslında söz konusu paradigmanın kendilerine giydirilmesi sürecine doğrudan katıldıkları, bir başka deyişle, kendi endoktrinasyonlarında kullanıldıkları anlamına geliyor.

Bu durum aynı eğitimi alan herkes için aynı anda geçerli olduğundan, buradan hareketle, kitlesel eğitim aracılığıyla toplumun genelinin aynı paradigmaya sahip olan insanlardan teşekkül etmesinin temin edilebileceği sonucuna da varmak mümkün. Sosyal ve politik anlamda son derece güçlü imalar içeren bu tektipleştirme süreci, her türlü kitlesel kontrol oyunu için temel bir gereklilik durumunda. Zira aynı şekilde eğitilmiş insanların aynı uyarılara aynı tepkileri verecek olmaları, yönetilmelerini ve manipüle edilebilmelerini önemli ölçüde kolaylaştıracaktır. Demokrasilerden totaliter idarelere kadar her türlü rejimde rastlanan 'ortalama adam' üretimine karşılık gelen bu durum, birbirinden pek bir farkı kalmamaları sağlanmış insanlardan oluşan yığınların rejim köleleri haline getirilmeleri esasına dayanıyor.

Mao'nun kendi zihnindeki ideal insanı elde etme adına yücelttiği 'kalıba girme' kavramı, bu duruma karşılık geliyor. İdeal insanın oluşabilmesi için 'şekillendirilmesi' gerektiğine inanan Mao, bunun ancak kişinin istenilen şekli alabilmesi için bir kalıba preslenmesi ile mümkün olabileceğini düşünüyordu. Ancak şekle girebilmek tek bir seferde mümkün olmadığından, kişinin uzun bir süreç boyunca tekrar tekrar preslenmesi esastı. Mao, bireylerin böyle bir operasyonun gerekliğinin farkında olmaları ve buna rıza göstermeleri gerektiğini ifade ediyordu.1 Bir kalıba preslenmeyi bilinçlenme ile eşdeğer tutan Mao, halkına kendisinin bile böyle bir preslenme aşamasından geçmek suretiyle bilinçlendiğini söylüyordu. Kendisini dinleyen milyonlar da, bugün itibariyle her ne kadar çılgınca gelse de, ona hak veriyorlardı.

Özgür olduğu kabul edilen ülkelerde artık bu tür söylemler ciddiye alınmasa da, devlet kontrolünde gerçekleştirilen kitlesel eğitimin (farklı yerlerde farklı seviyelerde de olsa) halen çok da farklı amaçlara hizmet ettiği söylenemez. Zira John Stuart Mill'in 'Özgürlük Üzerine' adlı makalesinde ifade ettiği gibi, 'Genel devlet eğitimi, insanları birbirleriyle tamamen aynı kalıba sokmaya yarayan bir entrikadan ibarettir ve insanları içine soktuğu kalıp, yönetime hakim olan gücü memnun edecek olandır – bu yönetim ister monarşi, ister teokrasi, ister aristokrasi, isterse de mevcut neslin çoğunluğu olsun. [Böyle bir eğitim] verimli ve başarılı olduğu ölçüde, zihinler üzerinde bir despotluk inşa eder.'



1 Ellul, Jacques. 1969. Propaganda: The Formation of Men's Attitudes. New York: Alfred A. Knopf. 107.

| Yorumlar (3)

Okuyucu Yorumları (3)

Bekledigim bolum geldi. Guzel olmus, elinize, emeginize saglik.

Mao ornegini vermeniz cok yerinde olmus. Kitlesel egitim ve tektiplestirmenin belki de en genis capta ve en derinine uygulandigi ulke Cin. Komunizm gibi asiri derecede esitlik soylemine dayanan bir sistemden boyle bir sonuc cikmasi bir tezatmis gibi gorulebilir. Insanlarin farkliliklarinin reddedildigi, farkli olanlarin da torpulendigi boyle bir sistemden aslinda boyle bir sonuc cikmasi da tuhaf degil aslinda.

Bu ulkeden konustugum arkadaslarda su metodik orneklerin uygulandigini gordum:

1- Insanlarin Tanri'ya inanmalari yasak. Ama her yerde, evlerin icinde bile Mao nun resimlerinin asilmasi zorunlu. Mao, 'Eger dua edip rahatlamak istiyorsaniz, bunu benim resmimin onunde yapin' diyor. Bu sekilde Tanri ile bir eslestirme-yer degistirme yapiyor. (Bizdeki Ataturk resimleri bunun hafif versiyonu bence).

2- Okullarda herkes ellerini arkada baglayarak ve dik oturarak ders dinlemek, ve cok kati disiplin kurallari altinda ders dinlemek zorunda.

3- Cok renkli Cin kulturunun aksine giyim kusamda tektip, mumkunse gri giymek makbul.

4- Tek cocuktan fazla yapmak yasak. Ikinci cocugu gizlice yapanlar bile yasayan sapasaglam cocugu devlete goturseler dahi nufusa kaydettiremiyorlar. (Bu Cin'in gunlugu 1 dolara sigortasiz calisan isci nufusunu olusturuyor, tahmini rakamlar kayitsiz nufusun 100 milyonlar boyutunda oldugunu da soyluyor).

5- Mao hukumeti cok okuyan, diger kulturleri takip eden kisileri gizliden yok etme yoluna gitmis. Kisa surede koylu ve isci sinifini egitimlilerin onune gecirmis. (Bkz.: "Koylu milletin efendisidir")

6- Tarih ve cografya tamamen unutturulmus. Ulkelerinde yasayan Uygurlardan haberleri bile yok. (Kurt, dag Turku demekti degil mi?)

7- Gelismis ulkelerde yasayan bircok Cinli eger hukumet veya bilimsel arastirmalar gibi onemli data iceren yerlerde calisiyorlarsa bu bilgileri Cin devletine sizdirmakta hicbir sakinca gormuyorlar.

8- Mao'nun mezari bir cesit anit haline getirilmis. Insanlar ibadete benzeyen ritueller yapiyor cevresinde. (Anitkabir'de hukumeti Ata'sina sikayete giden insanlari hatirlayin).

9- Duygulari ne olursa olsun guler yuz gostermek endoktrine edilmis.

10- Mao'nun onlari acliktan kurtardigi cok saglam bir sekilde beyinlerine islenmis. Kisiligi yok edilmis bir beynin bir cesit olum durumu oldugunu, fiziksel olume yeg tutulacagini dusunenler hala cogunlukta. (Ilkokuldaki ilk fisimiz "Ataturk bizi kurtardi" idi.)

Ulkemizde okullarda tek tip onluk giyilmesi herkesin dogal karsiladigi bir durumdu. Bu sekilde zenginlerin fakirlere giyimle baski yapmasini engellediklerini one surduler. Uygulamada ise, Sumerbank'tan 2 liraya onluk alirken, pahali bir magazadan 200 liraya bile onluk alabilirdiniz. Ayakkabi ve pantolonlarin da asagida nasil sirittigini 70'li ve 80'li yillarda okula giden herkes bilir.

Peygamber entari giyiyor diye entari giyen sahislarla dalga gecenlerin, 10 Kasim'da Ataturk'un sevdigi sarkilari dinleyip, en sevdigi yemek olan enginar pisirdiklerini gorunce pek sasirmistim.

Ilkokul 1. siniftan universitede 2. sinifa kadar Mustafa ve Makbule'nin karga kovalamasini, askere gidince gece dersleri adi altinda ayni hikayenin bilmem kac bininci defa tekrarlandigini sanirim herkes farkindadir.

Bugun hizla itibar kaybeden universitelerin egitimi de ortadadir. Ezberci egitim her fakultede cesitli dozlarda vardir hala. Bir keresinde okulda 50 almanin bile cok zor oldugu bir fizik dersinde, orta zekali bir arkadasin 100 aldigini gorup nasil yaptigini sormustum. Arkadas hocanin her 100 kadar sorusu oldugunu kesfetmis ve hepsini ezberlemisti. Ayni arkadas ayni dersin laboratuvar asistaninin sordugu sorulari bilemeyip laboratuvar kismindan caktigini da soylersem ezberciligin kontrastini yeterince vermis olabilir miyim?

Ulkenin en iyi kabul edilen universitelerinde profesorlerin gencleri notla tehdit ettigi, hakaret edebildigi bir sistemde endoktrinasyon cok guclu olabilir. 20 kusur yil once lisede cografya ogretmeninin "Araplarin neden adam olamayacagi" uzerine verdigi soylevleri hala hatirlarim. Osmanli'nin ne kadar adil bir yonetim oldugu, savaslarda hep hakli oldugu, birilerinin bizim topraklarimiza girmesine "isgal", bizim Istanbul'u almamiza da "Fetih" denmesi cogumuza garip gelmez.

Endoktrinasyonu baskalarinda gormek kolay, kendi ruhumuza ne kadar isledigini gormek de bir o kadar zordur.

Levent Bey,

11. bölümün yarısını yazmışsınız şimdiden. Teşekkür ederim. :)

Serdar Bey,
Almanya'da 100 yil kadar once Waldorf diye bir egitim sistemi ortaya cikmis. Bu sistemin amaci egitimde dusunceyi kilitleyen unsurlari ortadan kaldirmakmis. Fikirlerin belli kaliplara yonelmesini engellemek icin pek cok seyi kullanmiyorlar. Televisyon seyredilmesini istemiyorlar. Okulda giyilen kiyafetlerde cok renkli fosforlu seyler istemiyorlar. Cocuk yuvasindan-liseye kadar programlari var. Teknolojiyle pek sevismiyorlar. Tahta, dogal oyuncaklar ve aletler kullaniyorlar. Ama tahta puzzle'lari yasakliyorlar, "tek cozumlu" oldugu icin.

Ama bana sorarsaniz onlarin da varmis olduklari yer sonucta bir "social cult". Artifisyel bir fark yaratiyorlar gibi geliyor bana. Bu isolated gruplardan hayata adim atan cocuklar garip problemlerle karsilasirlar diye dusunuyorum.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca