October 27, 2007
Endoktrinasyon (9): Militarist Endoktrinasyon
Hayatın içerisindeki farklı fakültelere giren insanların, dahil oldukları çevrelerde hakim olan örflere uyum sağlamaya başlıyor ve zamanla o çevrenin normlarını içselleştiriyor olmaları, bu küçük dünyaların zamanla kişilerin kendi evrenleri haline gelmesi sonucunu doğuruyor. Bu özelliklerinden ötürü bir kapsüle de benzetilebilecek olan bu küçük dünyalar, kendi değer yargıları ekseninde içlerindeki insanları yeniden üretiyorlar.

Bu küçük dünyaların otoriter bir yapıya sahip olmaları durumunda, Milgram ve Zimbardo deneylerinde gözlenen türden acımasızlıklara şahit olmak nisbeten daha muhtemel hale gelir. Bunun nedeni de, yine, insanlarca kimi kurum ve figürlere yüklenen anlamlar nedeniyle ‘insanın insana eziyet ettiği’ acı hadiselerin sıradanlaşabilecek olmasıdır. Hapishaneler, eğitim kurumları, kültleşmiş organizasyonlar ve ordular, örgütsel yapılarında otoritenin önemli bir yeri olması nedeniyle bu türden küçük dünyaların tipik örnekleridir.
Otoriter anlayışların hakim olduğu küçük dünyalar, çoğunlukları itibariyle kapalı bir yapıya sahip olduklarından, varlıkları toplumun genelince pek hissedilmez. Dışarıda kalan insanlar, bu kapalı toplulukları küçük toplumsal gerçeklikler olarak görürler. Söz konusu kapsül evrenlerin, (zihniyet aşılayıcı fonksiyonlara sahip olan eğitim faaliyetleri haricinde) otoriteleri kendi ortamları ile sınırlı kaldığı ve dışarıdakiler üzerinde doğrudan bir etkileri olmadığı için, sosyal ve politik alan üzerinde belirleyici olabilmeleri zordur. Ancak bu durumun en yaygın istisnasına, bir ordunun, kendi militarist zihniyetini sosyal ve siyasal alana da hakim kılmayı öngören bir kurumsal kültüre sahip olması durumunda rastlanır. Zira kamu düzenini kendi değerleri doğrultusunda şekillendirebilme adına yetki arayışına giren ya da doğrudan veya dolaylı müdahalelerde bulunan bir ordu, ülke içerisindeki diğer odaklarla mukayese edilemeyecek seviyede büyük bir güç projeksiyonunda bulunabilir.
Militarizmin Genel Yapısı
Militer zihniyetin askerlerin küçük dünyası durumunda olan 'kışla'nın sınırları dışına taşırılarak sosyal ve politik alana hakim kılınması isteği, militarizmin temelini oluşturur. Bu zihniyetin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için de, öncelikle, aynılaşmanın, entegralizmin, otoriteryenizmin ve disiplinin muhtemelen en uç noktada olduğu kışlanın, kendi içerisindeki otorite ilişkilerini nasıl kurduğu ve bünyesindeki insanlara otoriteye boyun eğme noktasında ne gibi değerler aşıladığı konusunun incelenmesi gerekir. Bu noktada, ordunun varlık sebebinin kurumsal kültür üzerindeki belirleyiciliğini göz ardı etmemek gerekir.
Ordular yıkım amaçlı kurulurlar. Burada amaç, ya sıcak savaş esnasında bir düşmanı ortadan kaldırmak, ya da potansiyel bir düşmana, onu ortadan kaldırmaya muktedir olduğunu hissettirmek ve göstermektir (power projection). İnsanların hayatlarını tehlikeye atmalarını gerektiren bu sürecin işlevsellik kazanabilmesi için, ordunun insan kullanabilme kabiliyetinin yüksek olması gerekir – ki bu da, çok sayıdaki düşük rütbelinin, az sayıdaki üst rütbeli tarafından ve bu az sayıdaki üst rütbelilerin de çok az sayıdaki askeri idareciler tarafından organize edilebilmesi suretiyle bir ordunun bütün alt kademeleriyle birlikte yekvücut kılınabilme kabiliyetine karşılık gelir. Böylelikle, sureten yığınlardan oluşan bir ordu, tek bir beden haline gelmiş olur.
Buradan hareketle, birbirleriyle konvansiyonel silahlarla savaşmakta olan iki ordu, stratejik boyutta, birbirleriyle dövüşen iki farklı şahıs olarak da düşünülebilir. Bu durumu mümkün (ve etkin) kılan unsur, üste itaattir.1 Bir boksörün rakibine darbe indirmeden önce yumruğunun fikrini sormakla vakit kaybetmemesi, yumruğun beyinden gelen emri (onca hücrenin ölecek olmasına rağmen) mutlak itaatle yerine getirmesi ve nihayet hücrelerin de tamamiyle edilgen davranarak itiraz göstermeden ölmeleri, bu duruma benzer.
Ancak bütün bunların işlevsel kılınabilmesi için çözüme kavuşturulması gereken üç problem vardır: Yapısı gereği bir diğerinden farklı olan insanları (1) yekvücut kılmak, (2) eylem planının ne olduğunu dahi sorgulamadan (ve hatta bilmeden) kendileri adına alınan kararlara koşulsuz itaat edecek duruma getirmek, ve hepsinden önemlisi, (3) kollektif varlığın sıhhati adına ölmeye ikna etmek.
Tektipleştirme birinci, itaate şartlandırma da ikinci problemin çözümü için şarttır. Endoktrinasyon ise, her üç problemin çözümü için de gereklidir.
· Tektipleştirme (Konformizm): Tektipleştirme, küçük ya da büyük bir grup içerisinde yer alan insanların mümkün olduğunca birbirlerine benzetilerek aynılaştırılmaları anlamına gelir. Tektipleştirmenin gerçekleştirilmesindeki amaç, aynılaştırılan insanların benzer durumlarda benzer tepkileri verecek ve dolayısıyla tek bir elden kullanılmaya müsait hale gelecek olmalarıdır. Her askerin (sözgelimi) aynı şekilde giyinmesi, aynı anda yemek yemesi, aynı anda uyuması, saçını aynı şekilde kestirmesi, hatta traş bıçağından havlusuna kadar dolabındaki bütün eşyaları aynı şekilde düzenlemesi, piyonlaştırma ve daha kolayca yönetebilme adına gerek şarttır. Yeter şarta ulaşabilmek için ise, her askerin aynı şartlandırma merkezli eğitime tabi tutulması ve bunun sonucunda, (sözgelimi) koşması, sürünmesi ya da ateş etmesi emredildiğinde, kendisine verilen komutu, kendisine öğretilen basamakları takip ederek ve kendisinden beklendiği şekilde uygulaması, bir başka deyişle, aynı işi dahi kendisi için önceden belirlenenden farklı bir yöntemle yapmayı düşünmeyecek duruma gelmiş olması gerekir.
· İtaate şartlandırma: İtaate şartlandırma, saygı, sevgi, sorumluluk ve korku gibi hislerin tesir altına alınarak kurumsal kültürün astların zihinlerinde hakim kılınmasıyla mümkün olur. Kurumsal kültür, yine eğitim sürecinde telkin edilecektir. Ancak üstlerin alacağı kararların sorgulanmasını engellemek adına düşük rütbelilere sadece ama sadece operasyonel seviyede eğitim verilmesi, taktik ya da stratejik seviyede hiçbir şey bilmemelerinin sağlanması esastır. Bu şekilde eğitilen bir asker, karşılaştığı bütün olayların sadece operasyonel boyutunu düşünecek, ama yaptığı işlerin hangi taktik ya da stratejiye hizmet ettiğini bilmek bir yana, böyle bir sorgulama yapmayı aklına dahi getirmeyecektir.
Unutulmaması gerekir ki, savunma, ileri derecede uzmanlık gerektiren bir sanattır. Pek çok askeri uygulama ancak kendi bütünselliği içerisinde anlam kazanır ve kendi mantığı dışında değerlendirildiğinde pek bir mana ifade etmez. Örneğin, toplumun farklı kesimlerinin birbirleriyle uzlaşı gayreti içerisinde olmaları ve bu tür çabaları bir değer olarak benimseyen bir kültür inşa etmeleri her ne kadar sivil hayatın huzuru için kaçınılmaz olsa da, böyle bir şey militer zihniyet içerisinde anlamsız ve hatta tehlikelidir. Zira bu türden bir çokseslilik ve münazara ortamı, üstlerin emirlerinin tartışılabilir ve geliştirilebilir olduğu düşüncesini doğuracağından, düşük rütbeli askerlerin itaat ve manipülasyonunu son derece zorlaştıracak ve ordunun monolitik yapısını tehlikeye atacaktır. Bir komutanın, karşılarında gördükleri tepeyi nasıl ele geçirecekleri konusunu oturup askerleriyle tartışması ya da kararı onların oyuna sunması düşünülemez. Komutan, konuyu doğal olarak kendi kurmaylarıyla değerlendirecek ve son kararı vererek uygulamaya geçeçektir. Alınan karar yanlış bile olsa, ya da daha doğru bir karar almak mümkün de olsa, esas olan, kararın tartışılması değil, uygulanmasıdır. Zira fikir ayrılığı, hemen her zaman en kötü karardan daha kötü sonuçlar doğuracaktır. Bu noktada rütbesiz askerlere düşen, bu karar alma sürecinde katılmak değil, alınan kararları kendilerinden istenilen şekilde yerine getirmektir.
· Endoktrinasyon: Militer kurumsal kültürün ayakta tutulabilmesi ve müstakbel ordu mensuplarına etkin bir şekilde aktarılabilmesi için, rasyonel olmaktan ziyade duygusal temellere dayanan bir eğitim felsefesinin yürürlükte olması gereklidir. Karakter yapısı ve zeka seviyesinden bağımsız olarak her insanın aynı şekilde yetiştirilmesi amaçlandığından, soyutlama ya da eleştirel düşünme üzerinde durulmayıp, objektif değer algısı içermeyen bir düşünce yapısının benimsetilmesine gayret edilir. Proseslenmiş hazır yargıların aktarılmasına dayalı olan bu süreçte, ağırlıklı olarak belli sembollerin kutsanması üzerinde durulur.
Bu eğitim ile aşılanan zihniyetin sürdürülebilir kılınabilmesi için kışla ortamının kendine has örflerinin azami disiplinle sürekli canlı tutulması gerekir. Eğitim süreci boyunca aşılanan proseslenmiş hazır yargıların (ya da ezberlerin) tekrarlarından ve yüceliği telkin edilen sembollerin kutsanmasından ibaret olan bu ritüeller, milliyetçi ideolojinin neredeyse bütün şoven öğelerini içerir. Söz konusu militer milliyetçi düşünce yapısı içerisindeki şovenizmin dozuna bağlı olarak da, evrensel bir varlık algısına, insan merkezli yaklaşımlara ya da empati arayışlarına yer kalmaz. Kışlanın küçük dünyasının askerin kişisel evrenine dönüşmesi böylelikle sağlanmış olur. Bu kişinin dünyasında (yani içine girdiği kapsülde) artık üniformalar, marşlar, bayraklar, rütbeler, anıtlar ve milli kahramanlar vardır. Bu şartlar altında, başarının ölçüsü de, bu sembollere sadakatin derecesi ile doğrudan ilişkilidir.
Bütün bunların otoritenin varlığının her an hissedildiği ve ileri derecede bir disiplinin uygulandığı bir ortamda gerçekleşiyor olduğu hatırlanacak olursa, Milgram, Zimbardo ve Asch deneylerinde gözlemlenen insani zaafların kışla şartlarında en ileri seviyelerde geçerli olduğu ve düşmanın dehümanizasyonundan ölümün kutsanmasına dek pek çok konuda insan davranışlarının etki altına alındığını söylenebilir. Böyle bir militarist endoktrinasyon sürecinden geçen bir asker, benliğini yitirerek kollektif varlığın bir parçası haline gelmiş olduğundan, özgür düşünebilme ve karar alabilme yeteneğini önemli ölçüde yitirmiştir. Artık komutlarla hareket eden (ya da ettirilen) bir emir kulu durumundadır. Albert Einstein, 'Benim Gözümden Dünya' adlı denemesinde, bu duruma getirilmiş bir asker hakkındaki düşüncelerini şöyle ifade eder:
'Hayvan sürüsü tabiatının su yüzüne çıkmış en kötü örneği olan militarist sistemden tiksiniyorum. Bir bandonun nağmeleriyle uygun adım marş yürüyüşü yapan bir insanın bundan memnuniyet duyabilmesi, onu küçümsemem için yeterlidir. Tek ihtiyacı olan belkemiği iken, o büyük beyni ona yanlışlıkla verilmiş. Medeniyetin bu hastalıklı noktası, mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ortadan kaldırılmalı. İntizamla gelen kahramanlık, hissiz şiddet ve vatanseverlik adı altında yapılan bütün ölümcül saçmalıklardan nasıl da nefret ediyorum!'
Militarizm ve Siyaset
Militarist bir zihniyete sahip olan insanların, bu türden örflerini kendi dünyalarının dışına çıkararak sivil alana da hakim kılmaları durumunda, sosyal, politik ve ekonomik alanlardaki uygulamaların yukarıdaki örneklerin farklı yansımalarıyla şekillenmesi kaçınılmaz olur.
Varlık algıları dost/düşman anlayışı ekseninde şekillenen militaristler, sosyal, politik ve ekonomik alanları da doğal olarak bir savaş meydanı olarak görürler. Bu nedenle de, bu alanlarda içte birliğin sağlanması, aykırı seslere müsamaha gösterilmemesi esas alınır. Sosyal alanda birliğin sağlanabilmesi için, milliyetçiliği ve ona ait sembolleri kutsayan düşüncenin sivillere de telkin edilmesine çalışılır. Politik alanda birlik, muhalefetin susturulması ve herkesin askerin (ya da onun vesayetindeki liderlerin) otoritesine itaat etmesini öngören devletçi bir ideolojinin hakim kılınmasıyla gerçekleştirilir. Buna karşı çıkmaya cesaret edenlerin milli birliği bozmakla itham edilerek iç düşman ya da vatan haini ilan edilmeleri olağanlaşır. Ekonomik alanda birlik ise, serbest piyasanın ve rekabet şartlarının ortadan kaldırılarak (grev ve lokavt gibi hakların da söz konusu olmadığı) sosyoekonomik bir dayanışmacılığın (solidarizm) hakim kılınmasıyla gerçekleştirilir. Bütün bu uygulamalarda, birey değil, ideal vatandaş esas alınır. Herkesin kendisi için çizilen ideal vatandaş profili doğrultusunda törpülenerek tektipleştilmesi ve bu şekilde disipline edilen şahısların benliklerini yitirerek birer kollektif varlık haline getirilmesi, sözü edilen birliğin bekası adına şarttır. Bir başka deyişle, kollektivizm, bu genel resmi kuşatan bir ön koşuldur.
Bütün bunlar, ülkeyi (kara, hava, deniz gibi) farklı kuvvetlerden ibaret gören ve birliği sağlama adına sadece ekonomik kurumları değil, halkı dahi korporasyonlar şeklinde örgütleme ihtiyacı hisseden bir anlayışın sonucudur. Bilgi ve iletişimin sıkı kontrol altında tutulduğu böyle bir ortamda devlet, gerek iç, gerekse dış politikada nisbeten çok daha fazla sırra sahip olacak, dahası, idarecilerin halka hesap vermesi söz konusu olmayıp, halkın idarecilere itaat etmesi beklenecektir. Kendi anlayışını kışlanın küçük dünyasının dışına taşırmakla işe başlayan militarizm, böylelikle nihayetinde vatan sathının tamamını bir kışla haline getirmiş olacaktır.
1 Bir ordunun kullandığı silahların ilkelliği ile astın üstüne itaate mecburiyet derecesi arasında doğrudan ilişkiden söz etmek mümkün. Zira bir ordu ne kadar ilkel silahlar kullanıyor ya da ne kadar ilkel savunma stratejileri izliyorsa, şartsız itaat de o denli gerekli olur. Çünkü ilkel yapı, teknolojiden ziyade insan kullanarak savunma yapmayı gerektirir ve bu da, kalabalık bir orduyu zorunlu kılar. Kalabalıklaşma da, hem seviyesiz yığınlardan oluşan bir orduyu netice verir, hem iletişimi zorlaştırır, hem de iletişimin kalitesini düşürür. İleri teknoloji kullanabilen küçük (ama çok daha etkin) ordularda ise, astın üstüne karşı haklarının daha fazla olmasının genel işleyişe zarar vermesi bir yana, (daha etkin ve seviyeli geri besleme (feedback) mekanizmaları nedeniyle) kurumsal politikaların belirlenme sürecine katkıda bulunabilmek mümkün olur.
Okuyucu Yorumları (2)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Bloglar ve İnternet
- Eğitim
- Ekonomi
- Kürt Sorunu
- Laiklik / İslam
- Milliyetçilik
- Resmi İdeoloji
- Muhtelif
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters
Nazım Hikmet diyordu ki:
"Sen yanmasan,
Ben yanmasam,
Biz yanmasak,
Nasil cikar karanliklar aydinliga?"
Bir turlu anlayamiyordum karanliklarin aydinliga cikmak icin birseyler yakmak gerektigini. Hem de yakit malzemesi benzin, gaz veya odun-komur degil "insan" olmaliydi.
Kurbanlar verildi aydinlik icin ama aydinlik gelmedi. Ne yazik ki hava daha da karardi. 12 Eylul'de insanlar evlerinden goturuldu, iskenceler gordu. Cok yananlar oldu yine ama yine aydinliga cikilmadi nedense.
Sonra askerler Kemalist bir refleksle demokrasiye donus karari aldilar. Tabii ki bir onceki oylamada Kenan Evren hem anayasayi hem de kendini oylatarak kendi yerini garantiledi. Arkadaslarini da MGK yaparak onlari da 7 senelik garanti maasa baglatti. Oy pusulalari cok komikti secimlerde. Hayir pusulasi kipkirmiziydi ve ince zarfin icine konunca salondaki herkes sizin hayir oyu verdiginizi goruyordu. Kapida askerlerin bekledigi oylamada dogal olarak %90 lar seviyesinde evet cikti.
Asker kendi yalanina kendi inandi ve arkasinda %90lik halk destegi var sandi. Emekli asker Turgut Sunalp yonetimindeki MDP Ozal'in ANAP i karsisinda buyuk bir husrana ugrayarak tarihte kayboldu.
Insanlar her ne kadar sivil bir devrim olarak ANAP'i basa getirseler de askerin-polisin baskisinda yasamaktan cok etkilendiler. Kenan Evren her gece bir sekilde evimize girdi yillar boyu. Insanlar sacma sapan nutuklari dinleye dinleye dusunme, karar verme yetilerini unutup gittiler.
Gercekten 70'li yillar sokakta bombalarin atildigi, kardesin kardesi vurdugu felaket donemlerdi. Bir seyler yapilmaliydi durdurmak icin. Ama insanlar cok buyuk bir yanlisa dustuler bu noktada. Yapilan iskenceleri gayet dogal karsiladilar. Kurunun yaninda yas da yanmaliydi onlara gore.
Bayramlar ornegin insanlarin sevindigi, heyecanlandigi seyler olmaliydi. Her bayramda ogrenciler asker gibi uygun adimla sehir meydaninda toplanir. Sanki ayni tornadan bir takim birlik beraberlik nutuklari atilir. Marslar soylenir, yine uygun adim evlere dagilinirdi. Cogu insanda Cumhuriyet Bayrami ile Ataturk'un olum yildonumu arasinda bir fark oldugu kavram farki bile kaybolmustu diyebilirim. 10 Kasim torenine giderken "bu gun ne bayramiydi" diye soranlara cok rastlamisimdir ogrencilik hayatim boyunca.
Televizyonda militarizm hic bitmezdi. Esmeray'dan "Gel Tezkere" arkasindan Ersen ve Dadaslar'dan "Aman Tertip Can Tertip" sonra da Muserref Tezcan'dan "Turkiyem Turkiyem Cennetim"i dinlerdiniz. Sadece asker onayli muzik dinleyebilirdiniz radyo ve televizyondan.
Uzun sozun kisasi, yillar suren uygulamalarla militarizm insanlarin kanlarina islendi. Gazetelerdeki mansetlere bakin anlarsiniz.
"Gokhan bombaladi"
"Fuze gibi sut"
"..... ates puskurdu" gibi.
"Her Turk Asker Dogar" diye bir slogan vardir. Asker dogmadigima emin olduktan sonra duz mantik geregi Turk olmadigimi dusunmustum. "Ne Mutlu Turkum Diyene" demek beni rahatsiz edince de iyice emin olmustum Turk olmadigimdan. Yapilacak tek sey anneme sutcunun nereli oldugunu sormak kaliyordu bu durumda.
Askerligimi bir hazirlama okulunda yaptim. Astsubay yetistiren bir okul. Ogretmenlerin tamami subay. O zamanlar fazla bilgisayar bilen olmadigindan beni ve birkac arkadasi da ogretmen subaylara yardim etmek uzere gorevlendirdiler. Ders programlarini hazirliyoruz, basari grafikleri ciziyoruz, sunumlar hazirliyoruz falan. Baktilar ben grafiklerde oldukca basariliyim, bana cesitli formatlarda basari grafikleri cizdiriyorlar, bunlar bir odaya asiliyordu. Duvarlar hep grafikle dolu oldugu icin karsilastirma sansi falan oluyordu tabii. Bir keresinde bir hafta kadar calisip bir duvari doldurdum. Cok da guzel oldu, renkli grafikler tam degerlendirme yapmak icin kolayca secilecek sekilde hazirlandi. Hazirlarken dikkat ettigim sey renklerin zit renkler olmasiydi ki kontrast artsin, izlenirlik kolaylassin. Ama dikkat etmedigim bir sey varmis onu ogrendim.
Okul komutani (albay) denetlemeye gelmeden once kisim sefi (yuzbasi) denetledi grafikleri. Ertesi gun albay gelecek bakacak grafiklere. Telasla odadan cikti, beni yanina cagirdi. Dedi ki: "Bu renkler ne oglum?". Megerse kirmizi, sari ve yesili yanyana kullanmisim bazi grafiklerde tesadufen. Okul komutani bunlari gorurse askerligimiz bitmezmis. Mecburen tum grafikleri sabaha kadar oturup degistirdik. Yoksa terorist damgasi bile yiyebilirdik.
Askerin varliginin gerekliligi tartisilabilir. Ama gelinen nokta iyi bir nokta degildir. Askerlikle ilgili sozlerinde Albert Einstein'e yuzde yuz katiliyorum.