derinsular.com
Derin Sular: Subjektif Ansiklopedi
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
memorandum
medya defteri
alt beyin
deep waters

October 27, 2007

Endoktrinasyon (9): Militarist Endoktrinasyon

Hayatın içerisindeki farklı fakültelere giren insanların, dahil oldukları çevrelerde hakim olan örflere uyum sağlamaya başlıyor ve zamanla o çevrenin normlarını içselleştiriyor olmaları, bu küçük dünyaların zamanla kişilerin kendi evrenleri haline gelmesi sonucunu doğuruyor. Bu özelliklerinden ötürü bir kapsüle de benzetilebilecek olan bu küçük dünyalar, kendi değer yargıları ekseninde içlerindeki insanları yeniden üretiyorlar.

Militarizm (Kaynak: U.S. National Archives)

Bu küçük dünyaların otorite merkezli bir yapıya sahip olmaları durumunda, Milgram ve Zimbardo deneylerinde gözlenen türden acımasızlıklara şahit olmak nisbeten daha muhtemel hale gelir. Bunun nedeni de, yine, insanlarca kimi kurum ve figürlere yüklenen anlamlarlar nedeniyle ‘insanın insana eziyet ettiği’ acı hadiselerin sıradanlaşabilecek olmasıdır. Hapishaneler, eğitim kurumları, kültleşmiş organizasyonlar ve ordular, örgütsel yapılarında otoritenin önemli bir yeri olması nedeniyle bu türden küçük dünyaların tipik örnekleridir.

Otoriter anlayışların hakim olduğu küçük dünyalar, çoğunlukları itibariyle kapalı bir yapıya sahip olduklarından, varlıkları toplumun genelince pek hissedilmez. Dışarıda kalan insanlar, bu kapalı toplulukları küçük toplumsal gerçeklikler olarak görürler. Söz konusu kapsül evrenlerin gerçeklikleri kendi ortamları ile sınırlı kaldığı ve otorite alanları dışında kalanlar üzerinde herhangi bir etkileri olmadığı için de, politik anlamda çok fazla bir mana ifade ettiklerini söylemek zordur. Şöyle ki, bu tür gruplar, çoğu zaman ya kendileri gibi olmayanları tahakküm altına alma kaygısı gütmezler, ya da böyle bir şeyi gerçekletirecek güce sahip değillerdir. Ancak bu durumun en yaygın istisnası, militarist dünya görüşünün siyasal alana da hakim kılınması gerektiği yönünde bir düşünceye sahip çıkan bir kurumsal kültüre sahip olan ordulardır.


Kışla ve Militarizm

Değer yargıları söz konusu kapsül evrenlerden birinde şekillenmiş olan bir insanın, düşünce ve davranışları da içinden çıkıp geldiği küçük dünyanın örfleri ile örtüşecektir. Bu durum başlı başına bir sorun teşkil etmez; hatta, insanların farklı mizaçlara ve kökenlere sahip olmalarından ötürü, olayların doğal akışında gerçekleşmesi gereken de zaten budur. Dahası, burada sözü edilen örfün, (totaliter bir anlayış içermemesi durumunda) hakim olduğu çevrede hiyerarşik bir yapılanma öngörmesinde dahi sosyal anlamda bir mahzur yoktur. Ancak, kendisine toplumsal hayatı kontrol etmek gibi bir misyon biçen bir çevrenin, bu misyonu hayata geçirecek güce de sahip olması durumunda ciddi bir tehlikeden söz edilebilir.

Toplumsal hayatı kendi değerleri doğrultusunda şekillendirmek isteyen ve bunu yapabilecek güce de sahip olan çevreler dendiğinde ilk akla gelen tipik örnek, devlet politikalarının belirlenmesinde ordunun yetki sahibi olması talebinde olan ordulardır. Militer zihniyetin askerlerin küçük dünyası durumunda olan 'kışla'nın sınırları dışına taşırılarak sosyal ve politik alana hakim kılınması isteği, militarist zihniyetin temelini oluşturur. Bu zihniyetin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için de, kışlanın insanları ne türden bir kişisel evrenin içerisine soktuğu konusunun incelenmesi gerekiyor.


Militarizmin Genel Yapısı

Aynılaşmanın, entegralizmin, otoriteryenizmin ve hepsinden önemlisi, disiplinin en uç noktada olduğu rejimin neden militarizm olduğu sorusunun yanıtı, ancak ve ancak ordunun varlık sebebi göz önüne alınırsa doğru bir şekilde verilebilir.

Ordular yıkım amaçlı kurulurlar. Burada amaç, ya sıcak savaş esnasında bir düşmanı ortadan kaldırmak, ya da potansiyel bir düşmana, onu ortadan kaldırmaya muktedir olduğunu hissettirmek ve göstermektir (power projection). Bir ordunun bu amacına ulaşabilmesi adına en belirleyici özelliği, etkin bir şekilde insan kullanabilme kabiliyetidir – ki bu da, çok sayıdaki düşük rütbelinin, az sayıdaki üst rütbeli tarafından ve bu az sayıdaki üst rütbelilerin de çok az sayıdaki askeri idareciler tarafından organize edilebilmesi suretiyle bir ordunun bütün alt kademeleriyle birlikte yekvücut kılınabilme kabiliyetine karşılık gelir. Böylelikle, sureten yığınlardan oluşan bir ordu, tek bir beden haline gelmiş olur. Buradan hareketle, birbiriyle savaşmakta olan iki ordu, stratejik boyutta, birbirleriyle dövüşen iki farklı şahıs olarak da düşünülebilir. Bu durumu mümkün (ve etkin) kılan unsur, üste itaattir.1 Bir boksörün rakibine darbe indirmeden önce yumruğunun fikrini sormakla vakit kaybetmemesi, yumruğun beyinden gelen emri (onca hücrenin ölecek olmasına rağmen) mutlak itaatle yerine getirmesi ve nihayet hücrelerin de tamamiyle edilgen davranarak itiraz göstermeden ölmeleri, bu duruma benzer.

Bu noktada asıl dikkat edilmesi gereken konu, yapısı gereği bir diğerinden farklı olan insanları (1) yekvücut kılmanın, (2) eylem planının ne olduğunu dahi sorgulamadan (ve hatta bilmeden) kendileri adına alınan kararlara koşulsuz itaat etmelerini sağlamanın ve hepsinden önemlisi, (3) kollektif varlığın sıhhati adına ölmeye ikna etmenin nasıl mümkün olabileceğidir.

Tektipleştirme birinci, itaate şartlandırma da ikinci problemin çözümü için şarttır. Endoktrinasyon ise, her üç problemin çözümü için de gereklidir.

Tektipleştirme (Konformizm): Tektipleştirme, küçük ya da büyük bir grup içerisinde yer alan insanların mümkün olduğunca birbirlerine benzetilerek aynılaştırılmaları anlamına gelir. Tektipleştirmenin gerçekleştirilmesindeki amaç, aynılaştırılan insanların benzer durumlarda benzer tepkileri verecek ve dolayısıyla kullanılmaya müsait hale gelecek olmalarıdır. Her askerin (sözgelimi) aynı şekilde giyinmesi, aynı anda yemek yemesi, aynı anda uyuması, saçını aynı şekilde kestirmesi, hatta traş bıçağından havlusuna kadar dolabındaki bütün eşyaları aynı şekilde düzenlemesi, piyonlaştırma ve daha kolayca yönetebilme adına gerek şarttır. Yeter şarta ulaşabilmek için ise, her askerin aynı şartlandırma merkezli eğitime tabi tutulması ve bunun sonucunda, (sözgelimi) koşması, sürünmesi ya da ateş etmesi emredildiğinde, kendisine söyleneni, kendisine öğretilen basamakları takip ederek ve kendisinden beklendiği şekilde yerine getirmesi, bir başka deyişle, aynı işi dahi kendisi için önceden belirlenenden farklı bir yöntemle yapmayı düşünmeyecek duruma gelmiş olması gerekir.

İtaate şartlandırma: İtaate şartlandırma, saygı, sevgi, sorumluluk ve korku gibi hislerin tesir altına alınarak kurumsal kültürün astların zihinlerinde hakim kılınmasıyla mümkün olur. Kurumsal kültür, yine eğitim sürecinde telkin edilecektir. Ancak üstlerin alacağı kararların sorgulanmasını engellemek adına düşük rütbelilere sadece ama sadece operasyonel seviyede eğitim verilmesi, taktik ya da stratejik seviyede hiçbir eğitim almamış olmalarının sağlanması esastır. Bu şekilde eğitilen bir asker, karşılaştığı bütün olayların sadece operasyonel boyutunu düşünecek, ama yaptığı işlerin hangi taktik ya da stratejiye hizmet ettiğini bilmek bir yana, böyle bir sorgulama yapmak aklına dahi gelmeyecektir.

Unutulmaması gerekir ki, savunma, ileri derecede uzmanlık gerektiren bir sanattır. pek çok askeri uygulama ancak kendi bütünselliği içerisinde anlam kazanır ve kendi mantığı dışında değerlendirildiğinde pek bir mana ifade etmez. Örneğin, toplumun farklı kesimlerinin birbirleriyle uzlaşı gayreti içerisinde olmaları ve bu tür çabaları bir değer olarak benimseyen bir kültür inşa etmeleri her ne kadar sivil hayatın huzuru için kaçınılmaz olsa da, böyle bir şey militer zihniyet içerisinde anlamsız ve hatta tehlikelidir. Zira bu türden bir çokseslilik ve münazara ortamı, üstlerin emirlerinin tartışılabilir ve geliştirilebilir olduğu düşüncesini doğuracağından, düşük rütbeli askerlerin itaat ve manipülasyonunu son derece zorlaştıracak ve ordunun monolitik yapısını tehlikeye atacaktır. Bir komutanın, karşılarında gördükleri tepeyi nasıl ele geçirecekleri konusunu oturup askerleriyle tartışması ya da kararı onların oyuna sunması düşünülemez. Komutan, konuyu doğal olarak kendi kurmaylarıyla değerlendirecek ve son kararı vererek uygulamaya geçeçektir. Alınan karar yanlış bile olsa, ya da daha doğru bir karar almak mümkün de olsa, esas olan, kararın tartışılması değil, uygulanmasıdır. Zira fikir ayrılığı, hemen her zaman en kötü karardan daha kötü sonuçlar doğuracaktır. Bu noktada rütbesiz askerlere düşen, bu karar alma sürecinde katılmak değil, alınan kararları kendilerinden istenilen şekilde yerine getirmektir.

Endoktrinasyon: Militer kurumsal kültürün ayakta tutulabilmesi ve müstakbel ordu mensuplarına etkin bir şekilde telkin edilebilmesi için, rasyonel olmaktan ziyade duygusal temellere dayanan bir eğitim felsefesinin yürürlükte olması gereklidir. Karakter yapısı ve zeka seviyesinden bağımsız olarak her insanın aynı şekilde yetiştirilmesi amaçlandığından, soyutlama ya da eleştirel düşünme üzerinde durulmayıp, objektif değer algısı içermeyen bir düşünce yapısının benimsetilmesine gayret edilir. Proseslenmiş hazır yargıların aktarılmasına dayalı olan bu süreçte, ağırlıklı olarak belli sembollerin kutsanması üzerinde durulur.

Bu eğitim ile aşılanan zihniyetin sürdürülebilir kılabilmesi için kışla ortamının kendine has örflerinin azami disiplinle sürekli canlı tutulması gerekir. Eğitim süreci boyunca aşılanan proseslenmiş hazır yargıların (ya da ezberlerin) tekrarlarından ve yüceliği telkin edilen sembollerin kutsanmasından ibaret olan bu ritüeller, milliyetçi ideolojinin neredeyse bütün şoven öğelerini içerir. Söz konusu militer milliyetçi düşünce yapısı içerisindeki şovenizmin dozuna bağlı olarak da, insan merkezli evrensel bir algıya ya da empati arayışına yer kalmaz. Kışlanın küçük dünyasının askerin kişisel evrenine dönüşmesi böylelikle sağlanmış olur. Bu kişinin dünyasında (yani içine girdiği kapsülde) artık üniformalar, marşlar, bayraklar, rütbeler, anıtlar ve milli kahramanlar vardır. Bu şartlar altında, başarının ölçüsü de, bu sembollere sadakatin derecesi ile doğrudan ilişkilidir.

Bütün bunların otoritenin varlığının her an hissedildiği ve ileri derecede bir disiplinin uygulandığı bir ortamda gerçekleşiyor olduğu hatırlanacak olursa, Milgram, Zimbardo ve Asch deneylerinde gözlemlenen insani zaafların kışla şartlarında en ileri seviyelerde geçerli olduğunu ve düşmanın dehümanizasyonundan ölümün kutsanmasına dek pek çok konuda insan davranışlarının etki altına alındığını söylenebilir. Böyle bir militarist endoktrinasyon sürecinden geçen bir asker, benliğini yitirerek kollektif varlığın bir parçası haline gelmiş olduğundan, özgür düşünebilme ve karar alabilme yeteneğinden önemli ölçüde soyutlanmıştır. Artık komutlarla hareket eden (ya da ettirilen) bir emir kulu durumundadır. Albert Einstein, 'Benim Gözümden Dünya' adlı denemesinde, bu duruma getirilmiş bir asker hakkındaki düşüncelerini şöyle ifade eder:

'Hayvan sürüsü tabiatının su yüzüne çıkmış en kötü örneği olan militarist sistemden tiksiniyorum. Bir bandonun nağmeleriyle uygun adım marş yürüyüşü yapan bir insanın bundan memnuniyet duyabilmesi, onu küçümsemem için yeterlidir. Tek ihtiyacı olan belkemiği iken, o büyük beyni ona yanlışlıkla verilmiş. Medeniyetin bu hastalıklı noktası, mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ortadan kaldırılmalı. İntizamla gelen kahramanlık, hissiz şiddet ve vatanseverlik adı altında yapılan bütün ölümcül saçmalıklardan nasıl da nefret ediyorum!'


Militarizm ve Siyaset

Militarist bir zihniyete sahip olan insanların, bu türden örflerini kendi kapsüllerinin, yani kışlanın dışına çıkararak sivil alana da hakim kılmaları durumunda, sosyal, politik ve ekonomik alanlardaki uygulamaların yukarıdaki örneklerin farklı yansımalarıyla şekillenmesi kaçınılmaz olur.

Varlık algıları dost/düşman anlayışı ekseninde şekillenen militaristler, sosyal, politik ve ekonomik alanları da doğal olarak bir savaş meydanı olarak görürler. Bu nedenle de, bu alanlarda içte birliğin sağlanması, aykırı seslere müsamaha gösterilmemesi esastır. Sosyal alanda birliğin sağlanabilmesi için, milliyetçiliği ve ona ait sembolleri kutsayan düşüncenin sivillere de telkin edilmesine çalışılır. Politik alanda birlik, muhalefetin susturulması ve herkesin askerin (ya da onun vesayetindeki liderlerin) otoritesine itaat etmesini öngören devletçi bir ideolojinin hakim kılınmasıyla gerçekleştirilir. Buna karşı çıkmaya cesaret edenlerin milli birliği bozmakla itham edilerek iç düşman ya da vatan haini ilan edilmeleri olağanlaşır. Ekonomik alanda birlik ise, serbest piyasanın ve rekabet şartlarının ortadan kaldırılarak (grev ve lokavt gibi hakların da söz konusu olmadığı) sosyoekonomik bir dayanışmacılığın (solidarizm) hakim kılınmasıyla gerçekleştirilir. Bütün bu uygulamalarda, birey değil, vatandaş esas alınır. Herkesin kendisi için çizilen ideal vatandaş profili doğrultusunda törpülenerek tektipleştilmesi ve bu şekilde disipline edilen şahısların benliklerini yitirerek birer kollektif varlık haline getirilmesi sözü edilen birliğin bekası adına şarttır. Bir başka deyişle, kollektivizm, bu genel resmi kuşatan bir ön koşuldur.

Bütün bunlar, ülkeyi (kara, hava, deniz gibi) farklı kuvvetlerden ibaret gören ve birliği sağlama adına sadece ekonomik kurumları değil, halkı dahi korporasyonlar şeklinde örgütleme ihtiyacı hisseden bir anlayışın sonucudur. Bilgi ve iletişimin sıkı kontrol altında olduğu böyle bir ortamda devlet, gerek iç, gerekse dış politikada nisbeten çok daha fazla sırra sahip olacak, dahası, idarecilerin halka hesap vermesi söz konusu olmayıp, halktan idarecilere itaat etmeleri beklenecektir. Kendi anlayışını kışlanın küçük dünyasının dışına taşırmakla işe başlayan militarizm, böylelikle ülkenin tamamını bir kışla haline getirmiş olacaktır.



1 Bir ordunun kullandığı silahların ilkelliği ile astın üstüne itaate mecburiyet derecesi arasıda doğrudan ilişki vardır. Bir ordu ne kadar ilkel silahlar kullanıyor ya da ne kadar ilkel savunma stratejileri izliyorsa, şartsız itaat de o denli gerekli olur. Çünkü ilkel yapı, teknolojiden ziyade insan kullanarak savunma yapmayı gerektirir ve bu da, kalabalık bir orduyu zorunlu kılar. Kalabalıklaşma da, hem seviyesiz yığınlardan oluşan bir orduyu netice verir, hem iletişimi zorlaştırır, hem de iletişimin kalitesini düşürür. İleri teknoloji kullanabilen küçük (ama çok daha etkin) ordularda ise, astın üstüne karşı haklarının daha fazla olmasının genel işleyişe zarar vermesi bir yana, (daha etkin ve seviyeli geri besleme (feedback) mekanizmalari nedeniyle) kurumsal politikaların belirlenme sürecine katkıda bulunulur.

| Yorumlar (2)

Okuyucu Yorumları (2)

Nazım Hikmet diyordu ki:
"Sen yanmasan,
Ben yanmasam,
Biz yanmasak,
Nasil cikar karanliklar aydinliga?"

Bir turlu anlayamiyordum karanliklarin aydinliga cikmak icin birseyler yakmak gerektigini. Hem de yakit malzemesi benzin, gaz veya odun-komur degil "insan" olmaliydi.

Kurbanlar verildi aydinlik icin ama aydinlik gelmedi. Ne yazik ki hava daha da karardi. 12 Eylul'de insanlar evlerinden goturuldu, iskenceler gordu. Cok yananlar oldu yine ama yine aydinliga cikilmadi nedense.

Sonra askerler Kemalist bir refleksle demokrasiye donus karari aldilar. Tabii ki bir onceki oylamada Kenan Evren hem anayasayi hem de kendini oylatarak kendi yerini garantiledi. Arkadaslarini da MGK yaparak onlari da 7 senelik garanti maasa baglatti. Oy pusulalari cok komikti secimlerde. Hayir pusulasi kipkirmiziydi ve ince zarfin icine konunca salondaki herkes sizin hayir oyu verdiginizi goruyordu. Kapida askerlerin bekledigi oylamada dogal olarak %90 lar seviyesinde evet cikti.

Asker kendi yalanina kendi inandi ve arkasinda %90lik halk destegi var sandi. Emekli asker Turgut Sunalp yonetimindeki MDP Ozal'in ANAP i karsisinda buyuk bir husrana ugrayarak tarihte kayboldu.

Insanlar her ne kadar sivil bir devrim olarak ANAP'i basa getirseler de askerin-polisin baskisinda yasamaktan cok etkilendiler. Kenan Evren her gece bir sekilde evimize girdi yillar boyu. Insanlar sacma sapan nutuklari dinleye dinleye dusunme, karar verme yetilerini unutup gittiler.

Gercekten 70'li yillar sokakta bombalarin atildigi, kardesin kardesi vurdugu felaket donemlerdi. Bir seyler yapilmaliydi durdurmak icin. Ama insanlar cok buyuk bir yanlisa dustuler bu noktada. Yapilan iskenceleri gayet dogal karsiladilar. Kurunun yaninda yas da yanmaliydi onlara gore.

Bayramlar ornegin insanlarin sevindigi, heyecanlandigi seyler olmaliydi. Her bayramda ogrenciler asker gibi uygun adimla sehir meydaninda toplanir. Sanki ayni tornadan bir takim birlik beraberlik nutuklari atilir. Marslar soylenir, yine uygun adim evlere dagilinirdi. Cogu insanda Cumhuriyet Bayrami ile Ataturk'un olum yildonumu arasinda bir fark oldugu kavram farki bile kaybolmustu diyebilirim. 10 Kasim torenine giderken "bu gun ne bayramiydi" diye soranlara cok rastlamisimdir ogrencilik hayatim boyunca.

Televizyonda militarizm hic bitmezdi. Esmeray'dan "Gel Tezkere" arkasindan Ersen ve Dadaslar'dan "Aman Tertip Can Tertip" sonra da Muserref Tezcan'dan "Turkiyem Turkiyem Cennetim"i dinlerdiniz. Sadece asker onayli muzik dinleyebilirdiniz radyo ve televizyondan.

Uzun sozun kisasi, yillar suren uygulamalarla militarizm insanlarin kanlarina islendi. Gazetelerdeki mansetlere bakin anlarsiniz.
"Gokhan bombaladi"
"Fuze gibi sut"
"..... ates puskurdu" gibi.

"Her Turk Asker Dogar" diye bir slogan vardir. Asker dogmadigima emin olduktan sonra duz mantik geregi Turk olmadigimi dusunmustum. "Ne Mutlu Turkum Diyene" demek beni rahatsiz edince de iyice emin olmustum Turk olmadigimdan. Yapilacak tek sey anneme sutcunun nereli oldugunu sormak kaliyordu bu durumda.

Askerligimi bir hazirlama okulunda yaptim. Astsubay yetistiren bir okul. Ogretmenlerin tamami subay. O zamanlar fazla bilgisayar bilen olmadigindan beni ve birkac arkadasi da ogretmen subaylara yardim etmek uzere gorevlendirdiler. Ders programlarini hazirliyoruz, basari grafikleri ciziyoruz, sunumlar hazirliyoruz falan. Baktilar ben grafiklerde oldukca basariliyim, bana cesitli formatlarda basari grafikleri cizdiriyorlar, bunlar bir odaya asiliyordu. Duvarlar hep grafikle dolu oldugu icin karsilastirma sansi falan oluyordu tabii. Bir keresinde bir hafta kadar calisip bir duvari doldurdum. Cok da guzel oldu, renkli grafikler tam degerlendirme yapmak icin kolayca secilecek sekilde hazirlandi. Hazirlarken dikkat ettigim sey renklerin zit renkler olmasiydi ki kontrast artsin, izlenirlik kolaylassin. Ama dikkat etmedigim bir sey varmis onu ogrendim.

Okul komutani (albay) denetlemeye gelmeden once kisim sefi (yuzbasi) denetledi grafikleri. Ertesi gun albay gelecek bakacak grafiklere. Telasla odadan cikti, beni yanina cagirdi. Dedi ki: "Bu renkler ne oglum?". Megerse kirmizi, sari ve yesili yanyana kullanmisim bazi grafiklerde tesadufen. Okul komutani bunlari gorurse askerligimiz bitmezmis. Mecburen tum grafikleri sabaha kadar oturup degistirdik. Yoksa terorist damgasi bile yiyebilirdik.

Askerin varliginin gerekliligi tartisilabilir. Ama gelinen nokta iyi bir nokta degildir. Askerlikle ilgili sozlerinde Albert Einstein'e yuzde yuz katiliyorum.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca