October 16, 2007
Endoktrinasyon (7): Asch Deneyi
İnsanların kuşatıcı ve objektif bir dünya/varlık algısına erişmeye gayet etmek yerine kendilerini dar bir çevre içerisine hapsetmeye yönelten sebeplerin hemen hepsi bir şekilde endoktrinasyon merkezli konulara bağlanabilir. Milgram ve Zimbardo deneyleri doğrudan insan davranışlarına odaklanıyor olduğundan, bu deneyler bünyesinde yapılan gözlemlerin farklı yönlerini ele alarak, bireylerin varlık algılarının şekillenişine ışık tutma adına farklı değerlendirmeler yapmak fazlasıyla mümkün. Ancak bu deneylerde özellikle 'otorite' ve 'çevre' vurgusunun güçlü olduğu söylenebilir.

Belli şartlar yerine getirildiğinde (çoğu zaman) ne denli eğitimli olduklarından da bağımsız olarak insanların düşüncelerinin ne denli kolay bir şekilde etki altına alınabileceğini gösteren bir diğer çalışma da, Sorokin ve Boldyreff deneyi olabilir.
Amerikan sosyologları Pitirim A. Sorokin ve J.W. Boldyreff, binin üzerinde lise ve üniversite öğrencisine ard arda iki kez Brahms'ın Birinci Senfonisi'ni dinlettiler. Öğrencilere dinletilen iki kayıt arasında hiçbir fark yoktu. Ancak deneyde, birinci dinletiden hemen önce senfoninin sunumunu yapan bir uzman, ilk senfoninin güzellik, duygusallık ve teknik kalite açısından ikinciye göre çok daha üstün olduğunu söyledi. İkinci dinletiden önce yapılan sunumda ise, dinleyicilere, birazdan dinleyecekleri senfoninin olsa olsa tanınmış bir şaheserin abartılmış bir taklidi olabileceği bilgisi verildi. Dinletilerin ardından, öğrencilerin sadece %4'ü iki farklı çalışma dinlediklerini kabul etmedi. %60'lık bir kesim ilk senfoniyi, ikinciden üstün bulduklarını belirtirken, %21'e tekabül eden diğer bir geniş kitle ise kararsız kaldı.1
Sorokin ve Boldyreff Deneyi ile ulaşılan sonuçların, Milgram ve Zimbardo deneylerinde elde edilen bulgularla aynı doğrultuda olduğu, insanların belli bir alandaki uzmanlığı ya da otoritesi genel kabul görmüş olan birinin yargılarını sorgulamaktan kaçındığı söylenebilir. Bu deneyle bir kez daha teyit edilen 'otorite' ve 'çevre' etkileri sonucunda, her toplumun, özellikle yer ve zamana bağlı olarak, kendi insan tipini ürettiği sonucuna da varmak mümkün. Ancak bu türden süreçlerin başka bileşenleri de yok değil.
Asch Deneyi
Amerikalı psikoloji profesörü Solomon Asch, Milgram ve Zimbardo deneylerinden çok önce, 1950'li yıllarda gerçekleştirdiği bir dizi deney ile, insanların çoğunluğa uyum gösterme adına kendi doğru bildiklerinden ne derece taviz vereceklerini ölçmek istedi. Sonuçlarının Profesör Asch'i dahi şaşırttığı bu deneyler, takip eden yıllarda Stanley Milgram'a da ilham kaynağı olacaktı.
Asch Deneyi'nde, deneklere 'göz muayenesi'ne alınacakları söylenmiş ve kendilerine iki karttan oluşan bir test uygulanmıştı. Kartlardan birincisinde, tek bir kalın çizgi bulunuyordu. Deneklerin yapması gereken, ikinci karttaki üç kalın çizgiden hangisinin birinci karttaki çizgi ile aynı uzunlukta olduğunu bulmaktı. Son derece basit olan bu deney sorusu, aynı oda içerisinde yan yana oturan ve genellikle 8 ila 10 kişiden oluşan gruplara aynı anda soruluyor, her kart ikilisinin gösterilmesinin ardından deneklerden sırayla sesli olarak yanıt vermeleri isteniyordu.
Ancak gerçekte, Asch Deneyi'nde yer alan her denek grubunda, deneklerin biri dışındaki herkes deney ekibindendi ve dolayısıyla ortada aslında sadece tek bir denek vardı. Deney başladığında deney ekibindeki sözde denekler, (önceden planlandığı şekilde) ilk birkaç soruya doğru yanıt veriyor, ancak takip eden sorularda hep birlikte aynı yanlış cevabı vermeye başlıyorlardı. Böylelikle, herkesin aynı yanlış cevabı verdiği durumlarda, deneklerin ne kadarının sıra kendilerine geldiğinde gözleri önündeki gerçeği dile getirmeyip çoğunluğa uyum gösterecekleri ölçülmek isteniyordu.
Asch Deneyi'nin Sonuçları
Deneklerin %74'ü, gerçekleştirilen deneylerde en az bir kez çoğunluğa uyarak yanlış cevap vermeyi tercih ederken, %28'i ise, deneylerin yarıdan fazlasında yanlış cevaba iştirak etti. Deneklerin önemli bir yüzdesi, sadece ve sadece çoğunluk tersi istikamette görüş belirttiği için, net bir şekilde gördükleri bir gerçeği inkar yoluna gitmişlerdi.
Profesör Asch, çeşitli kontrol deneyleriyle bu durumun nedenlerini analiz etmek istedi. Bu deneylerden birinde, gruba 'doğru yanıt veren' bir kişi daha dahil edildi. Kendisinden önce sadece bir kişinin çoğunluktan ayrıldığını gören denekler, çok büyük bir çoğunlukla (%95) doğru yanıt vermeye başladılar. Bu durum, çoğunluğun otoritesinin tek bir kişiyle dahi kırılabileceği yönünde ipuçları vermekteydi. Zira bu sonuçlara göre, çevreye uyum eğilimininde belirleyici olan unsurlardan birinin de, insanın tek başına karar alıp uygulama konusundaki yetersizliği olduğu ortaya çıkıyordu. Şöyle ki, insan, belli konularda tavrını ortaya koyabilme adına rol modellerine ihtiyaç duymakta, küçük de olsa belli bir muhalif grup oluşmadan kendi başına doğru bildiklerini uygulamakta zorlanmaktaydı.
Bir diğer kontrol deneyinde ise, denekten 'geç geldiği için' yanıtlarını yazılı olarak vermesi istendi. Diğerlerinin aksine sesli yanıt vermeyen ve dolayısıyla herkesin içinde farklı bir yanıt vermek zorunda kalmayacak olan deneklerde çoğunluğa uyma eğilimi %66 oranında azaldı.
Profesör Asch, bu sonuçlar karşısında, topluma hakim olan çoğunluğa uyma eğiliminin, zeki ve iyi niyetli insanlara beyaza siyah dedirtecek kadar güçlü olduğunu söyledi. Asch'a göre, bu durum, eğitim sistemi ve de topluma hakim değerler adına kaygı verici nitelikteydi.2
Berns Deneyi
Asch Deneyi, sosyal ve politik alandaki gelişmeleri açıklayabilme adına yeni ve önemli bir açılım sunduğundan, sosyal psikoloji merkezli çalışmalarda giderek daha fazla referans verilir oldu. Ancak 2005 yılında Emory Üniversitesi'nde Dr. Gregory Berns'ün yönetiminde gerçekleştirilen ve Asch Deneyi'ni farklı bir açıdan tekrarlayan çalışma, çoğunluğa uyum gösterme konusunda yeni sonuçlar ortaya koydu.
Berns Deneyi'nin ayırt edici özelliği, teknolojiye de yer veren ilginç tasarımıydı. Deneyde, deneklere birbirine benzer iki şeklin farklı açılardan görüntüleri gösterilecek ve kendilerinden, üç boyutlu düşünmek suretiyle bu iki şeklin aynı olup olmadığını belirlemeleri istenecekti. Tıpkı Asch Deneyi'nde olduğu gibi, burada da aslında sadece tek bir denek vardı. Diğer denekler, deney ekibindendi.

Berns Deneyi'nde, denekler bilgisayar başında olacak, asıl denekten ise (muhtemelen kendisine tek cihaz olduğu söylenilerek) anlık beyin fotoğrafları çekebilen M.R.I. cihazına bağlanması istenecekti. Zira Berns Deneyi, sadece çoğunluğa uyma oranını değil, insan beyninin bu gibi durumlarda ne gibi bir muhakeme süreci yaşadığını ölçme amacıyla tasarlanmıştı.
Şöyle ki, eğer çoğunluğa uyum gösterme, kişinin doğru ile yanlışı ayırt edebiliyor olmasına rağmen çoğunluktan çekinmesinden ötürü bilinçli olarak aldığı bir karar ise, bu durumda, beynin planlama, çelişki ve üst düzey zihinsel aktiviteler ile ilgilenen ön kısmında faaliyetler gözlenecekti. Ancak araştırmacılar, çoğunluğun bir objeyi belli bir şekilde algılaması durumunda, beynin de kendini kandırarak söz konusu objeyi aynı şekilde algılamaya başladığından şüpheleniyorlardı! Bu nedenle de, araştırmacıların asıl test etmek istedikleri nokta, çoğunluğa uymanın bizzat algının değişmesinden kaynaklanıyor olup olmadığıydı. Zira böyle bir durum söz konusu ise, beynin ön kısmında değil, görsellik ve üç boyut algısının gerçekleştiği arka kısmında faaliyetler gözlenecekti.
Deney sonuçları incelendiğinde, deneklerin yanlış cevaplarda çoğunluğa uyma oranının %41 olduğu görüldü. Asch Deneyi'nin sonuçlarını teyit eden bu orandan daha da dikkat çekici olan diğer sonuç ise, denekleri çoğunluğa uymaya ya da uymamaya iten beyin faaliyetleriydi. Zira çoğunluk yanlış bir cevap üzerinde uzlaştığında onlara uyum göstermeyi tercih eden deneklerin beyinlerinin arka kısmında faaliyet gözleniyor, bilinçli karar alma merkezlerinde herhangi bir aktiviteye rastlanmıyordu. Diğer yandan, çoğunluğun kararının aksi yönünde yanıtlar veren deneklerde ise görsellik değil, çelişki ve zihinsel aktivite merkezleri faaliyet halinde oluyordu. Bir başka deyişle, önlerindeki resmi kendileri dışında herkesin farklı bir şekilde gördüğünü düşünmeye başlayan insanlar, çoğunluya uyma eğilimi gösterdiklerinde, söz konusu resmi gerçekte olduğundan farklı bir şekilde görmeye başlıyorlardı.
Son derece çarpıcı olan deney sonuçlarını, The New York Times gazetesi, 'Başkalarının Söyledikleri Sizin Gördüklerinizi Değiştirebilir' başlığıyla haber yaptı. Dr. Gregory Berns ve araştırma ekibinin Biological Psychiatry adlı akademik dergide yayınlanan makalesinde3 yer alan deney sonuçlarının aktarıldığı haberde, Dr. Berns'ün bu sonuçların gerçek hayata uygulanmasıyla ilgili değerlendirmelerine de yer verildi.4 Dr. Berns, seçimler ya da jüri yargılamaları da dahil olmak üzere toplumsal hayatın pek çok alanında birey ile grup arasındaki uyuşmazlıkların 'çoğunluğun hakimiyeti' (rule of the majority) yöntemiyle çözülmesinin genel kabul gördüğünü, bu genel kabulün ardında ise, çoğunluğun tek bir insanın muhakemesini değil, insanların kollektif bilgeliğini yansıtıyor olduğu düşüncesinin bulunduğunu söylüyordu. Dr. Berns, buradan hareketle, eğer başka insanların görüşleri, bir insanın dış dünyayı algılayış şeklini değiştiriyorsa, o zaman daha baştan gerçekliğin kendisine şüpheyle yaklaşmak gerektiği ve bu problemden çıkış yolu bulunmadığı sonucuna varıyordu.
İnsanlar Neden Çoğunluğa Uyma Eğilimindeler?
Stanley Milgram, insanların neden kendi gözlem ve düşünceleri yerine, çoğunluğun normlarına uyma ihtiyacı duydukları konusunda çeşitli değerlendirmelerde bulunuyor. İnsanlara daha çok küçük yaşlardan itibaren itaatkar olmalarının telkin edildiğini ifade eden Milgram, aile ortamından kitlesel eğitime, ardından da sosyal çevreden çalışma ortamına kadar hayatın her noktasında itaatin esas olduğunu söylüyor. İtaatin, iyi notlar, ayrıcalıklar ve terfi gibi mükafatları netice verdiğini, ancak otoriteyle fazlasıyla içli dışlı bir hayatı da beraberinde getirdiği konusuna dikkat çekiyor Milgram. Milgram'a göre, bütün bunlar nedeniyle insanlar hayatları boyunca hep işleri çekip çeviren bir otorite figürü beklentisi içerisinde oluyorlar. Böyle bir zihniyetin hakim hale gelmiş olması nedeniyle de, herhangi bir otorite sahibinin etkili olabilme adına güç kullanması dahi gerekmeyip, sadece kendisini tanıtması yeterli oluyor.5
Kişinin otoriteye (ya da bir otorite figürüne) karşı gelmesinin, oturaklaşmış sosyal yapıyı karşısına alması anlamına geleceğini de ifade eden Milgram, bu durumun ortaya çıkaracağı sıkıntıyla çoğu insanın baş edemeyeceğini ve bu nedenle, çok daha sorunsuz olan itaati seçeceğini söylüyor.6
Bütün bunlar, insanın ürkek ve dolayısıyla sindirilmeye müsait bir yapıya sahip olduğu anlamına geliyor. Milgram ve Zimbardo deneylerinde olduğu gibi, farklı türden bir sosyal yapılanma içerisine dahil olan insanların, kısa bir süre içerisinde o çevre tarafından tüketilip, yeniden üretilebiliyor, sonuç itibariyle de, önceden ihtimal dahi vermeyecekleri şeyleri düşünüp uygulayabilir hale gelebiliyor olmalarını mümkün kılan da zaten bu.
Kişi, kendi doğrularını bulma ve hayatını o doğruların ışığında sürdürme gayretinden yoksun olduğu ölçüde başkalarını taklit etme eğilimi içerisinde girdiğinden, çoğunluğa uyum gösterme ve genel kabul görmüş davranış biçimlerini esas alma gibi eğilimler temelde iki sonucu doğuruyor:
1- Bu tür insanlardan müteşekkil bir toplum içerisinde bulunan ve kendi hayatlarına sahip çıkmaktan aciz olan kimseler, kendileri ile aynı durumda olan başkalarına bakarak yollarını bulmaya çalışıyorlar. Sadece körlerin bulunduğu bir otobüste oy birliğiyle yol tayinine çalışılmasına benzeyen bu durumun sonucunda ortaya çıkan normlar, son derece kaba bir 'hayatta kalma' dürtüsünün tesiri altında kutsanabiliyor.
2- Kendi değer yargılarına sahip olmayan kimseler, muhkem bir varlık algısından da yoksun olduklarından, başkalarından (ya da içerisine girdikleri yeni çevrelerden) çok daha kolay etkilenebiliyor ve kendileri gibi olan diğer insanlarla birlikte yığın halinde kolaylıkla kullanılabiliyorlar.
1 Winn, Denise. [1983] 2000. The Manipulated Mind: Brainwashing, Conditioning and Indoctrination. Cambridge, Massachusetts: Malor Books. 109.
2 Asch Deneyi'ne ait video kayıtları You Tube'dan izlenebilir.
3 Berns, Gregory S. et al. "Neurobiological Correlates of Social Conformity Independence During Mental Rotation" Biological Psychiatry 2005(58):245-253.
4 Sandra Blakeslee, "What Other People Say May Change What You See," The New York Times, 28 June 2005.
5 Winn 107.
6 Winn 107-108.
Okuyucu Yorumları (16)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Bu tur sosyolojik olgular deneylerin bilimsel suzgecinden gecmeden, toplumlarin tarihsel suzgecinden gecerek toplumda bazen isimlendiriliyor bile. Suru psikolojisi diye adlandirilan sey aslinda bu deneyin sonuclariyla tutarli.
Milgram'in sonucu tam yerinde. Itaatkar olmak endoktrine ediliyor. Burada bir atasozunu hatirlatayim: "Suruden ayrilani kurt kapar"
Bireyselligin on planda oldugu Amerikan toplumunda boyle sonuclar alindigina gore ayni deneyi cesitli toplumlara uygularsak saniyorum farkli sonuclar aliriz.
Ben gunumuzde yasadigimiz endoktrinasyon etkilerini, bir onceki yuzyilin diktatorler caginindaki ana depremlerin artci sarsintilari olarak goruyorum.
Olayin can alici noktasini Berns koymus. Insanlar bir konuda karar verirken eger konu kendilerini tehdit ediyorsa (an azindan tehdit ihtimali varsa) bilincli bir sekilde tehditden kacinmak icin gercege aykiri kararlar veriyor olsalardi sorun yoktu. Tehdit kisiyi kendisi bile farkinda olmadan verdigi kararin gerceklige dayali olarak verdigine inandiriyor ya, iste muthis olan sey bu. Inanilmaz bir sey bu, ve insan denilen mahlugu fena halde zayif kilan bir sey. Aman Allah'im!!
Bu deneyler; insanoğlunun sahih bir kaynağın dışında bir yönlendirme ile ne denli yanlış tutumlar içerisine girebileceğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Öyleyse sahih bir kaynak tarafından sevk ve idare olunmaları büyük bir zarurettir. Bu da insanı hayatı ve kainatı yaratan, bunlar arasındaki ilişkiyi tanzim eden yaratıcımızdan alınmalı ve hayata aksettirilmelidir. Aksi bir yol asla insanı düze çıkaramaz.
Bu deneyler bize bir seyler anlatmaktadir gercekten de, ama bundan tanrisal anlamda sonuclar cikarmak da ayri bir yetenek olsa gerek. Hele son cumle? Oyle olmazsa yurumez demek ne kadar kuvvetli bir tez?
Eşyayı ve hadiseleri, herkes hayata baktığı gibi algılar. Ben bir müslüman olarak bu deneylerde Allah'ın bir ayetini daha müşahade ettim sadece. Yani bu bir tez değil. İnsanın ne kadar aciz bir varlık olduğunu ve kendisini yaratanın kılavuzluğuna ne denli ihtiyacı olduğunu müşahade ettim bu deneylerde...
Ve insanın felahı (kurtuluşu) için Allah'ın göstermiş olduğundan başka yol olmadığına dair bir kaç ayet;
Nûr 51
(Medenî 102) Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: 'İşittik ve itaat ettik' demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.
Nisâ 105
(Medenî 92) Şüphesiz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) Hainlerin savunucusu olma.
Nûr 48
(Medenî 102) Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulüne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz çevirir.
Nûr 51
(Medenî 102) Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: 'İşittik ve itaat ettik' demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.
Ahzâb 36
(Medenî 90) Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.
"Aksi bir yol insani duzene cikarmaz": Bu bir onermedir. Ayni zamanda bir tezdir. Tez demek inandiginiz bir konuyu deklare etmek ve bunu ifade ve ispat niyeti tasiyan onermedir. Bunun tez olup olmadigi tartismasini cok yapmayacagim ama cumlenizi alip, sonra da internetten herhangi bir tez tanimiyla karsilastirin bunun bir tez cumlesi oldugunu goreceksiniz.
Bu tezi mutlak gercek kabul edip etmemek inanc isidir. Inancla kimsenin bir sorunu olmamali. Herkes tabii ki istedigi seye inanmali (veya inanmama hakkina sahip olmali). Bu belki de inanc ve mantigin birbiriyle ayrildigi nokta. Bu cumleyle inanmak mantiksizliktir demiyorum, ama inanmak icin mantik bir onsart degildir'i kastediyorum. Tekrar konuya donecek olursak, bir tez aksi tamamen kanitlanincaya kadar tez olarak kalir, eger bu tezin tum karsitliklarini curutebiliyorsak o zaman degismez bir kanuna cevirebilirsiniz. Eger cevabinizdaki gibi sadece alginizi bize aktarmak niyetinde olsaydiniz sizden farkli bir cumle duymaliydik: "Ben farkli bir yolun insani duze cikaracagina inanmiyorum".
Insanlar her cagda karmasiklasan yasantiya, toplumsal sorunlara bir cozum bulma arayisindalar. Icinde demokrasiyi barindiran veya barindirmayan bir cok yollar denendi. Hic bir yol mutlak basariya ve mutlak basarisizliga goturmedi kimseyi. Tabii ki iclerinde daha basarililar ve daha basarisizlar vardi. Bu mantiga gore de teziniz cok kuvvetli, cunku icinde mutlak basari ve basarisizlik formulunu veriyor.
Azhab suresi 36nci ayeti de destekleyici secmissiniz. Buna gore de Allah hukumlerini uygulamayanlara "sapik" damgasi geliyor zaten. Boyle bakilinca agnostik dusunceye sahip olanlari siz gercekten sapik olarak mi goruyorsunuz merak ettim? Belki de hakli cikmak icin sizi karsi kutba itiyorum. Vicdaninizla konusun, siz ne algiliyorsunuz?
Toplum ve Zeka - Toplumsal Zeka - Can Egrileri:
Zekanin tek tur olmadigi gercegini yanimizda tasiyarak, kisilerin zekalarinin genis bir spektrumda yer aldigini soylemek mumkun sanirim. Kelimelerle oynama yetenegi, 3 boyutlu dusunebilme, hafiza kullanimi ve matematiksel becerileri iceren IQ her ne kadar sosyal ve duygusal zekayi dislasa da belli bir standardizasyon ve olcutleme ile karsilastirma olanagi veriyor. Bu olcutlerde yanilma payi saydigim dislamalar nedeniyle fazla olsa da, elimizde yayginlasmis baska bir olculendirme sistemi olmamasi bunu kullanmamizi sanirim biraz daha anlamli kiliyor. Amerikan toplumunda bu siniflandirmalar oldukca iyi yapilmis, ve eyaletlere gore istatistiksel calismalar bile bu gun internette ulasilabilir durumda. Ornegin secimlerin hemen sonrasinda IQ ortalamalarinin diger eyaletlere gore alt duzeyde olan eyaletlerin George Bush'a oy verdigini yayinlamislardi.
Genel bakildiginda toplumlarin zeka yapilari birbirlerinden cok farkli degil. Bir toplumun diger toplumdan daha zeki oldugunu soylemek cok zor. Insanlarin cogunlugu 100 IQ civarinda her yerde. Diger IQ larin da nufusa oranlari genelde ayni. Ortalama IQ ya sahip olmak, gunluk yasantisini rahatlikla idare edebilecek yetenege sahip olmak demek. Ortalama bir sosyal konuda gorus belirtebilecek, anlatilacak bir konuyu buyuk olcude algilayabilecek, kendine gore yorumlayacak bir zeka buyuklugu bu. Duz mantik ortalama insan icin bir arac. Neden sonuc iliskisi icinde hareket yetenegi, yorum yapma yetenegini limitliyor. Bu yuzden de duz mantigi kullanarak bireysel anlamda bu insanlarin manipule edilmesi oldukca kolay. Ancak toplum zekasi gundeme geldiginde 1+1'in 2 olmadigi sonucuna varmak zorundayiz. Cunku birlikte calisan zekalar daha gucleniyor. O yuzden de toplumlari "gutmek" isteyenler endoktrinasyon gibi profesyonel cozumlere sariliyorlar. Bu sistemin niyeti toplumsal sinerjiyi yok etmek, ve toplumsal gucu bir cikar dogrultusunda kullanmak.
Kontrol edici-baskici yonetimlerin bir iddiasi, toplumun bu kisiler tarafindan amac edilen noktalarin direkt olarak verildiginde halkin bunu anlayamayacagi, hatta yikmak isteyecegi degil midir? Cumhuriyet tarihimizde taksitle demokrasiye gecme, bir turlu diktatorlukten kurtulamama hastaliklari buna benzemiyor mu? Bu kafadakilerin 21. yuzyili neye cevirebileceklerini dusunmek bile istemiyorum.
Derin Sular, derin sulara dalmaktan korkmayan entellektuel bir duzlem. Iyi yani, bu isi kendisi gibi olmayanlari dislamadan yapabilmesi.
Saygilar.
Tez konusunda beni yanlış anlamışsınız. Referans aldığım şey bilimsel bir görüş olsaydı, dediğiniz doğru olurdu. Ancak referans aldığım şey malumunuz olduğu gibi Kuran ayetleridir ve bilimsel deney metoduna dayanmamaktadır. Bundan dolayı da bu bir tez değildir. Bilimsel sonuçlar tartışmaya açıktır. Bugün kabul edilen bir görüş yarın terk edilebilir, yeni deney ve gözlemler ışığında. Bu yüzden hüküm koymada bilim baz alınmaz. Allah'ın hükmü alınır. Ancak her türlü bilimsel çalışma İslam ile çelişmedikçe azami derecede alınır, kullanılır. Yani bilim ilah edinilmez, ondan istifade edilir. İslam ilmi çalışmaları teşvik eder,müslümanların her türlü teknik güce kavuşmalarını emreder.
Kuran sık sık akla hitap etmekte, insanı düşünmeye teşvik etmektedir. Allah'ın varlığını, insanın çevresine ve kendine bakarak idrak etmesini istemektedir. Taklidi bir imanı değil, tahkik edilerek derin derin düşünülerek edilen imanı kabul etmektedir. "İnsan nasıl yaratıldığına bir baksın" der Kuran. İşte aklı kullanmayı böylece farz kılmaktadır. Derin bir düşünüş sonunda iman eden bir kul, Rabbinden gelen, ama asla idrak edemeyeceği soyut kavramlara da kesin bir inanışla iman eder. Zira Allah'a olan kesin imanı Ondan gelen her şeyede eksiksiz iman etmesini gerekli kılar. İnsan sınırlıdır ve gücünün üstünde olanı yapması imkansızdır. Öyle ise bir yaratıcı tarafından yaratılmış olması muhakkaktır. Akıl sahibi her insan,kendisini ve kainatı bir yaratıcının eşsiz bir denge ile var ettiğini çok kolay bir şekilde idrak edebilir. Allah,akli yeterliliği olmayandan hesabı kaldırmıştır. Dolayısıyla aklı, hüküm koymada değil, Allah'ın varlığını idrak ve Onunla olan alakamızı kavramak için kullanmamızı farz kılmaktadır. Ancak insan Allahın zatını kavramaktan acizdir. Yani O'nu kafasında ne kadar tasvir etmeye çalışırsa çalışsın asla idrak edemez. Oysa O'nun varlığının delilleri her tarafı kuşatmaktadır.
İnsan sınırlıdır dedik, belli bir mesafeye kadar görür, duyar ve sesini duyurabilir, sınırlı bir hayatı vardır ve çok hassas dengelere ihtiyaç duyar. Dünya ve Evren de böyledir. O kadar hassas matematiksel bir denge üzerindedir ki, insan aklettiğinde bu mizan onu hayretler içerisinde bırakır. Her alanda olduğu gibi, değişkeni çok fazla olan sosyolojik problemler karşısında da insan aciz kalmakta, sürekli yeni yeni yasalar çıkararak yarasını sarmaya çalışmaktadır. Ama bunda bir türlü başarılı olamamaktadır. İşte mutlak başarının adresini, bizi, bize ait olan problemleri ve her şeyi yaratan Allah bize göstermekte ve tabiri caiz se şöyle demektedir: "Ey kullarım sizi yaratan Benim ve sizin her şeyinize Ben vakıfım, her ihtiyacınızı Ben bilirim, zira sizi Ben yarattım. Öyle ise benim size göstermiş olduğum çözümleri tatbik edin". Gerçekten de bir ustanın elinden çıkan sanat eserini kim ondan iyi tarif edebilir ki?
Son olarak; agnostik düşünceye sahip olanları benim nasıl gördüğümün ne önemi var Rablerinin onlar için ne düşündüğünün yanında...
Anlaşılmak dileğiyle,
Saygılar
P.S.: Bu deneyler,demokrasinin ne derece ütopik olduğunu ve kesinlikle çoğunluğun reyinin insanların maslahatına hizmet edemeyeceğinin de bir göstergesidir ve de demokrasinin bir yalan ve sömürü aracı olduğunu deşifre etmektedir.
"agnostik düşünceye sahip olanları benim nasıl gördüğümün ne önemi var Rablerinin onlar için ne düşündüğünün yanında..."
Bunun meali su degil mi: Rabbim onlara sapik demis zaten, siz de onun kulusunuz, siz de onlari sapik oldugunu otomatikman kabul ediyorsunuz. Peki bu sapiklar sokakta elini kolunu sallayarak gezerse mesela? Demokrasi zaten ise yaramaz bir yalan ve somuru araci. Seriat en iyisi malum. En iyisi demeyelim, mutlak iyi, diger sistemlerin hepsi basarisiz. Ahirette nasil olsa isleri fena bu sapiklarin da, simdi mesela sizinle beraber yasamayi kafasina koymus bu sapiklar, demokrasi yalanina da inanmislar, saniyorlar ki karsilikli saygi olunca beraber yasanir falan. Ama adamlar sapik iste. Ne yapacagiz, idare mi edecegiz bu sapiklari ahirete kadar?
Demokrasiyi begenmeseniz de ona inanan insanlar var. Baskasinin inandigi seylere hoyratca utopya, yalan, somuru dediginiz zaman baskalarinin sizin inanciniz uzerinde ayni hoyratlikta yorum yapmalarina kapi acarsiniz.
Ayrica bu deneyler demokrasinin hicbirseyini test etmiyor. Bu deneyler tam tersine tepeden inme sistemleri test ediyor. Askerin, polisin ve diger otorite sistemlerinin insanlari nasil kuklalastirdigini test ediyor.
Her neyse, cok uzatiyorum galiba.
Saygilar.
Haydar Bey:
Sizin soyledikleriniz ancak 'kendi içerisinde' tutarlı ve geçerli olabilir. Eğer inançlı bir insan iseniz, spesifik anlamda da İslam inancını benimsiyorsanız, böyle düşünmeniz elbette doğal ve 'kendi içinde' anlamlıdır. Ancak sosyal bir ortam için sistem tekliflerinde bulunurken, herkese hitap edecek objektif değerlendirmelerde bulunmanız gerekir. Ancak argümanlarınızın inşa ediliş tarzı problemli. Zira 'A konusunda şu tavrı almak gerekir, çünkü yaratıcımız böyle istemiştir' dediğiniz an, vardığınız sonuçları dayanak noktalarından (premise) soyutlamış olursunuz. Bu nedenle de, hem sizinle aynı inancı paylaşmayanları, hem de aynı inancı paylaşıp da daha farklı bir yorumu benimseyenleri doğrudan dışlamış olursunuz.
Beni yanlış anlamanızı istemem. Zira herhangi bir dine mensup olmanın, sosyal alana yönelik değerlendirmelerde bulunmaya engel olmaması bir yana, sunulan çözüm önerileri ille de seküler kaynaklı olacak diye bir şart da yoktur. Ancak herkesin sizin gibi olmadığını da dikkate alarak, bu tür değerlendirmelerinizi 'Yaratıcı böyle istedi, o zaman öyle olmalı' şeklinde tümdengelim içeren normatif formlarda değil, 'öylesinin neden herkes için daha iyi olacağı' konusunu dikkate alarak sunmanız daha makul olur. Bu da, ifadelerinizi inandığınız doğruların rehberliğinde vardığınız sonuçlarla sınırlamayıp, bu sonuçların arka planındaki hikmeti/felsefeyi de ifade etmeniz gerektiği anlamına geliyor.
Levent Çetin:
Aslına bakarsanız, Haydar Bey'in demokrasi konusunda haklılık payı var. Zira insanların rasyonellikten uzaklaştığını tespit ettiğimiz ölçüde, vardığımız yeni insan tanımı gereği oylama/çoğunluk usülüyle alınan kararlar da şüphe altına giriyor ve azınlığı çoğunluğa karşı koruyacak bir sistem ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bu konuda daha geniş değerlendirmeler için Demokrasi Yazı Dizisi'ne bakabilirsiniz.
Serdar Bey,
Hakli olabilirsiniz, demokrasiyi bir inanc sistemi olarak benimseyenlerden degilim zaten. Demokrasi denenmis basarisiz olmus veya kismen basarili olmus olabilir. Diger taraftan bircok sistem denendi ve basarili-basarisiz yanlari oldu. Komunizme tapanlar komunizmin Cin ve Sovyetlerdeki uygulamalarinda yasananlari bu komunizmin degil uygulayanlarin hatasi dediler o yillarda. Bugun benzer soylemleri Islamcilar'dan da duyabilirsiniz. Iran veya Suudi Seriati'nin gercek seriati temsil etmedigi yonunde fikir belirtirler. Kisisel olarak hak verdigim yonleri de var. Komunistler icin de ayni seyleri soyleyebilirim.
Benim demokrasi icin tepkim kullanilan uslubaydi dogrusu. Demokrasiye gonul veren insanlarin oldugu bir toplumda, ona yalan ve somuru araci demek cok kolayci bir yaklasim. Eminim ki her sistemi yalan ve somuru araci olarak kullanan insanlar vardir ve olacaktir. Ancak bu sistemin degil o sistemi somurenlerin problemidir. Nasil insanlar dini, vatani ve diger kavramlari somuru araci olarak kullanirlarsa demokrasiyi de kullanabilirler.
Ikincisi burada tartisilan konu endoktrinasyon oldugu icin endoktrinasyon-demokrasi baglaminda herhangi bir deney sonucu goremedim. Ben ayni zamanda bilimsel verilerin bu arkadasimizin aklindaki baska seylerin saglamasiymis gibi gosterilmesine tepki verdim.
Belki bu konuda tek baglantiyi "tepeden inme demokrasi" basliginda kurabiliriz, ki bunun icin endoktrinasyon kullanmak durumunda kalmislar uygulayicilar. Tepeden inme demokrasinin de ne derece demokrasi oldugu ayri bir tartisma konusu zaten.
Arkadasimizin verdigi Ayet anlamini 5-6 Turkce metinden ve 2 de ingilizce metinden karsilastirmali okudum. Benim anladigim kadariyla orada anlatilmak istenen "gozu donmus sapik" degil, "dogru yoldan cikmak" anlaminda sapmak. Ama guncel anlamiyla okudugumuzda boyle kuvvetli bir yargi cikiyor. Bunu da tek bir cumle ile verince dogal olarak tepki cekecektir. Bir sozcugu insanlara damga olarak kullanmak yerine bunu daha iyi ifade etmek mumkundur.
Belirtmek istedigim son bir nokta var. Tabii ki Islam icinde farkli yaklasimlar var. Size "cozumlerin sekuler olmasi zorunlulugu yok" sozunde de katiliyorum. Bununla beraber sekuler olmayan yaklasimlarda cok hos evrensel mesajlar iceren Mevleviligin baz alinmasi da bence bircok kapi acacaktir. Bizden yuzlerce yil once yasamis, Islamiyeti yol olarak benimsemis, ama baskalarini dislamayan, aksine herkesi kazanmaya adanmis bir sistemden bahsediyorum. Belki utopik, hayalperest falan diye dusunenler de olsa bence bizim dusledigimiz sistemle celismeyen yapisi nedeniyle irdelenmesi gerekli.
Cozumsel dusununce daha bircok cevap bulabiliriz inancindayim. O zaman belki "Hayat Bayram" olmasa da, daha yasanilir kilinabilir.
Her daim saygilarimla.
Çoğunluğa uyma ya da bilişsel yollarla ona ikna olma eğilimiyle ilgili sosyal psikoloji deneylerine aklıma hızla gelen bir diğer örnek de Festinger'in "bilişsel uyumsuzluk" deneyi.
Bu deneyler de, insanın o kadar rasyonel bir varlık olmadığını, çelişkiden kaçınmak ve bilişsel bir denge oluşturmak adına oldukça irrasyonel seçimlerde bulunabildiğini gözler önüne seriyor. Davranışlar ve düşünce arasında bir tutarsızlık oluşması halinde bireyler, bu tutarsızlığı bilişsel bir şekilde anlamlı bir hale sokup kendileri için meşru kılmaya çalışıyorlar. Asch deneyinde bu, herkes öyle diyorsa bir bildikleri vardır mentalitesiyle oluyor. Bir çeşit konformizm.
Festinger deneyinde ise, para verilip zor işlere koşulan deneklerin yaptıkları işi kötüledikleri görülmüş. Ancak bu kötüleyenlerin deneyden çıktıktan sonra para verilmeyen Diğer deneklere "çok keyifliydi" demeleri istenmiş. Para verilmeden aynı sevimsiz görevi yapanların başka denekler tarafından bu yönde telkin edildiklerinde ise gerçekten eğlendiklerini belirttikleri gözlemlenmiş. Şu haliyle bile kafa karıştırıcı. para alanlar dürüst olurken, almayanlar itaatkar olmuşlar. Para dürüstlük vermiş ve benimsemeye yol açmamış, telkin ise boyun eğdirmiş.
Bilişsel uyumsuzlukla ilgili pek çok farklı deney var sanırım. Mantığı itibariyle insanlar davranış ve tutumları arasında bir çelişki yaşadıklarında bunu aşmak için ya kendilerine ya da başkalarına yalan söylemeyi yeğliyorlar. Bu yolla bir çeşit ruhsal homeostasis'e ulaşmayı tercih ediyor ve rahatlıyorlar. Huzursuzlarsa akli melekeler bir süreliğine izne çıkarılıyor adeta.
Konuya çok vakıf değilim. eksik ve yanlışlarım olabilir. Sürç-i lisan için af diliyorum.
Bu anlatilanlarin tumunu dusundugumde okulda, askerde yasadigim bircok tecrubenin endoktrinasyon oldugunu dusunuyorum. Bununla beraber dini yurtlarda toplanan ogrencilere dinletilen kasetlerin, yapilan konusmalarin, hatta "ikna yontemi" tabir edilen sistemin de bir tur endoktrinasyon girisimi oldugunu da dusunuyorum.
Didem Pinar hanim,
Asch deneyinde veya baska deneylerde herkes oyle diyorsa bir bildikleri vardir seklinde dile getirdiginiz aciklamaya katilmakla birlikte bir ekleme yapmak zorunda hissettim kendimi.
Oncelikle, biri size soru sordugunda diger insanlar hep ayni cevabi veriyorlar ve siz dogruyu bildiginiz halde yanlis cevap vermek zorunda kaliyorsaniz, baskalarinin bildigi vardir hesabini yapmaktansa, onlarla ayni toplumda yasadiginiz altbilinci ile otomatik bir baski ile yuzde yuz emin oldugunuz dogru cevabi vermezsiniz. Cunku orada dogru cevap vermekten on plana cikmis dislanma endisesi var. Bu da tabii tam konformizm kapisina cikiyor. Ben bunlari tecrubelerimizle ozdeslestimeye calisiyorum. Taktigimiz tum maskeler, savunma mekanizmalari, saklanmalar ve dalgaci kisiligimiz bizim aslinda toplumla uyumlu olma veya dislanmama endisemizle iliskili.
Insanlarin bu stresin altinda ne derece zalimlesebileceklerini gormek de gercekten urkutucu.
Serdar Bey'e bu yazıları içi teşekkür edip, laboratuvar koşullarında olmasa da ortaöğrenimdeyken farkında olmadan yaptığım, yazı dizisinde adı geçen deneylere benzer bir anımı anlatmak isterim. Lisedeyken, İngilizcem sınıfın erkek tebaası içinde itibar görür cinstendi. "Fill the blanks" kısmında benim yaptıklarım muhbirler aracılığıyla ödevi yapmayanlara hemen iletilirdi. Bu durum bana koyuyor tabi ve birgün uyanıklık yapıp, cevabı ne olduğu aşikar olan bir soruyu yanlış cevapladım. ARkadaşlarımın hepsi de bana uydu. Öğretmen inatla doğru cevabı duyana kadar öğrencileri kaldırıyor ama herkes benim verdiğim yanlış cevabı veriyor. Hoca, doğru cevabı söyleyince, bana uyup yanlış cevap verenlerin çoğu, "Abi, ben doğru cevabı söyleyecektim ama herkes öyle deyince..."
Bilmiyorum belki eğitim sistemimizle ilgili pek bilimsel bir örnek değil, ama ortak noktalar var... Saygılarımla.
Deneylerin anlatıldığı metinleri okuduğumde öncelikle işletme fakültesi davranış bilimleri derslerinde Güven Ordun Bey'den cüzi bir kısmını dinlediğim Solomon Asch deneylerinin daha geniş halini hem de yorumlarla bulmak hoşuma gitti.
Sonra bu insan beyninin kendini kalabalığın fikirlerine yöneltmesi bana birlikte yapılan ibadetin daha makbul olduğuna dair sözleri hatırlattı. Tam bu arada yukarıdaki yorumları farkettim ve ben düşünene kadar insanların bu konuları çoktan konuştuğunu, hatta tartıştığını (pozitif anlamda) gördüm.
Benim aklımdaki ise biraz daha farklı, yani insanlar belki de beyinlerinin arka tarafını otomatik olarak çalıştırmaya çevre baskısıyla başlamıyorlar, belki de yaratılış itibari ile çevreden etkilenmeye müsaitiz, ve belki de bu yüzden yalnız kalınca psikolojik sorunlarımız oluyor ve insanlarla bir aradayken daha neşeli oluyoruz. Bir insan kendisini ne kadar asosyal olmaya zorlarsa zorlasın beyni bile topluluk halinde yaşamayı sosyal bir tarzı istiyor belki de.