October 3, 2007
Endoktrinasyon (4): Hannah Arendt ve 'Kötülüğün Sıradanlığı'
Stanley Milgram'ın insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmek istemesi, idam edilen Nazi Almanyası savaş suçlusu Adolf Eichmann'ın aslında anti-semitik düşüncelere sahip olmayıp, sadece kariyerinde yükselme gayreti içerisinde olan bir asker olduğu yönünde güçlü deliller olmasından ileri geliyordu. Yahudi ırkına karşı herhangi bir kin duymayan bir insanın, sırf üstlerinin emirlerini uygulamak ve böylelikle kariyerinde yükselmek adına onca insanın ölümünden sorumlu olmakta bir mahzur görmemiş olması ihtimali, dünya tarihi boyunca yaşanan onca korkunç hadisenin nedenleri arasında bugüne dek yeterince üzerinde durulmamış çok önemli bir faktör olabileceği anlamına geliyordu.

İnsanların kendi davranışlarını sorgulamayışları ve de kişisel hesapları ya da cesaretsizlikleri nedeniyle yanlışlara rıza göstermeleri gibi küçük görünen gerçekliklerin, diktatörlerin yükselişinde ve delice fikirlerinin taban bulmasında belirleyici olabildiği bir dünya anlamına geliyordu bu. Çünkü sadist dürtülere sahip olmayan sıradan insanların dahi kaba ve acımasız bir ölüm makinesinin ruhsuz dişlileri gibi kullanılabileceği bir dünya, bugüne kadar yürütülen varsayımlar doğrultusunda tanımlanan dünyadan epey farklıydı.
Kaldı ki, Milgram Deneyi, hakkında çıkarsamalarda bulunmaya çalıştığı gerçek dünyadakine nisbeten çok daha fazla empati ve özgür düşüncenin bulunduğu bir ortamda gerçekleşmişti. Öğretmenlere öğrencinin konumunda da olabilecekleri açıkça hissettirilmiş, elektrik verilmenin nasıl bir his olduğunu anlayabilmeleri için kendilerine küçük bir şok dahi uygulanmıştı. Tek taraflı bilgilendirmenin, subjektivitenin ve dehümanizasyonun hakim olduğu gerçek dünyada bu durumun her zaman söz konusu olduğunu söylemek epey zor. Deneklerdeki otorite ve itaat algısı da, çok kısa süreli bir şekillenmenin eseriydi. Uzun süreli bir endoktrinasyon çerçevesinde deneyin kendisinin kutsanması ya da deney yöneticisinin otoritesinin hissettirilmesi söz konusu olmamıştı. Şöyle ki, deneklere ordulardaki karşılıklarına tekabül edecek şekilde (sözgelimi) 'yanlış yapanların ağır bir şekilde cezalandırılmayı hak ettikleri' ya da 'bu tür cezalandırmalarda görev almanın yüce ve onurlu bir davranış olduğu' gibi konularda sistematik bir endoktrinasyon uygulanmamıştı. Bilim adamlarının kararlarının sorgulanamazlığını ima eden ve böylelikle deney yöneticisinin otoritesini pekiştiren türden bir boyun eğdirme de söz konusu olmamıştı. Bütün bunlardan hareketle, Milgram deneyinde, sadece birer cümlelik rica ve uyarılardan oluşan dört aşamalık yönlendirici komutlar verilen deneklerin gerçek dünyadakilere daha yakın türden bir ortama alınmış olmaları durumunda deney sonuçlarının çok daha korkunç bir tablo ortaya koyacağı rahatlıkla söylenebilir.
Küçük Eichmannlar
Hannah Arendt, Adolf Eichmann'ın 1961 yılında infaz edilmesinden iki yıl sonra yayınlanan 'Eichmann Kudüs'te' adlı kitabında, Eichmann'ın yargılanmakta iken hakkındaki suçlamaları reddederek kendisinin sadece bir asker olarak 'işini yaptığını' söylemiş olması üzerine 'Kötülüğün Sıradanlığı' (banality of evil) kavramını ortaya attı. Arendt, Eichmann'ın anti-semitist ya da ırkçı olmamasından ve sadizm de dahil olmak üzere herhangi bir psikolojik sapma göstermemesinden yola çıkarak yaptığı bu kavramsallaştırma ile, 'işi gereği' kendisine verilen emirleri herhangi bir etik sorgulama yapmadan yerine getirmekte bir mahzur görmeyen 'yığınları' kast ediyordu. Buna göre, dünyada kötülük marjinal bir olgu değildi. Arendt'in bu tabiri, aksine, günlük hayat içerisinde kendince yer alan, yaşadıkları toplumdaki hakim değerleri sorgulamayan, eleştirel düşünceden yoksun oldukları için de davranışlarının sonuçlarını değerlendirme ihtiyacı hissetmeyen insanların önemli bir çoğunluğa tekabül ettiklerini ve kötülüğe karşı kayıtsız halleriyle gayriahlaki uygulamalara işlerlik kazandırdıklarını ifade ediyordu.
Arendt'in kelime seçiminden de anlaşılacağı gibi, 'kötülüğün sıradanlığı' ile herhangi bir ideolojiden ziyade insanların vurdumduymazlığı hedefe konuyor, sadece kendi küçük dünyalarını ve küçük maaşlarını düşünen insanların büyük resme olan kayıtsızlıkları dile getiriliyordu.1 'Kötülüğün sıradanlığı' kavramı, ortaya atıldığı günden itibaren değerlendirmelere konu oldu. Ancak, Amerikalı endüstriyelleşme karşıtı anarşist düşünür John Zerzan'ın 1995 yılında yazdığı bir makalede Amerika'daki sistemin içinde istihdam edilenleri 'Küçük Eichmannlar' olarak nitelendirmesi ile birlikte, Arendt'in insanların büyük bir çoğunluğunu kast ederek genel bir tespitte bulunma amacıyla kavramsallaştırdığı bu kavrama yeni bir boyut eklenmiş oldu.
'Kavramsallaştırma'dan çok 'isim takma' olarak değerlendirilebilecek olan 'Küçük Eichmannlar' ifadesi, son olarak da, Colorado Üniversitesi profesörü Ward Churchill'in 2003 yılında yayınlanan 'Justice of the Roosting Chickens' adlı kitabında, 11 Eylül saldırılarında ikiz kulelerde hayatını kaybeden teknokratları 'Küçük Eichmannlar' olarak nitelendirmesiyle gündeme geldi. Gerek Zerzan'ın, gerekse Churchill'in ifadeleri elbette eleştirilmeye fazlasıyla müsait. Ancak bu durum, yaşadıkları ülkelerden ve kendilerini bağlı hissettikleri politik ideolojilerden de bağımsız olarak, hemen her yerde küçük Eichmannlar'ın çoğunlukta oldukları gerçeğini değiştirmiyor.
Bütün bunlardan çıkarılması gereken asıl sonuç, yine Milgram Deneyi'nin bulgularında gizli. Hatırlanacak olursa, Stanley Milgram kimi deneylerde denek öğretmenin konumunda küçük bir değişiklik yapmış, denek öğretmenin görevine aynı şekilde devam etmesine karşın düğmelere onun yerine deney yöneticisinin basmasını kararlaştırmıştı. Bu deneylerde, öğrencilere 450 volta kadar elektrik veren deneklerin oranı genel ortalama olan %62'den %92'ye yükselmişti. Çünkü denek öğretmenler, sadece üç kişiden ibaret olan bu yapının bir parçası olmalarına rağmen, elektrik verme işini bizzat kendileri yapmadıkları için psikolojik savunma mekanizmalarını çalıştırarak kendilerini sorumluluktan soyutlamışlar ve yaşananlara itiraz etmeyi gerekli görmemişlerdi. Milgram, deneyle varılan pek çok sonuç arasında bilhassa bunu çok korkunç buluyor. Modern toplumlarda hiçbir zaman tek bir insanın herşeyi yapmadığını, birinin masabaşında çalışırken, bir başkasının tetiği çektiğini ifade eden Milgram, işbölümü ve branşlaşmanın, insanların resmin tamamını görmelerini engellediğine dikkat çekiyor.2
1 İnsanın, kendisini bir kez garantiye aldıktan sonra, içinde faaliyet gösterdiği yapının başkalarının hayatını ne şekilde etkilediğini göz ardı eden bir yapıya sahip olduğu düşüncesi Milgram Deneyi'nde yapılan çeşitli gözlemlerle de teyit edilmişti. Deney yöneticisi, elektrik vermeye devam etme konusunda kararsızlık yaşayan öğretmenlere 'öğrenciye bir şey olsa dahi kendilerinin sorumlu tutulmayacağı' yönünde bir güvence verdikten sonra deneklerin çoğu elektrik vermeye devam etmişlerdi.
2 Winn, Denise. [1983] 2000. The Manipulated Mind: Brainwashing, Conditioning and Indoctrination. Cambridge, Massachusetts: Malor Books. 46-47. 105.
Okuyucu Yorumları (1)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Bu konuyla sayenizde tanistim. Biraz internet taramasi da yaptim. Iki tur endoktrinasyonda yogunlasiyorlar genelde. Militarist ve dinsel. Militarist endoktrinasyon icin ulkemiz guzel bir ornek. Dini versiyonunun sonuclarini da saniyorum Amerika'da bazi Evangelist gruplarda yasadilar. Otorite figurunun oldukca guclu oldugu iki farkli yapi. Bence temel farkliliklari militarizmde otorite figuru direkt olarak emirlerini iletebiliyor. Dinsel yapida ise Tanri'nin otorite figuru olmasi mumkun degil, cunku direkt emir vermiyor ve insanlara mesafesi esit. Ancak buradaki acik kapi ise, (din ne kadar ruhbanligi yasaklarsa yasaklasin) dini yoneticilerin birer otorite merkezi haline donusmeleri. Bu yuzden de tanrinin sozlerine insanlar icin araci olarak cikardiklari yorumlar vasitasiyla bir emir komuta zinciri yaratabiliyorlar. Tabi bunlar kisisel gozlemler ve birikimler ve oldukca subjektif. Dagarcigimiza bu kavrami ekledigi icin Serdar Kaya'ya ne kadar tesekkur etsek az.
Saygilar.