October 2, 2007
Endoktrinasyon (3): Milgram Deneyi'nin Hayata Uygulanması
Stanley Milgram, 1963 yılında 'Journal of Abnormal and Social Psychology' adlı akademik dergide deneyiyle ilgili bulguları ele alan bir makale yayınladı. 1974 yılında yazdığı 'Otoriteye İtaat: Deneysel Bir Bakış' adlı kitabında ise, insanların otorite karşısındaki zayıflıklarını daha derinlemesine analiz etti. Milgram Deneyi, müteakip yıllarda giderek daha da çok ilgi uyandırmaya ve referans verilmeye başlandı. Bu ilginin nedeni, Milgram Deneyi'nin 'insan tanımı'na (human definition) yeni bir boyut getirmiş olmasıydı.

Milgram Deneyi, kendilerinden en temel insani ölçülere aykırı şeyler yapmaları istendiğinde insanların çok azının otoriteye karşı gelebildiğini ortaya koymuştu. İnsanların belli bir otoriteden emir almış olmaları durumunda normal şartlar altında yapmayacakları şeyleri yapabilmeleri, dahası, herhangi bir otoritenin, elinde bulundurduğu yaptırım gücüne ve kendi normlarını kullandığı kişilere endoktrine etmekteki becerisine bağlı olarak insanları canavarlaştırabileceği düşüncesi, sosyal ve politik alanda güç ve kontrol ilişkileri adına cevaplandırılması gereken yeni sorular ortaya çıkarıyordu.
Milgram, deneklerin davranışlarını açıklama adına deney esnasında gözlemlenen pek çok davranışı analiz etti. Ancak Milgram'ın tespitlerinden dört tanesi, dünyanın çeşitli yerlerindeki otoriteler tarafından korkunç şeyler yapmaları emredilen insanların neden oldukları vahşetin ne şekillerde akla uydurulduğu konusunda özellikle dikkat çekiciydi:
- Denekler, kendilerini deneyi uygulayan otoritenin bir aracısı olarak gördükleri için, olan bitenden sorumlu olmadıklarını düşündüler.
- Denekler, olan bitene kişisel olmayan bir nitelik addettiler. 'Deney' kişisellikle ilgisi olmayan bir güce sahip olan müstakil bir varlık haline geldi. Deney devam etmeliydi. Denek, bu noktada, deneyin insan icadı olduğu gerçeğini görmemeye başladı.
- Denek öğretmenlerin çoğu, denek öğrencilere verdikleri acıyı akla uydurabilmek için, öğrencileri algılayış şekillerini değiştirdiler. Öğrencileri değersiz ve elektrik verilmeyi hak edecek aptal kişiler olarak görmeye başladılar.
- Kimi denekler deneyin yanlış olduğunun başından beri farkında olduklarını ve bu düşüncelerinin doğru olanı görebildikleri konusunda onları bir şekilde tatmin etmeye yardımcı olduğunu söylediler. Ancak eyleme dökülmemiş düşüncenin ahlaki açıdan faydasız bir koruyucu olduğunu görememişlerdi.1
Milgram Deneyi'nin Vahşet İçeren Olaylara Uygulanması
Stanley Milgram'ı böyle bir deney yapmaya yönelten olay, II. Dünya Savaşı esnasında Nazi Almanyasında yaşanan korkunç katliamlardı. Ancak farklı derecelerde tahrip, acı, vahşet ve ölüm içermekle birlikte, hemen her savaşta çok da farklı olmayan korkunç öğelere rastlandığı söylenebilir. Dahası, barış zamanlarında gerçekleştirilen kimi uygulamalarda da insanın insana (fiziksel olarak ya da olmayarak) eziyet etmesi, sıklıkla rastlanan bir durum. Ancak 'insanların üzerinde' olduğu varsayılan bir otoritenin katliam emri hangi koşullarda ve şekillerde gerçekleştirilmiş olursa olsun, Milgram'ın tespitleri arasından yukarıda alıntılanan dört tanesi, bu türden olayların gerçekleştirilmesinde kullanılan kişilerin harekete geçirdikleri savunma mekanizmalarını açıklayabilmesi adına fazlasıyla önemli. Bu dört tespit (sırasıyla) yine dört başlık altında incelenebilir:
1. Kişiliklerin Yok Edilmesi: Hiçbir otorite, kullandığı insanların davranışlarını bir anda tesir altına alamaz. Böyle bir kontrolün gerçekleşebilmesi için, bireylere belli kollektivist değer yargılarının aşılanmış olması gerekir. Devletin, kendisinin, temsil ettiği değer ve sembollerin ya da devleti temsil eden şahısların yüceltilmesi ile oluşturan bir kült, hayatın her alanına yansıyan belli önkabul ve normlarıyla yaygın bir töre oluşturur. Gerçekte varolmayıp insanlar tarafından ortaya çıkarılmış olan ve sadece genel kabule dayanıyor olması nedeniyle de objektif değil, fiktif bir değere sahip olan bu konsept karşısında vatandaşlara boyun eğdirilmesi, sonraki yıllarda gelecek olan 'fedakarlık talebi' için zemin hazırlar. Bu felsefe doğrultusunda üretilen bir insanın, belli konularda özgür düşünebilmesi, kendi kendine ya da kendisi adına karar alıp uygulayabilmesi mümkün değildir. Daha da kötüsü, bu gerçeği zaman zaman kendi ağzıyla dile getirse dahi, nasıl bir itirafta bulunduğunun bile farkına varamaz. Çünkü varolan insanlardan çok, insanlar tarafından var edilen fiktif varlıklar bazında düşünmektedir.
Örneğin, 9 Ağustos 1945 tarihinde ABD'nin Nagasaki'ye atom bombası attığını düşünür. Gerçekte, o bombayı Nagasaki üzerine bırakan kişinin Massachusetts eyaletinin Lowell şehrinde doğmuş olan Charles Sweeney adlı biri olduğunu belki bilir. Ama bu bilgi, onu düşüncesinden vazgeçirmez. Çünkü Sweeney'in sadece kendisine verilen görevi yerine getirdiğine inanmaktadır. Halbuki Japonya'da ölen yüzbinlerce insandan dönemin ABD hükümeti de sorumlu olsa dahi, onları Sweeney öldürmüştür ve bu katliamın suçlusu öncelikle odur.
İnsanların kişiliklerinden soyutlanarak 'kollektif' ya da 'milli' varlıklar haline dönüştürülmesinin sonuçlarına, sadece savaş gibi olağan dışı durumlarda değil, günlük hayatta da rastlanır. Örneğin, belinde copuyla üniversite kapısında dikilen ve başını örten bir genç kızı üniversiteye sokmayan bir güvenlik görevlisi, o insanların eğitim hakkının gasp edilmesinin 'ilk' sorumlusudur. Bir idam mahkumunun infazını gerçekleştiren bir cellat, (cani olmasa da) katildir ve bu ölümden sorumludur. Otoriter devlet kavramı sayesinde, bu tür eylemleri insanların gözünde meşrulaştırmak mümkün olur. Bu şekilde mesuliyet duygusundan soyutlanan insanlar, otoriter devletin işlerinin görülmesinde kullanılabilir hale gelirler. İçlerinden bazıları, devletinin çıkarları adına başka ülkelerde yaşayan insanları öldürmeyi, yerine getirilmesinden onur duyulacak bir görev olarak görebilirler. Otoriter devletin bürokrasisi bünyesinde görev yapanlar ise, yaptıkları işlerin sevimsizliğinin farkında olsalar dahi, bu durumu kişiselleştirmezler. Örneğin, Türkiye söz konusu olduğunda, memurlar kendilerinin 'emir kulu' olduklarını söylerler. Söz konusu memur şayet inançlı bir insan ise, yaptıklarından sorumlu olmadığını, çünkü kendisine emredileni yaptığını düşünür. Ay sonunda alacağı maaş karşılığında başka insanlara eziyet ediyor olduğu gerçeğini ise aklına getirmemeyi tercih eder.2
2. Kurgunun Yörüngesine Girme: Kişiliğin yok edilmesinin doğal bir sonucu olarak, insanlar kendi dünyalarında (ya da kendi aralarında kurdukları dünyada) değil, başka insanların onlar için kurdukları dünyanın gerçekliği içinde yaşamaya başlarlar. Bu nedenle de, düşünce ve davranışlarını, (farkında dahi olmadan) bu kurgusallık üzerinden manalandırırlar. Sonuçta bu kurgu, insanların kendi zihinlerinde yaratıp büyüttükleri, her daim hizmet edilerek mutlu edilmesi gereken bir tanrı haline gelir.
Bu sahte tanrı, aslında insanların gözleri ile gerçeklik arasına inmiş bir perde gibidir. Perdeye hürmetkar olan insanlar, arkadaki gerçeklikten habersiz yaşarlar.
3. Dehümanizasyon: İnsanların kendilerine yalan söyleyebilme amacıyla kullandıkları bir psikolojik savunma mekanizması olan akla uydurma, belli kişilere yapılan (ya da yapılacak olan) kötülüklerin mazur gösterilebilmesi kaygısı söz konusu olduğunda da gözlenir. Buna göre, kendilerine kötülük yapılan kişilerin aslında değersiz, aşağılık kimseler oldukları ve dolayısıyla da kendilerine yapılanları hak ettikleri dile getirilir.
Milgram Deneyi örneğinde kişisel bazda gerçekleşen dehümanizasyon, milliyetçi ve militarist endoktrinasyonda da kullanılır. Kitlesel eğitim ya da askerlik eğitimi bünyesinde insanlara kendi ırki, milli, medeni ya da kültürel değerlerinin üstün olduğu ve (dolayısıyla) dünyanın geri kalanının (ya da spesifik olarak belli düşmanların) daha aşağı bir zihniyete sahip oldukları fikri aşılanarak, hem analiz biriminin bireyler değil topluluklar olduğu ima edilir, hem de geçmişte işlenmiş ya da gelecekte işlenmesi muhtemel olan kimi suçlar mazur gösterilir. ABD'de kızılderilileri ilkel yaratıklar olarak tasvir eden kimi yazarlar bu çerçevede değerlendirilebilir. (Geçmişte Afrikalıların köleleştirilmesi de aynı dehümanizasyon mekanizmasıyla meşrulaştırılıyordu.)
Dehümanizasyonun her türlüsünün ciddi bir empati yoksunluğu doğuracağı ve kişiyi sağlıklı karar almaktan uzaklaştıracağı söylenebilir. Milgram Deneyi'nde, denekler, denek öğretmen ile denek öğrencinin katılımcılar arasından kura ile belirlendiğini zannediyorlardı. Buna göre, kendilerinin de pekala diğer odada elektrik verilen öğrencinin yerinde olabileceklerini bilgisine sahip olmalarına rağmen, doğru cevabı bilemeyen öğrenciyi dehümanize etmekten geri durmadılar. Bu durumun, başka bir ülkedeki insanların ölmeyi hak ettiklerini düşünen bir kişinin kendisinin de o ülkede doğmuş olabileceğini aklına getirmemesinden hiçbir farkı yok elbette. Rütbesiz olduğu için türlü eziyete maruz kalan bir erin, onbaşı ya da çavuş olduktan sonra, kendi geçmişinin aynası konumunda olan insanlara aynı işkenceleri çektirebilmesi, fakat içinde bulunduğu ve farkında olmadan yörüngesine girdiği sistemin bütün bunlara neden olan niteliğini sorgulamaması da bu çerçevede değerlendirilebilir.
4. Eylemsizliğin Akla Uydurulması: Amaçlarına ulaşabilmek için insanları sindirmek zorunda olan otoriter rejimlerde, sindirilmişliğin korkaklık, korkaklığın da eylemsizlik doğurması doğal. Hemen her koşulda onurunu muhafaza etme eğiliminde olan insanın, bu eylemsizliği de olduğu gibi içselleştirmeyip çeşitli şekillerde akla uydurması da anlaşılır bir tepki. Düşündüklerini söyleyemeyen, etraflarında yanlış buldukları olaylar cereyan etse de seslerini çıkarıp itiraz etme cesaretini gösteremeyen ve hepsinden önemlisi, kendi doğru bildiklerini dile getirip konumlarını riske atmaktansa, yanlış olduğunun farkında oldukları şeyleri yapmaya devam eden ve bunu yaparken de başkalarının canlarını yakan insanların, bunca ezikliklerine rağmen yenilgiyi kabul etmeyip durumlarını mazur göstermeye çalışmaları, insanın kendi kendisini kandırmaya fazlasıyla müsait bir yapıya sahip olduğu düşüncesini kuvvetlendiriyor.
Varlığıyla insanın içindeki cesaret ve onur hissini kıran otoritenin, hakimiyetini ancak bu durumu sürdürülebilir kıldığı ölçüde devam ettirebileceği de söylenebilir. Bu noktada otoritenin kölesi (emir kulu) olarak kullanılan kimi memurlar hatırlanacak olursa, farkındalık hissinin yanı sıra cesaretini ve onurunu da yitirmiş olan böyle kitlelerin özelliklerine sahip olan insanların sayıca çokluğunun söz konusu rejimin özgürleşmesinin önündeki en büyük engel olduğu da söylenebilir. Bir başka deyişle, otorite tarafından kullanılmayı reddeden ve böylelikle otoriteyi 'kuklasız' bırakan insanların çokluğu, özgürleşmenin gerek şartlarındandır. Çünkü uzuvları olmayan bir bedende, beynin düşünceleri eyleme dökülemez. (Bu durum, uzuvları olan, ancak beynini kullanamaz hale getirilmiş olan kişiliksiz rejim nesnelerinin içinde bulundukları halin tersine karşılık gelir.)
1 Winn, Denise. [1983] 2000. The Manipulated Mind: Brainwashing, Conditioning and Indoctrination. Cambridge, Massachusetts: Malor Books. 104-105.
2 Stephen King'in 1996 yılında yayınlanan ve sinemaya da uyarlanan seri romanı Yeşil Yol'da, gardiyan Paul Edgecomb'un şu sözleri, bu durumun aksi yönünde bir tavrı, bir farkındalığı ifade eder: 'Hesap gününde Tanrı'nın huzuruna çıktığımda bana neden kendisinin gerçek mucizelerinden birini öldürdüğümü sorduğunda ne diyeceğim? Bu benim mesleğimdi mi diyeceğim?'
Okuyucu Yorumları (1)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Eger Malcolm in the Middle dizisinin 90. bolumunu bulabilirseniz Milgram Deneyi'nden bahsedildigini goreceksiniz. Bu dizide Malcolm'un sinif ogretmeni ayni zamanda okul disiplin kurulu baskani(authority figure). Haylaz kardesini videoya cekemesi icin Malcolm'a gizli gorev veriyor. Malcolm da itaat edip kardesinin en ozel sirlarini filme cekiyor. Sonra ogretmen bunu sinida Milgram deneyine ornek olarak veriyor. Tabii Malcolm otorite altinda normalde yapmayacagi bir sey yapmis oluyor ve kardesinin kendine guvenini yitiriyor.
Burada dikkat edilmesi gereken baska bir nokta var. Milgram deneyi gibi bir sosyoloji konusunu lise cagindaki insanlara anlatabilen bir egitim sistemi. Sahi biz ne okumustuk, veya simdi Turkiye'de cocuklar ne okuyorlar Felsefe derslerinde?