derinsular.com
Derin Sular: Subjektif Ansiklopedi
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
memorandum
medya defteri
alt beyin
deep waters

December 3, 2006

Samuel Huntington (9): Diğer Konular


Soru 1: Samuel Huntington medeniyet ve kimlik kavramını oluşturan bileşenleri ne şekilde sıralıyor?

Samuel Huntington, bir insanın ‘Sen kimsin?’ sorusuna verdiği cevapta en çok din, dil ve tarihin belirleyici olduğunu belirtiyor. Örneğin bir Batılının aşağıdan yukarıya doğru, Romalı, İtalyan, Katolik, Hıristiyan, Avrupalı ve Batılı olarak tanımlanabileceğini söylüyor.

Soru 2: Herkes medeniyeti aynı şekilde mi tanımlıyor?

Çoğu zaman evet. Ama kimi zaman da hayır. Mesela Huntington Almanların medeniyet algısının kültürü kapsamadığını, daha çok mekanik ve teknolojik gelişmeleri medeniyet olarak gören, materyal eksenli bir bakışa sahip olduklarını belirtiyor.

Ancak tabii Almanların bu yaklaşımı, 'Almanlar kimdir?' sorusunu yanıtlarken, Alman kültürünü hesaba katmayacağımız anlamına gelmiyor.


Soru 3: Dinin 1970’lerden itibaren yükselişte olmasını anlıyorum. Ancak yine de bütün medeniyetler için en belirleyici unsur olması mümkün mü?

Dinin belirleyiciliği çoğu zaman bireylerin dindarlıklarıyla ilişkilendirildiği için, bu konunun ifade ettiği kültürel ve siyasi mana yanlış anlaşılıyor. Bu yanlış anlaşılmaların önüne geçme adına, Huntington’ın kendisinden alıntıda bulunduğu bir İsveçlinin söylediklerine kulak verilebilir.

Söz konusu kişi, İsveçlilerin Avrupa’nın en dinden uzak insanları olduğunu, ancak İsveç’in kurumlarını, sosyal uygulamalarını, aile yapısını, siyasetini ve hayat tarzını şekillendiren Lutheran mirasını anlamadan bu ülkeyi anlamanın mümkün olamayacağını belirtiyor.

İnsanların kültürleri ve etik kodları üzerinde dinin çok önemli bir tesiri var. Bu kodlar – kişiler farkında dahi olmadan – nesilden nesile aktarılıyor. Değişmeleri elbette mümkün, ancak çok zor. Zira insanlar çoğu zaman içlerinden öyle geldiğini düşünerek belli şekillerde davranış gösterseler de, düşünce ve davranışlarını nelerin şekillendirdiğini ve nelerin harekete geçirdiğini bilmezler. (Bu, ayrıca ele alınması gereken, çok zor, uzun ve bir o kadar da önemli bir konu.)

Türkiye’de de insanlar dinin kişisel bir konu olduğuna, laik bir devlet tarafından yönetildikleri için de uluslararası ilişkilerde dinin bahis mevzuu olmayacağına inandırıldılar yıllar boyunca. Bunun doğru olmadığını yeni yeni fark ediyorlar, ancak medeniyet ve kimlik kavramlarına çok yabancı oldukları için bu durum kaba bir milliyetçiliği (ya da yeni tabirle ulusalcılığı) sonuç veriyor.

Huntington’ın alıntıladığı İsveçli kişinin sözlerinden Türkiye’nin öğrenmesi gereken çok şey var. Zira Türkiye, henüz farkında olmasa bile bir İslam ülkesidir. Medeniyeti de, köklü bir İslam medeniyetidir. Kişinin dindar ya da ateist olmasının bu konuyla ilgisi zorunlu değil. Hatta Türkiyeli bir ateist, İslam medeniyetini dindar bir müslüman vatandaşına göre çok daha derin bir şekilde özümsemiş olabilir. Bu onu müslüman yapmaz belki, ancak ait olduğu medeniyetin İslam medeniyeti olduğuna şüphe yoktur.


Soru 4: Batılılaşma Türkiye’nin kimliğini hiç değiştirmedi mi?

Elbette değiştirdi. Huntington’ın Türkiye’yi ‘kararsız ülke’ olarak nitelendirmesinin nedeni de zaten bu. Ancak bu durum, Türkiye’nin hem Batılı hem de İslami bir medeniyete sahip olduğu anlamına gelmiyor. Huntington’ın defalarca belirttiği gibi, medeniyet ithalinin dünyada bugüne kadar başarılı olabildiği tek bir ülke bile yok. Aksine, medeniyet ithali, şizofren toplumlar oluşturuyor.

Türkiye bugün itibariyle İslami bir temel üzerine bina edilmiş, üzerinde fazlasıyla eğreti duran bir Batılı görsel kültüre sahip. Batının kimliğini, tarihini, düşünce tarihini ve paradigmalarını içselleştirmiş olması elbette söz konusu değil. Dahası, bu teknik anlamda dahi pek mümkün değil. Medeniyet ithalinin Türkiye’ye hiç benzemeyen (daha da kötüsü, başka bir ülkeye de benzemeyen) Fransa’dan yapılmış olması da ayrı bir cahilliğin sonucu.


Soru 5: Peki bundan sonra ne olacak? Türkiye eski kimliğine geri mi dönecek?

Türkiye, her ne kadar yıllardır üzerine zorla tutturulsa da, bir türlü bünyesiyle tam anlamıyla uyum sağlamayan kimi Batılı özellikleri eninde sonunda atacak, bir kısmını ise tutacaktır. Bu, elbette Kemalist dayatmalar sona erer ermez kendiliğinden gerçekleşecek olan doğal bir sonuç. Ancak Türkiye’nin eski kimliğine dönmesi söz konusu olamaz. Çünkü bu da ayrı bir medeniyet ithali olur. Çünkü Türkiye Batılı olmadığı (ve olamayacağı) gibi, artık Osmanlı da değil. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, 14., 16. ve 18. yüzyıl Osmanlısı da aynı Osmanlı değildi. Değişim her zaman kaçınılmazdır. Ancak 20. yüzyılda bunun dayatmayla gerçekleşmiş olması acı sonuçlar doğurdu. Çünkü toplum şizofrenleşerek, hem kendini algılama, hem de değişme ve gelişme yeteneğini kaybetti. Bu nedenle Türkiye’nin yapması gereken şey eskiye kimliğine geri dönmek değil, aslıyla yüzleşmek.

Bunun gerçekleşebilmesi için de, özellikle yakın tarihini özgürce değerlendirebilmesi ve belli bir tarihten itibaren yeni nesillerin nasıl endoktrine edildiğini öğrenmesi şart. Bu da düşünce özgürlüğünün ve şeffaflığın tam anlamıyla güvence altına alınmasıyla mümkün – ki Cumhuriyet tarihi boyunca bu dümeni döndürenlerin mevcut şartlarda böyle bir şeye razı olacakları düşünülemez. Ancak er ya da geç yapılması gereken, Cumhuriyet'in toplumsal dönüşüm projesinin gerçekte ne anlama geldiğinin ve bu projenin başarılı kılınabilmesi için halka neler yapıldığı konusunda gizliliğe bir son verilmesi. Halkın kendi yönünü kendisinin tayin edebilmesi için öncelikle bu konudaki gerçeklerin açıklığa kavuşturulması gerekiyor.


Soru 6: Kimileri Franko-Germen anlayış yerine Anglosakson modelinin esas alınması durumunda Türkiye’nin pek çok sorununun çözüleceğini söylüyor?

Medeniyet dayatması ‘yanlış bir ülkenin medeniyeti dayatıldığı için’ Türkiye’yi şizofrenleştirmedi. Sadece ve sadece ‘medeniyet dayatıldığı için’ Türkiye’yi şizofrenleştirdi. Bir medeniyetin bir diğerine göre Türkiye’nin yapısına daha uygun olduğu elbette iddia edilebilir. Ancak bu, o medeniyetin Türk halkına dayatılmasını mazur göstermez. Çünkü eğer bir değişim yaşanacaksa, aslolan, o değişimin halk tarafından benimsenerek gerçekleştirilmesidir.

Anglosakson geleneğin çoksesliliğe, çokkültürlülüğe çok daha açık olan yapısının Osmanlı siyasal geleneğiyle daha uyumlu olduğu elbette söylenebilir. Ancak buradan hareketle medeniyet ithalinin Fransa yerine İngiltere’den yapılmış olması durumunda Türkiye’nin şizofrenleşmemiş olacağını varsaymamız gerekmiyor. Muhtemelen ülkenin süreklendiği psikoz bu denli vahim boyutta olmazdı. Ancak yine de ‘kararsız ülke’ konumunda olmamız kaçınılmaz olurdu.


Soru 7: Peki Türkiye kendi isteğiyle, Türk halkının benimsemesiyle Anglosakson modele geçemez mi?

Geçebilir. Bu şekilde geçmesi durumunda da bu zaten medeniyet dayatması olmaz. Ancak böyle bir aşama sorunları azaltsa da tamamen çözemeyecektir. Çünkü Türkiye’nin bu noktada yapması gereken 'Fransız modeli olmadı, bir de Anglosakson modeli deneyelim' demek olmamalı. Türkiye, öncelikle kendi etik kodlarını (Cumhuriyet sonrası da dahil olmak üzere) keşfetmeye çalışmalı ve bu bilinci kazandıktan sonra, değişim konusunda 'kendisi olarak' adım atmalı.


Soru 8: Türkiye'de Anglosakson modelini savunanlar kendi kimliklerini bilmiyorlar mı?

Maalesef bilmiyorlar.

Türkiye'deki Anglofiller, ya liberal düşünceden, ya da İslami kaygılardan hareket ederek bu modele geçilmesini savunuyorlar.

Liberal düşünceden hareket edenlerin önemli bir kısmı, devletin küçültülmesinin bütün problemleri çözeceğine ikna olmuş durumda. Bu amacın başarıya ulaştırılması onlar için ilk değil, son gaye. 'Bu işi bir halledelim, ondan sonra her birey özgür bir ortamda istediği yöne gitsin' anlayışı hakim daha çok. Bu yaklaşım, sosyal alanın kimi noktalarının ister istemez uzlaşı gerektireceği gerçeğini göz ardı ediyor olsa da, en azından herhangi bir dayatmada bulunma kaygısına sahip değil. Ancak kişinin 'ne istediği' konusu, 'kim olduğu' ile çok yakından ilgilidir. Liberaller ise işin bu yönünü ihmal ederek, sadece hantal ve otoriteryen devleti zaptetme konusuna odaklanıyorlar. Bu da onları felsefi anlamda kısırlaştırırarak birer 'aktivist' haline getiriyor.

İslami kaygılardan hareket edenlerin durumu biraz daha farklı. Çünkü dini kaygılara sahip olmaları nedeniyle kimlik konusuyla yakından ilgililer. Diğer yandan, Huntington'ın örneğindeki kategorizasyon çerçevesinde değerlendirilecek olurlarsa, (diğer konulardaki temel farklılıklarına rağmen) tıpkı Kemalistler gibi hem modernleşmeyi hem de Batılılaşmayı kabul ediyorlar. Ancak genel yaklaşımlarında Türkiye'nin kendisine dönüp, medeniyetini 'kendi elleriyle' 'kaldığı yerden' inşa etmeye devam etmesi yerine, Anglosakson modeline geçmesini öneriyorlar.

Bu kesimin sunduğu argümanlara bakıldığında göze çarpan bir diğer şey de, önerdikleri modeli kimliklerine değil, kimliklerini, önerdikleri modele uydurma gayreti. Bu yaklaşım medeniyet dayatması olarak tanımlanamaz elbette, ama bunun bir medeniyet inşası olmadığı da kesin. Bu bir tür medeniyet adaptasyonu.

Bu tür öykünmeci yaklaşımların, yapıları gereği, herhangi bir orijinallik içermeleri elbette pek mümkün değil. Yakın geçmişte yayınlanan bir manifesto bunun bir örneği olabilir.

'Demokrasiyi kabul ediyor ve destekliyoruz', 'Teokratik düzeni kabul etmiyoruz', 'Laik devletin ve laik hukukun meşruiyetini kabul ediyoruz', 'Kadınların erkeklerle aynı çiğnememez haklara sahip olduklarına inanıyoruz' gibi ifadelerle yüklü olan manifestonun üslubunda, bir duruş ortaya koymaktan çok, bir yaranma kaygısı olduğu hissi seziliyor. Manifesto'nun tamamı okunduktan sonra, 'Eğer bugün Batıda şimdi olduğundan biraz daha farklı bir görüş hakim olsaydı, o zaman da duruşlarını herhalde o görüşün (İslamiyet'e karşı) temel kaygılarına göre ayarlayacaklardı' dememek pek mümkün değil gibi. İnsanların, inançlarını yukarıda tırnak içerisinde belirtilen ifadelerle uzlaştırmaları elbette mümkün. Ancak bu bir inanç değil, kimlik ve medeniyet sorunu.


Soru 9: Küreselleşme etkileşimi artırdığına göre farklı medeniyetlerin birbirleriyle etkileşime girmeleri doğal değil mi?

Elbette doğal. Ancak iki medeniyetin etkileşiminden söz etmek için, öncelikle karşımızda kendi kimlik ve değerlerinin bilincinde olan iki farklı medeniyet olması gerekir. Burada ise, 'Ben kimim?' sorusunu kendine sormamış olan, bu nedenle de kendi düşünce tarihini bilmeyen, bilmediği için de kendi 'prensipler bildirgesi'ni başka bir medeniyet tarafından ortaya atılmış kavramlarla sunmaktan başka çaresi kalmayan temsilcilerle karşıyayız.

Cumhuriyet döneminde düşünce özgürlüğü başta olmak üzere pek çok konudaki otoriteryen uygulamalara (haklı olarak) karşı çıkan Türk Anglosakson yaklaşımı, bu noktada Kemalistlerle aynı düzlemde buluşmuş oluyor.


Soru 10: Samuel Huntington'ın ekonomi alanındaki tespit ve öngörüleri nasıl?

Huntington, Çin'in 21. yüzyılın başlarında dünyanın en büyük ekonomisi olacağını, 2020 yılında dünyanın en büyük beş ekonomisinden dördünün, en büyük on ekonomisinden de yedisinin Asya'da olacağını söylüyor.


Soru 11: Huntington Batının kendisi dışındaki ülkelere çifte standart uygulandığını düşünüyor mu?

Aslında bu bir sır değil. Herkes gibi Huntington da bunun farkında. Kitabında 'Batılı olmayan ülkelerin' de bu durumun bilincinde olduklarını belirten ve Batının söyledikleriyle yaptıklarının arasındaki tutarsızlıkları 'iki yüzlülük' olarak nitelendiren Huntington, Batılı olmayan ülkelerin Batıyı samimi bulmamasının nedeni olan çifte standart örneklerini (bir yönüyle) tekrarlıyor.

Bu noktada, demokrasiyi sadece İslami fundamentalistleri iktidara getirmezse destekleyen, Irak ve İran için silahsızlanma çağrısında bulunulan, ama İsrail konusunda sessiz kalan, serbest ticaretin ekonomik kalkınma için gerekli olduğu söyleyen, ama kendi tarım sektöründeki korumacı politikaları görmezden gelen, Çin söz konusu olduğunda insan haklarının önemini vurgulayan, ancak aynı şeyi petrol satın aldığı Suudi Arabistan için düşünmeyen, petrolü olan Kuveyt'e yapılan saldırıya derhal karşı çıkan, ama petrolü olmayan Bosna konusunda acele etmeyen bir Batıdan söz ediyor Huntington. Avrupalıların kendi kıtalarında Bosna ya da Türkiye gibi müslüman ülkelerin bulunmasından pek mutlu olmadıklarını da belirtiyor.

Ancak, hepsinden önemlisi, Batının, gücünü, fikirlerinin, değerlerinin ya da dinin üstünlüğünden değil, organize şiddeti diğerlerinden daha üstün bir şekilde uygulayabilmiş olmasından kaynaklandığını söylüyor. Batılıların aksine, Batılı olmayanların bunu asla unutmadıklarını eklemeyi de ihmal etmiyor. Bu noktada Huntington'ın, başka medeniyetlerin mensuplarının zaten çok azının Batının dinine geçmiş olduğu belirtmiş olması da önemli.


Soru 12: Bu durumda Batılı olmayan toplumlar medeniyetler bazında yeniden şekillenen bir dünyada bütün bunlar nedeniyle Batıdan daha da fazla uzaklaşmayacaklar mı?

Öyle olacak gibi görünüyor. Zaten Huntington da, Batılı olmayan medeniyetlerin giderek güçlenmeleri sonucunda dünyanın giderek daha fazla modern (endüstriyel) ve daha az Batılı olmakta olduğunu açıkça belirtiyor.

Huntington'ın, Batılı olmayan toplumların artık 'Batının yaptığı bir tarihin nesneleri' olmayı reddetmeleri ve her medeniyetin kendisini dünyanın merkezinde görerek, insanlık tarihini kendi tarihini merkeze alarak yazmaya başlamış olması konusuna dikkat çekiyor olması da gözden kaçırılmamalı.


Soru 13: Bu trend İslam ülkelerinin de İslam'a yaklaşmaya devam edecekleri anlamına mı geliyor?

Evet. Huntington, İran haricinde tüm müslüman ülkelerin, sosyal, kültürel ve politik anlamda, 1995 yılı itibariyle 1980 yılında olduklarından çok daha İslami ve İslamcı olduğunu söylüyor. Bu trendin Soğuk Savaş dönemi ve sonrasında siyasal anlamda da desteklendiğini belirten Huntington, Soğuk Savaş dönemi boyunca (birbiriyle her zaman çakışmayan periyotlarda da olsa) Cezayir, Türkiye, Ürdün, Mısır ve İsrail hükümetlerinin gerek komünist, gerekse milliyetçi hareketlerle mücadele edebilme adına İslamcıları destekleme yoluna gittiğini de söylüyor.

1970 ve 1980'lerde müslüman ülkelerdeki liderlerin, gerek rejimlerini gerekse kendilerini İslami bir kimlikle tanımlamaktan çekinmemeleri de Huntington'ın bu başlık altında değindiği konulardan bir diğeri. Huntington bu tür liderlere örnek olarak, Kral Hüseyin (Ürdün), Ben Ali (Tunus), Kral Hasan (Fas) ve Bruno sultanını veriyor. 1970 yılında Bangladeş'in laiklik ilkesini anayasasından çıkarması da rejim bazında İslamileşmeye verdiği örneklerden.

Aynı trendin 1990'lı yıllardaki örnekleri için ise Suharto (Endonezya) ve Turgut Özal (Türkiye) örnekleri veriliyor. Bu noktada, Huntington'ın 1990'lı yılların başlarında Türkiye'nin laik ve Kemalist kimliğinin ilk kez ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya kaldığı yönünde bir açıklaması olduğunu da belirtmek gerek.

Ancak, 'İslamileşme' konusundaki kuşatıcı yaklaşımını hatırlayarak, Huntington'ın konuyu bu noktada da sadece politik alana indirgemeyeceğini tahmin etmek gerekli. Zira Huntington dünyanın pek çok yerindeki 'politik olmayan' İslamileşme eğilimlerinden de örnekler veriyor.

1990'lı yılların başında İslami kuruluşların Mısır'da çok geniş bir şekilde örgütlenerek, sağlık, yardımlaşma, eğitim ve diğer konularda Mısır'ın fakir halkına yardımcı olmaya başlamaları bu örneklerden biri. 1992 yılında Kahire'de yaşanan depremin ardından İslami kuruluşların sadece birkaç saat içinde (yani devlet birimlerinden çok önce) caddelerde insanlara yiyecek ve battaniye vermeye başlayabilmiş olmaları da yine bu ciddi örgütlenmenin bir sonucu.

Sadece 4 milyon nüfusu olan Ürdün'de Müslüman Kardeşler örgütünün büyük bir hastane, 20 klinik, 40 okul ve 120 Kur'an kursu açmış olmaları, konu hakkında bir diğer örnek.

Batı Şeria ve Gazze'de İslami kuruluşların çok sayıda öğrenci kulübü, dini ve sosyal vakıflar, anaokulundan üniversiteye eğitim kuruluşları, klinikler, yetimhaneler ve huzurevleri açmış olmaları da Huntington'ın verdiği örnekler arasında.

Endonezya'da 6 milyon mensubu bulunan Muhammediye cemaatinin çok geniş bir okul, klinik ve hastane ağı inşa ederek (Huntington'ın ifadesiyle) 'laik devlet içinde bir sosyal devlet' kurarak ülke nüfusunun tamamına beşikten mezara hizmet götürüyor olması da bir diğer örnek.

Huntington kitabında belirtmemiş olsa da, Türkiye'de de İslami cemaatler tarafından da (özellikle 1990'lı yıllarda) çok sayıda aşevi, hastane, okul ve sosyal yardımlaşma vakfı açıldı. İslam'ın ilk asrından beri bu tür faaliyetlerin gerçekleştirilmiş olması sonucunda sosyal yardımlaşmanın İslamiyet içerisinde güçlü bir gelenek haline gelmiş olduğu malum. Farklı İslam ülkelerinde müslümanların birbirlerinden habersiz olarak da olsa, (hastane, klinik, okul, aşevi gibi) hep birbirine benzer girişimler ortaya koymuş olmaları da, zaten bu güçlü geleneğin bir sonucu. Ancak Türkiye'de İslami Diriliş'in siyasal boyutu gibi, sosyal boyutu da, değil dünyanın mevcut trendleri, İslami geleneğin kendisi dahi göz ardı edilerek, sadece kronikleşen rejim tehditi paranoyası doğrultusunda algılandı.


Soru 14: Batının gücü ne düzeyde?

Huntington, Batı devletlerinin dünyayı yönetme adına sahip oldukları araçlardan da söz ediyor. Aşağıdaki liste, günümüzde dünyaya sahip olmak için nelere hükmetmenin gerektiği konusunda bir fikir verebilir.

Huntington, Batının,

  • uluslararası bankacılık sistemine sahip olduğunu ve bu sistemi idare ettiğini,
  • bütün para birimlerini kontrol ettiğini,
  • dünyada üretilen malların en büyük müşterisi olduğunu,
  • nihai ürünlerin çoğunluğunu ürettiğini,
  • uluslararası sermaye piyasalarına hükmettiğini,
  • ciddi boyutta askeri müdahalede bulunabilme gücüne sahip olduğunu,
  • uzaya erişim konusunda hakimiyeti elinde bulundurduğunu,
  • uluslararası iletişime hakim olduğunu ve
  • yüksek teknolojili savunma endüstrisine sahip olduğunu ifade ediyor.


Soru 15: Bütün bunlar Batıyı yenilmez bir güç mü yapıyor?

Bence böyle bir şey söz konusu bile olamaz. Bütün bunlar dünyanın temel fonksiyonları da olsa, sözü edilen alanların herbiri el değiştirebilir ya da daha da önemlisi, alternatifler ortaya konmak suretiyle mutlaktan rölatif olmaya indirgenebilir.


Soru 16: Peki Batının gerçek gücü yukarıdakilerle mi sınırlı?

Herkesin başını döndüren bu liste, Batının gücünün sebebi değil, sonucudur. Batının gerçek gücü, düşmanlarını dahi tesiri altına alabilmiş olmasında gizli olabilir.

Batılı olmayan ülkeler, Huntington'ın Batı ile ilgili şu sözünün yukarıda listelenilenlerin toplamından dahi daha önemli olduğunu anlayabilirlerse, bir alternatif ortaya koyabilirler: 'Liberalizm, sosyalizm, anarşizm, korporatizm, Marksizm, komünizm, sosyal demokrasi, muhafazakarlık, milliyetçilik, faşizm ve Hıristiyan demokrasisi de dahil olmak üzere, 20. yüzyılın devasa ideolojilerinin tamamının tek bir ortak noktası vardır: Batı medeniyetinin ürünleri olmak.'



SAMUEL HUNTINGTON

Samuel Huntington (1): Medeniyetler Çatışması?
Samuel Huntington (2): Medeniyetler Bazında Ülkeler
Samuel Huntington (3): Kararsız Ülkeler
Samuel Huntington (4): Kemalizm ve Batılılaşma
Samuel Huntington (5): Kemalizm ve Başörtüsü
Samuel Huntington (6): Kemalist Devrimler
Samuel Huntington (7): İslami Diriliş
Samuel Huntington (8): Merkezsiz İslam Medeniyeti
Samuel Huntington (9): Diğer Konular
Samuel Huntington (10): Sonuç

| Yorumlar (2)

Okuyucu Yorumları (2)

Ataturkcu modelin tam manasiyla basarili olamamasinin nedeni, daha once de dedigim gibi, verilen devrimlere halkin yasam tarzi olarak uyum saglamasini mumkun kilacak bir altyapisal/endustriyel donusumun gerceklestirilememis olmasidir. Bu donusum eksik kalmistir. Sanayilesmis toplumlarin ustyapisal pratiklerini, onlari toplumda temellendirebilecek ya da tasiyabilecek bir yasam tarzi olmadan fazla surduremezsiniz.

Belirli bir teknolojiyi ithal edip, kendinize ozgu yasam tarzini tamamiyla surdurmeniz mumkun degildir. Teknoloji, kendi yasam tarzini ve ideolojisini beraberinde getirir. Bu nedenle, teknolojiyi aldiginizda, toplum ister istemez bir degisim gecirmek durumunda kalacaktir. Degisimin halk tarafindan benimsenmesi ise karmasik ve zor bir durum. Turk halki muhtemelen teknolojiyi istemekle birlikte, geleneklerini de korumak isteyecektir. Halbuki, bu imkansizdir.

Maalesef, Turkiye artik hem dogulu hem de batili kultur arasinda kalan bir ulke haline geldi. Ancak, bir yandan Avrupa diger yandan da Ortadogu ile komsu olan bir ulke icin, boylesi bir durum ile karsilasmak kacinilmazdi. Asli ile yuzlesmek ise eski kimligine donmek ile ayni anlama geliyor. Mesele, Turkiye'nin, bu hal uzere iken, gecmisinden hareketle kendi kultur bilesimini yaratamamasidir.

Liberallerin savunusunu ya da mucadelesini oldukca utopik buluyorum. Maalesef, bunlar savunduklari liberal degerlerin evrensel oldugu yanilsamasi icinde bulunuyorlar. 600 sene boyunca Devlet-i Aliye'nin boyundurugu altinda yasamis olan bir toplumda devlete dusmanlik yapiyorlar ve bu sayede butun sorunlarin cozulecegine inaniyorlar. Hele bireyden bahsetmeleri cok vahim bir durum arz ediyor. Turk halki tarihin hangi doneminde kendisini birey olarak tanimlayabildi, ki su anda da tanimlama imkani olsun? Turkiye'deki liberallerin oldukca onemli bir bolumu icinde bulunduklari kosullarin nev-i sahsina munhasir niteliginden bihaberdir ve Turkiye'nin sorunlarina ciddi bir cozum onerileri yoktur. Savunduklari seylerin cogunun Turk halkinin anlayis bicimine aykiri oldugunu gorememektedirler.

Islamcilarin ise modernlesmeyi istediklerini pek dusunmuyorum. Nitekim, o modernlesme kendilerinin istemedigi yasam tarzini toplumda olusturmaya basladigi andan itibaren, modernlesmeden ilk vazgececek olan yine Islamcilar olacaktir. Kaldi ki, Islamcilarin yapisi modernlesmeye fazla elverisli degildir. Sabahleyin baba ise, cocuklar da okula gidecek. Anne evde kalip kucuk cocuklar ve ev isleri ile ilgilenecek. Aksamleyin herkes eve gelince masaya oturulup yemek yenecek, aksam ve yatsi namazlari kilinacak. Sonra televizyonda islami bir kanalin islami bir eglence programi izlenecek vs. vs. Dikkat ederseniz, hayli monoton bir yasam tarzindan bahsediyorum. Boyle bir yasam tarzinda ilerleme olmaz. En basitinden, boyle bir aile 15 yasindaki kizlarinin mahalledeki 17 yasindaki bir delikanli ile tek baslarina deniz kenarinda bir tatile gitmesine izin verir mi? Halbuki kapitalizm, hirs, kar arayisi, mucadele ve hatta acgozluluk demektir. Tekduze bir yasam tarzi - Schumpeter'in deyimiyle - "yaratici bir yikim" karsisinda ne tutunabilir ne de boyle bir seyi isteyebilir.

Islam birligi hususunda Huntington'a katiliyorum. Kanaatimce, Islam ulkelerinin boyle bir birlik gerceklestirmelerinin ilk kosulu ekonomik bagimsizliktir. Siyasi istikrar da bunun hemen ardindan geliyor. Bu ulkelerin Turkiye'nin liderligini kabul edeceklerini hic zannetmiyorum. Turkiye'nin toplumsal acidan sahip oldugu goreli ozgurlukler, bu ulkelerin yasam tarzlarina oldukca terstir.

"Medeniyet ithalinin Türkiye’ye hiç benzemeyen (daha da kötüsü, başka bir ülkeye de benzemeyen) Fransa’dan yapılmış olması da ayrı bir cahilliğin sonucu." [Serdar K]

Bu cümleden şöyle bir mana çıkıyor:
Toplanılmış düşünülmüş "hangi ülkeden ithal edelim?" sonra da bir cehalet eseri bize en uygunsuz Fransa'da karar kılınmış.

Aslında bir ithalat yapılması kendiliğinden anglo-saksona karşı Fransız modelini zorunlu kılıyor. Zira bu blogda da defalarca anlatıldığı üzere tepeden inmeci "halka rağmen..." zihniyeti Fransa ile uyuşuyor. Anglo-Sakson demokrasisine hayran olan grubun zaten bu tür bir dönüşüm projesini yürürlüğe koyması makul olmaz.

Bunun dışında Huntington dizisi çok güzel gidiyor. Sadece belli noktalarda konuşanın Huntington mu yoksa Serdar Kaya mı olduğu belirsizleşiyor, aslında bu dizi genel olarak "Huntington ne demiş?"ten öte bir içeriğe sahip. Şimdi ben inşallah kimse "Bana ne şerefsiz Huntington'dan" deyip okumamazlık etmez desem, siz de "Öyle diyen adam okumasın, zaten anlamaz" diyeceksiniz.

Teşekkürler.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca