derinsular.com
Derin Sular: Subjektif Ansiklopedi
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

July 29, 2006

Demokrasi (5): Türkiye'de Demokrasi

Türkiye'de demokrasi konusu, Cumhuriyet tarihi boyunca gündemden hiç düşmemiş olsa da, bu alandaki tartışmalar, ciddi boyutlardaki kavram karmaşası nedeniyle, olması gerekenden çok daha farklı düzlemlerde yaşandı. Kullandığı kavramları kendi düşünce geleneğinden üretememiş olan, bu nedenle de içselleştiremediği emanet mefhumlar üzerinden siyaset yapmaya çalışan Türk entelijansiyası, demokrasi anlayışına da, çoğu zaman, gerçekte ifade ettiğinden farklı anlamlar yükledi.

Türkiye'de Demokrasi

Bu durumun en belirgin özelliği, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren (çok da yanlış olmayan kaygılarla) 'hakimiyet-i milliye' çerçevesinde ele alınan demokrasinin, başlı başına bir değer olarak değil, meçhul bir istikbalde varılması gereken bir menzil olarak görülmesiydi. Zira cumhuriyet elitlerinin amacı kendi içinde ve kıymeti kendinden menkul bir değer olarak yücelttikleri asıl ideal Batılılaşmaydı. Demokrasi de dahil olmak üzere bütün diğer kavramlar, bu ideale hizmet ettikleri müddetçe gerekli ve değerliydiler. Bir başka deyişle, demokrasi, halkın taleplerini (bu talepler ne olursa olsun) yerine getirerek dayatmaların önüne geçebilmesi itibariyle değil, kendinde elitlik ve kader belirleyicilik vehmeden bir zümrenin zihnindeki Batılılaşma idealine hizmet edebildiği ölçüde önemliydi.

Bu anlayışa göre, eğer halk (sözgelimi) hilafetin devamını isterse, bu durumda demokrasi bir tür 'prematüre doğum' olarak algılanıyordu. Ancak aynı halk, iradesini (savaş sonrası şartlarında başka derdi yokmuş gibi) Batılılar gibi giyinmek ya da yaşamak yönünde tecelli ettirecek olursa, o zaman demokrasi, 'zamanı gelmiş bir uygulama' olarak görülebilirdi. Dolayısıyla, esas olan, halkın kendisi için ne istediği değil, bu isteğin iktidardaki azınlıkça makul karşılanıp karşılanmayacak olmasıydı.

Bu noktada, 'Madem hakimiyet-i milliyenin tecellisi ancak siyasi iktidarın arzularıyla örtüşmesi durumunda muteber oluyor, o zaman sosyal politikaların yapılmasında belirleyiciliği halka veren bir rejimin baştan reddedilmeyip müstakbele tevdi edilmesinin nedeni neydi?' gibi bir soru zorunlu hale geliyor. Tek parti iktidarından bu yana bu soru, 'halkın henüz kendi adına karar alabilecek bilince ulaşmamış olması' ekseninde yanıtlanmış olsa da, demokrasinin de örnek alınmak istenen Batıdan ithal edilmiş bir kavram olduğunu ve kendisini Batılılaşmayı seçici olmadan benimsemek zorunda hisseden tek parti rejiminin bu nedenle demokrasiyi bir kenara koymakta doğal olarak zorlanacağını da hesaba katmak gerekli. (Daha sonraki yıllarda Avrupa'da faşist ideolojinin yükselişe geçmesiyle birlikte tek parti ideologlarının demokrasiye ilke bazında da karşı çıkan beyanatlarının artması bu yaklaşımı doğruluyor.)


Türkiye'de Çoğunluğun İktidarı

Demokrasi, doğmuş olduğu Batı medeniyetinin şartları içerisinde değerlendirildiğinde çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşmeye fazlasıyla müsait bir rejim olarak bireysel haklar adına bir tehdit oluştursa da, Türkiye için böyle bir tehlike hiçbir zaman mevcut olmadı. Zira demokrasiye zaten baştan şüpheyle yaklaşan seçilmemiş iktidar, Türkiye'de seçimle gelen çoğunluğun değil, militer zihniyete sahip bir azınlığın diktatörlüğünün söz konusu olduğu bir rejimi hakim kıldı. Bu yapı 1945 yılından itibaren değişmeye başlasa da, 1950 yılında halkın 'çoğunluğunun' iktidarı değiştirmesinden sonra bile söz konusu iktidarın etkisi ortadan kalkmadı. Zira, aynı zihniyet bu sefer de devlet bürokrasisi içerisinde örgütlenmiş atanmış kadrolar aracılığıyla kendi ideolojisini (bu ideolojiyi benimseyen benimsemeyen) herkes üzerinde hakim kılma gayretinde oldu.

Kendisinde halkın geri kalanının mukadderatına hakim olma hakkı gören ve 2000'li yıllardan itibaren daha çok 'Beyaz Türkler' olarak adlandırılmaya başlanan bu kesim, kendi ideolojisine 'resmi' hüviyet kazandırmış olmanın sunduğu kimi yasal kılıflarla, Türkiye'nin sorunlarının çözümü adına alternatif düşünce üretimini ve fikir alışverişini de suç kapsamına aldı. Bunun sonucunda da, Türkiye'de cumhuriyet tarihinin neredeyse tamamı boyunca halkın siyasi alanda tam anlamıyla hür bir katılımcılık sergileyebilmesi ya da özgürce ve korkusuzca fikir alışverişinde bulunabilmesi mümkün olmadı.

Söz konusu 'beyaz' kesimin ideolojisi kaba asker kuvvetiyle korunmakta olduğundan, bu yapının çoğunluğun iktidarını öngören demokratik sistemin araçlarıyla değiştirilmesine de imkan tanınmadı. Dahası, söz konusu çoğunluğun fikir dünyasının beyaz kesiminkine benzetilebilmesi (ve böylelikle demokrasinin ortaya oyduğu tehlikenin bertaraf edilmebilmesi) amacıyla örgün eğitim başta olmak üzere pek çok alanda çeşitli propaganda teknikleri kullanılmaya devam edilerek halkın fikirleri tesir ve kontrol altına alınmaya çalışıldı.

Kendi düşüncelerini tartışılmaz doğrular olarak gören, halkı ise, resmi ideolojinin kıymeti kendinden menkul doğrularını ilke edinmeye ihtiyacı olan 'adam edilmesi gereken vatandaş adayları' olarak algılayan, bu kategorizasyon sayesinde de fiziksel ve zihinsel dayatmalara ve kaba kuvvete dayanan zorba tehditlere meşruiyet zemini bulduğunu zanneden bu azınlık, cumhuriyet tarihi boyunca Türk siyasetine yön verdi.

Aydınlanma kavramı, kendini elit zanneden bu zorba azınlığın dilinden hiç düşmedi. Ancak yine aynı azınlık, her türlü iktidarın meşruiyetini sorgulayan, dahası, 'otoritenin sorgulanması' kavramını bir değer olarak benimseyen aydınlanma anlayışına istisnalar getirmekte de mahzur görmedi.


Türkiye'de Temsili Demokrasi

Demokrasinin olmadığı bir yerde 'temsili' demokrasinin zaten baştan var olamayacağı açık olsa da, her kavramın içini boşaltıp kendi istediği şekilde dolduran, sonra da ortaya koydukları acınası fikirleri 'tartışma kabul etmeyecek, mutlak doğrular' olarak halka belletmeye çalışan statükocu azınlık, yeri geldiğinde, gerçek demokrasilerde seçilmişlerin değil, atanmışların söz sahibi olduklarını iddia etmekte dahi bir mahzur görmedi.

Cumhuriyet elitinin 'temsili' demokrasi kavramının içini bu türden teknokrasi türevi uygulamalarla doldurmak istemesi, muz cumhuriyetlerinde halkı kandırma hedefiyle uygulanan ve 'personel demokrasisi' olarak nitelendirilebilecek olan bir yapıya epey benzemekte. Bu yapıya göre, devlet politikası, devleti ele geçirmiş olan atanmışlarca belirlenirken, halkın seçtiği bir meclis de söz konusudur. Bu meclis, atanmışlar tarafından belirlenen devlet politikalarını uygulamakla mükelleftir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, halkın seçtiği temsilciler sürekli değişse de, hakim uygulamalarda dikkate değer hiçbir değişiklik yaşanmayacaktır. Zira değişen, politikalar değil, personeldir. Ancak bu personel yapısının fonksiyonları ve inisiyatif alma gücü son derece sınırlı olsa da, belirli aralıklarla 'halk tarafından' rotasyona tabi tutulmaları esastır. Zira 'adam edilmek' bir yana, muz cumhuriyetinin ideolojisi doğrultusunda hepten cahil bırakılan halk, politika felsefesi nedir bilmediğinden, hangi devlet kurumlarının ne tür işlevselliğe sahip olduğunu anlayamayacak, seçtiği meclisin - pek çok konuda eli kolu bağlı olsa da - ülkeyi yönettiğini zannedecek, dolayısıyla da halkın siyasal idarede söz sahibi olduğuna inanmakta mahzur görmeyecektir.

Emekli askerlerin devlet politikasını TBMM'nin belirlemesinden bahis açıldığında halkın gözleri önünde tepki verebildiği, askerlerce hazırlanan gizli anayasalarla yönetildiği iddia edilen Türkiye'de de bu yapıdan izler olmadığını söylemek elbette çok zor. Dahası, bu türden son derece net gerçekler gözüne sokulsa dahi, tesiri altında olduğu şartlandırma nedeniyle bunları reddetmek isteyecek insanların mevcut olmadığını söylemek de pek mümkün değil. Ancak, Türkiye'nin, Avrupa Birliği doğrultusunda atılan adımlar ve yaşanan hukuki reformlarla bu kabuğu kırma yoluna girdiği de bir gerçek. Bu gelişmeler yaşanmaya başlanır başlanmaz da, bugüne dek kayıtsız şartsız Avrupalılaşma yanlısı olan kesimlerin, AB karşıtlığına soyunmuş olmaları da -olayları okumasını ve ders almasını bilenler için - aynı ölçüde ibret verici mahiyette.


Türkiye'de Propaganda

Demokrasilerde iktidarın gündemini, dış politika ya da ekonomi gibi belli seviyede bir uzmanlık gerektiren konular oluştururken, halkla ilişkilerde seçmenlerin büyük bir çoğunluğunun net bir fikir sahibi olmadığı bu konular yerine, sosyal güvenlik, enflasyon ya da asgari ücret gibi 'yığınların gündeminde olan' tekil konuların üzerinde durulması, gerçek gündem ile halkın gündeminin farklılaştığı bir yapıya işaret ediyor. İktidarların söz konusu sorunlu yapıyı ortadan kaldırmak yerine, bu iki boyutlu yapı yokmuş gibi davranmayı tercih etmeleri, dahası, iktidarlarını temin adına uygulanacak propaganda tekniklerini de söz konusu sahte gündem üzerine yoğunlaştırmaları, dünya demokrasilerinde sıklıkla rastlanan bir sistem açığı durumunda. Ancak Türkiye'de sürdürülen propagandanın yapısında, dünya demokrasilerine ait bu açıkta olduğundan çok daha farklı bir özellik göze çarpıyor.

Zira Türkiye'de devlet, asgari ücret, enflasyon, işsizlik gibi konulardan oluşan 'halkın gündemi' ile 'gerçek gündem' ayrımına gidip halkın gündemine odaklanmanın yanı sıra, bizzat halkın gündemini belirleme yoluna gidiyor. Birinci sınıfa başlayan 6 yaşıni henüz tamamlamış olan öğrencilere ('7 çok geç' olduğundan olsa gerek) ilk günden kendi doğrularını aşılamaya başlayan devlet, normal şartlar altında tek gündemi 'oyun oynamak' olacak çocuklara 'en iyi yönetim biçimlerinden', 'kültürel ve siyasal devrimlerden' bahsetmeye, 'dostlar ve düşmanlar belletmeye' başlıyor. Orta dereceli okullarla ve hatta üniversitelerle hemen hemen aynı dakikaya tekabül eden ders süreleri boyunca sınıflara hapsedilen öğrenciler, Mao'nun 'kalıp' (mold) sistemine çok benzeyen sıkı bir eğitim sürecinden geçiriliyor.

Sağlıklı bir insanın, yıllar süren böyle bir sürecin psikolojik tesirinden ömür boyu kurtulması mümkün olmasa da, devletin propagandası mezun olduktan sonra da vatandaşların yakasını bırakmıyor. Türkiye'de ilgili ilgisiz her türlü gündem maddesinin, 'rejim ve düşmanları' ekseninde değerlendirilmeye müsait olması (ya da müsait hale getirilmesi), bu noktada dikkate alınması gerekli olan bir diğer konu. 'Biz ve diğerleri' şeklinde bir algılama mekanizmasını olağanlaştıran bu yapı, halkın kamplara ayrılmasına ve dolayısıyla asırlardır bu ülkede yaşayan ve 'buralı' olan pek çok kesime inanç ya da etnik köken bazında ayrımcılık yapılmasına ve böylelikle halkın bir kısmının ikinci sınıf vatandaş konumuna itilmesine neden oluyor.

Halkın gündemini belirleme kaygısının - çoğu zaman dikkatlerden kaçan - bir diğer önemli sonucu da, kendi halkına gündem belirlemeye odaklanan devletin, 'gerçek gündeme' (ve dolayısıyla ülkenin sınırları dışında kalan dünyaya) yabancılaşması ve bunun sonucunda, içinde yaşadığı dönemde yaşanan değişim ve gelişimleri ciddi ölçüde ıskalamaya başlaması.


Türkiye'de Refleksivite

Doğduğu günden itibaren 'eksik ve yanlış bilgiler' bombardımanına maruz bırakılan Türk insanının, bu bilgiler üzerine sağlıklı düşünceler bina etmesi elbette mümkün olmuyor. İrrasyonel ve kusurlu bir ameliyat-ı fikriye neticesinde alınan kararlar da, gelecek adına sağlıksız sonuçlar doğuracak fiillerin olağanlaşmasına neden oluyor. Bu şekilde, kendi sığlığına hapsolan/hapsedilen Türk halkı, uzun yıllardır kendi eliyle kendi geleceğini kısırlaştırmaya devam ediyor.

'Daha iyi bir gelecek tesis etme' amacıyla atılan adımların, planlanmakta olan geleceği değiştirmesi, söz konusu değişikliğin, atılan adımlara esas teşkil eden düşüncelerin (eksik ve yanlış bilgilerle şekillenmiş olmalarından ötürü) içerdikleri hataların derecesi ölçüsünde vahim bir hal almasına neden oluyor. Tek parti döneminin tek sesli yapısından bugüne dek sürekli dezenformasyona maruz bırakılan insanların düşüncelerinin ne denli çarpık bilgilerle şekillendiği hatırlanacak olursa, bu düşüncelerden doğan eylemlerin doğuracağı vahametin derecesinin pek de düşük olmayacağı daha iyi anlaşılabilir.

Çevresinde yaşanan gelişmeleri çarpık bilgilerle okuyan, bu çarpık bilgiler doğrultusunda edindiği düşünceler neticesinde de, söz konusu gelişmelere belli eylemlerle karşı durmaya karar veren her insan bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Kişinin karar kıldığı eylem, seçimde belli bir partiye oy vermekten politik aktivizme kadar uzanan geniş bir aralık içerisinde yer alabilir. Belli ideolojilere saplanan, söz konusu ideolojilerin öngördüğü sosyal sistemi hakim kılma amacıyla çeşitli şiddet içeren eylemlere girişen kitleler de bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak hangi formatta olursa olsun, eksik ve yanlış bilgilerden yola çıkılarak gerçekleştirilen fiiller, yaşanan gelişmeleri gerçekte olduğundan çok daha farklı bir şekilde okuyan faillerin umduklarından çok daha farklı sonuçlar verecektir.

Bu durumun nedenleri (ve sonuçları), her refleksif eylemde olduğu gibi aynıdır:

  • Failllerin kendi akıllarınca öngördükleri gidişat, zaten yapılan tahminlerden farklı bir yöne eğilim göstermektedir.
  • Failler, mevcut durum ve geleceğin dinamiklerini kavramaktan aciz oldukları gibi, gerçekleştirmeye çalıştıkları 'daha güzel' gelecek konusunda da nitelik olarak mükemmel olmaktan çok uzak olan tasavvurlara sahiptirler.
  • Failler, mevcut şartları ve gidişatı olduğundan farklı okudukları için, eylemlerinin bu şartlarla etkileşmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçlar hakkında doğru tahmin yapabilmeleri de mümkün değildir.
  • Faillerin baştan yanlış öngördükleri gelecek, bu eylemler sonucunda yeniden değişmiştir.

Başka ülkeler için olduğu gibi, Türkiye söz konusu olduğunda da, gerek ekonomik, gerekse politik alanda, olayların refleksif karakterleri hesaba katılmadan ortaya konan analizlerin yanlış sonuçlara ulaşacağı açık. Bu nedenle de, Türkiye'de, değişimin 'meclisin elinde' olduğunu düşünen, farklı kurumların yetki ve güçlerinden bihaber olan insanların 'daha iyi bir Türkiye' hayaliyle çeşitli siyasilerin peşine takılmaları, kendilerininkine benzer bir siyasi alan tasavvuruna sahip olan ancak bir başka siyasetçiye iman etmiş bulunanlarla kıyasıya polemikler içerisine girmeleri, olayların bilgi boyutu ve refleksif yapısı göz önüne alınmadan izah edilemez.


Sonuç

Türkiye'de resmi ideoloji her ne kadar mutlak doğrunun kendi tekelinde olduğunu açıkça iddia etmese de, bugüne kadar kendi dikte ettiği yapısal anlayışın dışındaki düşüncelerin, siyasi platformda temsil edilmesi bir yana, ifade edilmesine dahi sürekli sert tepkiler verdi ve kendi anlayışına tehdit oluşturan tüm düşünceleri çeşitli sloganlarla yaftalayıp halkı korkuttu. Önünü alamayabileceğini hissettiği akımları ise daha doğrudan müdahalelerle ezdi.

Demokles'in kılıcı altındaki Türk siyaseti, bu şartlar gereği doğal olarak resmi ideolojiyi 'ilişilmemesi gereken' bir güç olarak gördü ve kendisine bırakılan sığ bir alanda sözde bir siyaset yaptı. Bu nedenle, devletçi ve kollektivist bir yapıya sahip olan resmi ideolojinin sosyal, siyasi ve ekonomik politikalardaki hakimiyeti çok partili hayata geçtikten sonra da değişmedi. Sonuç itibariyle de, bireysel haklara sahip çıkmak bir yana, resmi ideolojiyi koruma adına bireylerin hak ve özgürlüklerini hiçe saymayı dahi mübah gören bir anlayış doğdu.

Bütün bunlardan hareketle, Cumhuriyet tarihi boyunca, (hangi partinin başta olduğundan tamamen bağımsız olarak) çoğunluğun değil, azınlığın iktidarda olduğu rahatlıkla söylenebilir. Yeri geldiğinde Cumhuriyet tarihinin en yüksek oy oranı ile iktidara gelmiş olan bir başbakanı asmaktan dahi çekinmeyecek denli küstahlaşabilen bu anlayışın yoğun tesiri altında yetişen nesillerin değer yargıları da (doğal olarak) aynı derecede çarpık oldu. Netice itibariyle demokrasi olduğunu iddia eden bu sisteme inancı kalmayan halk, ya apolitik bir hayatı tercih etti, ya da taleplerini (olmayan) siyasi platformlarda değil, sokaklarda dile getirmeye müsait hale geldi. Çoğulcu bir yapının örneklerini hiçbir zaman görememiş ve bilememiş olan gençler, etkisi altına girdikleri odaklar kendilerine sokaklara inip kendileri gibi düşünmeyen arkadaşlarıyla çatışmalarını telkin ettiğinde de, üniversitelerde ve meydanlarda kan dökmekten geri durmadılar.

Yaşanan onca acıya rağmen, resmi ideoloji yanlısı kesim, 'çağdaşlık', 'ilericilik', 'aydınlanma' gibi kavramlarla birlikte günü geldiğinde 'demokrasi' kelimesini de sloganlaştırmaktan çekinmedi. Hatta kendilerine düşman belledikleri siyasi oluşumlar güçlendikçe, demokrasi konusunda beyanat verme durumunda olan resmi ideoloji yanlıları, çoğu kez 'Demokrasilerde çoğunluğun azınlığı bastırmasının söz konusu olamayacağını, böyle bir demokrasi anlayışını kabul edemeyeceklerini' ifade ettiler.

Bu yaklaşım, klasik demokrasiye değil, Avrupa'da hakim olan liberal demokrasiye aitti. Ancak aynı liberal demokrat anlayışa göre, azınlığın çoğunluğu bastırmasını ise zaten baştan demokrasi olarak nitelendirmek mümkün değildi. Ancak 'Beyaz' Türkleri, çoğunluk değil, azınlık ilgilendiriyordu, çünkü onlar hep azınlıkta oldular ve farklı bir zihniyetin (çoğunluğun iktidarını öngören) demokrasi aracılığıyla iktidara gelmesinden ve kurdukları köhne sistemi değiştirmesinden korktular. Bu nedenle de 'kültürel anlamda' Batılılaşma hareketlerini can-ı gönülden desteklerken, Avrupa Birliği uyum çabaları çerçevesinde 'siyaseten' Batılılaşma gündeme geldiğinde tepki gösterdiler. Liberal demokrasinin sahip çıktığı düşünce özgürlüğü kavramını da çok takdir ediyorlardı elbette, ama onlara göre Türkiye'nin hep 'kendine özgü şartları' vardı. Zaten dile getirilmesinden hiç hoşlanmasalar da, o şartları ortaya çıkaranlar da, başkalarına empoze edenler de yine kendileriydi.



DEMOKRASİ YAZI DİZİSİ

Demokrasi (1): Çoğunluğun Diktatörlüğü
Demokrasi (2): Temsili Demokrasi Yalanı
Demokrasi (3): Demokrasi, Ortalama Adam ve Propaganda
Demokrasi (4): Refleksivite
Demokrasi (5): Türkiye’de Demokrasi
Demokrasi (6): Sonuç

| Yorumlar (0)

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca