July 28, 2006
Demokrasi (4): Refleksivite
Sosyal bilimler, insanları ve insan gruplarını incelediğinden, yapılan araştırmalar, (doğal bilimlerin aksine) var olan bir kesinliği değil, göreceliliği açıklamaya odaklanır. Çünkü, sosyal bilimlerde genelgeçer nedenselliklerden söz etmek her zaman mümkün değildir. Zira aynı sebepler farklı toplumlarda aynı sonuçları doğurmayabilir. Bu farklı sonuçların karşılaştırmalı çalışmalarla açıklanmaya çalışılan nedenleri, aynı zamanda söz konusu göreceliliğin de temelini oluşturur.

İnsan davranışlarını (ve dolayısıyla kesinliği) karmaşıklaştıran nedenlerden biri de refleksivitedir. Refleksivite, insanların gelişmeleri gözlemleyerek gelecek konusunda aldıkları kararların da (tıpkı gözlemlemekte oldukları gelişmeler gibi) hazırlanmakta oldukları geleceğe etki etmelerini ifade eden bir kavram. Karl Popper'ın 'Oedipus Etkisi' olarak nitelendirerek sosyal bilimler metolodojisine kazandırdığı refleksivitenin sosyal fenomenlerin yorumlanmasına önemli bir açılım kazandırdığı söylenebilir.
Sosyal bilimlerin insanlara (ve insanların ortaya koyduklarına) odaklanıyor olması, mükemmel olmayan, kompleks bir yapının incelenmekte olduğu anlamına geliyor. İnsanların mükemmel olmaktan uzak olan yapılarının düşüncelerine, mükemmel olmayan düşüncelerinin de karar ve davranışlarına yansıyor olduğunu dikkate alan refleksivite, kusurlu düşüncelerden hareketle geleceğe yönelik karar ve davranışlarını belirleyen insanın, bu tavrıyla eylemlerinin sonuçlarını da etkilediği üzerinde duruyor. Söz konusu düşünce ve kararlar geleceğe yönelik beklentilerin de tesiri altında olduğundan, bu doğrultuda gerçekleştirilen davranışlar, geleceği de şekillendiren bir durumu ortaya çıkarıyor.
Finansal Refleksivite
London School of Economics'de öğrenim gördüğü yıllarda Karl Popper'ın öğrencisi de olan George Soros'un ikincil sermaye piyasalarında refleksivite teorisi üzerinde (akademik anlamda olmasa da) çalışmaları mevcut.
Soros, refleksiviteyi iki basit fonksiyon ile ifade ediyor. Herhangi bir durum (y) hakkında katılımcıların görüşleri (x), 'x = f(y)' şeklindeki bilişsel fonksiyon ile ifade edilirken, katılımcıların mükemmel olmayan düşünce ve davranışlarıyla şekillenen sonuçları ifade eden katılım fonksiyonu, y = b(x) şeklinde ifade buluyor. Zamanın akışı da fonksiyona dahil edildiğinde, bu iki fonksiyon şu şekilde genişletiliyor:
yt2 = f [byt1] (bilişsel fonksiyon)xt2 = b [xt1] (katılım fonksiyonu)
Örneğin, çok sayıda insanın bir hissenin değerinin yükseleceğine inanması, (ortada reel anlamda herhangi bir neden olmasa bile) söz konusu hissenin değerinde yükselişe neden olabilir. Bir başka deyişle, 'finansal bir hipotezin karlı olabilmesi için hipotezin doğru ya da yanlış olması gerekmez, genel kabul görmesi yeterlidir'.1
Sosyal hayatın her alanında refleksif karaktere sahip durumlar gözlemlemek mümkün. Örneğin, tüketici davranışları söz konusu olduğunda da, arz-talep dengesinin rasyonel olmayan düşünce ve davranışlar doğrultusunda şekillendiğini söylemek mümkün. Bireyler, seçme özgürlükleri gereği, kimi zaman kendi irrasyonel davranışlarının bilincinde de olarak, istedikleri mal ya da hizmete istedikleri miktarda ödeme yapabilirler. Ancak politika (ve özellikle demokrasi) söz konusu olduğunda durum bundan epey farklı.
Politik Refleksivite
Amerikalı ekonomi profesörü Walter Williams'ın, 22 Haziran 2002 tarihinde Capitalism Magazine'de yayınlanan bir yazısı, politik refleksivite konusuna iyi bir girizgah sunabilecek yorumlar içeriyor. Profesör Williams, 'Demokrasi İstiyor Muyuz?' başlıklı yazısına iki soru cümlesiyle başlıyor:
Bütün önemli kararların alınmasında, demokratik insanların - çoğunluğun oyu ile ifade bulan - iradelerine olan inanç şeklinde anlaşılan demokrasinin nesi bu kadar iyi? Eğer 535 kongre üyesinin çoğunluğu herhangi bir konuda uzlaşırsa, sizce bunun bir mahzuru yok mu?
Profesör Williams, yazısının ilerleyen cümlelerinde yeni sorular soruyor ve bilinçli bir şekilde konuyu saptırıyormuş gibi yapıyor:
Diyelim ki önemli bir evlilik kararı vereceksiniz. Kiminle evleneceğiniz konusundaki kararın demokratik bir prosedürle, Amerikan halkının çoğunluğu tarafından verilmesini ister miydiniz? Peki ya Şükran Günü akşamı ne yiyeceğinize demokratik bir süreç kullanılarak karar verilmesi nasıl olurdu? Çoğunluğun iktidarı, herkesin hindi mi, jambon mu, ördek mi yoksa horoz mu yiyeceğini belirlerdi. Oylama yapıldıktan sonra da, sözgelimi, hindi kazanırsa, herkes hindi yemeye zorlanırdı.
Demokrasi anlayışının tartışılmaz olduğu düşüncesi doğrultusunda eğitilen pek çok insanın bu soruları ilgisiz bulacağı malum. Ancak kişisel olan ile kollektif olan arasındaki ilgiye karşı körlük, demokrasinin bir baskı rejimine dönüşmesini kolaylaştıran sebeplerin başında geliyor. Profesör Williams bu konuya dikkat çektikten sonra bu ilgiyi ortaya koyuyor:
Diyorsunuz ki, 'Yapma Williams, insanlar demokrasi dediklerinde kişisel kararlardan bahsetmiyorlar!' Muhtemelen haklısınız. Zira, eğer demokratik süreç hayatımızın kişisel alanlarına uygulansaydı, demokrasiyi zorbalıktan farklı değerlendirmezdik. Demokrasi konusunda bir önemli problem de bu: Demokrasi, normal şartlar altında zorbalık olarak görülecek uygulamalar için bir meşruiyet atmosferi oluşturuyor. (vurgu eklendi)
Profesör Williams bu noktada, baştan müstehzi bir üslupla sorduklarına benzer soruları bu sefer ciddi bir şekilde sormaya başlıyor:
Haftalık kazancımın ne kadarını gıda giderleri için ayırmam gerektiğini demokratik bir süreç mi belirlemeli? Ya barınma? Ya kızımın eğitimi? Diyorsunuz ki, 'Williams, bu senin işin ve kimseyi ilgilendirmez.' O zaman sormak istiyorum, haftalık kazancımın ne kadarının emeklilik için ayrılacağı neden benim işim değil?
Dikkat edilecek olursa, pek çok konuda olduğu gibi, politik alanda da statükonun dışında düşünebilmek pek çok insan için mümkün olmuyor. 'Nasıl gelmişse, öyle gitmeli' mantığıyla özetlenebilecek olan statükocu yaklaşım, hakim uygulamaların ve şişirilip göklere çıkarılan kavramların norm olarak algılandığı bir zihniyetin ifadesi.
Her dönemin olduğu gibi içinde bulunduğumuz dönemin de kendine has yüceltilen değerleri mevcut. Bilgi ve iletişim eksenli kavramların dahi demokrasi ile ilişkilendirilerek dile getirilmesine sıklıkla şahit olmamız, bu durumun bir sonucu. Ancak bu türden ifadeler mevcut durumu yansıtmaktan son derece uzak.
İnsanlık tarihi boyunca bilgiye en kolay ulaşılabilen dönemde yaşıyor olduğumuz sıklıkla dile getirilmesine rağmen, bu durum (en azından) sosyal, ekonomik ve politik anlamda geçerli değil. Daha genel anlamda baktığımızda da, aslında bilginin üretilmesinin değil, data ve enformasyonun hızlı bir şekilde yer değiştirmesinin söz konusu olduğu bir ortamla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Bu da, bilginin değil, etkileşimin artmasını sonuç veriyor. Dahası, edindiğimiz enformasyonların ciddi ölçüde eksik, çarpık ya da manipülatif olmaları, bilgiyi ve etkileşimi faydalı olduğu kadar zararlı da kılabiliyor. Bir başka deyişle, demokrasi konusunda olduğu gibi, bilgi konusunda da çarpık fikirler hakim kılınıyor. Ancak demokrasi ile bilgi arasındaki ilişki de, her iki alanda söylenen yalanların da birbirlerini karşılıklı olarak beslemesini ve büyütmesini mümkün kılıyor.
Sosyal güvenlik, enflasyon, işsizlik gibi sadece 'kendisini ilgilendiren' konularda duyarlı olan (ve bu konuların dahi hangi teknik gelişmelerin sonucu olduğunu bilmeyen) kitleler, asıl belirleyiciliği olan konuların varlığından dahi haberdar olmuyor. Bilginin kontrol edildiği, çoğu zaman saklandığı ve kimi zaman da istenilen şekilde manipüle edildikten sonra halkın bilgisine sunulduğu ortamlarda, eksik ve çarpık bilgiler doğrultusunda alınan kararlar ya da gösterilen tepkiler, baştan zaten sorunlu olan demokratik iradenin gerçeklerle olan ilgi kopukluğunun hepten ileri bir uca taşınmasına neden oluyor.
Yapısı itibariyle mükemmel ve rasyonel olmaktan epey uzak olan insanların eksik ve yanlış bilgiler doğrultusunda çeşitli kararlara varmaları ve bu kararların demokratik politik katılım süreci sonucunda herkesi bağlayan uygulamalara zemin hazırlaması, demokrasilerde geleceği irrasyonel girdilerin şekillendiriyor olmasını zorunlu kılıyor. Bu durum da, finansal refleksitivedeki işleyişe son derece benziyor. Zira, bir partinin iktidara gelmesi adına, savunduğu politikaların geçerli olması değil, bu politikaların çoğunluk tarafından kabul görüp görmemesi önemli.
1 Soros, George. 2000. Open Society: Reforming Global Capitalism. New York: Public Affairs. p.30
DEMOKRASİ YAZI DİZİSİ
Demokrasi (1): Çoğunluğun Diktatörlüğü
Demokrasi (2): Temsili Demokrasi Yalanı
Demokrasi (3): Demokrasi, Ortalama Adam ve Propaganda
Demokrasi (4): Refleksivite
Demokrasi (5): Türkiye’de Demokrasi
Demokrasi (6): Sonuç
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Yorum Gönder