July 23, 2006
Demokrasi (3): Demokrasi, Ortalama Adam ve Propaganda
Politikanın bir güç ve kontrol sanatı olarak değerlendirilecek olursa, demokrasinin, iktidarı 'çoğunluğa' veren yapısının suistimale fazlasıyla açık olduğu daha iyi anlaşılabilir. Zira çoğunluğu ele geçirmek iktidarı da ele geçirmek anlamına geldiğinden, kitlelerin tesir altına alınması gücün elde edilmesi adına vazgeçilmezdir. Bu nedenle, demokrasilerde propagandanın varlığı kaçınılmazdır ve 'tarih boyunca, ne zaman bir demokratik rejim kurulsa, propaganda da, farklı türleriyle, bu rejimin yanındaki yerini almıştır'.1

Sistemle iç içe geçen propaganda, zamanla demokrasiyle tamamen kaynaşarak, farklı dengeleri olan yeni bir yapının doğmasına neden olur. Söz konusu dengelerin niteliği nedeniyle de, bu yeni yapıyı 'çoğunluğun yönlendirilmesi' ekseninde değerlendirmek gerekir.
Demokrasinin Varsayımları
Demokrasi – tıpkı neoklasik ekonomi anlayışında olduğu gibi – insanların rasyonel olduğu varsayımına dayanır. Atina'daki uygulamalarda ise, demokrasinin, 'politik duyarlılığı olan', 'katılımcı' bir insan tanımı üzerine bina edildiği konusunda da fikir verici mahiyette. Thucydides'in rivayet ettiği, Pericles'e ait olan şu sözler, bu durumun çok net bir ifadesi: 'Biz, politik katılımda bulunmayan adam, kendi işine bakan adamdır demiyoruz. Biz, böyle bir adam, burada işi olmayan adamdır diyoruz.'2
Bu varsayımların gerçekten epey uzak oldukları son derece açık.
'Politik duyarlılık' ve 'katılımcılık' varsayımının geçersizliği konusunda, gerek seçimlere katılım oranının düşük olması, gerekse katılımcıların genele değil, belirli konulara odaklanan duyarlılıklarından doğan bir motivasyonla hareket ediyor olmaları fikir verici olabilir.
Rasyonalite konusu ise, çok geniş ara ilgilere sahip. Şöyle ki, herhangi bir toplumda bir düşüncenin hakim duruma gelmesi, bu düşünceye rasyonel bir süreç sonucunda varılmış olmasını gerektirmiyor. Diğer yandan, temsili demokrasi ile ilgili kimi yanlış varsayımlardan hareketle çoğunluğun oylarının topluma hakim olan düşünceleri yansıttığı sonucuna varmak da, olayları fazlasıyla basite indirgeyerek değerlendirmekten ileri geliyor. Zira bir toplumda hakim olan düşünceler sürekli değişmekte olduğundan, iktidarın karar alma mekanizmasını (istese dahi) bu değişken yapıya endekslemesi mümkün olmaz. Bu durum da, demokrasilerin işlevsel olabilmeleri adına, iktidarın çoğunluğun düşüncesini değil, çoğunluğun düşüncesinin iktidarı takip etmesi gerekli oluyor.
'Propaganda' adlı kitabında bu konuya değinen Jacques Ellul, 1957 yılında Nikita Khrushchev'in ekonomik anlamda yeniden yapılanmaya yönelik tezlerinin halka kabul ettiriliş şeklini, bu duruma iyi bir örnek olarak sunuyor.3
Khrushchev yönetiminin söz konusu tezleri halka sunması ve bu tezlerin propaganda uzmanlarınca sendikalarda, komsomollarda, fabrikalarda halka izah edilmesi ile başlayan süreç, çeşitli tartışmalarla devam etmişti. Ardından Komünist Parti Merkez Komitesi'nin resmi yayın organı olan Pravda, sütunlarını halka açmış, çok sayıda vatandaşın düşünceleri, yorumları ve değişiklik önerileri gazetenin sayfalarına taşınmıştı. Bütün bunlardan sonra, iktidarın sunduğu program teklifi en küçük bir değişiklik dahi yapılmadan yürürlüğe konmuştu. Gündeme getirilen değişiklik önerileri ise, bu önerilerin çeşitli bireylerin görüşlerini yansıttığı, dolayısıyla da bireysel, azınlık görüşleri oldukları, dolayısıyla da, çoğunluğu esas alan demokrasi anlayışı çerçevesinde önemsiz oldukları gerekçesiyle reddedilmişti. Fakat asıl amaç, halkın karar alma sürecine katılımını sağlamak değil, halka fikrini sormak, bu fikirlerin ifade edilmesine, tartışılmasına olanak tanımak ve bu şekilde halka fikirlerinin dikkate alındığı intibasını vermek suretiyle kitlelerin hislerini tatmin etmeye çalışmaktı. Ellul, bu yaşananlarla ilgili olarak, 'Böyle bir demokratik görünüm, her otoriteryen hükümet için vazgeçilmezdir' yorumunu yapıyor.
Bu noktada, devletlerin, (resmi ya da gayriresmi) ideolojilerini, 'felsefi kaygılarla' değil, 'menfaatleri gereği' savunduklarını, amaçlarına en iyi seviyede hizmet edecek olan teorileri önce akla uydurup (rationalization), sonra da halka benimsetmek üzere gerekçeledikleri (justification) gerçeğini hatırlamak gerekiyor.
Ancak iktidarın, çoğunluğun düşüncesini değil, çoğunluğun düşüncesinin, iktidarı takip etmesi için, belli konularda şartlandırılmış olan, bu nedenle de benzer konulara benzer tepkiler veren, hepsinden önemlisi, birbirine fazlasıyla benzeyen 'ortalama insan'lardan (common man / average man / mass man) müteşekkil bir yığının 'oluşturulmuş' olması gerekir.
Ortalama İnsan
Çoğunluğu oluşturan Ortalama İnsan'ın modern dönem versiyonu, kullanılmaya ve yönlendirilmeye son derece müsait bir yapıya sahiptir.
Ortalama İnsan, günde yaklaşık 8 saat çalışır. En az bir gazete okur. Televizyon izler. Çok (ama çok) miktarda, gerekli gereksiz malumata maruz kalır. Hakkinda fikir sahibi olduğunu zannettiği konulara tam anlamıyla hakim değildir. Bilgileri yüzeysel ve popüler seviyededir. Bu nedenle de, ülkesinde ve dünyada farklı konularda yaşanan değişimleri algılayabilmekten uzaktır. Eğer 'özgür' olduğu kabul edilen bir ülkede yaşıyorsa, halkın iradesinin kutsal olduğuna ve bu iradenin demokrasi ile tecelli ettiğine inanır. Bu yaklaşım neticesinde de, demokrasiyi de tartışılmaz bir tabuya dönüştürmüştür.
Ortalama İnsan vatandaşlarıyla aynı eğitim sürecinden geçmiş, toplumda hakim olan/kılınan değerler doğrultusunda etrafındakilerle aynı kalıba girmiş, böylelikle de topluma entegre olmuştur. Algıları, yaklaşımları, refleksleri, ait olduğu sosyal grubun niteliğini yansıtır. Ortalama İnsan'da, mensubu olduğu sosyal grubun yapısıyla ilişkilendirilemeyecek çok az şey vardır.
Ortalama İnsan, düşünceleriyle değil, duygularıyla vardır. Reaksiyon gösterir, ancak reaksiyon gösterdiği konuları gereğince anlayabilmiş olması gerekmemektedir. Müteselsil olayları birbirine bağlaması ve analiz edebilmesi pek ihtimal dahilinde değildir; kronikleşen unutkanlığı nedeniyle de bu hepten zorlaşır.
Ortalama İnsan, propagandanın ürünüdür. Propagandanın ona öğrettikleri haricinde o hiçbir şeydir. 'Bu yabancılaşma mekanizması, genellikle ya bir kahraman veya liderin kimliği ya da izdüşümüne, ya da yığınlar ile entegre olmaya tekabül eder. Bu iki mekanizma arasında karşılıklı bir ilişki de vardır: Hitler yanlısı bir genç kendisini Führer'ine adadığında, bu davranışıyla propaganda tarafından kaynaştırılmış yığınlara dahil olmuş olur. Genç bir Konsomol, Stalin'in şahsi kültüne teslim olduğu anda, yığının bir parçası olmuş olur.'4
Operasyonel Propaganda
Ortalama İnsan'ın, düşünceleriyle değil, duygularıyla hareket etmesi istendiğinden, propagandanın (mümkün olduğunca büyük bir) çoğunluğu kontrol altına almak üzere gerçekleştirdiği entegrasyonun, felsefi bir alt yapıdan ziyade, duygusal, tepki merkezli bir ruh haleti üzerine bina edilmesi istenir.
Her türlü bireyselliği ve özgür düşünebilme ve karar alabilme yeteneğini kısa devreye tabi tutmayı ve insan davranışlarında duygusallığı belirleyici kılmayı amaçlayan propaganda, böylelikle, bir yandan Ortalama İnsan'a izahı gayet zor olan politikaların felsefi temellerini halka ispat etme gerekliliği ortadan kaldırırken, diğer yandan da, ileride politikaların değişmesi durumunda kitlelerin tekrar dönüştürülebilmesini kolaylaştırmış olur.
Felsefi kaygılarla hareket ederek benimsediği politikalara uygulama imkanları aramaktan ziyade, menfaat eksenli endişelerle hareket eden iktidar, değişen şartlar doğrultusunda propagandanın niteliğinde de çoğunluğun düşüncesini yeniden şekillendirecek değişiklikler yapmak istediğinde, hisleriyle hareket eden ve davranışlarıyla düşünceleri arasında zorunlu bir ilişki bulunmayan insanları tekrar dönüştürmesi nisbeten daha kolay olacaktır. Bugün 'Evet!' dediğine, yarın 'Hayır!' diyebilen propaganda (ya da liderler) karşısında dahi kitlelerin iktidarı takip etmeyi sürdürmesi, modern dönemin düşünce özürlü Ortalama İnsan'ına hakim olan psikolojinin bir sonucudur.
Ortalama İnsan, sistemin kuklası haline geldiğinden, politikalarda yapılan değişikliklerin farkına varsa ve söz konusu değişiklikler karşısında şaşkınlığa uğrasa dahi, propagandaya karşı koyacak güce ve kararlılığa hiçbir zaman sahip olamaz. Düşünsel kamplara olan aidiyetleri ya da yıllarca beyninde kemikleşmiş olan duygusal simgeleri zihninden söküp atması, geçmişte yaptıklarını reddetmesi, içinde bulunduğu ya da yakınlık duyduğu çevreyi terk etmesi, her zamanki gazetesini okumayı bırakması5 ve hepsinden önemlisi, kendisini şartlandırıldığı duygulardan ve paradigmalardan soyutlayıp, sıfırdan, özgür bir düşünce yapısı inşa etmesi ihtimali çok (ama çok) düşüktür. Bu tür zihinsel devrimler, Ortalama İnsan'ın haddini fazlasıyla aştığından, böyle bir durumla karşı karşıya kalan kişi, mensubu olduğu kampı terk etmek yerine, yaşanan değişim konusunda makul gerekçeler bulmaya çalışarak kendini kandırma yoluna gidecektir.6
Bu durum, kitlelerin ne düşündüğüne değil, ne yaptığına odaklanan ve bu nedenle de belli koşullarda kitle ruh haletinin doğru şekilde manipüle edilmesiyle istenilen sonuçların elde edilmesini amaçlayan ve onları belli duygusal semboller doğrultusunda şartlandıran propagandanın bir sonucu.
Demokrasilerde çoğu zaman ideolojik bir derinliği olmayan propagandanın, nisbeten karmaşık sayılabilecek teorilerin halka kavratılmasıyla ilgilenmemesinin nedeni budur. Yığınların 'ne düşündüklerine' değil, 'ne yaptıklarına' odaklanılıyor olması, bu nedenle de, belli durumlarda belli şartlı tepkileri verecek insan tipinin hedeflenmesi, demokrasilerde propagandanın, ideolojik olmaktan uzak, son derece operasyonel hedefleri olduğu anlamına gelir.
Demokrasilerde İki Boyut
Bütün bunlar sonucunda, demokrasi, iktidar ve halk boyutunda cereyan eden iki farklı gündemin söz konusu olduğu, iki boyutlu bir yapıya bürünüyor.
İktidarın gündemini, dış politika, ekonomi gibi belli seviyede bir uzmanlık gerektiren, bu nedenle de halkın büyük bir çoğunluğunun net bir fikir sahibi olmadığı konular oluştururken, aynı iktidar, halkla ilişkilerinde, sosyal güvenlik, enflasyon ya da asgari ücret gibi 'çoğunluğun gündeminde olan' tekil konuları temel alan, bir başka deyişle gerçek gündemin sadece küçük bir kısmını oluşturan (ve dolayısıyla ciddi belirleyiciliği olan pek çok konuyu ıskalayan) sahte bir bilgi akışını da yönetmek zorunda kalıyor. Bu şartlar altında, bir yandan 'gerçekten önemli işler' yapılırken, diğer yandan halkın menfaatlerinin mümkün olduğunca (en azından bir sonraki seçim sonuçlarını riske atmayacak ölçüde) tatmin edilmeye çalışılması, halkı, iktidarın bekası adına mutlu edilmesi gereken bir güruh konumuna itiyor.
Konu demokrasi açısından ele alındığında, iktidar-halk ilişkisinin, sistemin yapısından ötürü, baştan sorunlu olduğu göze çarpıyor olsa da, konu sadece bununla da sınırlı değil. İktidarın, 'farklı bir gündemi olan' halkın kimi tekil taleplerini yerine getirmek suretiyle icraatlarının topyekün oylandığı bir seçimi kazanması, baştan zaten problemli olan 'çoğunluğun iktidarı' kavramını iyice manasızlaştırıyor. ABD'de cumhuriyetçilerin 2004 yılı seçimleri öncesinde eşcinsel evliliklerinin yasallaşması konusunu kaşımak suretiyle ülke gündemini işgal eden onca önemli sorunun ikinci plana atılmasını sağlamaları, bunun sonucunda da, (kilise katılım oranı ile seçim sonuçları arasındaki korelasyonun iyice belirginleştiği) ABD'de bu konunun seçim sonuçlarında ciddi bir belirleyicilik kazanabilmiş olması, bu konuya güzel bir örnek olabilir.
Demokrasilerin iktidarın suistimaline fazlasıyla açık olmaları bunlarla da sınırlı değil.
Demokrasilerde halkın taleplerine kutsiyet atfedilmesi, bu taleplerin yerine getirilmesi konusunun 'iktidarın varlık sebebi' olarak karşımıza çıkmasına neden oluyor. Ancak, iktidarlar, halkın kimi şeyleri talep etmesini sağlamak suretiyle, normal şartlar altında uygulamaya koymakta epey zorlanacaklari kimi politikaları rahatlıkla hayata geçirmeye çalışma yoluna gidebilirler. Aslında 'çoğunluğun fikri' diye bir şey olmadığının farkında olan iktidar, halka hakim olan (çoğu zaman sığ ve irrasyonel) düşüncelerin sürekli değişim içerisinde olduğunun ve halkın pek çok politik gelişmeyi bilmekten (ve bilmesine izin verilenleri de gereğince anlamaktan) aciz olduğunun farkındadır. Bu nedenle de, iktidar, halkın belli şeyleri talep etmesine neden olacak yönde propagandaları uygulamaya koyarak, bu talebin doğmasına zemin hazırlayabilir. Olaylar kendi seyrinde akıp giderken hiç kimsenin haberdar dahi olmadığı bir konuda gerekli propaganda yapılarak siyasi ortam istenilen kıvama getirildiğinde, halk konuyu gündemine alacak, bu konudaki talepler de 'halkın demokratik talebi'ne dönüşeceğinden yürürlüğe konacaktır.
İşin aslına bakıldığında, bu durum, çok önceden bir şeyi yapmaya karar veren iktidarın, o konuda yığınlarda bir talep uyarmasından ibaret iken, operasyon tamamlandığında, halk, bir talepte bulunduğunu ve bunun sonucunda iradesinin tecelli ettiğini zannedecektir.
Örneğin, Adolf Hitler, 1936 ve 1939 yılları arasında yaptığı pek çok konuşmada barıştan ve problemlerin barış içerisinde çözülmesi gerektiğine olan inancından söz ediyor, savaş istediği şeklinde yorumlanabilecek herhangi bir söz sarf etmiyordu. Gün gelip de Alman halkı 'Çekoslovakya'nın özgürleştirilmesine' karar verdiğinde, Alman hükümetinin bu ülkeyi işgal etmekten (ve dolayısıyla halkının iradesini tecelli ettirmekten) başka hiçbir seçeneği kalmamıştı!7
1 Ellul, Jacques. 1969. Propaganda: The Formation of Men's Attitudes. New York: Alfred A. Knopf. 232.
2 Breyer, Stephen. 2005. Active Liberty, Interpreting Our Democratic Constitution. New York: Albert A. Knopf. 134.
3 Ellul 130.
4 Ellul 171-172.
5 Ellul 18.
6 Türkiye’de 'Dün dündür, bugün bugündür' diyen liderler bu kapsamda değerlendirilebilir. Daha güncel bir örnek ise, geçmişten bugüne Batılılaşmayı ve Batıyla entegrasyonu savunmak suretiyle prim yapmaya çalışan sağcı ve solcu kesimlerin, şimdilerde 'ulusalcılık' çatısı altında Batı düşmanlığı doğrultusunda politika üretmeleri ve bu durumun kendi kitlelerin 'çoğunluğuna' tuhaf gelmemesidir. Böyle bir ortamda, Maocu bir lider milliyetçi bir söyleme yönelebilirken, geçmişte kalabalıklarını birbirine kırdıran düşman cepheler de geçmişteki katilleriyle ittifak kurabilmektedir. Adolf Hitler’in hem 1939 yılındaki demokrasi karşıtı söylemine, hem de 1943 yılındaki demokrasi yanlısı söylemine inanabilmiş olan kitlelerin algı sistemiyle bu güruhunki arasında fark yoktur.
7 Ellul 132.
DEMOKRASİ YAZI DİZİSİ
Demokrasi (1): Çoğunluğun Diktatörlüğü
Demokrasi (2): Temsili Demokrasi Yalanı
Demokrasi (3): Demokrasi, Ortalama Adam ve Propaganda
Demokrasi (4): Refleksivite
Demokrasi (5): Türkiye’de Demokrasi
Demokrasi (6): Sonuç
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Yorum Gönder