derinsular.com
Derin Sular: Subjektif Ansiklopedi
Fotoğraf Detayları
site hakkında  |  site felsefesi  |  arşiv  |  .pdf  |  rss  |  indeks  |  bibliyografi  |  linkler  |  iletişim
ana sayfa
ansiklopedi
makaleler
memorandum
alt beyin
deep waters
Takip
Takip: Medya
 |
Takip: Kitap

June 7, 2006

Laiklik (3): Dünyada Farklı Laiklik Uygulamaları: ABD

1500'lü yıllardan itibaren İngiltere, Fransa, İspanya ve Hollanda tarafından kolonileştirilen Kuzey Amerika, yaklaşık 4 asır sonra İngiltere'ye karşı bağımsızlık ilan edilmesi ile birlikte yeni bir döneme girdi. Irk ve inanç noktasında herhangi bir birliğe sahip olmayan Amerikalı göçmenler, 'mutluluk peşinde koşma'yı bir ideal haline getiren tarihi metinlere imza atarak, bir arada barış içerisinde yaşama adına yeni bir birlik tesis ettiler. Ortaya çıkan bireysel haklar eksenli sosyal yapılanma, Avrupa'dakinden çok daha farklı bir devlet-vatandaş ilişkisini sonuç verdi.

Dünyada Farklı Laiklik Uygulamaları: A.B.D.


Toplumsal Tecrübeler ve Doğurdukları Düşünce Yapısı

Kimi bakış açılarının toplumların düşünce dokularına sinmesinde, yaşanan tecrübelerin çok ciddi bir payı olduğu hatırlanacak olursa, Fransız halkının 'Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik' sloganı arkasında birleşebilmesini mümkün kılan nedenler daha iyi anlaşılabilir. Gerek monarşinin, gerekse Kilise'nin tahakkümü altında asırlarca ezilmiş olan bir halk için bu üç kelimenin ifade ettiği manaların derinliğinin, böyle bir tecrübe yaşamamış olan bir topluma göre çok daha fazla olacağı muhakkak.

Ancak kulağa son derece hoş gelen bu ifadelerin ardında, bir o kadar yanıltıcı paradigmal sorunlar da yok değil. Düşünceye ket vuran paradigmal sorun, yaşanan acı tecrübeler sonucunda sahip çıkılan ve yüceltilen kavramları, söz konusu acı tecrübelerin müsebbibleri ekseninde tanımlamakta yatıyor. Örneğin, Fransa söz konusu olduğunda, özgürlük ve eşitlik mücadelesi monarşi ve Kilise'ye karşı verilen bir savaşla şekillendiğinden, özgürlük konsepti, monarşi ve Kilise karşıtlığı ile harmanlanarak oluşuyor. Bunun sonucunda da, Kilise'ye ve onunla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili olan herşeye karşı şüpheyle ve ihtiyatla yaklaşmak, özgürlük ve eşitlik adına bir öngereklilik halini alıyor.

Böylelikle, toplumsal dönüşümü mümkün kılan herhangi bir anlayış değişikliği, 'dünden bugüne' gelirken düşünsel bir açılım sağlamış olsa da, 'bugünden yarına' gidebilme noktasında bir engel oluşturabiliyor. Bu düşünce özürü, elbette Fransa'da günümüzde yaşanan toplumsal sancılara has bir durum değil. Büyük toplumsal dönüşümler yaşayan pek çok toplumda benzeri paradigmal dirençler gözlemlemek mümkün.


Düşünce Geleneği ve Laiklik

Özgürlük ve eşitlik konseptlerini Kilise karşıtlığı ekseninde oluşturan Fransız düşünce geleneği ile, dini ayrımcılığa maruz kalan çok sayıda protestanın sığınak belleyerek okyanus aşıp geldiği Kuzey Amerika'da 'bireysel haklar' ve 'farklılıklar' üzerine bina edilen Amerikan anlayışı arasındaki farklar, bu iki ülkedeki laiklik uygulamalarının birbirinden farklı olmasını da kaçınılmaz kılıyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, laiklik kavramını eşitlik ekseninde tanımlayan bir anlayış hakim. İnsanların laikliğe sahip çıkmaları, herhangi bir dine ya da dini kuruma karşı korunmak istemelerinden ziyade, devletin herkese eşit uzaklıkta olması düşüncesinden ileri geliyor.

ABD Anayasası, aynı zamanda bu anlayışı temsil eden bir tarihi döküman olarak da görülebilir. ABD Anayasında, laiklik ile 'inanç, ifade ve basın özgürlükleri'ni düzenleyen maddede (1,2) şu ifade yer alıyor:

"Kongre, dini bir kurumu destekleyen, ya da dinin özgürce icra edilmesini yasaklayan hiçbir kanun yapmayacaktır." (First Amendment of the Bill of Rights to the U.S. Constitution)

Dikkat edilirse, söz konusu maddede birbirine bir anlamda zıt gibi görünen, ancak eşitlik çerçevesinde değerlendirildiğinde birbirini tamamladığı anlaşılan iki yasak söz konusu. Anayasa, devletin yasama organını, hem dini bir kurumu desteklemekten, hem de dinin özgürce icra edilmesini yasaklamaktan men ediyor. İlgili madde, böylelikle, bir yandan devletin herhangi bir dini kurumu destekleyerek o dine mensup olanlar ile olmayanlar arasında eşitsizliğe yol açmasını engellerken, diğer yandan her türlü dini inancın özgürce uygulanabilmesini teminat altına alarak laikliğin (ya da Amerikan geleneğindeki ifadesiyle sekülarizmin) inançlar karşısında bir tehdit oluşturmasının önüne geçiyor.

Amerikan anlayışında, 'dini kurumlara karşı devletin korunması' ya da 'dinin kontrol altına alınması' gibi kaygılar söz konusu değil. Bu durum da, Amerikan halkının tarihi boyunca herhangi bir kilise baskısı yaşamamış ve dolayısıyla özgürlük konseptini 'kilisenin ellerinin bağlanması' güvencesiyle oluşturmamış olmasının bir sonucu. Laiklik anlayışının 'inanç, ifade ve basın özgürlükleri' ile aynı maddede düzenlenmiş olmasına dikkat edilecek olursa, bu durum daha iyi anlaşılabilir.

Bu şekilde ele alındığında, laiklik ve inanç hürriyeti birbirine epey yakın kavramlar gibi görünse de, bütün bunlar (Türkiye'deki muhafazakar kesim tarafından çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi) bu iki kavram arasında bir ilişki olduğu anlamına gelmez. Aksine, laiklik ve inanç hürriyeti, birbiriyle el ele gitmeyen, hatta kimi despotça laiklik anlayışları söz konusu olduğunda birbirleriyle çatışan kavramlardır. Bireysel hakları çıkış noktası kabul eden ve laikliğe o noktadan varan anlayışlar, insanların inanç özgürlüklerini genişletmek için değil, devletin herhangi bir dini referans kabul etmesi durumunda, o dine mensup olmayanlara (ya da o dini farklı bir şekilde yorumlayanlara) karşı eşitlik ilkesinin bozulacak olması nedeniyle laikliğe sahip çıkarlar.

ABD'nin yasama organı olan Kongre'yi, hem 'dini bir kurumu desteklemekten', hem de 'dinin özgürce icra edilmesini yasaklamaktan' aynı anda men eden söz konusu maddenin hangi ölçüler doğrultusunda yorumlandığına değinmek, yukarıdaki soyut ifadeleri daha anlaşılır kılabilir.


Laiklik İlkesinin Yorumlanması

Kongre'yi 'dini bir kurumu desteklemekten' men eden ifade (Establishment Clause), (bugün itibariyle) ABD Yüksek Mahkemesi'nin, 1971 yılında gördüğü bir davada (Lemon v. Kurtzman) oluşturduğu içtihat doğrultusunda yorumlanıyor. Hükümetin uygulamalarının anayasaya uygunluğu, üç maddelik bir test (3 Prongs of Lemon) ile sınanıyor. Bu teste göre, hükümetin herhangi bir uygulamasının laiklik ilkesiyle çelişmemesi için:

1- Yasal bir seküler amacı da olması;

2- Dini güçlendirici ya da sınırlandırıcı yönde temel bir etkiye sahip olmaması; ve

3- İdare ile dini aşırı derecede iç içe geçirecek bir netice vermemesi

gerekiyor.

Yüksek Mahkeme'nin 2005 yılında, aynı günde aldığı iki farklı karar, söz konusu test için iyi bir örnek olabilir.

Yüksek Mahkeme, Van Orden v. Perry davasında, Texas eyaletinin başkenti Austin'deki Eyalet Yüksek Mahkemesi'nin kütüphanesinin bahçesinde yer alan ve Musa'nın Tur Dağı'nda Tanrı'dan aldığı On Emri içeren bir anıtın varlığını anayasaya uygun buldu. Karara gerekçe olarak, söz konusu anıtın 'Amerikan tarih ve kültürüne ait (dini anlam ifade eden ve etmeyen) çok sayıda başka anıtla birlikte bir müze ortamında' bulunması, herhangi bir yaptırım gücüne sahip olmayıp 'pasif' bir yapıda olması gibi nedenler gösterildi.

Ancak Mahkeme, aynı gün sonuçlandırdığı bir diğer davada (McCreary County v. ACLU), Kentucky eyaletindeki iki mahkeme salonuna asılan 'aynı metnin', mahkeme salonu konseptinin müzeden çok daha farklı olduğu ve dolayısıyla salona asılan metnin 'seküler bir amacı' olmadığı gerekçesiyle anayasaya uygun olmadığına karar verdi.

Yüksek Mahkeme'de yaklaşık 25 yıl görev yaptıktan sonra emekli olan hakim Sandra Day O'Connor'ın 1984 yılında benzeri bir davaya yazdığı mutabık karardaki kimi ifadeleri bu durumu izah ediyor:

'Devletin herhangi bir dini desteklemesi, o dine mensup olmayanlara, dışlanıyor oldukları, politik ortamın tam üyesi olmadıkları yönünde, o dinin mensuplarına ise, ayrıcalıklı oldukları ve politik ortamın iltimaslı üyeleri oldukları yönünde bir mesaj veriyor.'

Yine O'Connor'ın, tarafsızlık konusunda (McCreary davasındaki mutabık kararında) yazdıkları, devletin herhangi bir dini olduğu gibi, dinsizliği de desteklememesi gerektiği konusunda fikir verici mahiyette:

'Analizimizin mihenk taşı, [Anayasa'nın] idareye, dinler arasında ve din ile dinsizlik arasında tarafsızlığı zorunlu kılması prensibidir.'

Bütün bunlardan hareketle, ABD laikliği söz konusu olduğunda 'kamuya açık alanlarda dini semboller' gibi konuların bahsinin dahi geçmediği söylenebilir. ABD hukuku, tam tersine, dini olan ya da olmayan her türlü sembolü, 'ifade özgürlüğü' çerçevesinde değerlendirerek, bireysel haklar adına çok daha kuşatıcı bir anlayış ortaya koyuyor.

Fransız anlayışı ise, dini olmayan her türlü sembolü 'ifade özgürlüğü' çerçevesinde değerlendirirken, dini sembolleri yasaklayan, dahası, dini saygı ya da zorunluluktan ileri gelen her türlü öğeyi de 'sembol' olarak algılayan (ya da yaftalayan), bu haliyle de, İhtilal'in ardından iki asrı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, 'Kilise bir gün geri döner mi?' korkusuyla eşitlik adına insanları 'aynılaştıran' yasakçı bir yapıyı hakim kılmaya çalışıyor.

ABD'de ifade özgürlüğünü sınırlandırıcı mahiyette kararlar daha çok söz konusu ifade 'devlet tarafından' ve 'vergi ödeyenlerin parasıyla' gerçekleştirildiğinde çıkıyor. Bu önemli farklılık sayesinde de, politik sistem, devlete karşı insanları değil, insanlara karşı devleti sınırlandıran bir laiklik anlayışını üstün tutmuş oluyor.


İnanç Özgürlüğü İlkesinin Yorumlanması

Kongre'yi, 'dinin özgürce icra edilmesini yasaklamaktan' men eden ifade (Free Exercise Clause), insanların inançlarının gereklerini yerine getirmeleri konusunda devlet tarafından herhangi bir engellemeyle karşılaşmamaları adına çok net bir anayasal garanti sunuyor.

Bu konudaki anayasal garantiler kapsamında, 'inancın gereği olması koşuluyla' kimi inanç mensuplarına başkalarına yasal olmayan kimi konularda izin dahi verilebiliyor.

Örneğin, 2006 yılının Şubat ayında, Yüksek Mahkeme, özellikle Güney Amerika'nın Amazon bölgesinde yaşayan kızılderililerin şamanist ritüellerde kullandıkları halüsinojen ve psikotropik bir bitki olan ayahuasca'nın kullanılmasını yasaklamanın (anayasayı farklı şekillerde yorumlayan sağ ve sol düşüncedeki tüm hakimlerin oyuyla) 8-0 alınan bir kararla anayasaya uygun olmadığına karar verdi.

Bu karar, işin içinde dini bir amaç olduktan sonra ABD'de her türlü yasanın çiğnenebileceği anlamına gelmiyor elbette. ABD'de bu konuda hakim olan içtihat, 'devletin sorumluluğu altına giren konular haricinde' dini uygulamaların kısıtlanmasının anayasal olmadığı şeklinde.

Devletin sorumluluğu dendiğinde de, öncelikle 'bir başkasının hukukuna tecavüz edilmemesi' akla geliyor. Örneğin, 'İnancım gereğidir' deyip insan kurban etmeye kalkmanın anayasal olabileceğini düşünebilmek elbette mümkün değil. Dahası, Yüksek Mahkeme, 1993 yılında aldığı bir kararla, 'eğer eti yenmeyecekse' dini ritüellerde hayvan kurban edilmesini dahi anayasaya aykırı buldu.

Bu örneklerden de anlaşılabileceği gibi, ABD'de insanların inanç özgürlüğü, 'bir başkasının hukukuna zarar vermemek şartıyla' sonuna kadar korunuyor. Dahası, inanç özgürlüğü dendiğinde de, 'çoğunluğun' değil, 'herkesin' inancı korunma altına alınıyor. Büyük çoğunluğu müslüman olduğu söylenen Türkiye'de 'helal damgası' bile halen tartışılabiliyorken, ABD'de koşer ve helal damgalı yiyecekler hiç kimsenin hukukuna tecavüz edilmediği için (doğal olarak) serbest. Türkiye ise, Frankofil laiklerin işgali altında olduğu için, hiç kimsenin hakkını hiçbir şekilde ihlal etmeyen helal damgası üzerine fırtınalar koparılarak, insanların inanç özgürlükleri kısıtlanabiliyor.1,2



1 Türkiye söz konusu olduğunda, bu konunun dikkate alınması gereken bir diğer yönü daha var.

Türkiye'de (sözgelimi) Alevilerin devlet bütçesinden pay alması konusu gündeme geldiğinde, ciddi bir hata yapılarak konu laiklik ekseninde değil, Aleviliğin İslamiyet'in bir parçası olup olmadığı çerçevesinde tartışılıyor. Din ve devlet işlerini ayırma konusundaki ciddi hassasiyete rağmen doğrudan başbakanlığa bağlı bir Diyanet İşleri Başkanlığı'nın varlığı ve bu kurum tarafından atanan imamların maaşlarının devlet kesesinden (yani herkesin vergisinden) verilmesi de bir diğer çelişki. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın varlığı, din ve devlet işlerinin, devlet lehine 'tek taraflı olarak' ayrıldığı ve devletin dini kontrol altında tuttuğu bir laiklik anlayışını ima ediyor. Söz konusu kurum, her ne kadar İslam dininin Sünni bir yorumunun halka ulaşmadan önce devlet eliyle 'zararlı yönlerinden arındırılması' gibi önemli bir misyona sahip olsa da, devasa bütçesinin çekiciliği Sünni olmayan kesimleri de devletten benzeri taleplerde bulunmaya sevk ediyor.

ABD'de hakim olan laiklik anlayışına göre, Başkan'a bağlı bir dini kurumun tasavvur edilmesi elbette çok zor. Bir inancın hangi din altında kategorize edileceği gibi teolojik bir soruyu yanıtlamak da, aynı şekilde devletin görevleri arasında yer almıyor.

Bu durumun, önemli bir yönü daha var.

ABD'de tek bir kişinin dahi 'Benim inancım böyle' şeklinde bir beyanda* bulunarak inanç özgürlüğünün korunmasını talep etmesi, anayasal haklarının güvence altına alınması adına yeterli. Bir başka deyişle, kişinin yasal anlamda korunabilmesi için, geniş kitlelerce kabul gören, herkesçe bilinen inançlara mensup olması gerekmiyor. Dahası, bir kişi Hıristiyan inancı içerisinde köklü bir mezhebe dahi mensup olsa, 'Ben İncil'i farklı bir şekilde yorumluyorum' şeklinde bir beyanatta bulunarak inancı gereği belli muafiyetler talep edebilir. Farklı inancını yaymak üzere kendi kilisesini (ya da farklı isimdeki mabedini) de kurabilir.

Bu çerçevede, kendisini Alevi, Sünni ya da başka bir şekilde olarak tanımlayan farklı bireylerin inançlarını kategorize etmeye kalkan devlet, açıklanması zor bir işe kalkışıyor. Bu konuda yapılan yanlışların başka yanlışları doğurduğu da söylenebilir. Devlet, açık açık 'Biz çoğunlukta olan Sünnileri kontrol edebilmek için Diyanet İşleri'ne bütçeden kaynak aktarıyoruz' diyemediği için, diğer kesimlerin bu türden kaynak aktarımlarını destek olarak algılayarak kendileri için de benzeri bir talepte bulunmaları doğal.

* Kişisel Beyan: Kişisel beyan, kişinin devletle herhangi bir münasebeti esnasında, resmi yetkiliye, belgeli olmayan, doğruluğu sadece kendi ifadesine dayanan bilgi sunmasıdır. Örneğin, ABD sınırından içeriye herhangi bir yiyecek ya da bitki sokmak yasaktır. Gümrük yetkilileri genellikle kişisel beyana bağlı sorgulama yaparlar ve ancak şüpheli bir durum söz konusu olduğunda incelemeye gidilir. Gümrük yetkilisine yanlış bilgi vermenin cezası da 25,000 dolar gibi yüklü bir rakamdır. Ancak yakın bir arkadaşımın girişte şahit olduğu bir olaya göre, taşra kurnazlığına sahip olduğunu tahmin ettiğim bir Türk, çantasından büyük bir pastırma çıkınca, 'Ben bunu yemiyorum, biz bunu ayinlerimizde kullanıyoruz' gibi sözler ederek cezadan (ve dolayısıyla pastırmayı kaptırmaktan) kurtulmuş.

Başka örnekler de vardır elbette... Ancak burada hatırlamamız gereken bir durum var. 'Kişisel beyan' Batı ülkelerinde fazlasıyla önemlidir. İnsanlar kanuna karşı yalan söylemekten fazlasıyla çekinirler. Türkiye'de hakim olan devlet kültürü ise, vatandaşına kesinlikle güvenmeyen, en ufak bir başvuruda dahi ikametgah seneti, nüfus cüzdan örneği isteyen bir yapıya sahip. Bu durumda, 'ikametgah senedi' nedir bilmeyen, her devlet dairesinde adresini 'kişisel sözlü beyan' ile bildiren ABD'li, Türk devlet kültürünü anlamakta zorlanacağı gibi, bir Türk de, vatandaşın keyfi için kendi yaptığı kanunu uygulamayan Amerikan devlet anlayışını idrak etmekte zorlanabilir.

2 Farklı Hakların Uzlaştırılması: Yazı dizisinin ilk bölümünde sözü edilen 'farklı hakların uzlaştırılması' kavramına yabancı olmamız, 'bireysel haklar' söz konusu olduğunda karşılaşılan kimi uygulamaları yanlış değerlendirmemize neden olabiliyor. 'Kürtaj hakkı' konusunda yaşanan hukuki süreç, ilk yazıda soyut olarak belirtilen bu kavram hakkında iyi bir örnek olabilir. Bir insanın kürtaja hakkı olup olmadığı - basitçe ifade edilecek olursa - (kürtajın, kişinin kendi bedenini ilgilendiren bir konu olması nedeniyle) 'gizlilik hakkı' (right to privacy) ile fetüsün 'hayat hakkı' (right to life) çerçevesinde gerçekleşiyor denebilir. ABD Yüksek Mahkemesi'nin bu konudaki mevcut içtihadı ise, American Health Association'ın bilirkişi raporu gereği, fetüsün hayatiyet kazandığı haftadan önceki kürtajların, (kişinin gizlilik hakları gereği) anayasaya uygun, daha sonraki kürtajları ise (kişinin hayat hakkı gereği) anayasaya aykırı olduğu şeklinde.

'Kişisel beyan' ve 'farklı hakların uzlaştırılması' kavramlarını kısaca açıkladıktan sonra konuya tekrar dönecek olursak, daha sağlam bir zemin üzerinde tartışmış oluruz diye düşünüyorum. Evet, Türkiye'de kimi inanç sahiplerine 'kişisel beyan'la ayrıcalık tanınacak olsa, %99'u müslüman olduğu söylenen ülkemizde çok sayıda (sözgelimi) 'anlık Budist' türeyebilir. Ancak ben ABD'de, 'daha rahat marihuana kullanabilmek için devlete yalan söyleyen birini ne gördüm, ne de duydum. Bu elbette hiç olmadığı anlamına gelmez. Sadece bu konunun hukuk biliminin devlet kültürüyle ve halka hakim olan zihniyetle son derece yakından ilgili olduğu anlamına gelir. Yasalardan muafiyet, 'kanun önünde herkesin eşit olması' ilkesi ile 'inanç özgürlüğü' ilkesinin karşı karşıya geldiği bir konu. Yani buradaki hukuki soru şu: Kanun önünde herkesin eşit olması adına kimi inanç özgürlüklerini kısıtlayarak belli inanç mensuplarının dini görevlerini yerine getirmelerini engellemeye hakkımız var mı?

Bu sorunun cevabını farklı devlet ve hukuk felsefelerine sahip olan insanlar doğal olarak farklı yanıtlar vereceklerdir. ABD'de hakim olan anlayış, 'devletin sorumluluğuna giren' (state's compelling interest) 'hayat' gibi konular söz konusu olmadığı müddetçe hiçbir inancın kısıtlanamayacağı yönünde. ABD'de neden böyle bir anlayışın hakim olduğunu anlamak için 'devlet' kavramından ne anladıkları 'ayrıca' incelenebilir elbette. Ancak bu konu, (bir yorumda dile getirildiği gibi) 'devletin dinleri eşit bir oranda kısıtlamak suretiyle' herkesi eşit kılmasıyla uzaktan yakından ilgili değil. Çünkü konunun 'bu yönü', eşitlikle değil, özgürlükle ilgili. Diktatörler tarafından yönetilen kimi laik ülkelerde de herkesin eşit olduğu bir gerçek, ama esarette, sefalette eşitlik, eşitlik olsa bile özgürlük değildir.



LAİKLİK YAZI DİZİSİ

Laiklik (1): Laiklik Nedir?
Laiklik (2): Dünyada Farklı Laiklik Uygulamaları: Fransa
Laiklik (3): Dünyada Farklı Laiklik Uygulamaları: A.B.D.
Laiklik (4): Türkiye’de Laiklik
Laiklik (5): Sonuç

| Yorumlar (7)

Okuyucu Yorumları (7)

Devletin din referanslı kanun çıkarmasının yasaklanmasının sebebi insanların özgürlük sınırlarını genişletmekten ziyade guruplar ya da bireyler arasındaki eşitliği sağlamaktır önermenizi çok iyi desteklediğinizi düşünmüyorum. "Bireysel hakları çıkış noktası kabul eden ve laikliğe o noktadan varan anlayışlar, insanların inanç özgürlüklerini genişletmek için değil, devletin herhangi bir dini referans kabul etmesi durumunda, o dine mensup olmayanlara (ya da o dini farklı bir şekilde yorumlayanlara) karşı eşitlik ilkesinin bozulacak olması nedeniyle laikliğe sahip çıkarlar."

Oysa, devlet bütün dinleri eşit oranda kısıtlayarak da guruplar ya da bireyler arasında eşitlik sağlayabilir. Oysa bu yöntem seçilmemiş. Belki kimsenin aklına gelmedi, belki herkesi eşit şekilde kısıtlamanın çok zor olduğunu gördüler. Ama belki de gerçekten birincil hedefleri özgürlükleri mümkün olduğunca genişletmekti. Yani bu kanunun varlığı niyetin ne olduğunu tek başına ortaya koymuyor.

Bir de yazınızda görünürde bir çelişki oluşmuş. Yukarıda "...'inancın gereği olması koşuluyla' kimi inanç mensuplarına başkalarına yasal olmayan kimi konularda izin dahi verilebiliyor." demişsiniz aşağıda ise
"ABD'de tek bir kişinin dahi 'Benim inancım böyle' şeklinde bir beyanda bulunarak inanç özgürlüğünün korunmasını talep etmesi, anayasal haklarının güvence altına alınması adına yeterli." demişsiniz. Kastınız geniş bir dine mensup olup da farklı yorumlayan bireylerle sınırlıysa çelişki ortadan kalkıyor ama eğer kabul görmüş bir dine mensup olması gerekmiyorsa şöyle bir çelişki oluşuyor. İsteyen herkes benim falanca isimli bir dinim var ve bu dinde uyuşturucu kullanmam zorunludur diyerek bireysel olarak da bazı cezalardan muaf tutulmak isteyebilir. Burası biraz muğlak kalmış sanki.

Helal et konusunda da adil bir karşılaştırma olabilmesi için ABD'de devletin helal veya koşer damgası vurmasının kanunlara aykırı olmadığını da belirtmeniz faydalı olur. Benim bildiğim kadarıyla Amerika'da bu damgaları vuranlar özel şirketler, ama yüzde yüz emin değilim. Türkiye'de tartışma çıkmasının sebebi devletin bir kurumunun bu işi üzerine alması.

Saygılar,
Kıvanç Tarhan

Kivanc Bey'e celiski/muglaklik konsunda katiliyorum, ama problem bence sadece Derinsular'in anlatiminda degil ABD'deki uygulamanin tutarsiz olmasinda. Devletin yetkileri arttikca ister istemez 'inancima aykiri' diyebilen insanlarin sayisi ve aykiriligin turu artiyor. Bunun caresi prensipli bir sekilde degil, cikan problemi hallederek (veya yok sayarak) bulunuyor. Mesela Amishler ve digerleri zorunlu sosyal sigorta sistemine katilmayi inanclarini one surerek reddediyorlar, ve bu sefer devlet kimin samimi Amish oldugunu tayin edici bir yontem uzerinden bazilarina bu sistemden cikmaya izin veriyor[1]. Fakat ayni sekilde Quakerlar 'verginin savasmaya yarayan kismini vermeyiz' diyemiyorlar mesela (ama zorunlu askerlik oldugu zaman dahi vicdani red yollari acik tabii). Bu vergi tarafi, bir de Mormonlarin poligamist hayatalarina tolerans gosterilmesi gibi uygulamalar var tabii ama o islerde dogrudan kanunsuz bir eylem yok.

Politik olarak kabul edilebilir gorulen cozumlerin tumune bakip bunlardan prensipler cikartmak da kabil tabii ama fikri acidan durust degil. ABD anayasasina o haklar sokuldugu zaman kurucularin akillarda olan kucuk ve gucsuz merkezi devlet yerini dev ve guclu merkezi devlete biraktikca bol bol yeni prensip cikartilmasini da beklemeliyiz herhalde.

Birsey daha soyleyeyim, 1st amendment'da bahsedilen kisitlama madde duz okundugunda (Federal) Kongre'nin ustunde eyaletlerin degil. O prensibin gundelik hayata inmesi icin bir de ustune ek olarak federal otoritenin o baglamda yerel otoritenin ustunde gorulmesi lazim. Bugun oyle goruldugu dogru ama bunun ne kadari ilkesel ne kadari zaman icinde yorumun degismesinden kaynakli (benim cehaletimden olsa gerek) acik degil.

[1] http://www.amishnews.com/amisharticles/amishss.htm

Kıvanç Tarhan:

ABD'de devlet kendisine 'et damgalamak' gibi vazifeler biçmediğinden, söz konusu damgalar doğal olarak şirketler tarafından basılıyor.

Yukarıdaki yazıdan 'Helal Damgası' başlıklı Derin Sular yazısına verilen linkte bu konunun açıklaması var. Tekrar etmeyi gerekli görmediğim için değinmedim.

--

Bülent Murtezaoğlu:

Evet, First Amendment sadece federal hükümeti sınırlandırıyor. Ancak bireysel haklar, eyaletleri bağlayan Fourteenth Amendment ile de korunuyor. (No State shall make or enforce any law which shall abridge the privileges or immunities of citizens of the United States; nor shall any State deprive any person of life, liberty, or property, without due process of law; nor deny to any person within its jurisdiction the equal protection of the laws.)

Dahası, ABD'nin kuruluşunda düşünülenin aksine, First Amendment hakları ihlal edilen kişilerin artık Yüksek Mahkeme'ye çıkıyor oldukları da bir gerçek. Ancak öyle olmasaydı da 'yazı dizisi açısından' durum değişmezdi. Çünkü, laiklik konusundaki farklı uygulamaları karşılaştırıyoruz. Bu noktada, söz konusu kanunun sadece federal düzeyde uygulanıp uygulanmamasından çok, nasıl bir anlayışla hareket ettiği önemli.

--

Diğer konular için yeni yayınlanan 'dipnotlar'a bakabilirsiniz.

Obur tarafa bakmadim daha ama 'Amerika fikri' ile 'simdiki ABD'de olanlar' arasinda tezat bulunabilecegini gostermek bakimindan suna ellemeden gecemedim:

Derinsular demis ki: "ABD'de devlet kendisine 'et damgalamak' gibi vazifeler biçmediğinden, söz konusu damgalar doğal olarak şirketler tarafından basılıyor."

ABD'de devlet kendisine boyle bir vazife biciyor! ABD federal tarim bakanligi sadece saglik degil 'iyi' et mi diye de damga basiyor. Damgalarin resimleri ve program hakkinda bilgi burada: http://www.ams.usda.gov/howtobuy/meat.htm

Bunu Derinsular'a kusur bulmak icin yazmiyorum. Kurulus ve hakkinda yapilan reklam itibariyle hakikaten ABD'de federal devletin et damgalayacagi dusunulemez. Ama damgaliyor iste. Ben bundan 'merkezi otoriteyi bir kere kurduktan sonra buyumesine ve ona buna karismasina ve faydali gorulen isleri ustune almasina engel olmak zor' gibi bir ders cikartiyorum. (Diger taraftan ANSI, UL filan gibi kuruluslar ozel tabii, yani tamamen Avrupali aliskanligi yok, ama bu damga isini yapiyorlar).

Bülent Bey,

Son paragraftaki fikrinizde haklılık payı olduğuna inanıyorum.

Ancak damgadan kastım 'dini damgalar' idi.

Sağlık konusu, yazıda belirtilen devlet sorumluluğu (state's compelling interest) kapsamında yer aldığından, hem gıdaların, hem de ilaçların belli standartlara uygunluğu 'insan sağlığı' adına ABD'de denetleniyor.

Ancak 'helal damgası'ndan sağlık standartlarına geçtiğimiz anda, laiklikten kopup devletçilikten söz etmeye başlamış oluyoruz.

Dediginiz 'laiklik' acisindan dogru, ama burada 'compelling interest' konusunda mutabik degiliz. UL damgasi (urun guvenligi, ozel sirket) ornegi oradan aklima geldi. Kaldi ki USDA sadece 'saglikli' damgasi vurmuyor, 'prime' 'select' 'choice' gibi etin kalitesi ile ilgili damgalar da vuruyor.

Iyice konu disinda cikacak olursak, bu tip 'devlet tasdikli' urun duzenini kurudugunuzda bu sefer bu urunleri tasdige muhtac olan endustrinin devleti etkileyip (bildigimiz 'aman is verdigimiz insanlar ac kalir' yahut 'aman ekonomiye muazzam katki saglayan sektorumuze darbe olur' filan metodlarla, rusvet olmasi sart degil) bu 'devlet' damgasinin sagladigi guvenle tuketiciye fenalik yapmasi da kabil oluyor. 'USDA Prime' damgasiyla tasdik edilmis hormonlu antibiotikli etleri yiyip duruyorduk orada mesela. Is o cigira girdikten sonra 'ama bak koskoca devlet musade etmis ne huysuzluk ediyorsun' kapisi da aciliyor. O yuzden bu 'compelling interest' isi o kadar acik degil bence (ona mi dayandirilir USDA programlari bilmiyorum ama olabilir).

Herneyse hazir konu dagildi, icinde 'USDA prime' damgasi icin yapilan nahos isler de gecen bir et makalesi linki vereyim bari: http://query.nytimes.com/gst/fullpage.html?res=9C06E5DB153BF932A05750C0A9649C8B63&pagewanted=all

Sanırım bir düzeltme yapmam gerekiyor.

Ben önceki mesajımda 'ABD'de devlet sağlık konusunda böyle bir sorumluluğu olduğuna inanıyor' derken, 'bu konudaki uygulamaları doğrudur' demek istemedim kesinlikle. Devlet böyle bir sorumluluğu olduğunu düşünse dahi, bunun denetimini pekala özel kuruluşlara da bırakabilir.

Benim asıl üstünde durduğum konu, helal damgası ile diğer damgaları birbirine karıştırmamak gerektiğiydi. Çünkü sağlık/kalite merkezli denetim, farklı bir yazının konusu.

Yorum Gönder

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını dikkate alınız.

 

HAMMADDE DESTEĞİ

Serdar Kaya's Amazon.com Wish List

REKLAMLAR




Soner Hoca