Cemaziyül Evvel Kategorisinde Yayınlanan Son Yazılar
November 28, 2007
İki Mehmet (2): İkinci Mehmet
İkinci bir Mehmet'i, aradan yaklaşık 10 yıl geçtikten sonra, askerliğimin ilk kısmını yaptığım bir doğu ilinde tanıdım. Bu Mehmet de pek çok yönü itibariyle Birinci Mehmet'e benziyordu. Ancak aralarında kimi önemli ve önemsiz farklılıklar da yok değildi. Örneğin, bu Mehmet Diyarbakırlı değil, Urfalıydı. Pek mutlu da sayılmazdı. Dahası, etrafında olup bitenlere fazlasıyla tepkiliydi. Aslına bakılırsa tuhaf bir tecrit hayatı içerisinde bütün gün aptalca şeyler yaptığımız için tepki göstermekte haksız da sayılmazdı, ama onun tepkisi 57 kişilik grubumuz içerisindeki diğerlerininkinden çok daha farklı nedenlere dayanıyor gibiydi. Zira Mehmet tekil bazda her gün katlanmak zorunda olduğumuz anlamsızlıklardan ziyade, etrafımızda olup biten herşeye genel bir öfke duyuyor, içinde sürekli canlı olan bu öfkeyi dışavurmak için de adeta sebep arıyordu.

Mehmet'in bu durumunu sanırım ilk kez yürüyüş eğitiminde fark etmiştim. Bize eğitim veren çavuş uygun adım yürüyüş şekillerini gösterirken Mehmet durduk yerde itiraz etmiş ve kendisine özgü aksanıyla bu hareketleri yapamadığını söylemeye başlamıştı. Halbuki çavuşun gösterdiği hareketler, beden eğitimi derslerinde gösterilen türden son derece basit figürlerdi. Yani sorun Mehmet'in yapamaması değildi; sadece bu şekilde içinde kalan bir şeylerin tepkisini gösteriyordu.
November 23, 2007
İki Mehmet (1): Birinci Mehmet
[Tanımış olmaktan mutluluk duyduğum iki Kürt hakkındaki hatıralarım.]
Birinci Mehmet'i üniversitedeki birinci yılımda tanıdım. Diyarbakırlıydı. Orada doğmuş ve büyümüş, üniversiteyi kazanınca da İstanbul'a gelmişti. Güleryüzlülüğü, cana yakınlığı ve görünüşü de dahil olmak üzere hemen her haliyle tipik bir Kürttü. Türkiye'nin şartları nedeniyle de, Doğu'dan Batı'ya gelmiş olması onun için sadece coğrafi bir değişiklik anlamı taşımıyordu. Okulun ilk günlerinde, yeni bir şehir ve yeni bir ortamda yeni bir hayata başlamış olmanın heyecanını Mehmet'in davranışlarında okumak mümkündü. Mehmet hakkında hatırladıklarım arasında zihnimde en çok yer edeni de, o günlerden birinde yaşandı.

Aslında bütün olay, bir ders çıkışında 5-6 kişilik bir arkadaş grubuyla fakültenin önündeki sokakta yürümekteyken Mehmet’le aramızda geçen 10-15 dakikalık bir diyalogdan ibaret. Ama bu kısa diyalog, takip eden yıllarda Mehmet'in içerisinden çıkıp geldiği topluluğun yaşadığı tecrübelere olan ilgimin artmasıyla birlikte bana daha çok şey ifade etmeye başlayacaktı. Tabii o gün itibariyle bunun böyle olacağının farkında değildim. Ancak belli özellikleri itibariyle toplumun geri kalanından farklı olan insanlara yönelik merakım küçüklüğümden beri hep güçlü olduğundan, o ders çıkışında Mehmet benim gözümde otomatikman bir ilgi odağı haline geliyordu. Hepsi aşağı yukarı aynı özelliklere sahip olan sınıftaki diğer öğrencilerden daha farklı görünen, Türkçe'yi farklı bir aksanla konuşan, daha farklı bir samimiyet anlayışı çerçevesinde şakalar yapan ve genel anlamda, haliyle vaktiyle bulunduğu grubun içinde göze batan bu kişi, bir bakıma, bana çözülmesi gereken bir bilmece gibi geliyordu. Bu nedenle de ona sürekli kendi kültürüyle ilgili sorular yöneltme ihtiyacı hissediyordum.
October 27, 2006
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (5)
Yazı yazabilmek için hiçbir zaman çaba sarf etmedim. Bir gün gelip de okuduğuma yakın bir hızla düşüncelerimi kağıda dökebildiğimi gördüğümde, 'öğrenme'nin 'yazma' eyleminin aleyhine işleyen bir süreç olabileceğini fark ettim sadece.

Buna göre, bir insanın düzgün bir şekilde yazı yazabilmesi için önce sağlıklı bir şekilde düşünebilmesi, bu düşüncelerini kağıda dökerken de, olabildiğince kendisi olabilmesi gerekiyordu. İnsanın sağlıklı bir şekilde düşünebilmesi de yine 'kendisi olabilmesi' ile ilgili olduğundan, 'gerçek manada' yazı yazabilmek, ya da daha genel anlamda, 'gerçek manada' yaşayabilmek adına atılması gereken ilk adım, robot yetiştiren hilekar endoktrinasyonun tesirinden kurtulmak olmalıydı.
October 26, 2006
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (4)
Okulun bana göre olmadığını fark etmiş olmam, yerine bir alternatifim olduğu anlamına gelmiyordu elbette. Ancak yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için dersleri genellikle arka sıralarda roman okuyarak geçirdim. O güne dek yazılmış olan Stephen King romanlarının tamamını lisede okudum. En çok okuduğum diğer yazarlar Dean R. Koontz ve Isaac Asimov’du.

Romanların zengin dünyası bu işe ilgi duymama da neden oldu. Ancak, bugün itibariyle kimi yakınlarıma hiç inandırıcı gelmese de, ben bir yazma özürlüydüm. Son derece iyi bir dilbilgisine sahip olmama rağmen yazı yazmayı beceremiyordum. Aralarında makul bir ilgi bulunan iki düzgün cümleyi arka arkaya getirebilmem dakikalar alıyordu. 100 üzerinden değerlendirilen Türkçe sınavlarında hemen her zaman 30 puanlık bir kompozisyon kısmı da olurdu ki, bu durum benim için Türkçe sınavlarında üst limitin en iyimser ihtimalle 80 olacağı anlamına geliyordu.
October 22, 2006
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (3)
İlkokuldan sonra yeni bir okula başlamak ilginç bir deneyimdi. Zira 7 senelik bir okul 11 yaşındaki bir öğrenci için sonu gelmez bir yolculuktan çok farklı sayılmazdı. Zaten bittiğinde de inanamamış, uzun sayılabilecek bir süre boyunca, rüyamda eksik kalan kimi derslerden ötürü aynı okulda sınavlara girdiğimi görmüştüm.

Son derece farklı bir ortam olduğu ve bizlere çok şeyler vereceği de kesindi. Zira insanın sırf okulun tuvalet yazılarını okuyarak dahi ilkokulda ömrü boyunca bile kalsa asla öğrenilemeyeceği şeyleri 10 dakika içerisinde öğrenmesi mümkündü.
October 22, 2006
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (2)
Bir ilkokul öğrencisinin, okula 'gitmek' ile 'gönderilmek' arasındaki farkı politik bir gözle değerlendirmesi herhalde pek mümkün değildir. Hele hele konunun 'bir şeyler öğrenmek' ya da 'adam olmak' gibi şeylerle pek ilgisi bulunmadığını fark etmesi imkansıza yakındır. Bu nedenle de, Kurtuluş Savaşı'nın gerçekte olduğundan çok daha farklı bir şekilde hikaye edilmesinin 'bilgilendirme' değil, 'eğitilme' kaygısından hareketle ortaya çıktığını, asıl amacın üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğunu anlayamaz. Maruz bırakıldığı pek çok şeyi 'marifet yaptığı' düşüncesiyle sorgulamadan yerine getirir. Her sabah 'rahat', 'hazır ol' gibi askeri komutlara düşünmeden itaat eder. Ardından da, yeminler ede ede varlığını, özünden çok sevdiği Türk varlığına armağan eder, belli günlerde neşe dolar, belli günlerde de hüngür hüngür ağlar.

İlkokul yılları dendiğinde ilk aklıma gelen şeylerin 'Selami', 'Tembeller Kümesi' ve 'Dayak' olduğunu söyleyebilirim.
October 22, 2006
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (1)
'Kurtuluş Savaşı verilirken halkımız canla başla savaştı. Hiç kimse vatanı için canını vermekten çekinmedi. Düşmanla savaşırken en ön safta savaşanların öldüğünü arkadakiler görüyordu. Onlar öldürülünce bir sonraki saf onların yerini alıyordu. Onlar da öldürülünce bir sonraki saf. Bu şekilde insanlar az sonra öleceklerini bile bile koşmaya devam ediyorlardı.'
İlkokul öğretmenimin Kurtuluş Savaşı'nı bizlere buna yakın ifadelerle anlattığını hatırlıyorum.

Aklı başında olan her savunma stratejisti böyle bir anlatım karşısında saçını başını yolacak olsa da, hemen her Milli Eğitim öğrencisi, bu tuhaf kurumun okullarında boşa harcanmış yılları boyunca gerçekten uzak, 'bilgi' kavramına son derece yabancı dezenformasyona maruz kalmıştır. Bu dezenformasyon maalesef sadece Kurtuluş Savaşımız ile sınırlı da değil. Öyküleyen öğretmenin hayal gücüne de bağlı olarak hemen her konuda akıllara ziyan hikayeler dinlemek mümkün. En azından bizim zamanımızda öyleydi...
October 13, 2006
En Sevdiğim Beyaz Türk (4): Nokta
'Memleketin onca önemli meselesi dururken günlerdir bir kedi hakkında yazmaya utanmıyor musun?' gibi gafilce sorular sormaya kalkan soytarılar her dem zuhur edecek olsa da, kişinin doğru bildiği yolda sebat edip gerekeni yapması elzemdir. Hayvanları insanlardan aşağı yaratıklar olarak gören bu gafiller bilmezler ki, 'hayvan' kelimesini bir hakaret olarak kullanmakta ısrar etmeleri dahi aslında bir cehalet izharıdır. Zira tabir-i Türki ile 'hayvanlık', hayvanlardan çok insanlara mahsus bir haslettir.

Hemen hepsi birer insanlık abidesi olan hayvanlar, aslında pek kimseyi incitmeyen, hele bir de karınları toksa, vakitlerini atlayıp zıplamakla, koşup oynamakla geçiren güleryüzlü canlılardır. Karınları acıktığı vakit pençeyi avlarının üzerine indirmekten çekinmeyecek olsalar dahi, bu durum da (çoğunlukla) sadece bir tür nefis ve hayatdarlık müdafaasıdır onlar için. Zira, 'hayvan' kelimesi Arapça'daki 'hayy' kelimesinden türemiştir. Hayvanların, 'hayatdarlık adına' öldürüyor olmaları da, isimleriyle müsemma olmalarından ileri gelir.
October 4, 2006
En Sevdiğim Beyaz Türk (3): Bekleyiş
Matrix'in kanunları gereği, herşey zamanla eskir. Değişmek, bozulmak, pörsümek, eriyip gitmek ve ölmek gibi 'yönü aşağı doğru olan' bütün fiiller de, işte bu kanunların bir gereğidir. Bu devranda herşey sürekli değişir, değişirken de çoğu zaman ilk canlılığını ve güzelliğini kaybeder.

İsmi çok da önemli olmayan bir şairin,
Ne güzel dönüyor çemberim,
Hiç bitmese horoz şekerim.
mısralarında ifade ettiği sonsuzluk dileğinde de, bu durumla bire bir ilişkili noktalar vardır. Zira, şairin bizlere hislerini aktardığı çocuğun horoz şekeri illa ki bitecektir. Dahası, o çocuk da bir gün gelecek çocuk olmaktan çıkacak ve dahi çember döndürmek ya da şeker yemek gibi fuzuli işlerle artık uğraşmadığı için kendini bir şey zannetmeye bile başlayacaktır. Halbuki, her gafil insan gibi, o da, kendisi farkında olmasa bile, ömrü boyunca hep çocuk kalacağını, fakat bunun aslında hiç de kötü bir şey olmadığını hiçbir zaman anlayamayacaktır.
October 3, 2006
En Sevdiğim Beyaz Türk (2): Güzel Günler
Tamamen benden kaynaklanan kimi tuhaflıklardan haberdar olmayanlara her ne kadar alakasız gelecek olsa da, bütün bunları anlatmamın nedeni, yaşadığım evin bahçesinde kısa bir süre önce bembeyaz bir kedi gördüğümde, 'pisi pisi' diyerek kendisini çağırmam sonucunda yaşadığım olaylar. Garip birinin kendisini çağırmakta olduğunu fark eden kedinin, kendisinden beklenmeyecek bir hızla bana doğru koşmaya ve aynı hızla kapının önündeki merdivenleri tırmanmaya başlamasıyla birlikte, sakin, sessiz ve bir o kadar da renksiz olan hayatımın çehresini (ben her ne kadar hayatımdan memnun olsam da) bir parça değiştirecek olan ilk adım atılmış oluyordu.

Benim gibi birinin, yaşadığı evin içine dört ayaklı bir canlı sokması beklenemeyeceğinden ötürü, ilk tepkim (kediye yaptığım çağrının gördüğü son derece ani hüsn-ü kabulün şaşkınlığıyla) içeri girip, sanki kediyi çağıran ben değilmişim gibi kapıyı hızla kapatmak oldu. Bir iki saniye sonra kapıyı (kedinin içeri girmesine imkan vermeyecek şekilde) hafifçe araladığımda, karşımdaki (sonradan henüz 4 aylık olduğunu öğreneceğim) bembeyaz kedinin içeri girmek üzere kendince küçük hamleler yaptığını gördüm.
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters
