November 23, 2007
İki Mehmet (1): Birinci Mehmet
[Tanımış olmaktan mutluluk duyduğum iki Kürt hakkındaki hatıralarım.]
Birinci Mehmet'i üniversitedeki birinci yılımda tanıdım. Diyarbakırlıydı. Orada doğmuş ve büyümüş, üniversiteyi kazanınca da İstanbul'a gelmişti. Güleryüzlülüğü, cana yakınlığı ve görünüşü de dahil olmak üzere hemen her haliyle tipik bir Kürttü. Türkiye'nin şartları nedeniyle de, Doğu'dan Batı'ya gelmiş olması onun için sadece coğrafi bir değişiklik anlamı taşımıyordu. Okulun ilk günlerinde, yeni bir şehir ve yeni bir ortamda yeni bir hayata başlamış olmanın heyecanını Mehmet'in davranışlarında okumak mümkündü. Mehmet hakkında hatırladıklarım arasında zihnimde en çok yer edeni de, o günlerden birinde yaşandı.

Aslında bütün olay, bir ders çıkışında 5-6 kişilik bir arkadaş grubuyla fakültenin önündeki sokakta yürümekteyken Mehmet’le aramızda geçen 10-15 dakikalık bir diyalogdan ibaret. Ama bu kısa diyalog, takip eden yıllarda Mehmet'in içerisinden çıkıp geldiği topluluğun yaşadığı tecrübelere olan ilgimin artmasıyla birlikte bana daha çok şey ifade etmeye başlayacaktı. Tabii o gün itibariyle bunun böyle olacağının farkında değildim. Ancak belli özellikleri itibariyle toplumun geri kalanından farklı olan insanlara yönelik merakım küçüklüğümden beri hep güçlü olduğundan, o ders çıkışında Mehmet benim gözümde otomatikman bir ilgi odağı haline geliyordu. Hepsi aşağı yukarı aynı özelliklere sahip olan sınıftaki diğer öğrencilerden daha farklı görünen, Türkçe'yi farklı bir aksanla konuşan, daha farklı bir samimiyet anlayışı çerçevesinde şakalar yapan ve genel anlamda, haliyle vaktiyle bulunduğu grubun içinde göze batan bu kişi, bir bakıma, bana çözülmesi gereken bir bilmece gibi geliyordu. Bu nedenle de ona sürekli kendi kültürüyle ilgili sorular yöneltme ihtiyacı hissediyordum.
Mesela Mehmet'e hangi dili daha iyi konuştuğunu sormuştum. Ama bana Türkçe'yi de, Kürtçe'yi de aynı seviyede konuşabildiğini söylediğinde bu cevap beni tatmin etmeyince, küçükken ilk olarak hangisini öğrendiğini sorarak, hangi dilin onun için ana dil durumunda olduğu konusunda daha net bir fikir sahibi olmak istemiştim. Ama Mehmet bu soruyu da, küçüklüğünden beri her iki dili de konuşarak büyüdüğünü söyleyerek cevaplamıştı. Bir şeyler düşünürken zihninde hangi dili kullandığını sorduğumda da yanıtı değişmemiş, duruma göre her iki dilde de düşündüğünü söylemişti. Son olarak gece rüyalarını hangi dilde gördüğünü sorduğumda ise, yüzünde gizlice bir iş yaparken yakalanmış gibi muzip bir ifade belirmiş, kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra aynı muzip ifadeyle, 'İşte o zaman Kürtçe rüya görüyorum' demişti.
Şimdi o anı tekrar düşündüğümde, Mehmet'in kendimden farklı olduğunu gördüğümü, ancak bu farklılığı kendimce epey ilginç ve hatta sempatik bulduğum için bir anlamda onunla aramda köprüler tesis etmeye çalıştığımı fark ediyorum. Mesela Mehmet'e, 'Ben Kürt'e benziyor muyum?' diye sorduğumda, Mehmet'in hiç düşünmeden hemen 'Hayır' demesinden biraz olsun alakamız olmadığını anlıyordum. Ama o an bizimle birlikte yürümekte olan, ancak okulun ilk günleri olduğu için Mehmet'in henüz benim kadar iyi tanımadığı Bingöllü bir kız arkadaşımı gösterek aynı soruyu sorduğumda, Mehmet'in yüzüne yine aynı suçluluk ve muziplik karışımı bir ifade hakim oluyor, ve Mehmet sorduğum soruyu sanki 'Kimse duymasın, o da bizden' der gibi başıyla hafifçe onaylayarak yanıtlıyordu.
O gün bu türden konuşmaların ardından Mehmet'in keşfetmek istediğim diğer yönü ise PKK hakkındaki düşünceleri olmuştu. Mehmet'e çeşitli sorular sormuş, bölgede yaşanan gerginlik ve çatışmalar hakkında ne hissettiğini anlamaya çalışmıştım. Ancak Mehmet bu konuda da net bir şey söylememiş, sadece kavganın hiçbir şeyi çözemeyeceğini sürekli vurgulamakla yetinmişti. Kelimelerine sinen bıkkınlık hissi, huzursuzluktan, istikrarsızlıktan ve ölümlerden ne denli usanmış olduğu ve şiddetin bitmesini ne denli samimiyetle istediği konusunda epey fikir verebilecek mahiyetteydi. Ancak sürekli ağzını arıyor olmama rağmen Mehmet'in yıllardır bütün bunların niye yaşandığı konusuna bir türlü net bir yanıt vermiyor olmasından ötürü ben yine tatmin olmuyordum.
İşte bu noktada, Mehmet'in bana karşı daha açık davranmasını sağlayabileceği düşüncesiyle, Osmanlı'da ırk ya da dil ayrımının söz konusu olmadığı, farklı toplumların aynı çatı altında kendi kültürlerini özgürce yaşayabildikleri, ancak Cumhuriyet döneminden sonra herkesin Türk kimliğinde eşitlenmek istendiği yönünde birkaç şey söylediğimi hatırlıyorum. Zaten ne olduysa o noktadan sonra olmuş, deminden beri benimle konuşmakta olan Mehmet, bana birdenbire Yeşilçam filmlerinde kırk yıllık kayıp kardeşini bulanların baktığı gibi değişik bir yakınlık hissiyle bakmaya başlamıştı. Şöyle ki, Mehmet'in hayret ve sevinç içinde, 'Sen bunları biliyor muydun?' deyişi, aramızdaki sınıf arkadaşlığından ibaret olan tanışıklığın bir anda kültlerde görülenlere benzer türden farklı bir boyuta taşınmış olduğunun bir ifadesi gibiydi. Ancak Mehmet'in (büyük ihtimalle içten karakterinden ötürü) vücut dilini frenleyemeyerek her haliyle bir anda dışavuruverdiği sevinci, deminden beri bizi dinlemekte olan diğer öğrencilerin tepkisini de eşzamanlı olarak ortaya çıkarmıştı. Zira Mehmet'in bu denli sevinmesini muhtemelen Cumhuriyet rejimine yönelik bir eleştiri olarak algılayan bir arkadaşımız bu duruma adeta isyan etmiş, öfkesini de Mehmet'e değil, bana yöneltmeyi tercih etmişti.
Bu arkadaşımız, benim gibi1 birinin bu konuda böyle düşünmesinin kesinlikle mümkün olamayacağını, söylediklerimin hiçbirine inanmadığım halde sırf Mehmet'i konuşturmak için böyle davrandığımı iddia ederek tepkisini ortaya koyuyordu. Dahası, sergilediği tavra bakılırsa, bu şekilde düşünmenin, olsa olsa bir kaçığın yapabileceği türden delice bir şey olabileceğinden emin gibiydi. Görünen oydu ki, Cumhuriyet döneminde bazı yanlışlar yapılmış olması kesinlikle ihtimal dahilinde olamazdı. Böyle şeyleri de Diyarbakır'dan gelmiş Hasolar Memolar iddia edebilirlerdi belki ama, beyaz bir yörede büyümüş ve beyazların okullarında eğitim almış birinin aynı şekilde düşünmesi söz konusu olamazdı.
Bu türden bir yaklaşım, herkesin aynı şekilde düşünmesini doğal karşılamaktan devlet otoritesinin yanılmazlığına dek uzanan çok sayıda anlamsız varsayım içeriyordu. Ancak herhalde hepsinden kötüsü, söz konusu zihniyetin anlama çabasına, sorgulamaya ve empatiye hiç yer bırakmamış olmasıydı – ki Mehmet'in düşüncelerini söylemekte bu denli mütereddit davranmasının nedeni de herhalde bu durumun farkında olmasıydı. Yıllar sonra Hasan Cemal'in Kürtler adlı kitabında aktardığı 1968 yılına ait bir anısını okurken, Mehmet ile aramızda geçen diyalogu tekrar hatırlayacak, aradan geçen otuz yıla yakın zamanın Cumhuriyet Türkiyesindeki hakim paradigmalara neredeyse hiç tesir edememiş olduğunu düşünecektim.
Hasan Cemal, kitabında, askerliğini yaptığı 1968 yılında başından geçen bir olayı aktarmış olduğu bir köşe yazısını alıntılıyor. Cemal'in 11 Temmuz 1991 tarihli Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı söz konusu köşe yazısında değindiği bu olay, aynı zamanda kendisinin Kürt sorunuyla tanışmasının da hikayesi:
"Yıl 1968. Trabzon'da yedek subaylığımı yapıyorum. Boztepe'deki Amerikan üssünde dış güvenlikten sorumlu takım komutanı. İşim az. Kitap okumak ve fındık ağaçlarıyla kaplı yemyeşil tepelerden Karadeniz'in güzelliklerini seyretmekle vakit geçiriyorum daha çok.Takımdaki askerlerin çoğunluğu Kürt kökenliydi. Çavuş Haso'nun bir alışkanlığı vardı. Her akşamüstü aynı saatte gelip benden transistörlü radyomu isterdi. Bir gün merak edip, arkasından koğuşa gittim. Beni fark etmediler. Radyodan yükselen yanık sese dalıp gitmişlerdi. Türkçe değildi dinledikleri. Beni görünce biraz şaşırdılar. Nereyi dinlediklerini sorunca, kabahat işlemiş çocuk gibi önüne baktı Haso, 'Erivan radyosu komutanım, şarkılar...' dedi. Ermenistan'dan Kürtçe yayın yapan bir istasyondu. Bir koğuş, bir tahta masa. Transistörlü bir radyonun etrafında kafa kafaya vermiş sekiz on asker. Yabancı bir radyo istasyonundan kendi anadillerinde, Kürtçe şarkılar dinlerkenki o halleri...
Hiç gözümün önünden gitmedi bu görüntü. 1968'de yirmi üç yaşındaydım. Siyasal bilimler okumuştum. Ama unutamadığım bir olaydır ki beni ilk kez Kürt sorunuyla yüz yüze getirmişti. Bu olayla birlikte bir insanın anadili, kimliği, kültüre benliği üzerinde daha çok durmaya başladım. Kültürel farklılığı, kültürel çoğulculuğun altını çizip her aklı başında insanın bu farklılığı içine sindirebileceğini, insanlığın da zaten bunu gerektirdiğini daha iyi kavramaya başladım.
Onun için Çavuş Haso'ya çok şey borçluyum."2
1 Zannediyorum kendi anlayışı çerçevesinde 'modern' demek istiyordu.
2 Cemal, Hasan. [2003] 2006. Kürtler. İstanbul: Doğan Kitap. 171.
İKİ MEHMET
Birinci Mehmet
İkinci Mehmet
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Yorum Gönder