October 27, 2006
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (5)
Yazı yazabilmek için hiçbir zaman çaba sarf etmedim. Bir gün gelip de okuduğuma yakın bir hızla düşüncelerimi kağıda dökebildiğimi gördüğümde, 'öğrenme'nin 'yazma' eyleminin aleyhine işleyen bir süreç olabileceğini fark ettim sadece.

Buna göre, bir insanın düzgün bir şekilde yazı yazabilmesi için önce sağlıklı bir şekilde düşünebilmesi, bu düşüncelerini kağıda dökerken de, olabildiğince kendisi olabilmesi gerekiyordu. İnsanın sağlıklı bir şekilde düşünebilmesi de yine 'kendisi olabilmesi' ile ilgili olduğundan, 'gerçek manada' yazı yazabilmek, ya da daha genel anlamda, 'gerçek manada' yaşayabilmek adına atılması gereken ilk adım, robot yetiştiren hilekar endoktrinasyonun tesirinden kurtulmak olmalıydı.
Kendilerini bir parça olsun bu girdaptan kurtarmak isteyenlerin, hayatlarına sahip çıkma adına ilk yapmaları gereken şey, onları esirleştiren masalları yıllardır (ne yaptıklarının farkında bile olmadan) tekrarlayan resmi ideoloji maşalarının zehirlerinden uzak durmak olmalı. Bu maşalardan hiçbir zaman hazzetmemiş olmanız, maruz kaldığınız zihin öldürücü radyoaktif etkiye bağışık olduğunuz anlamına gelmez. Kurtulabilmek için, bir yolunu bulup onlardan ve benzerlerinden duyduğunuz herşeyi (katılmadıklarınız dahil) unutmanız ve herşeye yeni baştan başlayarak kendi gündeminizi oluşturmanız gerekir. Zira muhalefet ile bilgi üretilemez. Bütünsel olmayan bir şeyin çelişkili olmaması da mümkün değildir. Bu nedenle de, size giydirilen çarpık paradigmalardan ötürü, bildiğiniz 'herşey' yanlıştır.
İşin bu noktası, daha öncekilere göre biraz daha hassastır. Zira bir insanın gerçek bilgiyi elde etmesinin yolunun, hal-i hazırda bildiklerinin tamamının yanlış olduğunu kabul etmesinden geçiyor olması, en küçük yanlışlarında dahi sürekli ayak direten insancıkları daha işin başında ümitsiz vakalar haline getirir. Belli konularda gördüğü dengesizliklerin üzerine gitmek ve zihnini bu konuya yoğunlaştırmak yerine, onları göz ardı etmeye çalışan bir insan bu nedenle baştan kaybeder.
Matrix’in ilk bölümünde şöyle bir diyalog geçer:
Morpheus: Kadere inanır mısın, Neo?
Neo: Hayır.
Morpheus: Neden?
Neo: Çünkü hayatımın kontrolüm altında olmadığı düşüncesinden hoşlanmıyorum.
Morpheus: Ne demek istediğini tamamiyle anlıyorum. Neden burada olduğunu sana söyleyeyim. Buraya geldin çünkü bir şey biliyorsun. Bildiğin şeyi izah edemiyorsun ama hissediyorsun. Hayatın boyunca bunu hissettin.
Burada Morpheus’un, Neo'yu rastgele seçmeyip, Neo'nun bazı şeylerin farkına varmış ve izah etmeye çalışmış olması nedeniyle ona inanmış olması son derece önemli. Çünkü bazı şeylerin yanlış gittiğine inanmayan bir insana yardımcı olmak çok zordur.
Neo gibi olmak isteyen bir insanın yapması gereken ilk şey, her ne kadar zor olsa da, kafasına kazına kazına 'vazgeçilmez' olduğu telkin edilen herşeyi (ve herkesi) çöpe atmak ve herşeyi yeni baştan anlamlandırabilmeyi başarmaktır.
Kişi bunu başarabildiği ölçüde Neo'nun hissettiklerini hissetmeye başlayabilir.
(Girişi ve gelişmesi olmayan) Sonuç
Kişinin küçük ya da büyük kimi şeyleri başarabilmesi adına, bilmediği bazı şeyleri öğrenmesi kadar, bildiklerini unutması da belirleyici olabilir. Bu yazının bir anafikri olması zorunlu ise şayet, o fikir işte budur.
Örneğin, adam gibi yazabilmek isteyen bir insanın yapması gereken ilk şey, 'milli' eğitim öğretmenlerinin dikte ettikleri 'giriş-gelişme-sonuç' ya da 'serim-düğüm-çözüm' gibi saçma sapan kurguları unutmaktır.
Konuyla doğrudan ilgisi olmasa da belirtmek isterim ki, Morpheus'la henüz karşılaşmamış olduğum o günlerde, yazı yazma özürlü olduğumu düşünmeme rağmen, okudukça daha çok hayran kaldığım romanların bir gün gelip benzerlerini yazacağımdan şüphe etmezdim. Bunun nasıl olabileceğinden emin olmasam da, bu arayışı içimde hep canlı tutmayı başarmıştım.
Konuyla doğrudan ilgili olan bir gerçek de şu ki, o girdabın gücü zannedilenden çok daha fazla. Çünkü gücünü sistemden çok sistemsizlikten, bilgiden çok cehaletten alıyor.
Ben esir olmak istemedim ve köhne ideolojilerine hizmet etmeyi reddettim.
Bana öğretmeye çalıştıkları herşeyi, iyi-kötü ayırt etmeden, mümkün olduğunca hayatımdan ve düşüncelerimden çıkarmaya çalıştım. Sonra da, başka bir yol çizip orada yürümeye başladım.
MİLLİ EĞİTİMDEN NEFRET ETMEK
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (1)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (2)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (3)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (4)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (5)
Okuyucu Yorumları (8)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Sayın derinsular,
"'Milli' Eğitimden Nefret Etmek" yazı serinizin hepsini iştahla okudum. Kah güldüm, kah duygulandım.
Aklıma takılan "Acaba bu yazının sahibi nasıl bir üniversite hayatı geçirdi?" sorusuna cevap verirseniz sevinirim.
Az önce "the 4400 theme" yi dinlerken aklıma Derin Sular geldi.
Serbest Çağrışım.
Bü yüzden sözlerini "Alt Beyin"e yollamak daha makul olacak muhtemelen.
Hüzünlü bir melodi.
Ve "hüzün" Mr. Sular'ı tarif edebililecek bir kelime sanırım.
Bende uyanan intiba bu en azından:
So long ago, Another life
I could feel your heartbeat
It's not a dream, remember us
I can see it in your eyes
We'll find a place in time
A place in time beyond the sun
We'll find a place in time
A place in time to call our own
Bu gidisle ileride 'Mr. Sular'in en cok sevdigi sarkilar' derlemelerinden de bahis acar miyiz?
'Arthur Conan Doyle / Sherlock Holmes' benzeri bir durum soz konusu olmaya basladi sanirim Serdar Kaya / Mr. Sular arasinda.
"We'll find a place in time / A place in time to call our home" işte tam burada aklıma Derinsular gelmişti. Zaten "the 4400" de 4400 tane garip, toplumun (yığının) genelinden farklı insanın hikayesini anlatıyor. Elektrik sinyalleri bu nöron bağlantılarından geçmiş sanırım.
Mr. Sular ise her ölüm yıldönümünde sevdiği şarkıların dinlenip sevilmeye çalışılacağından emin olabilir, kendisine olan saygımız bunu gerektirir.
Benzetmeniz de çok hoş olmuş :) Bize de Dr. Watson rolü yakışır mı ne dersiniz.
O zaman Sherlock Holmes'dan DerinSular'a layık bir alıntı yapalım:
Holmes goes with Watson to visit a murder scene, but on the way there he chats about violins, not the crime: "It is a capital mistake to theorize before one has data. Insensibly one begins to twist facts to suit theories, instead of theories to suit facts"
Tarih ve Turkce derslerinde benzer durumlari yasadigimi hatirliyorum. Hic unutmuyorum tarih dersi ogretmenim "Sadece sayisal derslere calisarak basarili olamazsin!" demisti. Ortaokul ve lise hayatim boyunca o zihniyete inat, "tarih" ogrenmedigim icin kendimle gurur duyuyorum. Bu zihniyeti burada yazilariyla mukemmel bir sekilde elestiren yazarimizi da tebrik ediyorum!
Birey olma yolunda ilk adım 'şüphe'yle atılır. Şüphenin getirisi ise,eleştirel bir tavır takınmaktır. Ezberci sistemin boyunduruğu altında heba olan yıllarımızın, çarpık ve köhne bir zihniyetin dayatmaları karşısında susup kalmalarımızın sonuçları malum. Yine de siz ve sizin gibi düşünenler oldukça bizim için umut var demektir.
Bu okul serisi çok hoş olmuş, ekseriyetle katılıyorum , netice itibariyle subjektif öğeler olduğu söylenebilir belki ama objektif olması da beklenmemeli, gerekmiyorda.
Kara önlüklerle başladığım ilkokuldan bende nefret etmiştim , benzeri hisleri paylaşıyorum.
Tabii burda sistem ve öğretmen farkı var. İyi bir öğretmen sistemin batan köşelerini törpüleyebiliyor, yada en azından hissettirmiyor. Şahsen üniversite de dahil 18 yıllık eğitim-öğretim hayatımda ismini hatırladığım öğretmen sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Onlar içinde de ismini karıştırmadan hatırlayabildiğim tek isim ilkokul 1. sınıf öğretmenim.
Cok etkilendim. Benim uzun zamandir dile getirmek istedigim bir cok konuyu acik sozlu yazim tarzinizla cok guzel anlatmissiniz. Bir ogretmen cocugu (ve hatta torunu) olarak bu gercekleri tum ciplakligiyla, hem de ulkemizin neredeyse her yerinde yasadim-gozlemledim. Evde kahkalarla okudugum Aziz Nesin'i, Iranli yazar Samed Behrengi'yi, John Steinbeck'i veya Edip Cansever, Ozdemir Asaf gibi muthis sairleri neden Edebiyat kitaplarinda goremeyip de, Sevket Rado, Behcet Kemal Caglar gibi sonuk yazar ve sairleri o kitaplara doldurduklarini da anlayamadim. Onlarin fikirlerini (veya fikir gibi gosterdikleri onyargilarini) okudukca benimsemek yerine daha cok nefret ettim. Ezberlemeye son derece karsi olan aklimi siir ezberletmeye calisarak cendereye soktular. Ne olur biri soylesin, ilkokulu bitirirken kurtulus savasi piyesi yerine oynayacagimiz adam gibi bir oyun yok muydu?
Galiba epey basarili oldular. Bir suru tektip insan yarattilar. Bu sistemde barinamayan bircogumuz da bu calkantili yasami yurtdisindan izleyip, olacagi buydu deyip uzulmekten baska birsey yapamiyoruz.