October 26, 2006
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (4)
Okulun bana göre olmadığını fark etmiş olmam, yerine bir alternatifim olduğu anlamına gelmiyordu elbette. Ancak yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için dersleri genellikle arka sıralarda roman okuyarak geçirdim. O güne dek yazılmış olan Stephen King romanlarının tamamını lisede okudum. En çok okuduğum diğer yazarlar Dean R. Koontz ve Isaac Asimov’du.

Romanların zengin dünyası bu işe ilgi duymama da neden oldu. Ancak, bugün itibariyle kimi yakınlarıma hiç inandırıcı gelmese de, ben bir yazma özürlüydüm. Son derece iyi bir dilbilgisine sahip olmama rağmen yazı yazmayı beceremiyordum. Aralarında makul bir ilgi bulunan iki düzgün cümleyi arka arkaya getirebilmem dakikalar alıyordu. 100 üzerinden değerlendirilen Türkçe sınavlarında hemen her zaman 30 puanlık bir kompozisyon kısmı da olurdu ki, bu durum benim için Türkçe sınavlarında üst limitin en iyimser ihtimalle 80 olacağı anlamına geliyordu.
İşin tuhaf yanı da şu ki, öğretmenlerin yere göğe koyamadığı kimi kompozisyonlar ise benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Genellikle kız öğrenciler tarafından kaleme alınan ve içerisinde 'mangalda yanan kağıt parçaları kadar çaresiz...' gibi ifadeler bulunan yazıları fazlasıyla abartılı, zorlama, yapmacık ve bir o kadar da anlamsız buluyordum. Ancak benim bu 'başarılı' kompozisyonlar hakkında ne düşündüğüm de, başta öğretmenler olmak üzere hiç kimsenin umrunda değildi elbette. Sonuçta ben adam gibi iki kelimeyi bile bir araya getirmekten aciz biriydim. Dahası, bu konuda, 'uzak bir gelecekte' olsun herhangi bir terakkide bulunabileceğim ihtimalini göz önüne almalarına neden olacak küçük bir sebep dahi sunabilmiş değildim.
Günlerden bir gün, ödev olarak verilen bir kompozisyonu okumam istendiğinde tahtaya kalkıp yazıyı defterimden okumaya başladığımı hatırlıyorum. Yazı sona erdiğinde başımı defterden kaldırıp öğretmenime baktığımda, epey şaşırmış olduğunu tahmin ettiğim kadının (Amerikalıların 'What the ...' şeklinde ifade ettikleri durumlarda takındıkları türden) tuhaf bir ifadeyle bana bakmakta olduğunu görmüştüm. O günler itibariyle benim için dünyanın en sevimsiz insanlarından biri olan Türkçe öğretmenim, aramızda yaşanan birkaç saniyelik bakışmanın ardından, yüzündeki o acayip ifadeyi hiç bozmadan bana, 'Bunlar gerçekten senin cümlelerin mi?' demişti. Bu her ne kadar soru kipiyle kurulmuş bir cümle olsa da, soruyu soran kişinin 'cevabı öğrenmek' gibi bir kaygısı olmadığı, cümlenin tonlanış biçiminden rahatlıkla anlaşılabiliyordu. Öyle bir anda 'Hayır' diyememiş olsam da, aslında öğretmenim sonuna kadar haklıydı. Zira yazının her cümlesi anneme aitti ve işin doğrusu, değil sadece o an, ödevin verildiği dakikadan itibaren bu konuda yapılabilecek bir şey de yoktu.
Devamsızlık hakkımı her zaman sonuna kadar (ve çoğu zaman tarafımdan yok edilen yoklama kağıtları nedeniyle haddinden epey fazlasıyla) kullanıyor olsam da, sonuç itibariyle her sabah (diğerlerinden biraz daha geç olsa da) okula gidiyor, günün geri kalanı ile ilgili planlarımı orada yapıyordum. Zaten bedenen okulda dahi olsam, gerek arka sıralarda okuduğum romanlara gömülerek, gerekse farklı türden hayaller ve planlar içine dalarak, hayatı (en azından zihinsel anlamda) tamamen 'okul dışı' fenomenlerlerle anlamlandırmaya çalışıyordum. Zira okulda olan biten hemen hiçbir şey ilgimi çekmiyordu. Yine bu türden hislere kapıldığım bir gün, derste aşağıdaki şiiri yazdığımı hatırlıyorum:
I've just had tea - by the Aegean Sea,
But now the teacher's rightly gazing at me
What they all want – is not what I want
I'm gonna dream on anyway...
Bütün bunlar olurken yalnız değildim elbette. Tencere ve kapak hikayesi bir kez de burada tezahür etmişti. Zaman zaman dörde ve hatta beşe çıkmakla birlikte, çekirdek itibariyle, okulun geri kalanıyla pek ilgisi olmayan 3 kişilik bir arkadaş grubumuz vardı.
Benim dışımdaki iki kişiden ilki, grubumuza dahil olmadan önce, teneffüsleri (tek başına) bahçedeki böcekleri öldürerek, dersleri ise (eğer hergün okula getirdiği suluboya takımı ile gizlice resim yapmıyorsa) genellikle okulun bahçesinden toplayıp kavanoza koyduğu böceklerle oynayarak geçiren değişik birisiydi. Biz bir araya geldikten sonra ilgi alanları bir parça değişti ve derslerde (eğer kitap okumuyorsa) defterinin arka sayfalarından birine çizdiği iki orduyu savaştırmak suretiyle bir tür 'karakalem strateji' oyunları oynamaya başladı.
Diğer arkadaşımız ise, kendisiyle konuşulmadan pek konuşmayan, kendi dünyasında huzur bulmaya çalışan biriydi. Bizimle arkadaş olduktan sonra da hiç değişmedi.
Bizim ortak noktamız, ihtimal, hapsolduğumuz 'okul' adlı kurumda kendimizi yalnız hissediyor olmamızdı. Her ne kadar bir yandan kendi dünyalarımızda yaşıyor olsak da, diğer yandan, içine düştüğümüz yalnızlığı da birbirimizle gidermeye çalışıyorduk. Zira dünyalarımız farklı olsa da, nefret ettiğimiz şey aynıydı.
MİLLİ EĞİTİMDEN NEFRET ETMEK
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (1)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (2)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (3)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (4)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (5)
Okuyucu Yorumları (5)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Benim de kompozisyonda benzer sıkıntılarım olmuştu. Sonra "customer-driven" kompozisyonlar yazmaya başlayınca iş düzeldi. Çarpıcı bir giriş, bolca cilalı cümlelerle dolu bir gelişme ve girişteki ana fikre çarpıcı bir bağlantı. That's it! Orta sona kadar zayıf aldığım kompozisyonlardan sonra bu buluş bana ilk ve son kompozisyon yarışmasına katılma şansını yakalattı.
Üniversitede de "Atatürk" konulu münafıkça yazdığım bir kompozisyonda 100 çekmiştim.
Müşteri daima haklıdır. :)
Milli eğitimimizde başarı "millice terbiye edilmiş gibi" yapmaktan geçiyor. Biraz aktörlük gerekiyor yani.
Kesinlikle ama kesinlikle aynı durumlar başıma geldi! Sadece birkaç küçük nüans farkı söyleyebilirim, şöyle ki: "Strateji oyunu" meselesinde, biz sanırım sizden birkaç, ya ne birkaçı, bayaa bir öne geçmişiz. Karakalem başlayıp, harita fotokopileri üzerinde tek geçerli hammadde ve birimin "adam/asker" olduğu bir oyuna evrilmiştik. Bu oyun da gel zaman, git zaman o kadar gelişti ki; Civilization, Imperialism, Risk ve Age of Empires arası bir oyna dönüştü!
Öbür farklılık da "sınıfın süslü,öğretmen tarafından sevilebilir kompozisyonlar yazan kızı stereotype'ı"ndan ileri geliyor.. Ee, o kız benim bir yandan da en iyi arkadaşımdı! Kız bir yandan bana hak verip,"E ama sen de gayet güzel yazıyorsun, pek öyle öğretmenin istediği resmi üslupta olmasa da" dese de; yalakalık yapıp, pragmatist takılmaktan da kendini alamıyordu. Hmm bilemiyorum, ilginç geldi bir anda tüm bu olanlar. Ben böyle kendimi, "Türünün ilk ve tek örneği" ya da "Nev-i şahsına münhasır" biri olarak görüyordum ki, gururla yoğrulmuş bir şekilde, pek ala haksızmışım!
Arkadaşların ve Serdar Bey'in ifade ettiği olayların neredeyse aynısını ben de yaşadım. Artık Milli Eğitim'den çok çekenler falan gibi bir isimle bir grup oluşturabiliriz. Gözün aydın sevgili ülkem, bir oğlun daha oldu...
Ayrıca Serdar Bey gerçekden kendisini, derdini cok güzel ifade etmiş. Bravo.
Edebiyat dersi kompozisyonlarında başarılı olmak benim için çok kolaydı.
Bir giriş gelişme, sonuç ilişkisinin içine, nede, ne zaman, nasıl sorularına basmakalıp cümlelerle cevap yazmak, üstüne o 30 puanın hepsini (kanaatimce hak etmesem de) kapmak bana çok kolay geliyordu. Bugün düşünüyorum da ne kadar anlamsız şeylerle kafamızı doldurmuşlar. Bize gösterilen yolların dışına taşmamayı, ufku, hayal gücü olmayan tamamen olanı icra ya da taklit eden bir zihniyet yetiştirmişler. Evet katılıyorum, ben de okul hayatımın her evresinde okuldan nefret ettim. Esasen bunların tek sebebi öğretim kurumu ve öğretmenler değildi. Esasen okulda sırayı paylaştığım insanlarda okuldan nefret etmeme neden oluyordu. Hatta bazen keşke öğle tatili ya da boş bir ders olmasa da bu çile bir an önce bitse diyordum. Nedeni ise aralarındaki sohbetlerin tıpkı dersler kadar sıkıcı olması idi. Çoğunluğun Zippo, Galatasaray-Fenerbahçe, kızlar, arabalar gibi konular üstüne konuşması, benim kenarda kalmam, konuşmamam beni anormal kılıyordu. Hatta ve hatta başka bir sınıfla kavga etmeye giden sınıfıma katılmadığım için beni dışlamış üstüne de tartaklamaya çalışmışlardı.
Bize ortaöğretimde öğretilen "Atom: maddenin parçalanamaz en küçük hali" cümlesi eğitimimizin ne aciz durumda olduğunu gösteriyor. Aradan 40 sene geçmişti atom bombasının Nagasaki ve Hiroşima'ya atılmasının ardından...
Hayatımın her döneminde her zaman her halukarda, okuldan hep nefret ettim. Hem de ne nefret. 23 yaşındayım, üniversite öğrencisiyim, hatta bu sene bitiriyorum, ama hala geceleri ertesi gün okul varsa eğer karnım ağrır halsizleşirim, uykum kaçar. Sabah olunca da nefret ederek giderim.
Pek çok insanın orada olabilmek için canattığı bir özel üniversiteye gidiyorum. Şehir içinde bir üniversite sınıflar klimalı, sandalyeler yumuşak, rahat, arabamla okul-ev arası 15 dakika var yok. O araba bana okula rahat gideyim diye alındı, o da klimalı ve konforlu.
Tabloya bakınca "Daha ne Allah'tan belanı mı istiyosun" diyesi geliyor insanın.
Ama koşullar ne olursa olsun okul okuldur ve de nefretliktir. Hocalar şerefsiz, öğrenciler şerefsiz, kurallar mantıksız, müfredat saçma sapan. Üniversitede okutulan derslerin bile büyük kısmının gerçek hayatla bağlantısı yok, gerçek hayata bir faydası yok.
Allah belasını versin okul denen lanetin. Nefret kelimesi benim duygularımı anlatmaya yetmiyor. İğreniyorum...