October 22, 2006
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (3)
İlkokuldan sonra yeni bir okula başlamak ilginç bir deneyimdi. Zira 7 senelik bir okul 11 yaşındaki bir öğrenci için sonu gelmez bir yolculuktan çok farklı sayılmazdı. Zaten bittiğinde de inanamamış, uzun sayılabilecek bir süre boyunca, rüyamda eksik kalan kimi derslerden ötürü aynı okulda sınavlara girdiğimi görmüştüm.

Son derece farklı bir ortam olduğu ve bizlere çok şeyler vereceği de kesindi. Zira insanın sırf okulun tuvalet yazılarını okuyarak dahi ilkokulda ömrü boyunca bile kalsa asla öğrenilemeyeceği şeyleri 10 dakika içerisinde öğrenmesi mümkündü.
Ancak bu okulun biraz acayip yönleri de yok değildi. Zira burada herşey yasaktı. Okula walkman getirmek, teneffüste, öğle tatillerinde müzik dinlemek yasaktı. Arkadaşına ödünç vermek için kaset getirmek de yasaktı. Saçların bir parça olsun uzun olması yasaktı. Ama çok kısa olması da yasaktı. O sıralarda moda olduğu gibi saçlarını kısa kestirip Tenten misali önden bir parçasını uzun bırakmak da yasaktı. Saç konusundaki yasaklara 'bitleri önleme' gibi tuhaf gerekçeler sunuluyordu. Ancak kızlar için bu tür sınırlamalar söz konusu değildi. Bu çelişki de 'böyle gelmiş, böyle gider' zihniyeti gereği pek kimsenin dikkatini çekmiyordu. Herşeyin yasak olması doğal karşılanıyordu. Okula ders kitapları dışında kitaplar getirmek bile yasaktı! Cep telefonu henüz icat edilmemişti. Ama edilmiş olsa herhalde o da yasaklanırdı.
Yasak olmayan şeyler de yok değildi elbette.
Dayak yemek burada da serbestti. Mesela öğretmenler ya da idareciler 'kavga eden' öğrencileri 'döverlerdi'. Tuvalette sigara içen öğrencileri yakalayan nikotik öğretmenlerin ağızlarında sigarayla öğrenci dövmeleri de serbestti. Bir sonraki Türkçe dersine kadar saçma sapan bir şiiri ezberlemek de, o şiiri ezberlemeyi kendine hakaret addeden arka sıra öğrencisini (bilin bakalım kim?) aşağılayarak tatmin olmak da serbestti. İstediğin öğrenciye zayıf vermek ya da anneleriyle aynı okulda görev yaptığın (ve büyük ihtimalle öğretmen çocuğu kontenjanıyla okula gelmiş olan) öğrencilere bol keseden notlar vermek de serbestti.
Ancak bu okulun özellikle kimi öğrenci ve velileri, ilkokuldakilerden çok farklı olarak bunca kendini bilmezlik karşısında her zaman sinmiyor, nadiren de olsa haklarını aramaya kalkabiliyorlardı. Böyle bir olay sonucunda öğretmenin defalarca zayıf vererek ikmale bıraktığı bir öğrencinin yazılı kağıtlarına mahkemenin belirlediği öğretmenler son derece yüksek notlar verebiliyor ve görevini kötüye kullanan öğretmenin diplomasına el konabiliyordu. Bu gibi olaylar yukarıda sözü edilen kimi serbestiyetlerin 'seçici olarak' uygulanmasını gerekli kılıyordu. Aksi takdirde, okulu kendi çöplüğü belleyen öğretmen efendi, 'Her kuşun eti yenmez' fehvasınca mazallah Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilirdi.
Yine de cesaret sınırlarını zorlayanlar ve 'Daha fazla özgürlük' adına kendini feda ederek tehlikeli sularda dolaşanlar da yok değildi. Bir bayan öğretmenle aşk yaşadığı fısıltıları dolaşan bir öğretmenin sınıftaki belli kızları seçerek 'Sizler benim dersimde en ön sırada oturun' demesi, öğretmenin bu değişikliğe bir gerekçe göstermemesi, ancak kız öğrenci seçimini yaparken sadece kısa etek giyen kızlara tesadüf etmiş olması karşısında bütün sınıfın 'O-ha olmuş' olması bu duruma iyi bir örnek olabilir.
İlkokulda gördüğümüz bazı şeylerin hiç değişmeyeceğine örnek olarak ise, hemen her konuda son derece devletçi olan öğretmenlerin, bir yolunu bulup konuyu maaş davasına getirdiklerinde çok sevdikleri devletlerini yerden yere vurmaya başlamaları gösterilebilir. Dünyanın en az çalışan ve önemli bir kısmı itibariyle öğrencilere faydadan çok zarar veren öğretmenler, maaş konusunda devleti suçlarken ağız birliği etmişçesine aynı argümanları kullanıyor, en önemli mesleğin öğretmenlik olduğunu, herkesi öğretmenlerin yetiştirdiğini, yurt dışında en çok maaşın öğretmenlere verildiği söylüyorlardı. Çoğumuz itibariyle o yıllarda yurt dışı nasıl bir yerdir, oralarda ne yenilir ne içilir bilmediğimizden ve elimizde henüz internet gibi araçlar bulunmadığından, özellikle bu sonuncu dolmayı hemen hepimize çok iyi bir şekilde yutturabildiklerini söyleyebilirim.
Zaten milli eğitim okullarının sunduğu bunca serbestiyet arasında sadece bir tanesini sevebilmiştim – ki o da, kendi sahasını bile bilmeyen öğretmenlerin her konuda atıp tutma serbestiyetiydi. Kışla dışına çıkmış rütbeli asker misali, okul sınırları dışında pek ciddiye alınmayan milli eğitim öğretmenleri, ihtimal, kendilerine bahşedilen sınıf kürsüsünü rantabl kullanarak, her insanda mevcut olan 'kendini önemli hissetme' ihtiyaçlarını tatmin ediyorlar.
Bu noktada sözel derslerin öğretmenlerinin ayrı bir yeri olduğu muhakkak.
Bu konuda aklıma gelen ilk örnek, sürekli Orta Doğu politikaları üzerine yorumlar yapan bir tarih öğretmenimiz. Hemen her derste, (ilk hecesine çok daha güçlü bir vurgu yaptığı) 'Pis Araplar' ifadesinin geçtiği cümleler kuran bu öğretmenimiz, Araplar'ın bizi arkadan vurduklarını belirtir, ve bizlere Irak ve Suriye konusunda uygulamamız gerektiğini söylediği politikaları anlatırdı.
Irak konusunda yapılması gereken şey gayet basitti. Musul ve Kerkük bize çok uzak değildi. Orada petrol olduğuna göre bizim Irak sınırlarımıza yakın bölgelerde de petrol bulunması ihtimali çok yüksekti. Bu nedenle sınıra çok yakın bölgelerde çok derin kazılar gerçekleştirerek petrole ulaşmamız gerekiyordu. Ancak derin kuyular kazmamıza rağmen petrol bulamazsak, yapacağımız şey çok basitti. Kazdığımız derin kuyuların istikametini alttan Irak'a çevirecek ve yer altından sınırı geçerek petrol sahalarına ulaşacaktık.
Suriye politikası ise su eksenliydi. Buna göre, barajlar kurarak nehir sularının hiçbir şekilde Suriye'ye akmamasını sağlayacak, ardından da, petrol karşılığında su vermeyi teklif edecektik. Hocamızın sunduğu petrol/su paritesi de belliydi. Bir litre petrole karşı bir litre su vermemiz gerekiyordu. Bu hesaplamanın ispatını da, pet şişelerdeki satılan suyun benzin istasyonlarındaki benzin litre fiyatına çok yakın olduğunu belirterek yapıyordu. Ancak öğretmenimizin planı, bir ikinci aşama da içeriyordu. Su-petrol takası başladıktan bir süre sonra Suriyelilere 'Biz petrolsüz yaşayabiliriz, ama siz susuz yaşayamazsınız' denilerek, iki litre petrole karşı bir litre su verilmesi yönünde anlaşmaya varılması gerektiğini söylüyordu.
Öğretmenimizin hakkını yemek istemem. Zira her iki sınavından da 40 aldığım halde beni yine de geçirmişti. Ancak bütün bu nedenlerden ötürü, milli eğitimin 'okul' denilen 'eğitim yuvaları'nın pek de bana göre yerler olmadığını fark etmemin uzun sürmediğini belirtmek isterim.
MİLLİ EĞİTİMDEN NEFRET ETMEK
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (1)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (2)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (3)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (4)
'Milli' Eğitimden Nefret Etmek (5)
Okuyucu Yorumları (1)
Yorum Gönder
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Eğitim
- Ekonomi
- Göze Çarpanlar
- Kısa Kısa
- Politika
- Resmi İdeoloji
- Röportaj
- Medya Defteri
- Alt Beyin
- Deep Waters

Bir de Milli Guvenlik ogretmenlerini unutmamalisiniz. Ben esimin transcriptini tercume ederken yerin dibine gectim. National Security diye bir ders.
Sikiyonetim zamani bir Albay verdiler dersimize. Sahil guvenlik komutaniymis o zamanin. Ilk dersteki lafi "sizi sustali maymuna cevirecegim" oldu. Gercekten de cevirdi. Maymun olduk donem boyu.
Yalniz sinavdan kac alirsaniz alin "Turk" oldugunuz icin10 uzerinden 9 garantiydi. 1 puani da yazililarla yukseltebilirdiniz. Bu duruma en cok siniftaki Kurt ve Arap arkadaslar sevinmisti. Ilk defa zorla Turk yapilmalari bir dise dokunmustu.