October 3, 2006
En Sevdiğim Beyaz Türk (2): Güzel Günler
Tamamen benden kaynaklanan kimi tuhaflıklardan haberdar olmayanlara her ne kadar alakasız gelecek olsa da, bütün bunları anlatmamın nedeni, yaşadığım evin bahçesinde kısa bir süre önce bembeyaz bir kedi gördüğümde, 'pisi pisi' diyerek kendisini çağırmam sonucunda yaşadığım olaylar. Garip birinin kendisini çağırmakta olduğunu fark eden kedinin, kendisinden beklenmeyecek bir hızla bana doğru koşmaya ve aynı hızla kapının önündeki merdivenleri tırmanmaya başlamasıyla birlikte, sakin, sessiz ve bir o kadar da renksiz olan hayatımın çehresini (ben her ne kadar hayatımdan memnun olsam da) bir parça değiştirecek olan ilk adım atılmış oluyordu.

Benim gibi birinin, yaşadığı evin içine dört ayaklı bir canlı sokması beklenemeyeceğinden ötürü, ilk tepkim (kediye yaptığım çağrının gördüğü son derece ani hüsn-ü kabulün şaşkınlığıyla) içeri girip, sanki kediyi çağıran ben değilmişim gibi kapıyı hızla kapatmak oldu. Bir iki saniye sonra kapıyı (kedinin içeri girmesine imkan vermeyecek şekilde) hafifçe araladığımda, karşımdaki (sonradan henüz 4 aylık olduğunu öğreneceğim) bembeyaz kedinin içeri girmek üzere kendince küçük hamleler yaptığını gördüm.
O anda birdenbire kafamda bir senaryo canlandı. Yandaki evde oturanlar bir iki hafta önce taşınmıştı. Demek ki, karşımdaki hayvan onlara ait olan cici ve bakımlı bir ev kedisiydi. Ancak o evde ikamet eden iki ayaklı acımasız yaratıklar, taşınırken cici kediciği yanlarına al(a)mayıp terk ettiklerinden, sıcacık bir evde mutlu bir hayat sürmekte olan zavallı hayvan sokaklarda aç ve sefil vaziyette kalakalmıştı!
Bu senaryoya inanmamak için pek bir neden yok gibiydi ortalıkta. Zaten yaşadığım yerde başıboş kedilere pek sık rastlanmıyordu. Dahası, karşımdaki hayvanın her haliyle bildiğimiz sokak kedilerinden epey farklı bir görüntüye sahip olduğunu bir evcil hayvan cahili olarak ben dahi fark edebiliyordum.
Bir çırpıda uyduruverdiğim bu senaryoya iyice inanmış olmanın etkisiyle bir parça insafa gelmiş olacağım ki, ancak iki parmak kadar aralanmış olan kapıyı yavaşça kapayarak mutfağa yöneldim. Plastik bir kaba doldurduğum sütü önüne koyduğumda, beyaz kedicik hemen başını kaba gömdü ve uzun süre de kaldırmadan o şekilde içmeye devam etti.
Günün geri kalan kısmında (ve takip eden günlerde) çeşitli aralıklarla kapının önüne çıkıp beyaz kediciği çağırmaya ve onunla birkaç dakika da olsa zaman geçirmeye çalıştım. Kapının önüne, yağmurdan korunması için koyduğum kartonun içindeki tasına belli aralıklarla süt koymayı da ihmal etmiyordum.
Beyaz kedicik günlerini genelde çimenlerin üzerinde kendince oyunlar oynayarak, çalılar üzerine çıkmaya çalışarak, ve zaman zaman da, çalıların ince dalları üzerinde yürümeye kalkıp, acemiliği nedeniyle tutunamayıp düşerek geçiriyordu. Yeni yeni tanımaya başladığı ve henüz tam anlamıyla intibak etmekten çok uzak olduğu bu dünya için fazlasıyla güzel ve masumdu.
İnsanların sahip oldukları şeylerin değerini, ancak onları kaybettikleri zaman tam anlamıyla anlayabildikleri düşüncesine hep inandım.
Beyaz kedicik konusunda yaşadığım tecrübe de bu düşüncemi bir kez daha teyit etti.
En Sevdiğim Beyaz Türk
En Sevdiğim Beyaz Türk (1): Mevsimler ve Hayvanlar
En Sevdiğim Beyaz Türk (2): Güzel Günler
En Sevdiğim Beyaz Türk (3): Bekleyiş
En Sevdiğim Beyaz Türk (4): Nokta
SON YORUMLAR
KATEGORİLER
- Ansiklopedi
- Makaleler
- Memorandum
- Bloglar ve İnternet
- e-Muhabir
- Göze Çarpanlar
- Hayatın İçinden
- Kısa Kısa
- Röportaj
- Zihniyet / Paradigma
- Alt Beyin
- Deep Waters

Yorum Gönder